Prof. Dr. Fazıl Gökçek: Bir Yazar, Bir Şair, Bir Şehir: Ahmet Mithat Efendi ve Mehmet Âkif’in Berlin İzlenimleri

Prof. Dr. Fazıl Gökçek: Bir Yazar, Bir Şair, Bir Şehir: Ahmet Mithat Efendi ve Mehmet Âkif’in Berlin İzlenimleri
Bu yazıda yaklaşık 25 yıl arayla Berlin’i ziyaret eden ve izlenimlerini yazan bir yazar ve bir şairimizin bu şehre ilişkin izlenimlerini aktarmaya ve bu izlenimleri farklar ve benzerlikler açısından değerlendirmeye çalışacağız.

Yazarımız, Müsteşrikler Kongresi için Avrupa’ya gi­den ve yaklaşık üç ay boyunca birçok Avrupa şehrini gezen, bu arada Berlin’de de üç gün ka­lan Ahmet Mithat Efendi’dir. Şairimiz ise Birinci Dünya Savaşı içerisinde Harbiye Nezareti’ne bağlı Teşkilat-ı Mahsusa’nın kendisine verdiği görevle Almanya’nın elinde bulunan Müslü­man savaş esirlerini irşat maksadıyla Berlin’e giden ve bu şehirde yaklaşık olarak üç buçuk ay kadar kalan[1] Mehmet Âkif’tir. Her iki kalemin Berlin’e ilişkin izlenimleri ve değerlendir­meleri arasında benzerlikler bulunmaktadır. İzlenimlerinin benzerliği, iki seyahat arasındaki 25 yıllık zaman aralığına rağmen Berlin şehrinin ve Almanların değişmeyen özelliklerinden kaynaklanıyor, değerlendirmelerinin benzerliği ise her ikisinin Doğu ve Batı medeniyetleri karşısındaki benzer tutumlarıyla ilgilidir. Ancak bu iki seyyahın izlenimleri arasında farklar da vardır; bu fark ise daha çok Ahmet Mithat Efendi’nin objektif bir gözlemci gibi davran­masından, Mehmet Âkif’in ise, gerçekçiliği çok önemsediği bilinse de, bir şair olarak şiirin sübjektif dilini kullanmasından ileri gelmektedir. Başka deyişle Ahmet Mithat Efendi objektif bir gözlemci tavrıyla gördüklerini nakletmekte, buna karşılık Mehmet Âkif gözlemlerini duy­gularıyla birleştirerek bir yoruma gitmektedir.

Bilindiği gibi, Türk yazar ve şairlerinin Avrupa ile ilk temasları Fransa üzerinden olmuştur. Bu yüzden Batılılaşma dönemi Türk edebiyatının seyahatname türüne giren eserlerinin ilk ör­nekleri Fransa ve özellikle de Paris’le ilgilidir. Paris, şair ve yazarlarımızın her zaman ilgi odağı olmuş, Türk edebiyatında Paris’e dair geniş bir külliyat oluşmuştur. Berlin, Paris’e göre nispe­ten geç tanınmış ve ikinci derecede önem verilmiş bir başkenttir. Berlin’e edebiyatçılarımızın ilgi göstermesi ile Osmanlı Devleti Almanya ilişkilerinin seyri arasında yakınlık vardır. Özellik­le Birinci Dünya Savaşı sırasında Almanya ile müttefik oluşumuz, yazarlarımızın Almanya ve dolayısıyla da Berlin’le daha yakından ilgilenmeleri sonucunu doğurmuştur. Birinci Dünya Savaşı yıllarında ve sonrasında Mehmet Âkif gibi Almanya’ya giden ve sonrasında izlenim­lerini kaleme alan şair ve yazarlarımız vardır. Örneğin Halit Ziya bunlar arasında sayılabilir.

Onun “Almanya Mektupları”[2] ve “Alman Hayatı”[3] başlıklı yazı dizileri Tanin gazetesinde yayın­lanmıştır. Bununla birlikte Birinci Dünya Savaşı öncesinde de Almanya’ya ve Berlin’e gelen ve izlenimlerini kaleme alan yazarlarımız ve şairlerimiz vardır.

Ahmet Resmî Efendi’nin 1764 tarihli sefaretnamesi ve Mustafa Sami Efendi’nin 1840 tarihli Avrupa Risalesi, Berlin’den söz eden ilk seyahatnameler olarak bilinmektedir.[4] Bu tarihlerde Berlin, Avrupa’daki büyük başkentlerden biri olarak sayılmamaktadır. Ancak Ahmet Mithat Efendi’nin seyahatini gerçekleştirdiği 1889 yılında artık Berlin hem ekonomi ve sanayi bakı­mından hem de kültür ve sanat faaliyetleri açısından Avrupa’nın en önemli merkezlerinden biri hâline gelmiştir. Nüfus olarak da gittikçe kalabalıklaşan Berlin, Ahmet Mithat’ın gördüğü tarihte “bir buçuk milyonu tecavüz” etmiş bir şehirdir. Öyle ki, Ahmet Mithat’a göre, Avrupa başkentleri içinde “kesret-i nüfus cihetiyle Londra birinci ve Paris ikinci addolunursa Berlin üçüncü addolunmak lazım gelip ancak Paris ile Berlin arasında gerek cesamet ve mamuriyet ve gerek nüfusça fark azaldıkça azalmakta bulunduğu cihetle Avrupa’da Londra birinci payi­taht addolunduğu halde Paris ile Berlin maan ikinci addolunmaya başlamış”tır.[5]

Ahmet Mithat Efendi Avrupa seyahatine İstanbul’dan vapurla geldiği Marsilya’dan başlamış, sonra Lyon üzerinden Paris’e gitmiş, sonra Köln, Hamburg, Kopenhag üzerinden Stockholm ve Christiania’ya ve oradan da Rostock yoluyla Berlin’e geçmiş, Berlin’den yine Köln üzerin­den tekrar Paris’e ve Paris’ten Cenevre, Lozan, Konstanz ve Linz yoluyla Viyana’ya gelmiş, Viyana’dan Graz ve Trieste üzerinden İstanbul’a dönmüştür.[6] Ahmet Mithat Efendi, her za­manki planlı hareket tarzıyla, bu uzun seyahate çıkmadan önce gideceği ülkeler ve şehirler hakkında araştırma ve incelemelerde bulunmuş, bu bağlamda Almanya ve Berlin hakkında da ayrıntılı ön bilgiler edinerek bu kente gelmiştir. Bu yüzden adeta yabancısı olmadığı bir şehirde gezer gibidir. Ancak bu hazırlığa rağmen yine de gördüklerinden çok etkilendiği an­laşılıyor.

Berlin’in ayrıntılı bir şekilde tarihî gelişimini, nüfus ve yüzölçümü bilgilerini vs. veren, tam bir seyahat kitabı yazarı gibi davranan ve amacı okuyucularını bilgilendirmek olan Ahmet Mit­hat Efendi’nin Berlin’de ilgisini yönelttiği unsurları birkaç başlık altında toplayabiliriz: Oteller, cadde ve sokaklar, müzeler, hayvanat bahçesi ile akvaryum ve tiyatrolar.

Ahmet Mithat Efendi, ilk olarak arabacının kendilerini götürdüğü otelin büyüklüğünden (Zentral Hotel. Burada yer bulamayınca yakındaki Frederick Hotel’de kalmıştır.) etkilenmiş ve bu vesileyle daha önce uğradığı Paris’teki otellerle Berlin’dekileri karşılaştırmıştır. “Hotelcilik hususunda Avrupa’da hiçbir şehir Paris’e makis olamayıp Paris’ten sonra da ikincilik hakkına Berlin şehri layıktır” diye yazan Ahmet Mithat, bunu Berlin’in “Almanya devletinin merkez-i askerîsi”, dolayısıyla “binlerce zabitanın” toplanma yeri olmasına bağlar. Ayrıca “Avrupa’ya gelen yolcuların Paris’i görmelerini müteakip Berlin’i ziyaretleri dahi on sekiz yirmi seneden yani hükûmet-i Germanya’nın bir Almanya İmparatorluğu suretinde teşekkülünden beri âdet-i umumiye hükmünü aldığından” Berlin’de hem çok sayıda otel vardır hem de bunlar büyük ve muntazam otellerdir. (s. 375)

Berlin’in Cadde ve sokaklarının genişliği, uzunluğu ve özellikle de temizliği Ahmet Mithat Efendi’nin ayrıntılı olarak söz ettiği hususlardan biridir. (Sokakların genişliği ve temizliği Mehmet Akif’i de etkileyecektir.) Özellikle kaldıkları Frederick Hoteli’nin yanındaki Unter den Linden (Ihlamurlar Altı) Caddesinin 60 metre genişliğinde ve 1500 metre uzunluğun­daki ölçülerinden etkilenmiştir. “Bir baştan diğer başa imtidat eyleyen nazar hakikaten dil- rübadır” diyen yazarımız, bu caddenin diğer caddelerle birleştiği noktalarda çıplak gözle caddenin sonunu göremediğini ve dürbününe başvurmak zorunda kaldığını belirtiyor:

İkinci derecede diğer birçok caddeler buraya müntehi oldukları cihetle birer dört yol ağzı demek olan noktalara geldikçe dört tarafa imtidat eyleyen enzar-ı temaşa birer veleh-efza panorama husule getiriyordu. Hele ikinci derecedeki caddelerin en muazzamı Frederichstrasse olan bu caddenin Ihlamurlar Altı Alleesiyle tekatu- undan husule gelen dört yol ağzına geldiğimde çifte dürbünümü kılıfından çıka­rıp sağa, sola, öne, arda imtidat eyleyen enzar-ı temaşama zamm-ı kuvvet etmeye mecbur oldum. (s. 381)

Cadde ve sokaklar konusunda da Paris’le karşılaştırmalar yapan Ahmet Mithat Efendi, özel­likle Unter den Linden’in girişindeki Brandenburger kapısından söz ederken, Paris bulvarla­rının bile kendisini bu kadar etkilemediğini ifade etmektedir:

Elhasıl Ihlamurlar Altı Caddesi bu payitahtın en geniş, en mamur güzergâhı olduğu gibi şu Brandenburger kapısı dahi azîm âsâr-ı mimariyeden bulunarak ilk cevela- nımın mukaddimesinde bu müşahede, bu temaşa bana o kadar tesir eyledi ki ne bileyim ama bu tesir Paris bulvarlarını gezdiğim zaman vaki olamadı. (s. 382)

Ahmet Mithat Efendi, seyahat planında Berlin’deki müzelere de yer ayırmıştır. Unter’den Linden’in doğu ucunda ve Kral Şatosu’nun karşısında yer alan Lustgarten parkının kuzeyin­de, “birisi eski müze ve diğeri yeni müze ve üçüncüsü dahi Galerie National namıyla üç büyük müze” bulunduğunu belirten yazarımız, sınırlı vaktinde bu müzeleri de gezmeyi ih­mal etmemiştir. Müzelerde sergilenen eserler kadar müze binalarının görkemi de Ahmet Mithat Efendi’yi etkilemiştir. Eski müzenin “seksen altı metre tûlünde, elli üç metre arzında, on dokuz metre irtifaında gayet âlî bir bina” olduğunu ve “cephe ciheti[nin] on sekiz büyük mermer sütunla Yunan tarz-ı mimarisinde tezyin” edildiğini belirtmiştir. (s. 389-390)

Eski müzenin hemen yanına inşa edilen yeni müze binasını da ayrıntılı olarak tasvir eden Ahmet Mithat Efendi, bu binanın bu kadar görkemli yapılmasının “bir suret-i latifede” eleş­tirildiğini de eklemiştir:

Müze olarak yapılacak olan binaların bu kadar da mükellef ve müzeyyen olmaları caiz değildir. Zira bunları temaşaya gelenler âsâr-ı mevcudeden ziyade binanın tez­yinatını temaşaya koyularak zihinleri, fikirleri yalnız bu temaşayla yorulmak merte­besinde meşgul olur. (s. 393)

“Hakikaten de öyledir” diyerek bu eleştiriye katıldığını belirten yazarımız, eski ve yeni mü­zenin içindeki resim ve heykel bölümlerini de ana hatlarıyla tasvir etmiştir. Ahmet Mithat

Efendi, bir taraftan da yolu Berlin’e düşecek okuyucuları için bir çeşit rehberlik yapmak iste­mektedir, bu yüzden kataloglardan ve rehber kitaplarından bu müzelere ilişkin öğrendikleri­ni de izlenimlerine eklemiştir. Ayrıca bu müze gezileri sırasında onun yanında Avrupa resim sanatı konusunda çok donanımlı olan yol arkadaşı Madam Gülnar (Olga de Lebedeva) vardır. Ahmet Mithat, bu yol arkadaşından öğrendiklerini de okuyucularıyla paylaşır.

Bu müze ziyaretini anlatırken Ahmet Mithat Efendi’nin kullandığı dil, tam bir hayranlık dilidir. Bunu daha sonra günlük notlarını yayına hazırlamak için gözden geçirirken kendisi de fark eder:

Bu kadar çok ve calib-i hayret eşyayı serian nazar-ı temaşadan geçirmekle beraber fikir bunların takdir-i ehemmiyetiyle bi’l-ihtiyar iştigal eylediğinden ve yine bu sıra­da nazar dahi şu âlî binanın altın yaldızlara müstağrak olan tavanlarında ve duvar­larında münakkaş olan gûnagûn resimler ve oymalarla ister istemez meşgul oldu­ğundan bu temaşa beni o kadar yormuş ve gayret-i müsabakayla şu müzenin bina ve teşkilinde iltizam edilen külfet-i azîme beni o derecelerde duçar-ı hayret eylemiş ki eski ve yeni müzeyi temaşa eylediğim bugünü mecmuama kayd eylediğim za­man “netice-i temaşada kakavan kesilmişim” ibare-i garibesini de kaydın nihayetine ilave edivermişim. Bu “kakavan” tabiri nasıl olup da hatırıma gelmiş olduğunu şimdi kestiremiyorum. Fakat Avrupalıların bu yoldaki külfetleri hakikaten düşünenleri ka­kavan edip bırakacak derecelerdedir. (s. 398)

Ahmet Mithat’ı en çok etkileyen müzelerden biri de “Galeri Nationale’in şark cihetinde kâin” panorama müzesidir. “Panorama dediğimize bakıp da ezcümle çend sene mukad­dem Beyoğlu’nda Taksim Bahçesi’ne yapılmış olan muvakkat bir resim temaşahanesi zan- nolunmamalıdır” sözleriyle okuyucularını uyaran yazarımız “bizim burada panorama ıtlak ettiğimiz şey on metreden ziyade kutru olan çadır gibi bir dairedir (...) bu çadırın ortasında bulunup etrafınıza bakacak olursanız kendinizi dairen-mâ-dâr ufukla muhat bir saha orta­sında bulur (.), afak-ı cihanda bir ufuk ortasında bulunduğunuzu zannedersiniz” diye ya­zarak karşılaştığı bu yeni şeye ilişkin hayretini ifade etmeye çalışmıştır. Bu panorama müzesi, Almanya ile Fransa arasında gerçekleşmiş olan ve Almanların zaferiyle sonuçlanan Sedan Savaşı’nı tasvir etmektedir. “Cenk öyle bir suret-i maharetkâranede resm olunmuştur ki ‘re­sim’ demeye imkân yoktur” diyen Ahmet Mithat Efendi, bu ustalık karşısındaki hayranlığını şu sözlerle dile getirir:

Ovacığa dağılan piyadeler, hücum gösteren süvariler, kol nizamıyla yürüyen tabur­lar, dörtnala koşan toplar, tabyalardan çıkan ateşler, silahların, üniformaların parıl­tısı velhasıl her hâli, her ciheti suret-i hakikiye ve tabiiyenin aynı olup insan biraz dalacak olursa topların gümbürtüsünü, tüfeklerin gürültüsünü, boru sedalarını, ku­manda avazelerini işitiyorum zannına düşer. İnşa edilirken bırakıp kaçılmış siper ve tabyaların karmakarışık bir surette terk edilmiş bulunan kazma ve küreklerini şöy- lece gözü önünde gören adam beş on adım yürürse bunları eline almak hayaline kadar varıp hatta topraklı ve çamurlu oldukları görülüp durduğundan eline aldığı zaman eli kirlenmiş olacağı mütalaası bile varit oluyor. Mesafeler uzadıkça taburları, alayları teşkil eden efrat dahi hayal meyal görülürse de askerane bir nazarla bakıl­dığı zaman insan gözü önündeki kuvve-i harbiyeyi teşkil eyleyen makadiri âdeta tahmine iktidar hisseder. (s. 401-402)

Bir yazar olarak Ahmet Mithat Efendi’nin Avrupa’da en fazla merak ettiği ve görmek istediği yerlerden biri de kütüphanelerdir. Berlin’de de “Kütüphane-i Kralî”yi ziyaret etmiş ve izle­nimlerini ayrıntılı olarak aktarmıştır. Bu kütüphanenin sadece öğleden sonraları saat 1’den 2’ye kadar açık bulunduğunu ve kütüphaneden yararlanmak isteyenlerin istedikleri kitapla­rın adlarını bir gün önceden bildirmek zorunda olduklarını belirten yazarımız, burasının “ce­samet cihetiyle Avrupa’nın birinci derecedeki kütüphanelerinden” sayıldığını, ezcümle “bir milyondan mütecaviz” matbu ve on beş bin cilt el yazması eser ihtiva ettiğini, ayrıca bir de musiki notalarının yer aldığı bölümünün bulunduğunu belirtmektedir. Madam Gülnar’ın Al­manca bilmesi sayesinde memurlarla rahat anlaştıklarını ve “üç katlı olan bu kütüphaneyi ta­mamen” gezme imkânı bulduklarını belirten Ahmet Mithat Efendi, bu kütüphanenin “tertip ve intizamca” Stockholm Kütüphanesi derecesinde bile olmadığını belirterek bu bakımdan duyduğu hayal kırıklığını ifade etmiştir. Ayrıca böyle bir kütüphanenin günde sadece bir saat açık olması da onu şaşırtmış ve kendilerini gezdiren memura bu şaşkınlığını ilettiğin­de, memurdan sürekli gelen okuyucular için ayrı bir salonun bulunduğunu ve orasının gün boyu açık olduğunu öğrenmiştir. Daha sonra bu salona da gitmiş ve burada çoğu “erbab-ı teliften” olan yirmi otuz kişinin düzenli olarak her gün çalıştıklarını öğrenmiş, hatta kendisi de “erbab-ı teliften” biri olarak bu meslektaşlarına biraz da imrenmiştir:

[Kütüphane memuru] anlattı ki içinde bazılarını mütalaa ve bazılarını tahrirle meş­gul gördüğümüz yirmi otuz efendi hep erbab-ı teliften bulunup külli yevm devam­la burada çalışırlarmış. Vakıa erbab-ı telifin alet edevatı kendisine mehaz olacak kitaplardan ibaret bulunup elde böyle bir milyon ciltli kütüphane bulunurken masarif-i külliye ihtiyarıyla herkesin kendisine birer kütübhane-i hususî tedarik ey­lemesi külfetine ihtiyaç da yoktur. (s. 423-424)

Ancak daha sonra Paris’te “Kütüphane-i Kebir-i Milli”yi ziyaret ettiğinde “oraya devam eden erbab-ı telifi buradakilerden daha kesretli” bulacak ve “hatta Fransız payitahtında böyle te­lif erbabının Kütübhane-i Kebir’de çalışmaları bir âdet ve usûl-i kadime olup Berlin’deyse binnisbe pek yeni bir şey olduğundan bu müstahsen usulü Fransızlardan almış olduklarını” anlayacaktır. (s. 424)

Tanzimat döneminde şiir hariç bütün edebî türlerde eser verdiği gibi tiyatro oyunları da kaleme alan Ahmet Mithat Efendi, Avrupa seyahati sırasında tiyatro temsillerine gitmeyi de ihmal etmemiştir. Berlin’de de iki gün arka arkaya tiyatro temsillerine giden Ahmet Mithat, sınırlı zamanı sebebiyle Madam Gülnar’ın üçüncü akşam da tiyatroya gitme isteğini biraz da gönülsüzce kabul etmiş, fakat buna rağmen çok memnun kalmıştır. Çünkü “üstad-ı meşhur Wagner’in Firari Hollandez nam operası”[7] çok maharetli bir şekilde sahneye konulmuştur. Ah­met Mithat bu oyunda özellikle sahnenin düzenlenişinden etkilenmiştir. Bunu İstanbul’da izlediği bazı oyunlarla karşılaştırarak anlatır:

Oyunun hemen her perdesi deniz sahilinde ve deniz üzerinde vuku bulmak hase­biyle saha-i temaşa tezyinat ve tertibatında gösterilen maharet hoşnutsuzluğumu bir itminan-ı tamma tahvil eyledi. Yapılmış olan deniz epeyce bir mesafeye kadar canfes ferşiyle yapılıp köpüklü ve mütemevvic bir surette boyanmış olduktan ma­ada hava tulumbalarıyla altından rüzgâr dahi verilerek o kadar güzel temevvüc eyliyordu ki uzaktan âdeta deniz zannolunuyordu. Bunun üzerinde birkaç büyük gemi bulundurularak hele bir tanesi müteharrikti. On beş yirmi kişiyi istiab eyleyen bu gemi vaktiyle Güllü Agop Efendi’nin Belle Elen ve Dikran Çuhaciyan Efendi’nin Leblebici Horhor oyunlarında saha-i temaşa üzerine getirdikleri sandallar gibi yan taraftan görünüşten ve perde kenarından sürünüşten ibaret bir suretle hareket et­meyip yan cihetinden iskeleye yanaşmış olduğu zaman gerçek gemiler gibi rıhtım­dan küpeşteye uzatılan koca bir kalas tahtası üzerinden yürüyerek girilip çıkıldığı gibi bilahare demir almaya başlayan baş tarafı denize açıldıktan sonra kıç tarafının erbab-ı temaşa cihetine dönmesi ve nihayet yelkenler açılıp gemi harekete gelerek senanın sağ tarafına doğru yürüdükte teknenin diğer kenarının da görünmesi ve bir kavis resm ederek yürüyüp sağ cihete doğru gözden kayboluncaya kadar git­mesi ve sirenlerine tayfalar çıkması bir geminin iskeleden kıyamını tamamı tama­mına tahayyül ettiriyordu. (s. 429-430)

Bu gözlemlerini yol arkadaşı Madam Gülnar’ın sözleriyle de destekler; Madam Gülnar’a göre “Almanlar bu sanatta hemen her millete tefevvuk eylemiş”tir. (s. 431)

Ahmet Mithat Efendi’nin Berlin’de ilgisini çeken bir diğer kurum hayvanat bahçesi ve akvar­yum olmuştur. Hayvanat bahçesini gezmek için vaktinin yetmeyeceğini anlayınca bundan vazgeçmiş, ama akvaryumu dolaşmayı ihmal etmemiştir. Berlin’inde gezdiği akvaryumun “Avrupa’nın bu yoldaki müessesatının birincilerinden” (s. 407) olduğunu belirterek beğenisi­ni dile getirmiş, orada gördüğü deniz canlılarıyla ilgili ayrıntılı izlenimlerini de okuyucularıyla paylaşmıştır.

Ahmet Mithat Efendi’nin Berlin’de başından geçen ve bizim zihnimizdeki Alman imgesine biraz aykırı olan bir olayı da naklederek Mehmet Akif’in Berlin izlenimlerine geçmek istiyo­rum. Madam Gülnar’la birlikte Berlin’de bir fotoğrafçıya kartvizit ısmarlarlar; fotoğrafçı iki üç saate kadar hazırlayıp kaldıkları otele göndereceğini belirtir, ancak aradan üç gün geçtiği hâlde kartvizitler otele getirilmez. Bunun peşine düşmeye de vakitleri olmadığı için üzerinde durmaz ve Berlin’den ayrılırlar. Ahmet Mithat Efendi seyahatini tamamlayıp İstanbul’a dön­dükten sonra Alman konsolosluğundan, kendisine bir mektup iletilir. Mektup Alman fotoğ­rafçıdandır; kartvizitleri konsolosluğa gönderdiğini ve -geciktiği için hakkı olmasa da- lütfen parasını göndermesini rica etmektedir. Bunun üzerine Ahmet Mithat Efendi şu değerlendir­meyi yapıyor:

Eğer mektubun hatimesinde bu ricaya hakkı olmadığını itiraf etmemiş bulunsaydı hiç de merhamet etmeyecektim. Zira bir iki saat zarfında yapılacağını deruhte ey­lediği işi bir iki ay sonra yapan sanatkâr elbette her hakkını kaybetmiş olur. Fakat bu baptaki haksızlığını itiraf etmiş olduğu için merhamet ederek on frangı gönder­dim. Kartlar buraya geldi. Madam Gülnar’ın ismine matbu olan yüz tanesini elyevm kendisi Fransa Nice şehrinde bulunmak hasebiyle oraya gönderdim. O da kendi hissesine isabet eden beş frangı buraya kadar bana gönderdi. Nasıl? Avrupa’nın bu yoldaki ahz u ita ve müraselatı tuhaf değil midir? (s. 389)

Mehmet Akif’in Berlin seyahati ile ilgili izlenimlerini beşinci şiir kitabı olan Hatıralar’daki “Ber­lin Hatıraları” şiirinden ve dostlarının ona atfen naklettiği bazı anekdotlardan izleyebiliyoruz. Önce anekdotlardan başlayacak olursak; Mithat Cemal Kuntay, Akif hakkındaki kitabında

şöyle bir değerlendirme yapıyor:[8]

Akif, bu seyahatten 7 şeyle döndü: bir nükteyle, bir manzumeyle, bir hayretle, bir ıstırapla, bir de üç mütalaayla.

Nükte şudur:

-Berlin’de ne var, ne oluyoruz? dedim. Akif,

-Ne olacağız, dedi; Berlin’e gittim, elçimiz Kur’an’a tefsir yazıyor; İstanbul’a geldim, Fatih’te hocalarımız siyaset konuşuyor. Ne olacağız, artık anlarsın.

Manzume şudur: Berlin Hatıraları

Hayret şudur: Fala inanmayan Akif’in Berlin’de, bir falcı kadın eline bakı­yor, “Yakında İstanbul’dan taçlı bir mektup alacaksın” diyordu. Ve birkaç gün sonra, Berlin’de, Akif’e, hiç beklemediği halde, İstanbul’daki Abdülmecit’ten tepesi hane­dan armalı bir mektup geliyordu. Akif bu falcı kadını hatırladıkça: “Nostradamus”un kadını! derdi.

Iztırap şudur:

-Yahudi, Almanya’da da karşıma çıktı. Banka, borsa, piyasa, gazete, kitap, mektep, musiki, her şey Yahudi’nin elinde!

Üç mütalaasına gelince:-Almanların üç şeyleri berbattı: Yemekleri, siya­setleri, müsteşrikleri. Yemekleri, yani millî lahanalarıyla millî patatesleri. Siyasetleri, mesela Lusitania hadisesiyle başlayan gafletleri. Müsteşrikleri ve en başta Hart- mann.

Mithat Cemal, Akif’le Alman müsteşrik Hartmann arasındaki ilişkiye dair bazı ayrıntılar da veriyor. Buna göre Hartmann Akif’e Türk edebiyatı hakkında bazı genellemeler yapmış, Akif de ona Türk edebiyatında en çok ne ile meşgul olduğunu sormuş. Hartmann, en çok Fuzuli ile meşgul olduğunu söyleyince, Akif “mutadı olan kısa cümlelerinden biriyle” en çok onu bilmediğini söylemiş. Bunun üzerine Hartmann Akif’ten kendisine su Kasidesi’ni okutmasını istemiştir.[9] Bu bilgi başka kaynaklarca da teyit edilmektedir. Ömer Rıza Doğrul da, Akif’in Berlin’den döndükten sonra Almanlar hakkında “Her şeyleri iyi. Yalnız siyasetleri, müsteşrik­leri ve yemekleri fena” dediğini nakletmekte ve Hartmann hakkında Mithat Cemal’in verdiği bilgiyi doğrulamaktadır:[10]

Üstat Berlin’de bulunduğu sırada o zaman Alman müsteşriklerinin piri sayılan Hartmann’la görüşmüş. Bu sathi bilgili adam, Üstad ile Türk edebiyatı üzerinde gö­rüşerek kendisini bilgili bir adam olarak göstermek istemiş. Bahis Fuzuli üzerinde dönüyormuş. Hartmann, Fuzuli’nin birkaç beytini, başını gözünü yararak okumuş, mana vermeye de girişmiş.

Hartmann’ın saçmaladığını gören Üstad, bu mağrur müsteşrike bir ders vermiş. Bunun üzerine Hartmann, Fuzuli Divanı’nı koltuğunun altına alarak gelmiş, Fuzuli’nin “Su Kasidesi”ni Üstad’dan okumuş, Üstad’ın bilgisinden istifade etmiş.

Mehmet Âkif’in bu seyahatinde Almanların çok mutaassıp olduğu yolunda bir izlenim edin­diği anlaşılıyor. Sebilürreşat’ta “Nasrullah Kürsüsünde” başlığıyla yayınlanan bir vaazında Almanların İslam dünyası ve Müslümanlar hakkındaki bu taassubundan söz ettiğini görüyo­ruz. Söz konusu vaazındaki ifadeler şöyledir:11

... umumi harbin ilk senesinde ben mühim bir vazife ile Berlin’e gitmiştim. O aralık Almanya hükûmeti bize dedi ki:

-Bizim meclis-i mebusanımızdaki bilhassa Katolik mebuslar kıyamet ko­parıyorlar: Almanlar gibi mütemeddin, mütefennin bir millet nasıl oluyor da Müs- lümanlar gibi, Türkler gibi vahşilerle ittifak ediyorlar? Bu bizim için zül değil midir?.. diyorlar. Aman, makaleler yazınız, eserler yazınız, biz onları Almancaya tercüme ettirelim. Ta ki Müslümanlığın da bir din, Müslümanların da insan olduğu bunların nazarında taayyün etsin.

Almanya hükûmeti haklıydı. Çünkü Alman milleti nazarında Müslümanlık vahşetten, Müslümanlarsa vahşilerden başka bir şey değildi. Onların gazetecileri, romancıları, hele müsteşrik denilip de Şark lisanlarına, Şark ulûm ve fünununa, Şark ahlak ve âdâtına vâkıf geçinen adamları mensup oldukları milletin efkârını asırlar­dan beri bizim aleyhimize o kadar müthiş bir surette zehirlemişlerdi ki arada bir anlaşma, bir barışma husulüne imkân yoktu. Biz o sırada kendimizi onlara tanıtmak için tabii elden geldiği kadar çalıştık. Lakin tamamıyla muvaffak olduğumuzu asla iddia edemem. Heriflerin taassubu yaman! Kökleşmiş birtakım kanaatler hakkı gör­melerine mani oluyor.

Yukarıda naklettiğimiz anekdotlardan ve Âkif’in vaazından onun Berlin’e ve Almanlara iliş­kin olumsuz izlenimlere sahip olduğu sonucu çıkıyor. Ancak Ömer Rıza Doğrul’un naklettiği ifadedeki “Her şeyleri iyi.” cümlesi de dikkat çekicidir. Peki, bu “iyi” olan nedir? Bu sorunun cevabını “Berlin Hatıraları” şiirinde buluyoruz.

Berlin Hatıraları şiiri bir karşılaştırma üzerine kurulmuştur. Arkadaşının[11] [12] kahveye gitme öne­risi üzerine aklına bizim mahalle kahveleri geldiği için şaşıran şair, bu şaşkınlığının gerekçe­sini anlatırken söz konusu karşılaştırmayı yapar. Kahveye gitme önerisine şaşırmakta mazur­dur, çünkü aklına kendi ülkesindeki mahalle kahveleri gelmiştir. Bu doğaldır, çünkü insan bir kavramı duyduğunda ister istemez o kavrama ilişkin olarak zihnindeki imgeye başvurur. Örneğin sokak denildiğinde şairin aklına gelen, genişliği altı karış ve uzunluğu belirsiz bir yoldur. Belirsizdir, nerede biteceği belli olmaz, herhangi bir evin girişinde de bitebilir, çünkü “zemin-i tertibi” günümüz şiirine benzer ve başlangıcı gibi sonu da belli değildir:[13]

Sokak deyin meselâ... Şimdi baktığım lügate

Mürâcaat yine lâzım mı? Lâzım elbette.

Evet, o bir helezondur ki kutru altı karış;

Ya tûlü? Bilmiyorum, her ne söylesem yanlış.

Muvaffak olmanın imkânı yok ki, tahmîne:

Biraz gidip dalıyor haydi evlerin birine!

Zamâne şi’rine benzer zemîn-i tertibi:

Zalâm içinde mebâdîsi, müntehâsı gibi.

Aynı şekilde otele ilişkin de şairin zihninde bir imge vardır; cumbasından nemli yorganlar sallanan, yatak çarşaflarının bit lekeleriyle rengi değişmiş, yastıkları kirden kadifeye dönüş­müş bir mekân. Şimendifer için de durum aynıdır; şairin aklına İstanbul’daki, “kader müsa­ade ettikçe işleyen araba” gelmektedir. (s. 53) Bu yüzden kahve deyince de aklına mahalle kahvesinin gelmesinde şaşılacak bir durum yoktur. Bu girişten sonra şair, Berlin’de gördüğü oteli, sokağı, şimendiferi ve son olarak da kahvehaneyi anlatır. Bunların hiçbirisi, kendisinin zihnindeki imgelerle örtüşmemektedir:

Otel meğer o değilmiş, şimendifer de keza...

Sokak mı benzeyen az çok? Aman canım, hâşâ! (s. 55)

Şairin söz konusu unsurlarla ilgili izlenimlerine baktığımızda, “Her şeyleri iyi” sözünün içeriği anlaşılmaktadır. Berlin’de gördüğü otelleri “saray kadar mamur” olarak niteleyen şair, her tür­lü konforun sağlandığı, insanda hayranlık uyandıran temiz ve bakımlı bir mekânın tasvirini yapmaktadır:

Meğer oteller olurmuş saray kadar ma’mûr.

Adam girer de yaşarmış içinde, mest-i huzûr. Beş altı yüz odanın her birinde pufla yatak... Nasîb olursa eğer, hiç düşünme yatmana bak! Sokakta kar yağadursun, odanda fasl-ı bahâr, Dışarda leyle-i yeldâ, içerde nısf-ı nehâr! Hıyât-ı nûrunu temdîd edip her âvîze, Fezâda nesc ediyor bir sabâh-ı pâkîze, Havâyı kızdırarak hissolunmayan bir ocak; Ilık ılık geziyor, her tarafta aynı sıcak.

Gürül gürül akıyor çeşmeler, temiz mi temiz; Soğuk da isteseniz var, sıcak da isteseniz. Gıcır gıcır ötüyor ortalık titizlikten, Sanırsınız ki zemîninde olmamış gezinen. Ne kehle var o mübârek döşekte hiç, ne pire; Kaşınma hissi muattal bu i’tibâra göre!.. (s. 56)

“Şimendifer de meğer başka türlü bir şeymiş” diyerek mesafelerin ve zaman kavramının bu teknolojik ürünle nasıl değiştiğini yine hayranlık bildiren iadelerle anlatan şair, sokağı da özellikle genişliği, uzunluğu (bu konuda Ahmet Mithat Efendi’yle benzer ifadeleri kullanır­lar) ve temizliğiyle beğenmiştir:

Sokak dedikleri neymiş? Fezâ-yı bî-pâyan, Ki tayy edilmesinin yoktur ihtimâli yayan. Demek, vesâit-i nakliyye nâmı tahtında, Havâda, yerde, yerin çok zamanlar altında Uçup duran o havârık bir ihtiyâc-ı şedîd. Piyâde harcı mı, hâşâ, bu imtidâd-ı medîd! Bakın nasıl da mücellâ ki: Ferş-i nevvârı, Zemîne indiriyor gökyüzünden envârı! Bu imtidâdı nazar şöyle dursun istîâb, Öbür kenâra geçerken düşer kalır bîtâb! Şu var ki: Düştüğü yerden çamurlanıp kalkmaz...

Çamur bu beldede âdet değil ne kış, ne de yaz.

Geçende haylice kar yağdı Berlin’in içine;

Bıcık bıcık olacakken takır takırdı yine!

Merâk edip soruverdim, “Bırakmayız” dediler!

-Bırakmayın, güzel amma yağar durursa eğer? “Bırakmayız!” sözü aynen tekerrür etmez mi?

Evet, bu sözde nümâyân heriflerin azmi.. (s. 57-58)

Daha sonra arkadaşıyla birlikte kahvehaneye gittiklerinde yaşadığı şaşkınlığı “Bu, kahve... Öyle mi? Yâhu! Nedir bu? Vay canına!” sözleriyle anlatan şair, kahvehanenin böyle bir mekân olmasına da “hayret” etmiştir. (s. 59-60) Şiirde kahvehanenin tasvir edildiği beyitler de Meh­met Âkif’in Berlin’de beğendiği unsurların neler olduğu konusunda bir fikir vermektedir. Bunlar “heybet”, genişlik ve büyüklük, ışık ve aydınlık kelimeleriyle özetlenebilir. Şairin yaşa­dığı duygu ise “şaşkınlık” veya “hayranlık” kelimeleriyle ifade edilebilir:

Bu, kahve... öyle mi? Lâkin hakikaten hayret!

Fezâ içinde fezâ... Bir harîm-i nûrânûr,

Ki asümân-ı kerîminde bin güneş manzûr!

Ne selsebîl-i ziyâ karşımızda cûşa gelen, Ziya değil, seherin rûhudur taşıp dökülen. Leyâle karşı o tûfân-ı fecri görmelisin: Hudâ bilir şaşırırsın, donar kalır hissin!

Neden böbürleneyim, ben de öyle oldumdu;

Ziyânın ölçüsü aklımda, çünkü bir mumdu.

Bizim hesâb ile milyonlar oynuyor arada...

İdâre kandili mikyâsı pek güdük burada!

Gözüm kamaştı bidâyette, döndü durdu başım;

Rezîl olurdum eğer olmasaydı arkadaşım. (s. 60-61)

Sonuç olarak; Ahmet Mithat Efendi’nin kısa (3 gün) süren Berlin seyahatine ilişkin elimizde ayrıntılı bilgiler vardır; o üç gün boyunca neler yaptığını saati saatine anlatmıştır. Buna karşılık Mehmet Âkif’in Berlin’deki yaklaşık üç buçuk dört aylık ikameti boyunca nasıl vakit geçirdiğine, neleri gördüğüne dair ayrıntılı bilgilere sahip değiliz. Onun Berlin’le ilgili izlenimlerini daha çok “Berlin Hatıraları” adlı şiirinden öğreniyoruz. Bu bilgilere dayanarak yaklaşık yirmi beş yıl arayla Berlin’de bulunan Ahmet Mithat Efendi ile Mehmet Akif’in izlenimleri arasında önemli benzer­liklerin bulunduğunu söyleyebiliriz. Her iki ismin Berlin’e, Almanya’ya ve genel olarak Avrupa medeniyetine bakışları ortaktır. Bu bakış, Avrupa medeniyetinin maddî bakımdan Doğu mede­niyetinden üstün olduğu ve bizim tarafımızdan bu yönüyle örnek alınması gerektiği noktasında birleşmektedir.

Mehmet Âkif 100 Yıl Sonra Berlin'de / 2015
TYB'nin 62., Mehmet Âkif Ersoy Araştırmaları Merkezi'nin 10. kitabı...
 

[1] Mehmet Akif’in Berlin’e tam olarak hangi tarihte gittiği ve döndüğü bilinmemektedir. Ancak Kadir Kon, konuyla ilgili yazısında, Alman şarkiyatçı Hartmann’ın bir mektubundan yola çıkarak 5 Aralık 2014 tarihinde Akif’in Berlin’de bulundu­ğunu göstermiştir. Bkz. Kadir Kon, “1. Dünya Savaşında Yeni Bilgiler Işığında Mehmed Âkif’in AlmanyaSeyahati" https:// www.academia.edu/1956723/ Birinci D%C3%BCnya Sava%C5%9F%C4%B1nda Mehmed Akifin Almanya Seyaha­ti. Sebilürreşat’taki bir haberden de Mehmet Akif’in 18 Mart 1915’te İstanbul’a döndüğü anlaşılmaktadır.

[2] Tanin, nr. 2383-2685, 2 Ağustos 1915-3 Haziran 1916.

[3] Tanin, nr. 2579-2719, 15 Şubat 1916-7 Temmuz 1916.

[4]      Baki Asiltürk, Osmanlı Seyyahlarının Gözüyle Avrupa, Kaknüs Yayınları, İstanbul, 2000, s. 102.

[5] Ahmet Mithat Efendi, Avrupa’da Bir Cevelan, İstanbul, 1307, s. 379. Alıntıların sayfa numaraları bu baskıya aittir.

[6] Avrupa’da Bir Cevelan, s. 3.

[7] Yazar, Wagner’in Fliegende Hollander (Uçan Hollandalı) adlı operasını kastetmektedir.

[8] Mithat Cemal Kuntay, Mehmet Akif, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara, 1986, ss. 173-174.

[9] Kuntay, a. g. e., s. 174.

[10]    Eşref Edib, Mehmed Âkif Hayatı Eserleri ve Yetmiş Muharririn Yazıları, (Haz. Fahrettin Gün), Beyan Yayınevi, İstanbul, 2010,

s. 440.

[11] “Nasrullah Kürsüsünde”. Sebilürreşat, nr. 464, 25 Teşrinisani 1336, ss. 249-259.

[12] Şiirde sözü edilen bu arkadaşın Binbaşı Ömer Lütfü Bey olduğu bilinmektedir. Bkz. Eşref Edib, a. g. e., ss. 87-88.

[13]    Hatıralar, (Haz. Fazıl Gökçek), Dergâh Yayınları, İstanbul, 2007, s. 54. Alıntıların sayfa numaraları bu baskıya aittir.

Bu haber toplam 183 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim