• İstanbul 22 °C
  • Ankara 19 °C

Sağır Kuş

Sağır Kuş
Akçağ, şair ve yazar Yörükâde Hikmet Özdemir’in “Sağır Kuş” adlı öykü kitabını yayınladı. Yörükâde, bu kitabından birisini de imzalayarak bana lütfetmiş. Tekrar tekrar okuma ihtiyacı duydum.
Her okumamda çok değişik ve olumlu izlenimler edindim. Bir eleştirmen değilim, ama kitap ve yazarı üzerine edindiğim izlenimleri kaleme almanın iyi olacağını düşündüm.
Bizim Yörükler’de bir atasözü vardır. “Her horoz kendi küllüğünde öter.” sözü başka anlamlara çekmeye gerek yok. Ancak her şair, her yazar, ilk kitaplarında kendi yaşadığı aile, köy ve şehir hayatından anlatımlarla başlar. Mutlaka yaşadıklarından, anılarından ve çevresinde ki insan yaşayışlarından gelen etkiler kitabına yansır. 
Yazar Yörükâde de, “Sağır Kuş” kitabındaki öykülerinde yaşadıklarını, yaşadığı çevredeki insanları, gözlemlerini, onların bakış açılarını, sezdirmeden içine kendisini de katarak Anadolu toplum yaşantılarını ve adetlerini öyküleştirmiştir. Öykü tabanları, gözlemler o kadar güçlü ki çok deneyimli bir yazar havası vermektedir.
Bildiğimiz üzere, edebiyatımızda öykücülük, Tanzimat Dönemindeki bir iki denemeyi saymazsak, 1911 yıllarında milli edebiyat akımıyla başlamıştır. Yıkılmakta olan Osmanlı Devleti okumuşları üzerinde, bıraktığı açılar, kurtuluş için çareler aratmaya sevk etmiştir. Şair ve yazarlar, şimdiye kadar akıllarına gelmeyen Anadolu ve köylerimiz hakkında şiirler ve öyküler, romanlar yazmaya onları, anlatmaya başladılar şair:
“Gidiyordum gurbeti gönlümde duya duya 
Ulu kışla yolundan orta Anadolu’ya.”
Diyordu. 1935 yıllarına kadar, milli edebiyat yanında, romantik edebiyat döneminde de kurtuluş, kahramanlık ve kalkınma konuları işlenmiştir. 1932’de Yakup Kadri Karaosmanoğlu, “Yaban” romanında köylü-aydın çatışmasını dile getirerek dert yanıyor. Köylünün geri kalmasında okumuşları sorumlu tutuyor ve  Ahmet Cemil’e şunları söyletiyor:
“Bu viran, bu yoksul insan kitlesi için ne yaptın? Yıllarca onun kanını emdikten  ve bir posa halinde toprak üstüne attıktan sonra, şimdi de gelip  ondan, tiksinme hakkını kendinde buluyorsun. Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin….Şimdi  elinde orak, buraya gelmişsin, ne ektin ki, ne biçeceksin?” 
Sonraları öykücülükte de, toplumcu, sosyal gerçekçilik, yenilikçilik, köycülük ve hiçbir akıma bağlı kalmaksızın serbestçilik…gibi edebî akımlar sürüp gelmektedir.
Yazar, Yörükâde Hikmet Özdemir “Sağır Kuş” kitabındaki öykülerinde bir ekole veya tarza bağlı kalmamıştır. Öykülerinde kendi usul ve tarzını yaratmış, ona göre uyarlamıştır. Hiç bir etkide kalmaksızın serbestçe kurgulamıştır. Islak Paralar, öyküsü ile başlayan kitabın içine girdikçe gözlem ve tespit ustalığı hemen ortaya çıkmaktadır. Yörükâde’nin yukarıda belirttiğimiz gibi yaşayanlardan ve kendi yaşamından, kendi çevresinden alıntılar, yansımalar vardır. Doğal olan budur. Kendi bildiklerine çok iyi tanıdığı Hakkı’ya söyleterek edebi sanatını gösteriyor. Öyküyü sıkıcılıktan kurtarıyor.” Hakkı, ilçenin ayaklı gazetesiydi, Hangi esnaf iflas etti, kimin pancarı iyi, kimin ekin tarlasına sürü girdi, bunu hangi çaban yaptı, kim hasta, kim öldü?... Hepsini Hakkı’dan öğrenmek mümkündü.” 
Burada iki öykücülük yazım tarzından söz etmek gerekir. Tanzimat edebiyatında bir iki öykü denemesini saymazsak, asıl öykücülük mille edebiyat döneminde başlamıştır.  Öykü edebiyatımız, Moupassant veya Çehof tarzlarının etkisi altındaydı.  1935’denn itibaren Memduh Şevket Esendal Çehof tarzı, Ö. Seyfettin, Halit Ziya, Refik Halit Moupassant tarzı öyküler yazmışlardır.
Bu tarz öykülerde, mutlaka bir olay vardır. Öykü, romanlarda olduğu gibi giriş, gelişme ve sonuç bölümlerinden sonra olay mutlu sonla bitirilir. 1940 yılından itibaren şiirdeki Garipçiler’den öykü yazarları da etkilendiler. Öykücülerin bir kısmı, kalıpları kırdılar ve serbestliğe geçtiler. 
Serbest ve bağımsız öykülerde ise mutlak bir olay yoktur. Öykü, yaşamın bir parçasından başlatılarak anlatmaya ve yazmaya başlanır. Küçük olaylar zinciri, kişiler, ruh halleri, toplumdaki yerleri tasvir edilerek sona erdirilir. İdeolojik mutlak bir ders verme amacı yoktur.
Hikmet Hoca, öyküsünü gözlemlediği bir olayın hemen bir parçasını öykü olarak kuruyor. Ama buna rağmen oldukça serbesttir diyemeyiz. Sonuçta öykülerinde belirgin bir giriş, gelişme ve sonuç bölümü yoktur. Yazar için bağlayıcı bir kural yolu yoktur. İstediği ne ise onu hemen bir yerinden başlayarak, açık, samimi ve sade bir Türkçe ile öyküleştirmektedir. 
Yazarın yine de bir amacı vardır, sonuçta ülküsünü ortaya koymakta, adeta ders vermektedir. Öykünün daha başlığında “Ağır Ceza mı, Lise mi?” diyerek okuyucuyu etkilemiş ve tercihini tartışmaya açmış. İdare ve Kaymakam konuyu tartışırken Ağır Ceza Mahkemesi açılması yönünde çaba harcarken, sonunda belediye başkanı Aynacıların Sabri, “Beyler, bu durumlar şimdi geride kaldı. O zaman, bizim ilçeye her şeyden önce Ağır Ceza değil, acilen bir lise açılmalı!” deyip aniden kestirip atmıştır. Yazar, öyküdeki amacını hükme bağlıyor.
Yazarımız Yörükâde de öykülerinde çok rahat olan bu yolu seçmiştir. Ancak her öyküsü kuramında yine de bir olay yaratma ve sonuç çıkarma çabası vardır. Öyküleri bir kalıba sığdırılamaz. İnançlarını, düşüncelerini özgürce söylerken toplumumun ve çevresindeki insanların töre, inanç ve kuralları ile asla çatışmaya girmez, saygı duyar.
Pilli Bebek öyküsünde: Mualla, öğle sıcağında, gölgeli yerlerden yürüyerek, Nasrettin Hoca Türbesi’ni ziyarete gitti. Yeğenleriyle, türbenin hemen arkasında ilkönce genç yaşta ölen ağabeyinin mezarına, sonra da anası ve babasının “üstüste gömüldüğü” mezarlarına dualar okudu. Nasrettin Hoca’nın “Dünyanın ortası dediği” taşa bastı. Türbenin etrafında dolaşıp hocaya özel duasını etti. Hoca Nasrettin’in torunu olmaktan övünerek anlatırdı.”
Öykülerinin hepsine, samimi kişiliği yansır, hesabı ve iç pazarlığı yoktur. Her olaya mizacını yansıtmış, anlattığı kişilerle kendisini ayırt etmek imkânsıdır. Ruh sağlığı yerindedir ve tutarlı yaşayışı öykülere yansımıştır.
Menzil öyküsünde, bir doktrini esas alan kaygıları yoktur. O halkın içinde yaşayan sıradan birisidir. Şairane duygu ve düşünceler içinde oldukça samimi sıradan kişilerin inançlarına saygı duyar. Çemşit ile birlikte tâ Urfa Kâhta ilçesi Menzir köyündeki Menzil hocaya kadar gider. Herkes ce ermiş kişi kabul edilen Menzir Hoca’yı ve yol arkadaşı Çemşit’i inceler, gözlemlerini öyküye yansıtır.
Çemşit, Menzil’den dönünce, kırıntı satmak üzere tezgahı ile kasabasındaki parti mitingine katılmıştı. Tam o sırda iki patlama olmuş. Çemşit’in çerezleri dökülmüş ve kendisi yaralanmıştı. Polisler, Çemşit’i suçlu terörist sorgulaması ile karakola götürmüşler. Parti Gen. Başkanı bombacıyı öğrenmek için Karakola geldi. Dikkatlıca,baktı baktı:
“ Bu çocuğu ben başka yerde görmüştüm. Tanıyorum onu ben. Serbest bırakın onu.”
 
Sağır Kuş, 
Yazar, yöresindeki çokça bulunan mermer ocaklarında yaptığı gözlemleri ve çalışanları kaleme alıyor. Ocaktan çıkan onlarca ton mermer kütlelerinin zincirlere vurularak vinçlerle göğe doğru kaldırılışı dikkatini çekiyor. Tartı basküllerinin kefelerine konan beton tenekeleri ile mermerden yapılmış, kuş başlı gramlar bile gözden kaçmamış.
Sağır Kuş öyküsünde çalışan işçilerin tasvirleri yanında işe yeni alınan Arif ile Emekli Resim öğretmenin sanata bakış açıları karşılaştırılmış. Rasim Hoca, işe alınmak suretiyle heykel sanatı mermer ocağına sokulmuş, işlenen mermerin bile sanat eseri olduğu anlatılıyordu. Yalnız bilek gücü ile çalışan işçiler ve Arif bile ressamın yaptığı heykel ve biblolara ilgi duymaya başlamıştı.
Ressam, yeni yaptığı bir kırlangıç heykelini bir mermer kütlenin tepesine yapıştırmıştı. Bir kuş, her gün heykeli ziyaret edermiş. “Vinç ile yükselirken heykelli mermer kütlesi, üstüne yeni yapıştırılan kırlangıç kuş heykelciği yere düşmüş, kafası kırılmıştı. O sırada yere düşen mermer kuşun yanına uçarak gelen “O dost kuş” göründü. Biraz da topallıyordu. Bu sevimli dost kuş, yerde yatan kırılmış mermer kuşa “Cik cik” diyordu. Herkes durumu hayretle izlemeye başlamıştı.”
Arif, bu dost kuşu kurtarmak için, ani bir kararla, vincin altına atlamış ve kendisi de yaralandığı halde, kuşun tedavisi için bütün ocaktakiler seferber oldular. Öykü, mermer ocağında sanat eseri ve hayvan sevgisi ön plana çıkarılmıştır. Öykü bir de sürprizle bitiyor. 
“ Arif’in sıcak avucunda duran Dost Kuş, meğer sağırmış.”
 
KÂĞIT İKİBUÇUKLUK
 
Öyküler, arka arkaya sıralanırken yazar, Kâğıt İkibuçukluk öyküsünde tam olgunluğa erişiyor. Diğer öykülerinde olduğu gibi çirkin, çekişme, olumsuzluk, karamsarlık ve yaşantılardan şikâyetçi değildir. Geleneklere, törelere ve inançlara bağlı, hayata olumlu bakılır ve azimle çalışılırsa başarılamayacak şey yoktur. Öykü anne, babaya aile yuvasına saygılı, düzenli bir kişinin çocukluktan ölümüne kadar olan hayatını yansıtmaktadır.
Fehmi, belki de daha iyi bir yaşam temin etmek için, yakın ilçeye göçüyor. Göçerken eşyalarının arasına iki de ekmek sarmıştı: Fehmi: “Hem kazancımız artsın, hem bereket getirsin..”diye inanıyordu. Üç çocuğundan biri olan ilk çocuğu Zahide, hastanede doğum yapmıştı. Fehmi Dede, bu ilk torunun doğumuna sevindiği kadar başka hiçbir şeye sevinmemişti. Damadı berber Şakir ile kızı Zahide’nin evliliğinden ilk çocuğu ve Fehmi Dede’nin ilk torunu idi. Herkes yeni doğan bebeğin üstüne titriyordu. Yazar doğumla başlayan ve aile içinde yaşanan doğum sevincini tasvir ederken öykünün etki gücünü yansıtıyordu. 
“Zahide ertesi gün hastaneden çıktı Annesinin evine geldi. Kucağında mavi gözleri yeni açılmış, kumral çocuk çok ağlıyordu. Yirmi dört saat süresince çişini yapmamıştı..” Ertesi gün, Zahide annesinin evine geldi. Üç gün sonra çocuğun adı konacaktı. “Güneş, penceresi tepeden, toprak damlı eve selâm verip kayboluyordu. Arka sokaktaki “Ermiş” bir zatın yaptırdığı mezara dua göndermek, günün ilk işlerinden biriydi.” Üç odalı kerpiç evin nüfusunda artış olmuştu Kuran Kursu Hocası nine Elif Hocahanım Kıble’ye dönüp:”Bir kulağına ezan okuyup, diğer kulağına da kamet getirdi Her kulağına üçer defa üfleyip rahmetli kocası Mukadder’in adını koydu. İlk torununu kucağında bulan Elif Hocahanım, Allaha sonsuz şükrünü yüksek sesle tekrarladı. Boncuk gözlerinden dökülen yaşlar tombul yanağında yuvarlanmaya başladı.” Elif Hocahanım, rahmetli kocasının ruhunu yanında hissetmiş ve dünyanın en tatlı hazzını duymuştu.
Mukadder, büyüdükçe büyümüş, M. Akif Ersoy ilkokulunu bitirmiş, Endüstri Meslek Lisesine kaydı yapılmış. Okul başarıyla bitince askerliğini de İzmir’de yapmış. 
Yazar Yörükâde, bu öyküsünde doğumundan itibaren ele aldığı Mukadder’in bütün yaşamındaki aşamaları bir günlük edası ve titizliği ile takip ve tasvir ediyor. Evlenen ve her işinde başarılar gösteren Mukadder, iş hayatında yükseldikçe yükseliyor.  İstanbul’a göçerek yeni ekonomik fırsat ve ortamlar yakalıyor.
  Yazar:
“Mukadder’in bembeyaz düşünceleri, çağlayan gibi akan işlerinin takibine güç katıyordu. Bu doğru ve güzel giden işlerin, “Bir el” yürütüyordu da kendisine sanki sadece küçük dokunmaları kalıyordu.” diyerek her başarıya bir de keramet ekleniyordu.
Evliliğinden ilk doğan kızına, kendi anasının adını vermişti Zahide. “Sabaha kadar ağlayan kızının evlerine bereket getireceğine inanıyor.” Üniversiteyi başarıyla bitiren oğlunu Amerika’ya gönderiyor. Artık iyi, dürüst ve sağduyulu bir iş adamı olan Mukadder, başarıdan başarıya koşuyor. Eski fakir, çaresiz mukadder yerini, başarılı zengin Mukadder almıştı. 
Ama bu başarı ve zenginlikler onu hiç değiştiremedi. Ailesiyle çocuklarıyla ilgileniyor, arada bir pikniğe gidiyor, dini görevlerini yerine getiriyordu. Örf ve adetlerini, kendi köyünü unutmuyor, bayramlarda ziyaret ediyordu. Haç görevini de yerine getiriyor. En verimli çağına ulaşan Mukadder, aniden hastalanmış, ameliyatlar geçirmişti. Sevenleri ve bütün aile çaresiz bir üzüntü içine girmişti.
“Yorgun vücudunu taşımakta güçlük çektiğini, her haliyle belli ediyordu. İmkânları yetersiz olan üniversite öğrencilerine mutlaka destek verilmesinden ve aile vakfının kurulmasından söz ediyordu, hasta haliyle gelecekteki Türkiye’nin gelişip ilerlemesine yönelik çözüm yollarını dillendirmeyi sürdürüyordu. Ailesinin ve ilçesinin sorunlarına kafa yorması, onun büyük dertlerinden biriydi. Bu yüzden, hasta halinde bile, tasavvur dahi edilemeyecek derecede, yeniliklerden söz ederek, düşüncelerinin zirvesindeydi.
...Ailesinin, “Dinlen biraz artık.” demesinden sonra, büyük bir tevekkül ve inançla hayata tutunmaya çalışıyordu. Babasının verdiği “Kağıt İkibuçukluk” lirayı kurutup vermişlerdi. Kendisi için önemli bir sembol olan bu İki Buçuk Liralık kağıt parayı , ara sıra cebinden çıkarıp bakıyordu.” Şeklinde anlatıyordu.
Boğaza bakan evinden şimdiye kadar, Boğaz manzarasını seyretmeyen Mukadder Beyi balkona çıkarıyorlar. Hastalığı aniden ağırlaşıyor. Mukadderata inanan hasta, sağlığında söylediği gibi “Takdire karşı gelinmezdi.”. Sevenlerinin yüreği dağlanmıştı. Artık, İstanbul Mukadder’siz kalmıştı.
Yazar Yörükâde Hikmet, bir Anadolu çocuğunun başarılarını, değişerek yükselen yaşamını etkileyen sırlarını tespit ve betimlemede oldukça başarılıdır. Yazar, artık edebiyat yaşamında, öykücülükte olgunluk çağına girmiştir. Kendisini ispatlamış olan yazarımızdan, kazandığı bu üslupta, kendini aşan, daha başarılı öykü ve romanlarını bekliyoruz.
 
26.05.2020- av. İsmail YILDIZ
Bu haber toplam 92 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim