Prof. Dr. Hasan Akay: Dil E(y)lemi!

Prof. Dr. Hasan Akay: Dil E(y)lemi!
Dil, tutkunun evidir; tutukevi değil. Her ehl-i dil o makama mekîn olarak kabul edilmez.

Dil işinin gönül işinden bağımsız olamadığı ve gönül işinin de kendine mahsus dili ile halledildiği malumdur. Dilin “gönül” boyutu dilden öncedir. Bu boyut, Batı kültüründe ancak araz olarak mevcuttur. O da edebiyat edimlerinin bağışladığı bir servis alanıdır. “Dil”in özü sayılan gönül boyutundan mahrûmiyet, felsefenin kendisini “bu yerde müebbed mahkûm” hissetmesine sebep olmuştur.

Dilin özünün olmadığı yerde sözünün veya söyleminin mecâzî olarak bulunuşunun gönlü tatmin etmediği gibi gerçeğin tezahür ve tezehhüründe de etkin rol oynayamayacağı açıktır. Böyle bir durumda dil, insanın aklî ve zihnî, kalbî ve rûhî idrak mekanizmasını tahdit ve tehdit eden bir mekân(izma)dır. Dilin sınırlarının düşünce ve duyuşun sınırları olduğu şeklindeki kabul, bu bağlamda yetersiz kalmaktadır.

Dilin, idrak boyutunu dillendirmede acz içinde kaldığı, gönül işlerinin -imâ ve işaretin bile yeterli olduğu- başka bir dil ile konuşmayı gerektirdiği bedihî hakikatlerden biridir. Dilin sınırlandırıcı vasfından veya tasallutundan kurtulmak için, “başka dünyalar görmek” gerekir; başka sesler ve sessizlikler, başka sözcükler ve sözsüz iletişim alfabeleri vb. Dil dilinin yetersiz kaldığı yerde gönül dilinin, bakış dilinin, şiir dilinin, dilsiz anlatım dilinin devreye girmesi gerekir.

Bu, imâ’nın ötesinde işleyen îtminânın lisanıdır ki bu anlatımda kalbin dile önceliği vardır: Anlam kalbe girdikten sonra dillenir. “Dil ile ikrar kalp ile tasdik”in gizemi buradadır. Kalbin/gönlün konuşmadığı, lâl kaldığı yerde dil dili kilitlidir, mahpustur. Batı felsefesinin dil felsefesi alanına kapak atması, metafizik düşünce bahsinde konuşma hakkını kaybetmesi nedeniyle tasarlanmış bir kaçış hamlesidir. Metafiziğin bağışlamadığı tatminin dil mekânında kotarılmaya çalışılan züğürt tesellisidir.

Zulmün Dili!

Dili hal’ etmekle dil meselesi halledilemediği ve halledilemeyeceği bellidir. Arzda zulmün eliyle ağızlardan sökülen dillerin yerine dikilen yapay/zorba diller ile ancak geçici bir süre konuşma ve yaşama hakkı verilen nice millet, büyük bir çile döneminden sonra zulmün sinsi dilini çözmüş ve dil zulmünü ortadan kaldırmanın yolunu bulmuştur. Bu bağlamda yüzyıllık yalnızlıktan sonra destan yazan ülkelere dikkat etmek gerekir. Örneğin Cezayir. Çürümüş Fransız postalları arasından fışkıran Cezayir menekşeleri, sevincin tutuşturduğu gözyaşlarıyla karşılandılar.

(Bu milletin dilini kopardı Fransa, ağızları kan çanağına döndürdü, gözlerine mil çekti, insanların öz diliyle olup biteni idrak etmesini engelledi, dil ile birlikte akıl ve kalbe de kilit vurdu! Firavunca bir zulme kalkıştı; selim aklı, temiz soyu, hisli yürekleri, hassas gönülleri, insanî değerleri kırdı geçirdi! Vahşetin diliyle konuştu! Dil ile gönül almayı beceremedi! Ve “dil”i hal’ etti! Cezayir’in kanına girdi, gönlüne giremedi. İnsanlar Fr. düşüneceklerine Cezayir’ce sustular. Ağır suskunlukları çıldırttı onları! Bu algılamakta zorlandıkları yumuşak darbe Osmanlı tokadı gibi geldi onlara. Ama asıl darbe, dil içinden gelecektir! Ancak onlar bunu idrakten henüz aciz gözükmektedir!)

Bir Cezayirli felsefe adamı, yeni yüzyılın ilk yıllarında konuşma yapmak için geldiği Türkiye’de, yazdığı İstanbul Mektubu ile yaşanan büyük zulmün acısını, miras ve yas kategorisi bağlamında dehşeti yaşayarak paylaşmış ve şimdiki hâlde yaşanan müthiş direnişi ve dirilişi, içine akıttığı gözyaşlarıyla karşılamıştır. Başka bir ülkedeki “dil fırtınasını cesaretle kucaklayan” bu mektubun sadece İstanbul veya Türkiye için değil, Cezayir ve benzeri ülkelerde gerçekleştirilen “bu vâkıa”nın yüzyıla damgasını vuran çığlığı olarak okunması gerekir.

Bu tüm mazlum coğrafyaların, sömürülen bahçelerin ve yüreklerin dillerine “dürüst tercüman” olarak okunmalıdır. Zira o, haysiyetli bir “miras ve yas” adamıdır. Yüzyıllık yalnızlıkları ve suskunlukları, bizzat yaşantılamak suretiyle yapısöküme uğratmıştır. Batılı hurufatın büyüsüne kapılanları, dil devrimi sanılan bir eylemi bayram diye kutlayan zihinleri şoke etmiştir. Ancak küçük bir grup bunu bir nevi “şok-tedavi” olarak görmeyi başarmış ve bundan ders çıkarmayı bilmiştir. 

E(y)lemin Dili!

Yeni felsefe eyleminin temelinde, kurucusunun yaşadığı insanî travma kadar lisânî darbenin de elemi vardır. Yeni felsefe, bu elemin eylem olarak gözüktüğü yerdir. Yaralı bilinç coğrafyasının bütün arzî ve semâvî arızalarıyla eşsiz hazinelerini bağrında taşır. Söylemi, söz büyülerini yutan bir düşünce kasırgasıdır. Yazısı düşüncesinin aynası değil, aynısıdır. Kadîm Yunan’dan beri gelen ve tezatlara dayalı anlam üreten düşünce zincirini put sanıp kıran bir nevi İbrahim’dir! Şöyle de söylenebilir:

Dikte edilen dil (felsefesin)e karşı böylesi bir tavrı, İbrahimî bir eylemi düşünsel miras olarak benimsemiş ve kendince tatbik ettiğini itiraf etmekten çekinmemiştir. Ne çekiçle felsefe yapmış ne de düşünsel yapılara balyoz indirmiştir. İşi, bildik kavramlardan tezgâhına aldıklarını başka bir ışık altında doğan gün gibi başka kimlikler altında düşünce dünyasına sevk eden bir yapımcı. Dilin büyüsünü çözmüş, sözcüklerin pürtüklerini yakarak küllerini havaya savurmuş, dilin özünde saklı izleri açığa çıkarmaya çalışmıştır.

Hayatını işgal eden yabancı bir dilin cehennem ateşinde semender gibi yanmadan var olmanın ve aydınlanmanın sırrını çözmeye çalışmıştır. Bu felsefi sorunsal, edebiyatın dilini peltek vaize döndürmüş, felsefenin meded eylemesi sayesinde ayakta kalmayı sürdürmüştür. Artık dil edebiyat değil, felsefedir. Dilin nazarı -aklediş tarzı- artık yeni bir kavramın merceği altında görülmekten ibarettir. Edebiyatın neliği ve mahiyeti artık başka bir ışık altında görünürlük kazanmaktadır. Edebiyatın neliğine dair sorunun cevabı somut bir boyut edinmiştir. Felsefenin cevabı, onun örnek oluşturmasıdır.

Bu bağlamda dil felsefesi edebiyatın eylemini, yani yazı yoluyla örnek oluşturma eylemini de omuzlamış olmaktadır. Bu bir mirastır ki içinde derin bir yas paradigması taşımaktadır. Zira “büyük oyun”, dil üzerinden kurgulanmıştır.

Karabatak 64. Sayı, Eylül-Ekim 2022

Bu haber toplam 122 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim