• İstanbul 16 °C
  • Ankara 11 °C

Prof. Dr. Nazım Elmas: Afrika’daki Bir Münzevinin Işık ve Gölgede Muhasebesi

Prof. Dr. Nazım Elmas: Afrika’daki Bir Münzevinin Işık ve Gölgede Muhasebesi
Mehmet Âkif hayatının bir döneminde ışık bir döneminde de gölge halini yaşamıştır. Şiirle­rinde de ışık ve gölgeye ait birçok kelime kullanmıştır.
Ülkenin zor durumdan kurtulması için yaptığı fedakârlıkların başkaları için bir anlam ifade etmemesi onu belli bir hayal kırıklığına uğratmıştır.
 

Hiçbir şey beklemeden üst seviyede görev ifa etmek ilgililer üzerine bir takım sorumluluklar yüklemektedir. Yapılanı anlamak, takdir ve iltifat etmek bir insanlık görevidir. Marifet göste­ren bir karşılık beklemez, buna ihtiyaç da duymaz. Yapılanların karşılığının takdir edilmesi, aynı seviyede anlam bulması fedakarlıkları besleyen bir davranış olarak gereklidir. Aksini dü­şünmek vefasızlık olarak kabul edilir.

Yaşadığımız hayat bütün ayrıntıları ile bir oyundur. Âkif’in yaşadığı da ışık ve gölge oyunu­dur. Milli mücadelenin en yoğun günlerinde aydınlık bir gelecek için katkı yapmaya çalışan Âkif, ülkesini ışıklı bir geleceğe, aydınlığa götürdüğünü düşünüyordu. Olaylar beklediği gibi gelişmedi Milli mücadelenin zor günlerinden sonra ona memleketinden çok uzaklarda gur­bette yaşamak düştü.

Mısırdan yazdığı mektuplarda ve orada kaleme aldığı şiirlerde hayal kırıklığını dile getirmiş­tir. Işığı ve gölgeyi art arda yaşayan bir münzevinin1 hayatının her iki döneminin karşılaş­tırılması gerekmektedir. Bu çalışmada ışık ve gölgenin bir sanatçı üzerindeki etkileri tespit edilecek, hayatından sanatına yansımaları ele alınacaktır.

Işık Yoksulu Ülke

Savaş yıllarında geleceğe ait bir ümit her zaman vardır. Zor günlerin içinde çıkış yolu bu sihirli ümit kavramı olmuştur. Ümit, Safahat’ta çoğu zaman ışık olarak belirtilmiştir. Milli mü­cadele yıllarında hatta daha önceleri Balkan savaşları yıllarında bir ışık beklentisi her zaman olmuştur. Gelecek günlere ait bir ışık gösteren, bir müjde sunan insanlara ihtiyaç duyulmuş­tur. Geleceğe ümitle bakmak her zor durumun tek çaresidir. [1]

Tanzimat’tan beri karşılaştığımız sıkıntılarda, Balkan ve Milli mücadele yıllarında en çok gelecek günlerin daha iyi olacağı müjdesine, kısaca ümide ihtiyaç vardır. Maddî imkanlarla elde edilecek her şeyin çaresi bulunabilir. Yiyecek, içecek barınma, elbise için bile çeşitli al­ternatifler üretilebilir. Bu tür ihtiyaçlar için her zaman çare bulmak mümkündür. İnsana çok daha gerekli olan bir şey var ki yokluğunda onun telafisi mümkün görünmemektedir. Bu ihtiyaç ümittir. Zaferi kazanmak kolay değil. Önce zafere inanmak gerek. Âkif ışık kavramıyla zafere giden yolu açık tutmuştur. Sanatçı olarak bu görevini tam bir başarı ile ve zamanında yapmıştır. Küçük bir ihtimal bile kazanmak için yeterli olacaktır. Onun en heyecanlı şiirle­ri, şaşırmış ülke insanına bu kavramı duyurmak ve benimsetmek için yazılmıştır. Safahat’ın Hakkın Sesleri bölümünden alınan aşağıdaki mısralar endişe içindeki insanı sarsmak ve ken­dine getirmek amacıyla kaleme alınmıştır:

Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan Tek bir ışık olsun buluver... Kalma yolundan. Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!

Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk! [2]

İnsanın en büyük yoksulluğu ümidini kaybettiği zaman başlar. Her türlü eksikliğin bir tela­fisi vardır. Başaracağına inancı olmayan, bir topluluğun başarması zordur. Her türlü araç ve gereç arasında eksikliği vahim olan kazanma inancıdır. Milli Mücadelenin başlangıcında in­sanların yarına ait ümitleri sarsılmıştır. Bir kurtuluş yolu da görünmemektedir. Şiirlerde “ışık yoksulu yurt” olarak geçmiştir bu durum. Gelecek endişesi taşıyan insanların yaşadığı bir yerde Âkif sık sık aydınlı yarınlardan söz etmiştir. Safahat’ın beşinci bölümünden alınan bir başka örnekte yurttaki ümitsizlik en büyük yoksulluk olarak anılmıştır. Masum milletin tek emeli ümitsizliği giderecek küçük bir ışık görmektir. Duygular şöyle yansır şiire:

Ecdâdımızın kanları seller gibi akmış...

Maksadları dîninle beraber yaşamakmış.

Evlâdı da kurbân olacakmış bu uğurda... Olsun yine, lâkin bu ışık yoksulu yurda, Bir nûr-ı nazar yok mu ki baksın bacasından? [3]

Balıkesir, Kastamonu, Ankara illeri memlekete çöken karanlık günlerin giderilmesi için Meh­met Âkif’in ziyaret ve görev yerlerinden bazıları olmuştur Bu süreçte Ankara’da ümidini kay­bedenler olmuş, başkenti Kayseri’ye taşımayı ciddi ciddi teklif etmişlerdir. Polatlı’ya yaklaşan Yunan askerlerine rağmen Ankara’da kalmanın en ateşli taraftarı yine Âkif olmuştur. O, gele­cek günlerin daha iyi olacağı ümidini hiç yitirmemiştir. Cepheden gelen haberler üzerine her defasında telaşa düşen ve endişelenen çevresine Çanakkale Şehitleri şiirine ve İstiklal Marşı şiirine başlarken kullandığı “Korkma” sözüyle ümitli olmayı hatırlatan odur. Ayrıca korku üre­tenleri de Kırağasınn Rüyası [4]şiirinde olduğu gibi ironik bir dille eleştirmiştir.

En büyük eksiklik bu ümidin yıllar boyu olmayışıdır. Memleketini seven bir yetkili millete bir çare gösterseydi sonuç elbette böyle olamayacaktı. Bütün karanlıkları yok olması geleceğine ait küçük bir ümit görmeyişi ile ilgilidir. Akif yılların ihmalini görmüş, kendisine duyulan ihti­yacı fark etmiş ve ihmalleri giderecek gayreti göstermiştir. Milli mücadele dönemlerinde en çok milletin ümidini takviye temek gerekiyordu. Yıllarca ezilmiş ve ümitsizliğe sevk edilmiş gençlik artık geleceğine güvenle bakabiliyor ve kendine geliyordu..

Bir ışık gösteren olsaydı eğer, tek bir ışık

Biz o zulmetleri bin parça edip çıkmıştık.

İki üç yüz senedir serpemiyor bizde şebâb;

Çünkü bîçârenin âtîsine îmânı harâb.[5]

Gölgeli Hicran Günlerinde Hayat - Mücadeleden Muhasebeye

Millî mücadele günleri bitince fırtına dinmiş, endişe gitmiş, o zamana kadar neler yapıldığı bundan sonra neler yapılması gerektiği hususu gündeme gelmiştir. Büyük bir fedakârlıkla “ateş içinden kendi eliyle alıp çekicin altına sürdüğü kızgın demir başka bir şekil alıyordu. Doğan çocuk anasını tanımıyorsa, başını alıp bilinmeyen bir yöne savuşmasından başka bir şeyi kalmamıştı ananın.” [6] Bir zamanların aranan şairi son zamanlarda tehlikeli kişi olmuştur. Gelinen noktada Âkif’e uzak diyarlarda vatan hasreti çekmek düşmüştür.

Canı cananı bütün varımı alsın da Hüda

Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda

diyen vatan aşığı çokça değer verdiği ve her şeyden fazla önemsediği vatanından ayrı kal­maya mahkum olmuş, “kumda oynamak” zorunda kalan bir deli konumuna itilmiştir.

Gölgelerde kendisiyle eğlenme teselli eder onu. Geçmiş günlerin hararetli gündeminden sonra yaşadığı hayal kırıklığı onu bir münzevi yapmıştır. Bu yeni ve sakin ortam şiirine yansı­mış daha soyut ve sanatlı şiirler yazmasına zemin hazırlamıştır.

Bir zamanların sembol kelimesi olan ışık sönmüş, ümitler kaybolmuştur. Şimdi gölgeler hâkimdir hayata. Gölge hayal kırıklığı anlamına gelmektedir. Pişmanlıklar, çaresizlikler, kır­gınlıklar hep içindedir. Bunların üstüne Millî şairin maddi sıkıntılar içinde olması hoş değildir. Elli sekiz yaşlarında olmasına rağmen hala maddi sıkıntı içindedir. Bir yanda vatan hasreti, diğer yanda maddi sıkıntılar ve en önemlisi hayal kırıklığı aile fertlerine ve arkadaşlarına yaz­dığı mektuplara da yansır. Karşılaştığı muamele onu karamsar yapmıştır Arkadaşı Eşref Edibe yazdığı mektupta şöyle der: ”Evet insan halin her türlü şedaidine katlanır amma istikbalde bir ışık görmek şartıyla. Yoksa yarının daha karanlık öbür günün ondan da berbat olacağını gün gibi görünürken yaşamak pek arzu edilen şey değil.” [7]

Mısır ikameti bir bakıma gölge oyunlarının bir sonucudur. Zoraki hicret yeni bir ortamda uğ­runda mücadele ettiği değerleri daha iyi yaşanması içindir. Bir ışık görmek ümidiyle yaptığı fedakârlıklar boşa çıkmış, beklemediği bir şekil almaya başlayan ülkeden uzaklaşmak gerek­miştir. Yenilik namına yapılanlar kırgınlıkları doğurmuş, kırgınlık gölgeyle ifade edilmiştir. Eş­ref Edip’e yazdığı mektubun devamı şöyledir. ” Teceddüd namıyla, inkılap namıyla her türlü ifratı bi-perva kabul eden Ankara yaranında ebediyyen affedemeyeceğim bir şey varsa o da şudur: bizim bu yüzler karası bahtımızı meydana çıkarmayacaklardı; insanlıktan bu kadar bi- nasip olduğumuzu dünyaya faş etmeyeceklerdi.(...)Ne yapalım kader böyle imiş demekten başka hal çaresi yok.”

Mısır günleri hayli sıkıntılıdır. Mesleği şairlik olan birinin gurbet ellerde geçinmesi çok zor­dur. İkamet ettiği Hilvan’dan Kahire’ye inmek istediğinde çoğu zaman bu yirmi beş kilo­metre yol için yol parası bulamamıştır. Âkif’in hayal kırıklığını artıran husus hayat şartlarını ağırlaştıran olumsuzluklardır. Arkadaşına yazdığı mektupta zor şartlar dile getirilir.” Çok za­manlar Hilvan’dan Mısır’a inmek için yol parası bulmak müşkülatına uğruyorum. Mesela bir suret çıkarmak icap etti. Bunun için harç alınırmış. İmadeddin Bey’le birbirimizin yüzüne bakıştık durduk.”[8] Âkif, durumunu iyileştirmek için başkalarının küçümsediği basit işleri bile yapmaya hazırdır. Türkçe kursları vermek üzere Kahire Üniversitesinde görev alması bu se- bepledir.1929 yılında El Cemaat’ül Mısrıyye’de Türkçe hocası olarak görev aldığını Mahir İz’e aktarırken bu ezikliği yaşar. Mektubundaki ifade şöyledir: ”Bakkala kasaba rezil olmaktansa Darülfünün efendilerinin garip-nüvazlılarına dehalet eylemek” daha makul olmaktadır.[9]

Âkif’in fikirlerine ve şiirine kaynaklık yapan merci toplumdur. Toplumun sahip olduğu dü­şüncedir. Akif’in rengi toplumun rengidir. Şiirinin varlığı içinde yaşadığı toplumunun var­lığına bağlıdır. Her türlü fedakarlığı göze aldığı toplumunun İnançlarıyla oynanmış, şiirinin kaynağı adeta kurutulmuştur.

Mısır yıllar Mehmet Âkif’in asıl sanatkarlığını göstermek için müsait bir ortam olmuştur. Milli mücadele yıllarında Âkif’e düşen görev ifa edilmiş o günlerin ihtiyacı olan şiirler yazılmıştır. Mısır ikameti asıl şiirlerini yazacağı, beklenen zamandır. Yeni şiirlerinden “Secde”yi Hasan Basri Çantay’a okuduğunda Çantay’ın, “Üstad siz vadiyi değiştiriyorsunuz galiba” sözü üzeri­ne “Hayır kardeşim hayır! Benim asıl vadim budur. Neşrettiklerim cemiyet-i beşeriyeye hiz­met için yazılmış manzumelerdir.”[10] demiştir.

Gölgeler, Âkif’in içine dönmeye fırsat bulduğu zamanların şiiridir. Milli Mücadelenin var ol­mak kavgası sonuçlanınca Akif’e kendi içine doğru yönelmek kalmıştır.1924 yılına kadar aktif ve mücadeleci,1924 sonrası durgun ve mahzundur. Uzun yıllar aranan adam, son dö­nemde unutulan adam olmuştur. Mısır’daki münzevi hayat bütün bir hayatın muhasebesi için iyi bir fırsat olmuştur.

“Bana çok görme yarabbi bir avuç vatan toprağını” diyerek vatan hasreti çeken şairi içinde bulunduğu hayal kırıklığı oldukça etkiler. İlhamının yolunu kapatır. Uzak diyarlarda tek tesel­lisi Kur’an tercümesi çalışmasıdır. Milli şair tam manasıyla Kur’ana sığınmıştır.

Yazdığı kimi şiirler dilencilik kavramıyla kendini de eleştirdiği bir mahiyet almıştır. Uzun man­zumeler kıtalara inmiştir. Mehmet Âkif’in arkadaşı Mahir İz’e yazdığı mektupta bu durumu dile getirir: ” İnsan ayıpladığı musibete uğruyor. Sen o devri bilmezsin. Abdülhamit zamanın­da şairler vardı, cülus, viladet günleriyle muharrem aylarında meydana çıkarlardı. Kasidele­rini tarihlerini söyledikten sonra susup otururlardı. Ben de şu dört tebriknameden başka bir şey yazamadım ki ikisini gördün, diğer ikisini de gelecek sefer istinsah eder yollarım.”11

Yazdığı kimi şiirleri mecburiyet üzerine yazma durumu şairin onuruna dokunur. Kendini di­lenci olarak görür. Yazdığı şiirler kıta hacmindedir ve çok zor yazılmışlardır. Arkadaşı Mahir İz’e 1929 yılında yazdığı bir başka mektupta bu düşüncesini şöyle dile getiriyor: ” Gülme komşuna gelir başına! Meşhur Yahya Kemal gibi felek bizi kıtacı etti. Dört yılda on iki mısra. Neyse Allah beterinden esirgesin.”[11] [12]

Hicran günlerinde şiir yazamamak en büyük şikâyetidir. Vatanı için en büyük katkısını kale­miyle yapan biri için bu ulvi sermayeyi kaybetmek ne acıdır. İlk fırsatta şairliğinin biteceği korkusu sarmıştır içini. Yazma ilhamının körelmesi, kuruması endişelendirir Akif’i. Eşref Edip’e yazdığı bir mektupta bu endişesini şöyle dile getirir: ”Burada tafsilatı hem seni hem beni yoracak bir yığın hadisatın tevalisi dolayısıyla aylarca elime kalem alamaz oldum”[13]

Sonunda böyle olmamalıydı. Her türlü fedakârlığı yaptıktan sonra gelinen noktada farklı bir muamele olmalıydı. İmkânları terk edip memleket için yollara düşen bir insana bu yapılma­malıydı. Ama yapıldı. Hiç beklemediği şekilde Milli şair memleketinden çok uzaklarda yaşa­maya mecbur bırakıldı. İkinci meclise seçtirilmeyişi, üniversitedeki görevinin uzatılmaması, gazetesinin yayınlarının sık sık kesintiye uğraması gibi tutumlar bir şeylerin değişmeye baş­ladığını gösteriyordu.31 Aralık 1951 tarihinde Ankara Halkevinde düzenlenen anma toplan­tısında Şefik Kolaylı’nın anlattıkları bu konuda en acı hatıraları ihtiva etmektedir. Şefik Kolaylı Pendik Bakteriyoloji hanesinde müdür iken Mehmet Âkif’in veda ziyareti için geldiğini ve gidiş gerekçesini söylediğini anlatır. Veda ziyareti esnasında Âkif’in” arkamda polis hafiyesi gezdiriyorlar. Ben vatanı satmış ve memleketine ihanet etmiş adamlar gibi muamele görme­ye tahammül edemiyorum ve işte bundan dolayı gidiyorum.”dediğini söyler.[14]

Her durumda akla gelen sanatçı ülkeye sığmamıştı. Uzak diyarlara yol görünmüştü. Savaş sonrası hayalleri gitmiş pişmanlıklar hayal kırıklıkları, küskünlük gelmişti.

Dini hassasiyeti olan insanlara ülkeden dışarı çıkmaları teklifi cumhuriyetin ilk yıllarında da basın organları yoluyla yapılmıştır. Âkif henüz Türkiye’de iken gazetede “Hadi git artık kum­da oyna bu memlekette işin yok senin” gibi sözler yayınlanır.[15] Bu ifadeler Âkif’i üzer. Artık vatandan ayrılmak zamanı geldiği kanaati kuvvetlenir. Mısır günlerinde yazdığı bir şiir bu üzücü hadiseyi hatırlatır:

Mevzun düşürür saçmayı bir saçma adam var.

Manzûm sayıklar gibi manzûme sayıklar!

Zannım, mütekaid şuarâdan olacak ki:

Hiçbir yenilik yok herifin her şeyi eski.

Hâlâ ne sakaldan geçebilmiş, ne bıyıktan;

Âsârı da memnun görünür köhne kılıktan.

Ma'mûre-i dünyâyı dolaştıysa da, yer yer,

Son son, “Hadi sen, kumda biraz oyna!” demişler. [16]

Mısırdaki günler dünyanın gelip geçiciliğini daha yakından idrak etme fırsatı vermiştir. Yaşın kemale erdiği bu zamanda artık insanları tanımak kolaylaşmış gerçek dostlar belli olmuştur. Gölgeler bu tecrübenin şiiridir. Yılların birikimi yönelecek mercileri netleştirmiştir. Çoğu za­man birikimler resim yazılarına dönüşür. Hal başka haldir:

Bir canlı izin varsa şu toprakta, silinmez;

Ölsen, seni sırtında taşır toprağın altı.

Ey gölgeden ümmîd-i vefâ eyliyen insan!

Kaç gün seni hâtırlayacaktır şu karaltı [17]

Gölgeler nihayet hayatın son demlerinde toprakta gezen bir canlı cesedi tasvir için kullanılır. Ömür sessiz bir gölge halinde gelip geçmiştir. Zaman tükenmek üzeredir tek beklenti vardır o da anılmak. Ancak anılmak için yeterli hatıra yok gibidir. Kim bilir bu sessiz gölge unutulup gidecektir. Gölgelerde yer alan şiirlerden biri de şudur:

Topraktan gezen gölgeme toprak çekilince, Günler şu heyûlâyı da er, geç, silecektir.

Rahmetle anılmak ebediyyet budur amma, Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir. [18]

Sonuç

Mehmet Âkif’in Mısır günleri gölgedeki bir münzevinin muhasebesi ile geçmiştir. Bu dö­nemde Akif tüm yaptıklarını değerlendirme imkânı ve zamanı bulmuş çılgıncasına yaptığı fedakârlığın maddî olmasa bile çok basit teşekkürle karşılık bulmaması ve takdir edilmemesi üzerine tam bir hayal kırıklığı yaşamıştır. Geçmiş günlerini ironik bir şekilde eleştirmiş kendi­si ile alay ederek teselli bulabilmiştir.

Âkif’in şiirlerinde ışık kelimesi ümidi, gelecek güzel günlerin hayalini kurmak için kullanılmış, gölge hayal kırıklığını, küskünlüğü ve pişmanlığı ifade etmek üzere tercih edilmiştir.

Mehmet Âkif yıllar boyu ümide koşmuş, bir ışık ve aydınlık aramıştır. Şiirlerinde ve konuşma­larında ışık kavramı ile gelecek güzel günleri anlatmaya çalışmış, gölgeler ile hayal kırıklığını dile getirmeye çalışmıştır. İçinde yaşadığı onca olumsuz duruma karşı hiçbir zaman ümidini yitirmeyen sanatçı ilk defa kendi insanından gelen davranışlar ve beklenmedik muamele üzerine içine çekilmiş ve bütün verimliliğini kaybetmiştir. Bir zamanların velut şairi içine itil­diği şartlar sebebiyle ancak kısa mısralar yazarak sanat faaliyetini sürdürebilmiştir.

Mısır günlerinin en yoğun meşguliyeti Kur’an-ı Kerim tercümesidir. Tercüme faaliyeti Âkif’i Kur’an’a daha çok bağlamış bu durum şiirlerine daha manevi bir boyut kazandırmıştır. Sanat değeri yüksek nitelikli şiirlerin bu dönemde daha çok görülmesi şairin sığınılacak en emin yer olarak Kuranı görmesi sebebiyledir.

Şiirlerde geçen gölge kelimesi kimi zaman karanlık olarak şiire alınmış, karanlığın zıddı ola­rak da nur ya da aydınlık kelimeleri tercih edilmiştir.

Mısıra gitmeden evvel İslam’ın sosyal alandaki mücadeleye dair dışa dönük tarafını ele alan Mehmet Âkif, Mısırda İslam’ın içe dönük mistik tarafını yakinen yaşayarak kendini unutmak ve avutmak durumunda kalmıştır.

Kaynakça

ÇANTAY, Hasan Basri; Âkifname, 1966, Ahmet Sait Matbaası, İstanbul

KURNAZ, Cemal 2009.Serdengeçti’nin Akif’e Yaklaşımı, Mehmet Âkif-Fikrî ve Edebî Akımlar, Türkiye Yazarlar Bir­liği Yayınları, Ankara.

GÜNAYDIN, Yusuf Turan; (2008) Mehmet Akif’in Mektupları, Hece Aylık Edebiyat Dergisi Mehmet Âkif Özel Sa­yısı, Yıl 12, Sayı133, Ankara.

KARAKOÇ, Sezai; 1979, Mehmet Akif, Diriliş Yayınları, Dördüncü Baskı, İstanbul.

ERSOY, Mehmet Âkif, Safahat, (1992.Haz. Orhan Okay, Mustafa İsen, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, İkinci Baskı, Ankara.

Özet

Mehmet Âkif hayatının dönemlerini de anlatan Safahat adlı şiir kitabı yazmıştır. Yedi kitaptan oluşan şiir kitabı­nın son cildinin adı Gölgeler’dir. Sanatının ilk dönemlerinde Anadolu’daki savaşlar sebebiyle bir sanatçı olarak o da üzerine düşen görevi yerine getirmiştir. Toprakları işgal edilen millet endişelidir. Mehmet Âkif bu sıralarda ümidini hiç yitirmemiştir. Vatanını işgalcilerden kurtarmak için halkı bilinçlendirmeye çalışmıştır. Şiirlerinde gelecek günlerde zaferler kazanılacağını yazmış, konuşmalarında her zaman ümitli olmak gerektiğini söyle­miştir. İlk dönem şiirlerinde ümit ışık kelimesiyle ifade edilmiştir. Nihayet savaşlar zaferle bitti. İşgalci güçler ülkeden kovuldu. Yeniden yapılanma ortamında Mehmet Âkif beklediği ilgiyi göremedi. Ülkenin milli marşını da yazmış olmasına rağmen ülkesinden uzaklaşmak zorunda kaldı. On yıl kadar Mısır’da yaşadı. Mısır’da yazı­lan Gölgeler adlı bölüm hayal kırıklıklarının, pişmanlıkların ve geçmiş günlerin muhasebesinin şiiridir.

Anahtar kelimeler: Mehmet Âkif. Gölgeler. Ümit. Hayal Kırıklığı

Abstract

Mehmet Akif wrote a poetry book called Safahat telling the periods of his own life. The name of the last volu- me of this set which is comprised of seven books is Gölgeler(Shadows). He himself fulfilled his task as an artist in the period of wars in Anatolia. People were concerned about their country as it is occupied by the enemy. Mehmet Akif never lost his hope in this process. He tried hard to make people aware of the fact in order to get rid of the occupation of the country. He mentioned about the fact that one they would make the country free and that he was always hopeful for the future. This hope was given with the word light in his earlier poems. At last wars ended with victory. The invaders were sent off. However, Mehmet Akif could not find the necessary attention in the period of reconstruction. Even though he wrote the script for the national anthem of the country, he had to leave the country. He lived in Egypt for about ten years. Written in Egypt, Gölgeleris the poetry coming to the term with the disappointment, regret and with the past days.

Keywords: Mehmet Akif, Gölgeler, Hope, Disappointment

Gölgeler, 2014
TYB Vakfı Mehmed Âkif Araştırmaları Merkezi'nin düzenlediği bilgi şölenlerinin 6.sı. 

[1] Mehmet Akif Mısır’da ikamet ettiği yıllarda kendini tanımlarken bu kelimeyi kullanır. Sanatkâr başlıklı şiirinin girişinde­ki “Mister Archibald Bulok Roosevelt Cenablarına” ithaf cümlesinin dipnotu şöyledir: Vaktiyle Amerika’da iki defa Reisi-i cumhur intihab edilmiş meşhur Roosevelt’in oğludur. Afrika’daki bir münzevinin, böyle yeni Dünya evladından birine eser ithafına kalkışması garip görünmesin.Şerif Muhyiddin Beyefendi Newyork’ta iken bu asil genç ihlasın mihman- perverliğin, biz şarklıları bile hayran edecek derecesini gösterdi.
[2] Safahat, Mehmet Âkif Ersoy, Haz. Orhan Okay ,Mustafa İsen, Diyanet İşleri Başkanlığı yay., ikinci Baskı Ankara 1992 s.173 (Bundan sonraki sayfalarda Safahat’tan yapılacak alıntılar aynı kitaptan alınacaktır.)
[3]      a.g.e., s. 247.
[4]      a.g.e., s. 322-323 .
[5]       a.g.e.,. s.343 .
[6] Karakoç, Sezai, Mehmet Âkif, Diriliş Yayınları, Dördüncü Baskı, İstanbul, 1979, s.27.
[7] Günaydın, Yusuf Turan; Mehmet Âkif’in Mektupları ,Hece Aylık Edebiyat Dergisi Mehmet Âkif Özel Sayısı, Yıl 12, Sayı133,Ocak 2008 Ankara, s.497
[8]      a.g.e., s.448.
[9]      a.g.e., s.468.
[10] Akifname, Hasan Basri Çantay, Ahmet Sait Matbaası, İstanbul 1966,s.261
[11] Günaydın, Yusuf Turan, 2008, s.465
[12] a.g.e., s.469
[13]    a.g.e., s..477
[14] Kurnaz, Cemal ,Serdengeçti’nin Akif’e Yaklaşımı, Mehmet Akif-Fikri ve Edebi Akımlar, Türkiye Yazarlar Birliği yayınları, An­kara 2009,s.182.
[15] Kurnaz, Cemal, 2009, s.182,183.
[16] Safahat, ,s. 420
[17] a.g.e., s..417
[18] a.g.e., s.417
Bu haber toplam 168 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim