Selma Günaydın: Mehmet Âkif’e ve Sanatına Yöneltilen Eleştiriler

Selma Günaydın: Mehmet Âkif’e ve Sanatına Yöneltilen Eleştiriler

Edebiyat dünyamızın en ahlaklı, özü ve sözü bir, anlık duygulanımlarını değil de çilesi çekilmiş düşünceleri şiirlerinde terennüm eden şairi Âkif, hakkında en çok yazı yazılan sanatçılardan birisidir. Şairliği ve kişiliği üzerine olumlu olumsuz birçok değerlendirme yapılmıştır. Bu değerlendirmeler gözden geçirildiğinde, kişiliğine, şiirine ve düşüncesine yöneltilen eleştiriler olmak üzere başlıca üç bölümde tasnif edilebilir.

A. Kişiliğine Yöneltilen Eleştiriler

Mithat Cemal Kuntay, Mehmet Akif Ersoy Hayatı-Seciyesi-Sanatı adlı kitabında, yakın arkadaşı Âkif’in kişiliği hakkında ayrıntılı bilgiler aktarmaktadır. Mehmet Âkif’i ilk tanıdığında, karakterindeki temizliğe ‘inanamadığını’ belirten Mithat Cemal, onun rol yaptığını ve bir gün rolünü oynamaktan usanıp gerçek yüzünü göstereceğini beklemiştir. Bekler fakat “35 sene bugün gelmedi.” der. 35 yıl boyunca, onunla görüştüğü her gün, “Mahrumiyetlerden yılmayan seciyesiyle kendisini nasıl kahraman sanmıyordu?1 diye şaşkınlık içinde kendi kendisine sorup durmuştur.

Genel anlamda Âkif’e hayranlığını dile getiren Kuntay, onu, “hayatında iyimser olduğu günlerin sayısı birkaç haftayı geçmeyen”[1] [2] karamsar bir adam olarak da tanıtmaktan çekinmemiştir. “Izdıraptan acı bir tad duyan[3], “kendisinden memnun olmayan”, “kanaatlerinde katı[4], “ikiyüzlülere garaz”[5] duyan, “kalabalıkta yok denecek kadar sessiz”[6] bir kişi olarak tanımladığı Âkif’i, “insanların ekseriye çirkin oldukları para meselelerinde ise çok güzel[7] bulur. Satırlarının, Âkif’in manevi resmi olmak iddiasında olmadığını vurgulayan Kuntay, onun resminin; “Sessiz yaşadım, kim beni nereden bilecek!” dizesine yansıdığını söylemiş ve Âkif’in faziletinin bilinmekten rahatsız olacağını eklemiştir.[8]

Onda bir “bütünlük” olduğunu söyleyen Kuntay, ‘sevdiğini sonuna kadar seven’ Âkif için, “Menfaatinizi, ailenizi, sırrınızı, mukaddesatınızı emanet edebilirdiniz.[9] diyerek karakterinin en olumlu yönlerinden birine işaret etmiş olmaktadır.

Kuntay bu tür kanaatlerinde elbette yalnız değildir. Mehmet Âkif’i birçok yönüyle incelenmeye değer örnek bir adam olarak değerlendiren Hasan Basri Çantay, onun şairlik cephesiyle diğer yüksek meziyetlerinin adeta birbiriyle yarış ettiğini ve her birinin başlı başına seçkin birer varlık olarak belirdiğini; bu özellikleri nefsinde toplayan Âkif’in, alçak gönüllülüğün en yüksek şahikasına erdiğini söylemektedir.[10] [11]

Şairliğini eleştirse de “Akif’in harp arabasını iki at çeker: Biri iman ve İslam savaşçısı, öbürü şair... Aslolan İkincisi." diyen Necip Fazıl dahi, "Kelimenin olanca manası ve hakkıyla muazzam bir kahraman11 olduğunu vurgulamaktan kendini alamamıştır.

D. Mehmet Doğan da Mehmet Âkif’in, inandığına tam inanan, düşündüğünü tam düşünen, okuduğunu tam okuyan, yazdığını tam yazan bir kişilik olarak karşımızda durduğunu söyler. "Hâlbuki yüzyılımız yarım yamalaklık, "imiş gibilik" yüzyılıdır. Türkiye’de aydınlar, gerçek aydın olmaktansa "aydın gibi" görünmeyi yeğliyorlar. Mehmed Âkif, yarım aydınların memleketinde gerçek aydındır. En önemli vasfı, aydınlığını ilan etmemesi olan bir aydın."[12] değerlendirmesini yapmıştır.

Kişiliği hakkında yazılanların çok az bir kısmından aktardığımız bu görüşler doğrultusunda diyebiliriz ki Âkif’in şahsiyeti genellikle beğenilmiş; tutarlı ve ahlaklı karakteri hep övülmüştür. Fakat bu hususta Kuntay’ın bütün hayranlığına rağmen satır aralarında birtakım ‘iğnelemeler’de bulunduğunu da belirtmek gerekir.

Düşüncesine Yöneltilen Eleştiriler

Kişiliği konusunda -genellikle- olumlu değerlendirilen Âkif, düşüncesi ve sanatı konusunda kıyasıya eleştirilmiştir. Hiçbir zaman düşünce adamı olma iddiası taşımayan Mehmet Âkif’in, ‘düşünürümsüler’in ülkesinde, gerçek düşünür olduğu[13] kanaatini serdeden D. Mehmet Doğan’a karşılık düşüncesinde İslâmî açıdan eleştirilebilecek taraflar bulunduğu da dile getirilmiştir. Bu tür bir eleştirinin öncelikle Yüksek İslâm Enstitüsü eski müdürlerinden Ahmed Davudoğlu (1912-1983)’nun ‘reformist İslâm anlayışı’na sahip ulemaya yönelttiği eleştirilerini barındıran kitabında cesur bir ifadesini buluyoruz. Âkif’in, "reformcuların çılgın cereyanına adının karıştığını" savunan Davudoğlu, bu görüşünü “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı / Asrın idrakine söyletmeliyiz İslamı” dizeleriyle örneklendirmiştir. Âkif’in şiirinde Muhammed Abduh (1849-1905) ve Cemaleddin Efganî (1838-1897) isimlerinin zikredildiği dizelerle de görüşünü pekiştirmektedir. “İlhamı doğrudan doğruya Kur’an’dan almayı, “Kur’an’dan doğrudan hüküm çıkarmak” olarak yorumlayan Davudoğlu, bir yandan da Âkif’in iyi niyetli olduğundan da emindir. Davudoğlu’na göre Âkif’in hatası, “bu adamların niyetini anlamadan onlara tâbi olmasıdır”. “Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâm’ı” dizelerini hatalı bulan Davudoğlu, bu dizeyi de “Asrın anlatışına göre fetva vermeliyiz.” şeklinde yorumlamıştır.[14] Aynı eserin önsözünü yazan Necip Fazıl da bu dizelerini örnek vererek Âkif’i “kendini reformculara kaptıranlardan” biri olarak kabul eder.

Oysa Sezai Karakoç, Âkif’in bu düşünürlerin etkisi altında kalışının abartıldığı görüşündedir. Onun, bu fikir adamlarının ortaya attığı fikirlerin Türkiye’deki bir savunucusu, o ekollerin bir şairi gibi görülmesini yanlış bulur. Ona göre Âkif, fikirlerini, bu düşünürlerden çok; sokaktan, aileden, klasik kültürden, toplumdan, devletin sarsıntılı hâlinden ve nihayet kendinden almıştır. [15]

Aynı dizeyle ilgili bir yorum da Rasim Özdenören’e aittir. Özdenören, “Müsteşrik bir bakış açısı”nı yansıttığını düşündüğü bu mısrada, Batı’ya karşı bir “teslimiyet tavrı” bulmaktadır. Âkif’in ifadesinde dile gelen düşünce tarzında, modern bilimin sultasına boyun eğiş söz konusudur ve Âkif, birçok Müslüman çağdaşı gibi Batı’ya karşı eleştirel bir tavır alamamıştır: Âkif, bu dizelerle Batı’ya meydan okumuyor, aksine İslam’ın, Batı ölçülerine göre de anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir din olduğunu belirtmek istiyor. Âkif için iki Batı olduğunu söyleyen Özdenören, bunlardan birinin asrın idraki olan ve Âkif’in İslam’ı onun diliyle konuşturmak istediği Batı, diğerinin ise “tek dişi kalmış canavar” olan Batı olduğunu düşünmektedir. Batı’nın emperyalist siyasetine karşı çıkmanın, her zaman, fazlaca bir önem taşımayacağını belirten Özdenören, bundan daha önemli olan şeyin Batı’nın “temsil ettiği zihniyete” karşı çıkmak olduğunu ilave etmiştir. Yine de Âkif’in asıl vasfının “İslamcı” oluşu olduğunu vurgulayan yazar, onun, her şeye rağmen bu konum içinde değerlendirilmesinden yanadır.[16]

Âkif’in çıkış noktası olarak aldığı ışığın İslam olduğunu söyleyen Karakoç’a göre Âkif, “İslam- Türk devleti çökerken cemiyetimizin içinde bulunduğu ahlaki, içtimai, ruhi, iktisadi şartları en amansız bir gözle, adeta bir cerrah teşrihçiliğiyle ortaya serer. Ve bir kez yara belli olunca onun tedavi şekli de gösterilir.” Bu da toplumun temeli olan İslam ilkelerine sıkı sıkıya sarılmak, yeni ve taze bir ruhla İslâm’ı, çağın teknik ve maddi güçleriyle de donandıktan sonra içimizde ve dışımızda ihya etmektir: “Asrın idrakine söyletmeliyiz Kur’an’ı”[17]

Karakoç’un bu dizeler üzerindeki yorumu bu şekildedir ve önceki görüşler açısından bakıldığında daha ‘arabulucu’ gözükmektedir. Ona göre yakın tarihimizde teşhis edilen hastalığımızın devasının dile getirilişidir bu dize.

Aynı dizeler hakkındaki bu farklı yorumları nasıl değerlendirmeliyiz? Yorum sahiplerinin konuya iyi niyetle yaklaştığını düşündüğümüz için, farklı görüşleri içten ve dıştan bakış olarak değerlendireceğiz. Davudoğlu, Kısakürek ve Özdenören cümlenin dıştan yorumunu yapmış fakat Karakoç, içine nüfuz etmiş ve Âkif’i niyetine göre değerlendirmiştir.

Buraya kadar verdiğimiz eleştiriler, temelde Âkif’le aynı dünya görüşüne sahip kalemlerin eleştirileridir. Elbette aynı dünya görüşünü paylaşmadığı kesim tarafından da eleştirilmiştir Âkif. Bu kesim, Kurtuluş Savaşı’na destek olan, yurdun kurtuluşu için canla başla didinen Âkif’ten, Cumhuriyet’in ilk yıllarında gerçekleştirilen devrimlere aynı desteği görememekten dolayı kızgın gözükmektedir. Duydukları kızgınlıkla onu karalamaya, yok saymaya varan yorumlar ortaya koymuşlardır. Yeni Adam dergisinin Âkif’in ölümünün hemen ardından düzenlediği ankete[18] katılan yazar ve şairlerin ekserisi, Âkif’i inkâr etmek hususunda birbirleriyle yarışır gibidirler. Bu ankete katılanlar[19] genellikle Âkif’i Türk inkılabına karşı, inkılaplara destek vermemek için ülkeden kaçmış, halkla bütünleşememiş, yalnızca İslam’ın ilkelerini ‘va’z etmiş’ bir insan olarak değerlendirmişlerdir.

Ankete cevap verenler arasında Âkif hakkında en insaflı değerlendirme Nihal Atsız’a aittir diyebiliriz. Atsız, Âkif’in Türk edebiyatına teknik bakımdan da hizmeti olduğunu, aruzun Türk diliyle kaynaşan mükemmel örneklerini verdiğini, Türk inkılabına hizmetinin dokuduğunu, o günkü gençliğin Âkif’i kendisinden saydığını söylemiştir. Âkif’in Mısır’a gidişini de değerlendiren Atsız, “Memleketten uzaklaşmış olmasını pek yüksek seciyeli olmasıyla izah” edebileceğini belirterek bu hususu ‘taraftar olmadığı şeyleri kabul eder gibi görünmek küçüklüğüne düşmediği’ şeklinde yorumlamıştır. Ona göre Âkif’in bu tavrı “namuslu ve merdane bir harekettir”. Anketin, Âkif’in insani taraflarının olup olmadığına dair sorusunu ise “Hırsız ve dalkavuk olmayışını kâfi bulmuyor musunuz?” diye karşılamıştır.[20] Buna karşılık aynı soruya, Âkif’in çok beğendiği, aynı sofrada bulunduğu şair Abdülhak Hamid ise “ Eh... ” diye cevap vermiştir.[21]

Olumsuz değerlendirmelerin en ateşli sahibi Şükûfe Nihal’dir. Ş. Nihal’e göre Âkif’in Türk inkılabına tek bir hizmeti bile yoktur. Ona göre Âkif, inkılabın eserlerini beğenmeyerek bu toprakları bırakıp gitmiş, “hurafelere takılmış bir adam”dır. Âkif’in bütün endişesinin “ittihad-ı İslam” olduğundan yakınan Nihal, onu “milliyetçilikle ilgisi olmayan”, “vicdan mefhumunu inkâr eden”, “on dört asır evvelki ihtiyaçların yarattığı rejimlerden bahseden skolastik bir kafa”, “insani varlığa kıymet verdiği yok.”[22] şeklindeki yargıyla değerlendirmiştir.

Yeni Adam anketine cevap verenlerin çoğu, Âkif’e, inkılaplara destek olmadığı için ateş püsküredursun, günümüzde aynı konuya eğilen ve Âkif’le aynı ekole mensup sayılabilecek bir şair olan Arif Ay, neredeyse tam tersini düşünmektedir: “Resmî öğretinin halka şöyle ya da böyle benimsetilmesinde, halkın laik bir yaşam tarzını doğal bulmasında, her dönemde uzlaşmacı bir tavrı başat tutmasında” Âkif’in etkinliğinin öteki aydınlardan kat kat fazla olduğunu düşünür. “Çünkü halk, her zaman pratiğe ve güncele bakar. Kuram ve ideal onu pek fazla ilgilendirmez.” diyen Arif Ay, İstiklâl Marşı’nı yazdığı ve mebus olup Meclis’e girdiği için o dönemde rejimin yaptığı her şeyin halk tarafından doğal karşılandığını savunur.[23] Arif Ay, sanırız bu değerlendirmeleri, konjonktüründen kopararak yapmaktadır. Oysaki Âkif’in dâhil olduğu Meclis, dualarla açılan, bünyesine birçok din büyüğünü almış ve hilafeti de bünyesinde barındıran bir meclisti. Bugünkü görüntüye bakarak geçmişi yargılamak, bizi ne kadar doğru bir sonuca götürebilir?

Âkif’e yöneltilen düşünce eleştirilerinden biri de onun ‘sosyalist’ düşünceye duyduğu varsayılan sempatiyle ilgilidir. Çokça dillendirilmediğini söyleyebileceğimiz bu eleştirinin bir ifadesini M. Âkif İnan’ın Yeni Devir gazetesindeki köşesi “Çizgiler”de buluyoruz: İnan, gazetedeki köşesinde, “Âkif’in bolşeviklerle, komünistlerle ittifak etmek gerektiğini halka propaganda etmesini nasıl değerlendirdiğini” soran bir okuyucusunun sorusunu gündeme taşımıştır. Bu soruyu, Âkif’in bu şekilde değerlendirilmesine sebep olan görüşlerini aktararak cevaplar. İnan’ın, Âkif’in “Bolşevik” olup olmadığı şüphesini doğuran hususları şöylece özetlemektedir:

“Bolşevikliğe gelince: Bu, doğrudan doğruya Avrupa’nın kalbine çekilmiş bir silahtır. Yıllardan beridir sosyalistlik adı altında için için kaynayarak Avrupa’yı ürkütüp duran bu hareket, o gün Rusya’da yanardağlar gibi alev saçmaya başladı." (...) "Avrupa hükümetlerini titreten Bolşevik tehlikesi, bizler gözlerimizi açmak şartıyla İslam âlemi hakkında tehlike değil, aksine faydalanılacak bir fırsattı. Çünkü önce bizde Bolşeviklik çıkmasını veya dışarıdan sirayetini hazırlayacak sebepler yok. İkinci olarak, Müslümanlık, sosyalistlerin, Bolşeviklerin bundan yüzyıllarca sonra bulabilecekleri düşüncelerin, ilkelerin daha iyilerini içinde toplamaktadır.

Bolşevikler, Batı medeniyetini yıktıkları gün, bizim esaslı hiçbir şeyimiz sarsılacak değildir. Sarsılsa Avrupalıları körü körüne taklit ederek aldığımız şeyler sarsılacaktır. Bizim Bolşeviklerden korkmamıza yer olmadığı gibi, Bolşevik olmaya da ihtiyacımız yoktur. Düşmanın düşmanı dostumuz olmak bakımından da ortak, karşılıklı çıkar dairesinde Bolşeviklerle ittifak edebiliriz. Batı’nın biz Müslümanları ezmek için kuvvet aldıkları o melun, zalim kurumlarını yıkmak konusunda Bolşeviklere yardım da ederiz. Müslümanlar da arkalarından emin olarak önlerindeki düşmana saldırır, bağımsızlıklarını elde ederler."

Bu satırlar dikkatle okunduğunda Âkif’in İslâm’dan başka ölçüsünün ve Müslümanların menfaatini düşünmekten başkaca bir kaygısının olmadığı hususunun net bir şekilde vur­gulandığı görülmektedir. Nitekim bu satırların hemen peşinden İnan, “Görüldüğü gibi konu gerçekten çok açıktır ve farklı yorumlara, Âkif’in temel inancına asla aykırı düşmeyecek ni­teliktedir. O günkü şartlar için aklın gerektirdiği, Millî Mücadele’mizin şart kıldığı bir anlayı­şın ifadesidir. Nitekim Kurtuluş Savaşı’nda da izlenen yol, bu olmuştur.” diyerek bu ifadeleri, böyle yorumlamıştır.[24]

Görüldüğü üzere Âkif’in düşüncesine İslâmcı camianın bir kısmı tarafından yöneltilen eleşti­riler reformist din anlayışı ve Batı karşısındaki özür dileyici tavır ara başlıkları altında toplana­bilir. Bolşevizme ilgi duyduğu şeklindeki eleştiri ise temelsiz gözükmektedir. Âkif’i dindarlığı açısından eleştiren kesim ise -onu anlamaya yanaşmadan- fırsat buldukça karalamaktan çe­kinmemiş gözükmektedir.

Şairliğine, Şiirlerine Yöneltilen Eleştiriler

Âkif’in, düşüncesinden sonra -olumlu veya olumsuz olmak üzere- en fazla eleştiri aldığı yönlerinden birisi de şairliğidir. Bu konuda serdedilmiş birçok görüşe ulaşmak mümkündür. Söz konusu görüşlere sahip zevatın bir kısmı Âkif’in sanatını göklere çıkarırken bir kısmı da şiirlerini küçümsemeye, sanatını yok saymaya kadar varmıştır.

Âkif’in şairliğini yok sayanlardan başında, -yukarıda da adını andığımız- Şükûfe Nihal’dir. Yeni Adam’ın anketine verdiği cevaplarda, ona hiçbir zaman, manzum yazmasını bilen ve çok söyleyen bir insan diye bakmaktan ilerisine geçemeyeceğini beyan etmektedir. Nazımlarında şiirden beklediği deruni müziği, estetiği bulamadığını belirten Nihal, değerlendirmelerini karalamaya vardırarak “Cübbesinin eteklerini savura savura giden bir hoca gibi durmadan dudaklarından sözler boşalıyor. Nereye? Bence havaya!” demektedir. Hatta o, hızını alamaz ve Âkif’i okurken canının sıkıldığından; tozlu, küflü bir medrese havasında bunaldığından yakınır. Âkif’in, alelade sokak konularından yükselip de biraz muhabbet yaratmak istediğinde ‘fanteziye düştüğünü’ savunan Nihal, buna örnek olarak da şairin en sevilen şiirlerinden “Çanakkale Şehitlerine” şiirini göstermiştir. Tarihin tozlu sayfalarını bile, “sönük” yargısına vardığı bu şiirden daha canlı bulan Nihal, “Nedir o şehitler için hazırladığı türbe? O ne fantezi, ne cici bici bir şey!.. Muhabbet yok, karşısında titremiyoruz. Bir yığın pırıltı...[25] sözleriyle şiiri küçültmeye çalışmıştır.

Şükûfe Nihal’in boşluğa savrulan sözlere benzettiği “Çanakkale Şehitlerine” şiiri için “Çanakkale mucizesini, alevden mısralarla anlatan şiir” değerlendirmesi de yapılmıştır. Ve Âkif bu şiiriyle şairliğin erişilmez merhalesini göstermiştir. Bugüne kadar bir eşi yazılmamış olan bu şiir, Türk varlığının sonsuzluğunun, Türk iradesinin yalçınlığının şiiri olmuştur.[26] Bir başka görüşe göre ise Çanakkale şehitlerinin tasvirindeki imajlar, voltajı çok yüksek millî heyecanlar silsilesidir.[27]

Nihal’in Âkif’in şiirine dil uzatması bu kadarla da kalmamıştır. Âkif’in “Şark” adlı şiirinin “Sis”ten ne farkı olduğunu sormuş ve Fikret’in şiirinin daha kuvvetli olduğunu belirtmiştir. Âkif’i; Fikret, Yunus Emre, Nâbî ve Hamid’le de karşılaştıran Nihal, “Bence Akif orijinal değil. Lisanında yüksek ve nezih değil. Millî inkılabımıza baş çevirmiş, beşerî zekâya, kültür seviyesi müsait olmayan bir insan...” sonucuna varmaktadır.[28] Bu son cümle, Şükûfe Nihal’in Âkif’in şiirini karalama çabasının da asıl sebebini açıklıyor gözükmektedir.

Yeni Adam’ın anketinde genel olarak Âkif’in sanatını görmezden gelme tavrı hâkimdir. Katılımcılar“İslamcı bir şair” tabirini de yine onun sanatını küçümseme amaçlı kullanmışlardır. Yine de aralarından Raif Necdet ve Faruk Nafiz gibi sanatını insafla değerlendirenler de çıkmıştır. Raif Necdet, Âkif’i “samimi” ve “Çanakkale”, “Bülbül” şiirlerini çok güzel bulduğunu belirtmiştir. Faruk Nafiz ise bir şair hakkında hüküm vermek için kendi kendine, “lisana, sanata, memlekete hizmet etmiş mi?” diye sorduğunu ve Akif’in bu soruların hepsine de “Evet!” dedirten bir şair olduğunu, onun büyüklüğünü, boş kalan yerinin, çok güzel anlattığını söylemektedir.[29]

Âkif’in şairliğine en ağır eleştiriler, Necip Fazıl tarafından getirilmiştir diyebiliriz. Edebiyat Mahkemeleri adlı eserinde hayalî bir mahkeme düzenleyen N. Fazıl, bu tasarlanmış mahkemede dört sanatçıyı yargılar: Tevfik Fikret, Yahya Kemal, Mehmet Âkif ve Nurullah Ataç. Âkif’e tahsis ettiği mahkemede savcı, onun, realizm, İslam birliği ideali ve toplumsal fayda gayesi açısından büyük şair olduğunu söyler ve bu alanlarda muhakeme edilmek üzere ‘amme şahidi’ olarak Fuat Köprülü, Agâh Sırrı Levend ve Fevziye Abdullah Tansel’i çağırır. Bu şahitlerden de övdükleri mi yoksa yerdikleri mi belli olmayan cümleler aktarılır. Bundan sonra savcı, mütalaasını bildirir:

“(.) Akif şair değildir. Bunu evvela kendisi söylüyor sonra da eserleri. Birtakım manzum nesirler yazmış, tasvirler yapmış, hikâyeler anlatmış, vaazlar vermiştir. Kendini zorlaya zorlaya, manzum istida dahi kaleme almıştır. Şiirindeki (realizm) telakkisinin ise müstehcenden farksız olduğu görüldü. Üstelik bazı şahitlerin iddiası hilafına, aruza hâkim değil mahkûmdur. Nasıl Mehmet Emin’in manzumelerinde hece vezninin tıkırtısı her şeyin üstüne çıkarsa Akif’in manzumelerinde de aruzun tıkırtısı düşünceyi de diğer unsurları da bastırır. Şiir gibi görünen mısraları ise tercüme veya farkında olmadan başkasının sözlerini tekrarlamadır. O da Fikret gibi (atletik) seciyelerin (şizofreni)ye müsait yapısı icabı, asla fiiliyata intikal edemeyerek nihayet “iki damla göz yaşı”nda karar kılar.

Geriye ideolog tarafı kalıyor. Bu temayül Akif’te şuurlu bir görüşün mahsulü değildir. 1908’den sonra başlar. Kör bir sevkle peşlerine takıldığı Abduh ve Afganî’yi tercüme etmekle kalır. İslam birliği fikri onda milliyet fikrini unutturamaz:

............ Kalk baba kabrinden kalk

Diriler koşmadı imdadına sen bari yetiş

Arnavutluk yanıyor, hem bu sefer pek müthiş”.

Necip Fazıl, Âkif hakkında ortaya konulmuş tüm karalamaları dile getirmeye devam eder ve mahkeme kararını şu şekilde özetler:

"(...) Mehmet Akif'in kuvveti diye ileri sürülen her noktanın, onda birer zaaf teşkil ettiği iddiasındayız. Bu itibarla kendisinin başaramadığı, tahakkuk ettiremediği bir (idealizm) e salik görünerek âmme efkârını aldatmak, şair olmadığı hâlde edebiyat tarihlerine girmek suçlarından dolayı adının şiir sahasından ihracına, (idealist)lik payesinin refine karar verilmesini talep ederim.”

Bu cümlelerden sonra Cenab Şehabettin, Süleyman Nazif, İsmail Habip Sevük, Hakkı Süha’dan övücü birkaç küçük cümle aktardıktan sonra Nurullah Ataç, Şükûfe Nihal, Zekeriya- Sabiha Sertel’den olumsuz cümleler aktarır.

Mahkemede en son, bilirkişi olarak Büyük Doğucu ‘Adıdeğmez’ dinlenir. Âkif’in anlaşılamadığından dem vurarak sözlerine başlayan Adıdeğmez, Müslümanlığa hınçlarından dolayı Âkif’e saldıranları küçümser. Çünkü Âkif, “Müslümanlığı derinlemesine kavrayamamış, saf şiire ve sanatta üstün bir sese yükselememiştir. Müspet bir Tevfik Fikret’tir yalnızca. Mücahitliği de yüzeysel, sahte, köksüz ve gerçek dışıdır. Onda, orta hâlli bir aksiyon adamından ötesi mevcut değildir. Dilini sadeliğe ve hayata ulaştıran, usta tebliğ reçeteleri yazan bir “münevver”dir”, dedikten sonra Adıdeğmez, “ülküsü ve sanatıyla hakikilik, aslilik, halislik örneği” olarak gördüğü Âkif’in, “ahlaklı ve feragatli bir kahraman hayatı yaşadığını ama beklenen kahraman olmadığını” söyleyerek sözlerini bitirir. Mahkeme ise kararını şu cümlelerle açıklar: “Doğru yolun kifayetsiz mütefekkirine, küçük şairine, fakat hayatıyla büyük feragatkâr ve namuskârına Allah rahmet eylesin.”[30]

Âkif’le aynı dünya görüşüne sahip olmayanların onu küçültme, hiç yerine koyma gayretleri anlaşılabilir. Âkif’in değerini azaltıp gözden düşürmekle kendi düşüncelerine daha geniş bir alan açacakları zehabındadırlar. Fakat Necip Fazıl’ın bu denli Âkif’in üzerine gelmesi, bu kadar iştahla onun sanatını sıfırlamaya çalışması karşısında durup düşünmek gerekmektedir.

Buna karşılık Âkif’in şiirini, Safahat’ını olumlu bir üslupla değerlendiren birçok yazar ve düşünür vardır.

Nurettin Topçu’ya göre Âkif, bütün varlığını şiirle dile getirmiştir. Bizi de bu dünyadayken büyük mahkemenin huzuruna yükselten mürşittir, büyük kurtarıcımızdır. Onun yedi ciltlik Safahat’ı ise bir volkanı andıran iç hayatının macerasıdır. Bir kelimeyle büyük bir ruhun romanıdır.[31]

Türk edebiyatında Âkif kadar hayatı şiire ve şiiri hayata sokmuş şair yoktur. O, aruzu, dilimizin en eğri büğrü noktalarına kadar sokmayı bilmiş, “en tabii aruz şairi” denilecek bir sehl-i mümteniye ulaşmıştır. Aruz, Âkif’le birlikte dilimizin öz malı olmuştur. Aruzu, gündelik hayat sahnelerine büyük bir güçle uygulamıştır. Aruz, dilin içine ve şiire öylesine yerleşmiş ve kaynaşmıştır ki şiirleri, ağza geldiği gibi söylenmiş ve sanki aruzla yazılmamış izlenimi verir. Âkif’in şiiri, bir çeşit günlüktür, bütün bir toplumun günlüğüdür.[32]

“Sanatı, zaman zaman dünya şiirleriyle boy ölçüşen Âkif, her şeyden evvel, iç ve dış âlemi realist bir görüşle ve müşterek bir pota içinde birleştirmesini bilmiş müstesna bir şairdir. Bu yüzdendir ki iman heyecanı ile millî duyguların birleşik mahsulü olan sanatı, onu Türk edebiyatının abide şahsiyetleri arasına sokmuştur.”[33] O, şairimsilerin yurdunda, hakiki şairdir. Şair olmayı reddettiği hâlde... Bu memleketin acılarını da zaferlerini de insan derinliklerini de şair gibi davranarak yazmamıştır; şair olarak terennüm etmiştir.[34]

Sonuç

Karakter olarak beğenilen, kişiliği övülen Âkif’in olumsuz olarak belirtilen özellikleri şahsiyet özellikleri de zikredilmiştir. Bunlar, insan olmasına verilebilecek çok ufak kusurlar olarak yorumlanabilir. O, şahsiyet abidesi denecek kadar tutarlı, inançlı, dürüst, mütevazı bir insandır.

Öncelikle bizzat dile getirdiği kendisinin ‘şair olmadığı’, ‘kitabında şiir aranmasının boşa olacağı’ gibi ifadeler, bazılarınca çok fazla ciddiye alınmış ve iş, onu şair olmamakla suçlamaya kadar vardırılmış gözükmektedir. Yıllardır okunan şiirlere imza atan ve ülkemizde, insanların zihninde, ezberinde en fazla yer alan bir şiiri yok sayılabiliyor ve şair değil bir ‘manzumeci’ olarak görülebiliyorsa daha birçok şairimiz çok daha rahat bir şekilde harcanabilir diyebiliriz.

Düşünceleri konusunda dile getirilen olumsuz eleştiriler de aceleyle ileri sürülmüş, muhasebesi çok fazla yapılmamış görüşler olarak nitelenebilir. Bu görüşlerin bir kısmı sırf kara çalma amaçlıdır ve kuvvetli bir dayanağı yoktur. Bazen cümlelerinin çarpıtılmasıyla ortaya konulan ‘alıntılı görüşler’ ise aslında Âkif’e ait düşünceler değil, yorumlayana ait suizanlardır.

Âkif’in gayesi bu dünyaya yönelik olmakla birlikte İslam’ın sınırları dışına taşmamıştır. Buraya kadar ortaya koyduğumuz görüşlere bakıldığında Âkif’e yöneltilen olumsuz eleştirilerin, eserini önemsiz kılamadığı kanaati güçlenmektedir. Yazdıkları dikkatle okunduğunda, milleti için atan bir kalp, içinde kıvrandığı hataları gösterip halkın yükselmesini isteyen bir zihin, hastalıklarımızın devası olarak da İslâm’ı gösteren bir dikkat göze çarpmaktadır.

80 Yıl Sonra Mehmed Âkif Ersoy, 2017

[1] Mithat Cemal Kuntay, Mehmet Akif Ersoy Hayatı-Seciyesi-Sanatı, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1990, s. 231.
[2]       Kuntay, a.g.e., s. 120.
[3]       Kuntay, a.g.e., s. 206.
[4]       Kuntay, a.g.e., s. 232.
[5]       Kuntay, a.g.e., s. 255.
[6]       Kuntay, a.g.e., s. 256.
[7]       Kuntay, a.g.e., s. 258.
[8]       Kuntay, a.g.e., s. 258.
[9]     Kuntay, a.g.e., s. 231.
[10] Hasan Basri Çantay, Fetih, 27.12.1957’den aktaran: Hilmi Yücebaş, “Âkif’e Ait Hatıralar”, Bütün Cepheleriyle Mehmet Âkif, İstanbul 1958, s. 173.
[11] Necip Fazıl Kısakürek, Hitabeler, b.d. Yayınları, 2. baskı, İstanbul 1985, s. 123, 125.
[12] D. Mehmet Doğan, Camideki Şair Mehmed Âkif, İz Yayıncılık, 3. basım, İstanbul 2006, s. 204.
[13] Doğan, a.g.e., s. 205.
[14] Ahmed Davudoğlu, “Mehmed Âkif (1873-1836)”, Dîni Tamir Dâvasında Din Tahripçileri, Bid’atlarla Mücadele Yayınları, İlaveli üçüncü baskı, İstanbul 1978, s. 141, 142.
[15] Sezai Karakoç, Mehmed Âkif, Diriliş Yayınları, 6. baskı, İstanbul 1987, s. 20.
[16] Rasim Özdenören, “Akif ve Batı”, Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı?, İz Yayıncılık, 4. baskı, İstanbul 1999, s. 119-121. Ayrıca bk. “Müslüman Bir Düşünür Olarak Mehmet Âkif’in Çelişkileri”, Hece, Yıl: XII, Ocak 2008, S. 133 (Âkif ö.s., 2. baskı), s. 70-77.
[17] Karakoç, age., s. 34.
[18] Anket, Yeni Adam dergisinin 11 Mart 1937 tarihli 167 nolu sayısında başlar ve 15 Nisan 1937 tarihli 172. sayısında sona erer. Soruları şunlardır: “1. Akif milliyetçi bir şair midir, İslamcı bir şair midir? 2. Akif bir sınıf şairi midir yoksa bir halk şairi midir? 3. Akif’in Türk inkılabına hizmeti var mıdır? 4. Akif’in edebiyata teknik bakımdan hizmeti olmuş mudur? 5. Akif’in memleketten uzaklaşmasını nasıl izah edebilirsiniz? 6. Akif’in eserlerinde bir tez var mıdır? 7. Akif’in insani olan tarafları var mıdır?”
[19] Yeni Adam’ın anketine cevap verenler şunlardır: Abdülhak Hamid, Peyami Safa, Sabiha Zekeriya Sertel, İsmail Hami Danişment, Şukûfe Nihal Başar, Ahmet Hamdi Tanpınar, Burhan Toprak, Burhan Belge, Yaşar Nabi Nayır, Falih Rıfkı Atay, Sabahattin Ali, Suphi Nuri İleri, Nurettin Artam, Kerim Sadi, Yusuf Ziya Ortaç, Raif Necdet, Nurullah Ataç, Nihal Atsız, Faruk Nafiz Çamlıbel.
[20] “Şair Mehmet Akif İçin Memleketin Fikir ve Edebiyat Adamları Ne Diyorlar?/Adsız Diyor ki”, Yeni Adam, 15 Nisan 1937, No: 172, s. 11.
[21] “Şair Mehmet Akif İçin Memleketin Fikir ve Edebiyat Adamları Ne Diyorlar?/Abdülhak Hamit Diyor ki”, Yeni Adam, 11 Mart 1937, No: 167, s. 10.
[22] “Şair Mehmet Akif İçin Memleketin Fikir ve Edebiyat Adamları Ne Diyorlar?/Şükûfe Nihal Diyor ki”, Yeni Adam, 11 Mart 1937, No: 167, s. 17.
[23] Arif Ay, “Safahat’tan Sefahata”, Zaman, 29 Aralık 1986, s. 11.
[24] Mehmet Akif İnan, “Çizgiler/İşte Soru İşte Cevap”, Yeni Devir, 1 Ocak 1980, S. 992, s. 2, 7.
[25] Nihal, ay., 11 Mart 1937, No: 167, s. 17.
[26] Tahsin Nahit Uygur, “Mehmet Akif”, Türk Bayraktarlar Birliği Dergisi, 1 İlkkânun-1 Mart 1937, Nu: 1,2, s. 2’den: Nuran Özlük, s. 156-158.
[27] Sâmiha Ayverdi, “Mehmed Âkif’in Gayesi”, Âbide Şahsiyetler, Millî Eğitim Basımevi, Birinci basılış, İstanbul 1976, s. 2.
[28]    Nihal, ay., s. 17.
[29] “Şair Mehmet Akif İçin Memleketin Fikir ve Edebiyat Adamları Ne Diyorlar?/Faruk Nafız Diyor ki”, Yeni Adam, 15 Nisan 1937, No: 172, s. 11.
[30] Necip Fazıl Kısakürek, “Üçüncü Mahkeme: Mehmet Âkif”, Edebiyat Mahkemeleri, 3. b., İstanbul 2003, s. 51-62.
[31] Nurettin Topçu, Mehmed Âkif, Hareket Yayınları, 1. b., Mart 1970, s. 18.
[32]    Karakoç, a.g.e., s. 33, 37.
[33]    Ayverdi, a.g.e., s. 147.
[34] Doğan, a.g.e., s. 205.
Bu haber toplam 453 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim