Prof. Dr. Alaattin Karaca: Mehmed Âkif ve Said Halim Paşa’da Terakkî Meselesi

Prof. Dr. Alaattin Karaca: Mehmed Âkif ve Said Halim Paşa’da Terakkî Meselesi
19. yüzyıldan beri, başta Osmanlı olmak üzere tüm İslâm toplumlarının tartışa geldiği en önemli meselelerden biri, “terakkî/ilerleme” konusudur.

Çünkü modern Batı, aydınlanma çağı ve sanayi devriminden sonraki “ilerleme”yle birlikte elde ettiği askerî, ekonomik ve ilmî/teknolojik “güç”le, “geri” kalmış toplumlar -özellikle İslâm toplumları- üzerinde bir kontrol ve kolonize politikası uygulamakta ve böylece bir bakıma eski Roma geleneğini de sürdürmektedir. Nitekim Christopher Dawson’un İlerleme ve Din adlı kitabında itiraf ettiği üzere, çağımızın gerçek izahı ve ruhu “ekonomik fetih ve sömürü”dür. Bu itibarla Rönesans, aydınlanma, sanayi devrimi ve bunun sonucunda doğan “ilerleme”ler, Batı toplumlarına büyük bir “maddî refah” ve “üstünlük” sağlamıştır. İnsanlığa sağladığı imkânlardan dolayı “terakki ve medeniyet”, İslâm toplumları için de oldukça “cazip” ve ulaşılmak istenen bir “ideal”dir ama içinde bulunulan “realite” itibariyle aynı zamanda bir “kâbus”tur da! Kâbustur, çünkü geri kalmış İslâm toplumları, “müterakkî/mütemeddin modern Batı” karşısında bugün sadece bir “ekonomik pazar”, “ağır işçi/köle” ve bir tür “koloni” durumundadır. Hatta sıkça vurgulandığı üzere, İslâm toplumlarının bugün yaşadığı bir başka mesele, bu güç ve uygarlık önünde öz kültürlerinden kopma/koparılma tehlikesine maruz kalmalarıdır. İşte bugün İslâm coğrafyasındaki savaşların, katliamların asıl sebebi de modern, güçlü, kolonizatör Batı’nın “ilerleme ve teknoloji” sayesinde elde ettiği hâkimiyetini, askerî güç yanında ekonomik ve teknolojik güçle sürdürme gayretinden başka bir şey değildir.

O hâlde İslâm toplumları, iki aslî hedef için “ilerleme” ihtiyacı duymaktadır. Hedeflerden ilki “maddî refah” seviyesine ulaşmak, ikincisi modern Batı’nın hegemonyasından kurtulmaktır. İşte bu sebeple, Tanzimat’tan günümüze kadar Türk aydınları, ilim ve sanayi devriminin ürünü olan “Batı uygarlığı”na, bu uygarlığın modern ürünleri ve sembolleri olan teknolojiyle donatılmış modern kentlere “hayranlık”la baktılar. Hoca Tahsin Efendi’nin “Paris’e git hey efendi akl ü fikrin var ise/Âleme gelmiş sayılmaz gitmeyenler Paris’e” dizeleri bu hayranlığın “ironik” bir ifadesiydi. Aynı şekilde Namık Kemal çeşitli makalelerinde terakki arzusunu ve ihtiyacını; “... âlemin her cihetinde zuhûr eden âsâr-ı terakkiyatı telakkiye memur olduğumuz için bize göre maziye avdet veya hâlde tevakkuf câiz değildir.” diyerek, Müslümanların bu ilerlemeleri kavramak ve tekamül etmekle yükümlü olduklarını söyler. Tanzimat aydını, Osmanlıyla Batı arasındaki ilim, teknoloji ve güç farkının çok açıldığı, öncelikle aradaki bu uçurumun hızla kapatılması gerektiği düşüncesindeydi. Kemal de aynı psikoloji ile Batı medeniyetini ve teknolojisini sorgulamaksızın “Zamanımız durulacak zaman değil. Bütün cihan-ı insaniyet kemal-i şevk ü şitâb ile tarîk-i terakkîde kat’-ı mesâfâta başladı.1 sözleriyle bir an önce bu geri kalmışlıktan kurtulmaya bakar. Namık Kemal; “Tabiat hâdim olmuş. O kuvvetle servet ve saadet her taraftan medeniyet merkezlerine doğru akıp gidiyor. Acaba ne vakit vatanımız da böyle bir devr-i terakki görecek?”[1] [2] derken, terakki ve teknoloji özleminde haklı ve samimi idi. Aslında hemen bütün Osmanlı aydınları “terakkî” etmenin lüzumu konusunda hemfikirdir. Âkif başta olmak üzere, özellikle Sırat- Müstakim dergisinde ve sonra Sebiürreşad’da toplanan Müslüman aydınların da ortak kanaati böyleydi. Nitekim Âkif’in[3]Tevakkufun yeri yoktur hayat-ı milette” (s. 250), “Şeydâ-yı terakkî, koşuyor, baksana dünya.” (s. 450) mısralarıyla, Namık Kemal’in “Zamanımız durulacak zaman değil. Bütün cihan-ı insaniyet kemal-i şevk ü şitâb ile tarîk-i terakkîde kat’-ı mesâfâta başladı.” sözleri arasında aslında hemen hemen hiç bir fark yok. Tabiatıyla Batı’nın üstünlüğünü, Osmanlının ve İslâm dünyasının geri kalmışlığını da kabul ediyorlar. Safahat’taki şu mısralarda bu üstünlük ve geri kalmışlık açıkça ifade ediliyor:

“Bakın mücahid olan Garb’ a şimdi bir kerre.

Havaya hükmediyor kâni’ olmuyor da yere.

Dönün de atıl olan Şark’ı seyredin. Ne geri!

Yakında kalmayacak yeryüzünde belki yeri!

Nedir şu bir sürü fenler, nedir bu san’atler?

Nedir bu ilme tecelli eden hakîkatler?

Sefineler ki tarar kıt’ a kıt’ a deryayı;

Şimendüfer ki tarar buk’a buk’a dünyayı;

Şu ‘ûn ki berke binip seslenir durur ovada;

Balon ki ruh-i kesîfiyle yükselir havada ...

Hülâsa, hepsi bu asar ı dehşet-akînin,

Bütün tekasüfüdür toplanan mesaînin.” (s. 248-249)

Aynı şekilde; “Heriflerin, hani, dünya kadar bedayi’i var: /Ulûmu var, edebiyyatı var, sanayi’i var.” (s. 275) mısralarında da Batı’nın ilim, teknoloji ve sanatta ileri olduğu kabul edilmektedir. Bu konuda hemen hemen bir ihtilâf yok. Ancak Osmanlı aydınlarının terakki etmenin yöntemi konusunda hemfikir oldukları söylenemez. Bu ihtilâfın temelinde ise İslâm ve terakki ilişkisi yatmaktadır. Bu dairede devrin bir başka önemli tartışmasına değinmek gerekiyor. Batı kaynaklı “İslâm terakkiye manidir” fikri etrafındaki tartışmalara... Kaynağı oryantalistler olan ancak Ernest Renan’dan sonra Batı’da daha da güçlenen bu “İslâm karşıtı” düşünceye Tanzimat yıllarından itibaren Namık Kemal, Ahmet Midhat, Ziya Paşa, Ali Ferruh, Atâullah Bâyezidof, Emir Âli, Reşid Rıza, Muhammed Abduh, Cemaleddin Afganî gibi Müslüman aydınlar, “reddiye”ler kaleme almışlardır. Ziya Paşa da “İslâm imiş devlete pâbendi terakkî/ Evvel yoğ idi iş bu rivayet yeni çıktı” mısralarını yazdığına göre, dönemin en çok tartışılan konularındandı İslâm ve terakki/bilim meselesi... Âkif’in Safahat’ında da bu mesele geniş yer tutar. Hatta Safahat bu bakımdan “İslâm terakkiye manidir” fikrine yazılmış bir reddiye gibi de okunabilir. Nitekim Safahat’ta, Batıcı ve seküler aydınların ağzından bu fikri; “İçtimai, edebî, hâsılı her meselede/ Garb ‘ı taklîd edemezsek, ne desek beyhude. /Bir de din kaydını kaldırmalı, zira o belâ, /Bütün esbâb-ı terakkîmize engel hâlâ!” (s. 187-188) mısralarında dile getirir. Bu mısralar gösteriyor ki; İkinci Meşrutiyet’ten sonra bazı “modern Osmanlı aydınları” da dini, Osmanlı Devleti’nin geri kalma sebeplerinden biri olarak görüyorlardı. Şair bunu bir başka şiirinde; “Mütefekkirleriniz dini de hiç anlamamış; /Ruh-i İslam’ı telakkileri gayet yanlış. /Sanıyorlar ki: Terakkiye tahammül edemez;/ Asrın asar-ı kemaliyle tekâmül edemez.” (s. 191) mısralarında ifade eder. Şüphesiz Âkif, bu iddiaya karşı, İslâm’ın ilerlemeye, ilme engel olmadığını savunur ve çoğu İslâm aydınının yaptığı üzere “İslâm’ın altın çağı”ndan örnekler vererek, tarihte Müslümanların güçlü bir medeniyet kurduklarını ileri sürer. Bu fikrini de;

“Dini tedkik edeceksek, dönelim haydi geri;

Alalım neş’et- i İslam’a yakın bir devri:

O ne dehşetli terakki, o ne müdhiş sür’at!

Öyle bir harika gösterdi mi insaniyyet?” (s. 191)

“Hail olsaydı terakkiye eğer Şer’-i mübîn,

Devr-i mes’ud-i kudumuyle giren asr-ı güzin,

En büyük bir medeniyyetle mi eylerdi zuhur?” (s. 191)

vb. mısralarda açıkça ortaya koymuştur. Buna ilaveten Müslümanların sahih İslâm’la ilgisi olmayan “taassup”lara ve “hurafeler”e sapmaları nedeniyle “terakki” edemeyip geri kaldıklarını söylemekten geri durmaz; hatta sert eleştiriler yapar. Geri kalma sebepleri olarak da atalet, ilim ve içtihad kapısının kapanması, hurafelere sapma olarak tek tek sayar... Peki, şair, İslâm toplumlarının “terakki” etmeleri için nasıl bir formül önermektedir?

Alınız ilmini Garb’ın, alınız san’atini; / Veriniz hem de mesainize son sür’atini. /Çünkü kabil değil artık yaşamak bunlarsız; /Çünkü milliyyeti yok san’atın, ilmin; yalnız”; “Sade Garb’ın, yalınız ilmine dönsün yüzünüz./ O çocuklarla beraber, gece gündüz, didinin; /Giden üç yüz senelik ilmi sık elden edinin.” (s. 192) mısralarından anlaşıldığına göre Âkif, dönemin birçok aydını gibi bu konuda “seçmeci” bir tavrı benimsemiş, ilerlemek için Batı’nın ilim ve sanatının alınması gerektiğini savunmuştur. Bu noktada Âkif’in; “Çünkü milliyyeti yok san’atın, ilmin...” ifadesindeki fikrin yanlış olduğu kanaatindeyim. Çünkü Batı’nın ilminin de sanatının da bir milliyeti vardır ve modern Batı ile İslâm’ın ilim anlayışı birbirinden farklıdır. Çünkü İslâm terakkiyi ve onun ürünleri olan bilim ve teknolojiyi bir hegemonik araç olarak kabul etmez. İslâm’da ilim ve teknolojinin amacı ilâhi Hakikat ve insanlığa faydadır. Hatta daha ileri giderek, diyeceğim ki ilimle din birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Modernizm ise ilimle din arasına bir duvar örmüş, ilimle dini birbirinden ayırmış, dini hayatın ve ilmin dışına atarak yalnızca “vicdan”a hapsetmek istemiştir. Modern ilmin amacı, Allah’ı, evrendeki “İlâhi nizam”ı aramak değil, tabiattaki güçlere sahip olmak ve oradan üretilen/devşirilen güç ve teknolojiyle dünya üzerinde egemenlik kurmaktır. Bu bakımdan modern Batı’nın “ilerleme” anlayışıyla İslâm’ın ilerleme anlayışı arasında büyük bir fark vardır. Batı’nın “terakkî” düşüncesi “ihtiras, egemenlik” üzerine, İslâm’ınki ise “kanaatkârlık, iyilik ve paylaşma” üzerine bina edilmiştir. Aslında Âkif, en azından savaşlar sebebiyle “medeniyet”in, bir başka deyişle sadece maddi güce dayalı terakki (medeniyet-i maddiye) anlayışının bu “muhteris”, “saldırgan”, “istilâcı” yüzünü görmüş ve bu sebeple Batı medeniyetine tepki göstermiştir. Nitekim bu tepki “İstiklâl Marşı”na “Medeniyyet dediğin tek dişi kalmış canavar” mısraıyla diğer şiirlerine de “Medeniyyet denilen vahşete lânet eder” (s. 201), “Medeniyyet denilen kahpe, hakikat, yüzsüz.” (s. 410) mısralarıyla yansımıştır. Ancak bu tepki genelde savaşlar sebebiyle Batı’nın emperyalist tutumunadır. Oysa Garb’ın seküler ilim ve teknolojisi İslâm dünyasına girince, kanaatin yerini “hırs” almış, ilim ve teknoloji Müslümanlar arasında da bir güç ve üstünlük aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Âkif ve neslinin -dönemin şartlarından dolayı- göremedikleri istikbal bu olsa gerektir.

Said Halim Paşa

Said Halim Paşa[4], Batı’nın bariz maddî üstünlüğü üzerine, “Millet-i Osmaniye”nin siyasî bakımdan parçalanmaya başladığı, terakkî etmek, gerilikten kurtulmak için siyasî ve sosyal tüm kurumlarda değişim taleplerinin ve “terakki” formüllerinin yoğun olarak dillendirildiği bir devrin aydınlarındandır. O devirde aydın ve devlet adamlarının çoğunda, terakki için büyük bir iştiyakla Batı’ya yönelmenin mecburî bir istikâmet olduğu fikri hâkimdi. Ancak aydın ve devlet adamlarındaki bu peşin hükümlülük, acelecilik ve geri kalmışlıktan bir an önce kurtulup maddî refaha ulaşma isteği, İslâm toplumu ile Batı toplumlarının gelişimi, şartları, yapısal farkları üzerinde geniş, soğukkanlı ve ilmî karşılaştırmalar yapmaya zaman ve imkân tanımadı. Said Halim Paşa, işte bu noktada, devrinin diğer aydınlarından ayrılır; çünkü o, “terakki” konusunda önerilen mecburî yöne (Batı istikâmeti) ve yönteme; sosyolojinin kanunları çerçevesinde, “yarım yüzyıllık bir süreden beri seçip uyguladığımız yöntemlerin kökten yanlış olduğunu...” (Meşrutiyet, s. 43) ileri sürerek karşı çıkar. Evvelâ, gelişmenin/ ilerlemenin sosyolojik kanunları vardır ve köklü ıslahat, terakki, değişim programlarını, bu kanunları hakkıyla bilmeden uygulamaya kalkışmak yanlıştır. Oysa Osmanlı aydın ve devlet adamlarının çoğu, söz konusu sosyal “gelişme kanunları”ndan bîhaberdir. Ona göre sosyal ve siyasî kurumlardaki bir eksiklik, eskinin ortadan kaldırılıp yeni bir kurumun bina edilmesiyle değil, ancak ıslah ile “Eski kurumların düzeltilmesi, iyileştirilmesi[yle].” (İslâmlaşmak, s. 173) giderilebilir. Dolayısıyla Paşa, “gelişerek değişmek”ten; yani geleneğin ıslahı ve geliştirilmesinden yanadır. Diğer yandan, ona göre bir başka milletin kurumlarını almak suretiyle ilerleme sağlanamaz; “. Ulusların hiçbiri, bizim yaptığımız gibi, komşusunun siyasal ve toplumsal kurumlarını alma ve uygulama girişiminde bulunmamıştır.” (Mukallidliklerimiz, s. 31) Çünkü milletler, "...diğerinin çalışmalarının sonucu ve sayesinde değil, kendi çalışmaları sonunda ilerlemiştir.” (Mukallidliklerimiz, s. 32) O hâlde her medeniyet ve ilerleme, sebeplerin, şartların, ihtiyaçların ve yıllar süren bir gayretin ürünüdür. Dolayısıyla Batı’daki ilerlemeler ve medeniyet de kendi toplumlarının ihtiyaçlarından, şartlarından ve çalışmalarından doğmuştur. Paşa, gelişimin bu sosyal kanunlar doğrultusunda sağlanabileceğini bilmektedir. Oysa Osmanlı modernleşmesi, her şeyden önce kendi tabiî ihtiyaçlarının, şartlarının, bir sürecin ve gayretin ürünü değildir, Osmanlı modernleşmecileri Batı’dan hazır kurumların alınarak ilerlenebileceğini düşünmekte ve hata yapmaktadırlar. Bu konuda Mehmed Âkif de;

“Sırr-ı terakkînizi siz

Başka yerlerde taharrîye heveslenmeyiniz

Onu kendinde bulur yükselecek bir millet” (s. 192)

mısralarında Said Halim Paşa ile aynı düşünceyi paylaşır, sosyal ilerlemenin dışarıdan alınacak formüllerle değil, kendi ihtiyaçlarımıza ve sosyal yapımıza uygun olarak ürettiğimiz formüllerle sağlanabileceğini belirtir. Cemil Meriç de yıllar sonra benzer bir düşünceyi şöyle dile getirmiştir:

Her müessese her iklimde gelişmez. Hangi müesseselerin hangi iklimlerde gelişeceği, ancak uzun bir tefekkür ve sabırlı bir tetkik ile anlaşılır. (...) tezatlarından habersiz bulunduğumuz bir dünyanın siyasi müesseselerini aynen benimsemek hataların hatası idi.”[5]

Batı’nın bilim ve teknolojisini alalım (mı?)

Dönemin hemen tüm aydınları gibi Said Halim Paşa’nın da ana meselesi, Osmanlının geri kalması ve bundan nasıl kurtulabileceği idi. Bu çerçevede Batı’nın maddî, bilimsel ve teknolojik üstünlüğü âşikardı ve geri kalmışlığın ana nedenlerinden biri olarak bilim ve teknolojideki eksiklik hemen tüm aydın ve devlet adamlarınca kabul ediliyordu. Nitekim o da “İslâm dünyası[nın] gitgide doğayı inceleme ve araştırma görevine karşı ilgisiz kalmaya başladı[ğını]” (İslâm’da Teşkilât-ı Siyasiyye, s.207) ve bunun sonucunda "...doğayı yöneten yasalar ile o yasalardan çıkan bilimleri tanımak konusunda...” (İslâm’da Teşkilât-ı Siyasiyye, s.205) geri kaldığını kabul eder. Bu gerilik, doğallıkla maddî güç ve mutluluğu temin edememeyi doğurmuş, ekonomik mahrumiyetlere yol açmıştır. Bu durumda ne yapmalıdır? Paşa da dönemin diğer Müslüman aydınları gibi, “seçmeci” bir görüşü benimser. "... İslâm dünyasının derdinin çaresi, kendisinde bulunmayan ve bulunmaması çöküşünün tek nedenini oluşturan bilim ve tekniği zaman geçirmeden elde etmesidir.” (İslâm’da Teşkilât-ı Siyasiyye, s.210), "Bu bilim ve teknik, bugün Avrupa’dadır. O hâlde yapacağımız iş açıktır: Bu bilim ve tekniği Avrupalılardan öğrenmek. Evet, gerek unutmuş olduğumuz deney yöntemini, gerek cahili bulunduğumuz yeni teknikleri tahsil etmek.” (İslâm’da Teşkilât-ı Siyasiyye, s.210) gibi cümlelerden anlaşılacağı üzere, bizde eksik olan bilim ve tekniğin Batı’dan alınması gerektiğini ileri sürer. Dönemin diğer bir aydını Âkif de tıpkı Paşa gibi "seçmeci” bir tavrı benimsemiş, Osmanlının ilerlemesi için Batı’dan bilimin öğrenilmesi gerektiğini; "Alınız ilmini Garb’ın, alınız san’atını”(s. 192) dizesiyle tekrar etmiştir. Ancak onlardan sonra Cumhuriyet döneminde, Nurettin Topçu, İsmet Özel gibi aydınlar, bilim ve teknolojiyle beraber bir kültürün de geldiğini ileri sürerek, Batı’nın bilim ve teknolojisine toptan karşı çıkarlar. Çünkü Özel’in de belirttiği üzere; Batı’nın bilim ve teknolojisi, Batı’ya özgü bir yapının/zihniyetin ürünüdür ve bu nedenle “İslâm değerlerinin çağımızın bilim ve teknik kafasıyla birleşip beraber yaşayacağını ummak bir avuntudan ibarettir.”[6] O, Paşa’nın görüşlerinin aksine bizzat İslâm toplumunca üretilen, İslâm’a uygun bir bilim ve teknolojinin peşindedir. Aslında Özel’in bu satırlarını Said Halim Paşa’ya yönelik bir eleştiri olarak okumak da mümkün. Çünkü Paşa, baştan beri Batı ile İslâm toplumları arasındaki derin farklardan hareketle, Batı’dan hazır kurum alınamayacağını savunmuştur; oysa Özel’in ileri sürdüğü gibi günümüzde bilim ve onun ürettiği teknoloji Batı’ya özgüdür, Batılı bir zihniyeti yansıtır, üstelik Batılı bir kültürün taşıyıcısıdır; dolayısıyla Said Halim Paşa’nın İslâm toplumu ile Batı toplumu arasındaki farklardan dolayı almayı uygun görmediği kurumlar arasına Batılı “bilim ve teknoloji”yi de katmak gerekir. Ancak nedense dönemin pek çok İslâmcısı gibi Paşa da “Avrupa’dan alacağımız şey yalnız bununla sınırlıdır.” (İslâm’da Teşkilât-ı Siyasiyye, s. 210) diyerek, bilim ve teknolojiyi söz konusu kapsamın dışında tutar. Öne sürdüğü düşünce ise, bilimin bir ulusa ait değil, tüm insanlığın ortak malı olduğu; yani evrenselliğidir. Bu konudaki görüşlerini İslâm’da Teşkilât-ı Siyasiyye adlı eserinde, dinî referanslara dayanarak şöyle dile getirir:

" Peygamber bu yasaları bize tebliğ ediyor (...) ... beşikten mezara kadar bilim isteğinde bulunmamızı öğütlemekle yetiniyor. Bir de, Müslüman’ın en birinci görevinin, gücünün elverdiği ölçüde, bilgi kazanmaktan ibaret olduğunu; yine, Müslüman’ın meşru malı olması bakımından, hikmeti nerede bulursa almakta tereddüt etmemesi ve bilim öğrenmek için gerekirse Çin’e kadar gidilmesi gerektiğini bildiriyor.” (s. 196)

Ancak Paşa, Batı’daki bilim ve teknolojinin, dinden ayrı ve seküler olduğunun da farkındadır. Ve bu anlayışın doğurduğu eğitim sisteminden şikâyet etmekten de geri durmaz. Nitekim Osmanlıda modern/yeni eğitim kurumlarının bu anlayış üzerine bina edildiğini "... eğitim kurumları, yalnız bilim ve teknik ile modern zihniyetin hayranlık duyulan ilkeleri üzerine kuruldu.” (Buhran-ı İçtimâîmiz, s. 65) cümlesiyle ifade eder. Ona göre bu anlayış yanlıştır; çünkü bilim ve ahlâk bir bütündür, oysa Osmanlı modernleşmecilerinin din ve ahlâkı göz ardı eden bu eğitim anlayışından dolayı “. gençlerin terbiye ve ahlâkı kaçınılmaz olarak eksik kal[mıştır]” (Buhran-ı İçtimâîmiz, s. 66). Bütün bunlar, dönemin tüm İslâmcıları gibi Said Halim Paşa’nın da Batı’dan alınacak bilim ve teknoloji ile İslâm ahlâk ve faziletini birleştirmeyi düşündüğünü göstermektedir. Oysa Özel’in "... Müslümanlar hem o müesseseler reddedip (Said H. Paşa da reddediyordu AK) hem de o müesseselerin ürünü olan teknik ve bilimsel yapıyı nasıl kendi hayatlarına adapte edeceklerdir?”[7] sorusu, çözülmesi gereken önemli bir mesele olarak hâlâ karşımızda durmaktadır...

Paşa’nın bu bağlamda değindiği bir başka konu, Batı’nın elde ettiği bilim ve teknolojik güçle bütün dünyaya hırsla saldırdığı ve sömürdüğü gerçeğidir. Ona göre Batılılar, ". cehennemî araçlar ve tahrip edici silahlarla, gözü dönmüş düşmanlarına karşı savunma gücünden yoksun olan İslâm ülkelerini istilâ et[mişlerdir].” (İnhitât-ı İslâm Hakkında Bir Tecrübe-i Kalemiyye, s. 136). İslâm dünyasının bilim ve teknolojiye sahip olma isteğinin arkasında, bu istilâdan kurtulma çabası da yatmaktadır.

Bütün bunlara rağmen Paşa, Osmanlı’nın yalnızca maddî ilerlemeye, bilim ve teknolojiye sahip olmaya odaklı ilerleme düşüncesini eksik bulur; "... Bilgi ve bilimi zamanımızın tek devası sanıyoruz” (Buhrân-ı İctimâîmiz, s. 77) diyerek bu anlayışı eleştirir. Ona göre, bilim ahlâkla/dinle beraber olursa değerlidir. Bu düşüncesini; “Bilimsel kazanımlarımız, ancak ahlâkî eksikliklerimizden kurtulma derecemiz oranında yararlı olacaktır.” Çünkü “İnsana, hareket biçimini belirttiren, akıl ve bilgisinden çok ahlâkıdır.” (Buhrân-ı İctimâîmiz, s. 79) sözleriyle ifade eder.

Hâsılı, Âkif’ten yıllar sonra, geri kalmışlık hâlâ bir değişmez kadermiş gibi alnımızda duruyor. Şairin korumayı ihtar ettiği “ruhî öz”ümüzü de modern Batı’nın ilmi ve teknolojik araçlarının, gökdelenlerin, beton binaların darağaçlarında sallanan kadim şehirlerimizin, asma köprülerin, asfalt yolların arasında arayıp duruyoruz!.. Belli ki biz terakki derken sadece maddi refahı, sanayii, teknolojiyi anlıyoruz, bir de medeniyet-i hakikiyye var. Onu ihmal ediyoruz. Kültürsüz terakkî bu olsa gerek!

Kaynaklar

Cemil Meriç, Kültürden İrfana, İletişim Yay., İst. 2013

İsmet Özel, Üç Mesele, Çıdam Yay., İst. 1988

Namık Kemal, “Maarife Dair Bir Makale”, Namık Kemal Osmanlı Modernleşmesinin Meseleleri, Bütün Makaleleri 1, (haz. Nergiz Yılmaz Aydoğdu, İsmail Kara), Dergah Yay, İst., 2005

Safahat, (haz. Hüseyin Su, Abrürrahim Karadeniz), Hece Yay., Ankara

Said Halim Paşa Bütün Eserleri (haz. N. Ahmet Özalp), Büyüyenay Yay., İst. 2015

 

80 Yıl Sonra Mehmed Âkif Ersoy, 2017

[1] Namık Kemal, “Maarife Dair Bir Makale”, Namık Kemal Osmanlı Modernleşmesinin Meseleleri, Bütün Makaleleri 1, (haz. Nergiz Yılmaz Aydoğdu, İsmail Kara), Dergah Yay, İst., 2005, s. 521.

[2] Namık Kemal, a.g.e., s. 566.

[3] Mehmed Âkif’ten yapılan alıntılar Safahat’ın şu bakısındandır: Safahat, (haz. Hüseyin Su, Abrürrahim Karadeniz), Hece Yay., Ankara, 2009.

[4] Makaledeki Said Halim Paşa’dan yapılan alıntılar, Said Halim Paşa Bütün Eserleri (haz. N. Ahmet Özalp), Büyüyenay Yay., İst. 2015 adlı kitaptandır.

[5] Cemil Meriç, Kültürden İrfana, İletişim Yay., İst. 2013, s. 479.

[6] İsmet Özel, Üç Mesele, Çıdam Yay., İst. 1988, s. 46.

[7]      Özel, a.g.e., s. 46.

Bu haber toplam 102 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim