İnsan bazen doğduğu toprağı uzaktan daha derinden hisseder. Çocukluğunun geçtiği sokaklar, yağmurunu bildiği şehirler, sesine aşina olduğu insanlar, hafızasında yer etmiş dağlar ve denizler, yıllar geçse de insanın iç dünyasında yaşamaya devam eder. Memleket yalnızca üzerinde yaşanan bir coğrafya değildir; insanın karakterine, hatıralarına, diline, duygusuna ve kimliğine sinmiş bir varoluş alanıdır.
Son günlerde Dörtyol, Hassa, Arsuz, Osmaniye ve Doğu Akdeniz’in çeşitli bölgelerinde meydana gelen sel ve taşkın haberlerini büyük bir üzüntüyle takip ettim. Yaşanan afetler sebebiyle mağdur olan bütün vatandaşlarımıza geçmiş olsun dileklerimi iletiyor; evleri, işyerleri, tarlaları, bahçeleri ve geçim kaynakları zarar gören kardeşlerimizin acısını yürekten paylaşıyorum.
Her afet, insanın tabiat karşısındaki kırılganlığını yeniden hatırlatır. Bütün teknolojik gelişmelere, bütün mühendislik başarılarına ve bütün modern imkânlara rağmen insan, hâlâ yağmurun, toprağın, suyun ve rüzgârın karşısında kendi sınırını hisseder. Bu hakikat, insan için yalnızca bir acziyet göstergesi değil; aynı zamanda varlık içindeki yerini yeniden fark etmesine vesile olan derin bir uyarıdır. Çünkü insan tabiatın sahibi değil, emanetçisidir.
Bu sebeple afetleri yalnızca meteorolojik olaylar olarak değerlendirmek eksik kalır. Yaşadığımız her büyük sel, her taşkın, her yangın ve her çevre felaketi; şehirleşme anlayışımızı, çevre politikalarımızı, kalkınma modellerimizi ve medeniyet tasavvurumuzu yeniden gözden geçirmemiz gerektiğini gösterir. Tabiatla çatışan, suyun yolunu unutan, toprağın hafızasını dikkate almayan ve şehirleri yalnızca beton üzerinden okuyan bir anlayış, er ya da geç kendi sınırlarıyla yüzleşir.
Dörtyol’u bilenler bilir. Bir yanında Amanos Dağları yükselir, diğer yanında Akdeniz uzanır. Bu eşsiz coğrafya tarih boyunca bereketin, ticaretin, göçün, üretimin ve kültürel etkileşimin önemli merkezlerinden biri olmuştur. Ancak aynı coğrafya zaman zaman yoğun yağışların, ani su baskınlarının ve taşkınların da yaşandığı hassas bir havzadır.
Amanoslar yalnızca dağ değildir. Amanoslar aynı zamanda bölgenin su deposu, iklim düzenleyicisi ve hayat kaynağıdır. Yağmuru toplar, derelere taşır, ovalara indirir. Bu nedenle Dörtyol, Hassa ve Arsuz hattında suyun hareketi sıradan bir coğrafi hadise değildir; bölgenin bütün yaşamını şekillendiren temel unsurlardan biridir. Suyun yolunu, derenin yatağını, ovanın eğimini, dağın karakterini ve iklimin ritmini dikkate almayan hiçbir planlama kalıcı bir güvenlik üretemez.
Geçmişte insanlar yerleşim yerlerini seçerken suyun dilini dinlerdi. Derelerin nereden aktığını bilir, taşkın alanlarını tanır, tabiatın ritmine göre yaşam kurardı. Bugün ise hızla büyüyen şehirler, değişen nüfus yapıları, artan yapılaşma baskısı ve zaman zaman plansız gelişen yerleşim alanları sebebiyle bu doğal denge zorlanmaktadır. Bu yüzden yaşanan afetler yalnızca bugünün meselesi değildir; aynı zamanda geleceğin nasıl kurulacağına dair ciddi bir uyarıdır.
İklim değişikliği artık teorik bir tartışma konusu olmaktan çıkmıştır. Akdeniz havzası, iklim değişikliğinin etkilerini en yoğun hisseden bölgelerden biri hâline gelmektedir. Uzun kuraklık dönemlerinin ardından kısa sürede aşırı yağışlar yaşanmakta; mevsimlerin karakteri değişmekte; tarım, su yönetimi, altyapı ve şehir planlaması yeni risklerle karşı karşıya kalmaktadır. Doğu Akdeniz bölgesi de bu dönüşümden doğrudan etkilenmektedir.
Bu nedenle önümüzdeki dönemde yalnızca afet sonrasında müdahale eden değil, afet oluşmadan önce tedbir alan yeni bir anlayışa ihtiyaç vardır. Kanaatimce artık Doğu Akdeniz için bölgesel ölçekte bütüncül bir “Afet Dirençli Şehirler ve Havza Yönetimi Programı” hazırlanmalıdır.
Bu çerçevede dere yataklarının bilimsel esaslara göre yeniden değerlendirilmesi, taşkın risk haritalarının güncellenmesi, yağmur suyu altyapılarının güçlendirilmesi, erken uyarı sistemlerinin yaygınlaştırılması, yerel afet gönüllülüğü ağlarının oluşturulması, üniversiteler ile yerel yönetimler arasında sürekli iş birliği mekanizmalarının kurulması hayati önem taşımaktadır. Aynı şekilde tarım alanlarının iklim değişikliğine uyumlu biçimde yeniden planlanması, havza bazlı su yönetim modellerinin geliştirilmesi, çocuklar ve gençler için afet farkındalığı eğitimlerinin yaygınlaştırılması da ertelenemez bir sorumluluktur.
Afet yönetimi yalnızca teknik bir mesele değildir. Bu aynı zamanda bir kültür meselesidir. Bir toplumun geleceğe ne kadar hazırlıklı olduğunun, şehirlerini ne kadar bilinçli kurduğunun ve insan hayatını ne kadar merkeze aldığının göstergesidir. Yollar, köprüler, altyapılar, menfezler, dere ıslahları, erken uyarı sistemleri elbette önemlidir. Fakat bütün bunların yanında toplumsal bilinç, ortak sorumluluk, çevre ahlakı ve yerel dayanışma kültürü de aynı derecede önemlidir.
Ancak bütün bu teknik ve idari tartışmaların ötesinde, yaşanan hadiselerin bize yeniden hatırlattığı daha temel bir gerçek vardır: Dayanışma.
Sel sularının yükseldiği anlarda komşusunun yardımına koşan insanlar, gece boyunca görev yapan ekipler, çamurun içinden hayat kurtarmaya çalışan gönüllüler, bir lokmasını paylaşan aileler, evini açan komşular, duasıyla ve imkânıyla yaraya merhem olmaya çalışan gönül insanları… İşte millet olmanın gerçek anlamı burada ortaya çıkar. Medeniyet yalnızca binalar inşa etmek değildir. Medeniyet, zor zamanlarda birbirine omuz verebilmektir.
Türk milletinin tarih boyunca sahip olduğu en büyük güçlerden biri de bu dayanışma ruhudur. Depremde, yangında, salgında ve selde ortaya çıkan bu yüksek vicdan, geleceğe dair umutlarımızı diri tutmaktadır. Acılarımız ne kadar büyük olursa olsun, millet olarak birbirimize tutunduğumuzda, ortak aklı ve ortak vicdanı harekete geçirdiğimizde yaralarımızı daha güçlü sarabileceğimize inanıyorum.
Türkiye Yazarlar Birliği olarak yıllardır kültürün, düşüncenin ve medeniyet değerlerinin önemini vurguluyoruz. Çünkü şehirler yalnızca yollarla, köprülerle ve binalarla ayakta kalmaz. Şehirleri asıl yaşatan şey hafızadır, kültürdür, aidiyettir, ortak sorumluluk bilincidir. Bugün Doğu Akdeniz’in yaşadığı bu imtihan da bize bir kez daha göstermektedir ki, şehirlerimizi geleceğe hazırlarken yalnızca fiziki altyapıyı değil; toplumsal dayanışmayı, çevre bilincini, afet kültürünü ve yerel hafızayı da güçlendirmek zorundayız.
Dörtyol’un, Hassa’nın, Arsuz’un, Osmaniye’nin ve bütün Doğu Akdeniz’in bu imtihandan daha güçlü çıkması için merkezi idareden yerel yönetimlere, üniversitelerden sivil toplum kuruluşlarına, meslek odalarından gönüllü yapılara kadar herkesin ortak bir sorumluluk duygusuyla hareket etmesi gerekir. Afetler karşısında en büyük eksiklik, çoğu zaman kaynak yokluğu değil; ortak akıl ve koordinasyon eksikliğidir. Bu sebeple bilimsel bilgi, yerel tecrübe, kamu kapasitesi ve toplumsal dayanışma aynı hedef etrafında buluşturulmalıdır.
Bu vesileyle Dörtyol başta olmak üzere Hassa, Arsuz, Osmaniye ve afetlerden etkilenen bütün yerleşim yerlerindeki vatandaşlarımıza bir kez daha geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum. Rabbim milletimizi her türlü afetten, musibetten ve felaketten muhafaza eylesin. Yaraların en kısa sürede sarılmasını, zarar gören vatandaşlarımızın mağduriyetlerinin giderilmesini ve şehirlerimizin daha dirençli bir şekilde geleceğe hazırlanmasını temenni ediyorum.
İnanıyorum ki bu kadim coğrafya, geçmişte olduğu gibi bugün de dayanışmanın, kardeşliğin ve ortak aklın gücüyle ayağa kalkacaktır. Çünkü yağmur diner. Sular çekilir. Yaralar zamanla sarılır. Fakat zor zamanlarda gösterilen insanlık, dayanışma ve kardeşlik uzun yıllar hafızalarda yaşamaya devam eder.
Bugün bize düşen, yalnızca geçmiş olsun dileğinde bulunmak değil; yaşananlardan ders çıkararak daha güvenli, daha dirençli, daha merhametli ve daha bilinçli şehirler kurma iradesini ortaya koymaktır. Doğu Akdeniz’in bereketli toprakları, Amanoslar’ın eteğinde şekillenen hayatı ve Akdeniz’in ufkuna açılan şehirleri, bunu fazlasıyla hak etmektedir. https://www.ilkkursungazetesi.org/kose-yazilari/dogu-akdenizin-yaralari-ve-dayanismanin-gucu--2476































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.