• İstanbul 28 °C
  • Ankara 31 °C

Şeyhim İstiharedeyken

Eyyüp AZLAL

Şeyhimiz istiharedeyken ben mesaj yazmadım, diğer  mesaj yazmak isteyenler gibi ben de oturdum orada sadece. Bana da bir çay verdiler çorbadan sonra... Şekeri bol bir çaydı, içtim... Şekersiz olabilir mi diyecektim. Ama öyle bir şans tanımadılar. O çorbadan sonra çay iyi gelmişti.

Bu dergahta özgürlük kavramı değişikti. İsteyen istediği insanın yanına  oturabilirdi. Dediğim gibi sadece çayı şekersiz mi içersiniz yoksa kaç şeker? Sorusunu sormuyorlardı. Bir de şeyh efendi ile görüşme zamanı. Sanırım oradakilerin hepsi de şeyh efendi ile görüşmek istiyorlardı. Belki görüşemediklerinden dolayı hepsi oradaydılar. Yoksa Şeyhten nasibini almış. Bir adam orada durur mu.

Üsküdar’da Şeyh Efendi yokuşundan sonra tanıdığım yeni bir yokuştu burası. Çaycısı, çorbacısı Osmanlı’dan kalma bir yeniçeri ağası gibiydi. Bütün kaotik düşünceler yerini derin bir nefese bırakır. Yalnızlık elbisesini orada bırakıp vakarlı duruşlara, bakışlara teslim oluyorsunuz. Orada söz, en kıymetli varlığı oluyor insanın. Sabahtan akşama kadar tonlarca laf üreten bu insanların dergahta ağzı bıçak açmıyor. Kelimeler tedirginleştiğinden cümleler kurulamıyor burada.

Dergahtakiler “çay, çorba, tekrar!...” kelimeleri ile konuşuyorlar. Bir türlü yargı oluşturmuyorlardı. Yani bir cümle halini almıyordu onların kelimeleri. Orada tamamen göz teması ile iletişim sağlanıyordu.  Dönüşü olmayan hevesler orada vuku buluyor. Yine orada çelişki gibi görünen ne varsa birbirini tamamlıyordu. Sanki dengeyi sağlamak adına zıtlıklar oluşturulmuştu. Takım elbiseli biri ile üzerinde yırtık elbiseli birinin karşılıklı olarak bir masada çorba içtiklerine şahit olan çok az.. Bu durum olağanüstü bir uyumsuzluk değil bilakis olağanüstü bir uyumdu. 

Daha önceleri Dr. Emin Acar ve dergahını anlatırken oraya  “Meczuplar Tekkesi” demiştim. İlginçtir ki  bir hukuk öğrencisi bu “meczuplar tekkesi” isminden çok etkilenmiş ve bir hikaye yazmış, ya da yazmaya karar vermişti. Tam hatırlamıyorum. Ama hatırladığım şu idi. Bir mektup yazarak bu ismi yazısına başlık olarak kullanmak için fakirden izin istiyordu. Ona mealen “ hoş helal olsun, bu ismi kullanabilirsin, Ayrıca günümüzde hukuksuzluğun kol gezdiği bir ortamda sizin gibi hukukçuların varlığı bana umut aşıladı, geleceğe dair umutlu olmamı sağladı, çok teşekkür ederim,”  demiştim. Sonra düşündüm, keşke bu arkadaşımıza deseydim. Adını benden duyduğunuz bu tekkeye siz de gidin. İsim müşehhasa olsun bari.

Bugün etrafımıza bir baktığımızda meczuplar tekkesi gibi kaç tekkemiz var. Hadi tekkemiz olmasın camiilerimizin çokluğuyla gurur duyuyoruz. Vakit namazların dışında hangi camiimiz açık son cemaat yeri hariç. Hangisinde bir çay bir kahve ikramı var. Büyük İslam filozofu Farabî, yardımlaşma bir tebessümdü diyordu. Bu tebessümü bir çay sohbetine dönüştüremezsek işimiz zor. Camii cemaati, bir şuur uğruna cammiye gelir ve orada tefekküre dalmazsa Mustafa Kutlu’nun İkindi Namazı hikayesine benzer olaylarla karşılaşmamız an meselesi olur.

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım saat on beş gibi falanca kafede buluşalım mı diye bir teklifte bulunmuştu. Ben de İkindi namazamızı falanca camiide kılalım, diye cevap vermiştim. Hani şair Sezai Karakoç üstadın şair Nedim’e yazdığı bir nazirede

Sinemeya gidelim de annene,

Cuma namazına gidelim onun yerine

Bir de Ahmet Haşim’in Müslüman Saati adlı bir yazısı var. Ahmet Haşim’in estetik bir gaye uğruna yazdığı bizim de itikadı bir meseleyle okuduğumuz yazının bir kısmı şöyle:

“Zaman nâmütenahi... bahçe ve saatler orada açar, gâh sağa gâh sola mâil, güneşe rengârenk çiçeklerdi. Ecnebi saati iptilasından evvel bu iklimde, iki ucu gecelerin karanlığıyla simsiyah olan ve sırtı, muhtelif evkatın kırmızı, sarı ve lâcivert ateşleriyle yol yol boyalı, azîm bir canavar halinde, bir gece yarısından diğer bir gece yarısına kadar uzanan yirmi dört saatlik "gün" tanılmazdı. Ziyada başlayıp ziyada biten, on iki saatlik, kısa, hafif, yaşanması kolay bir günümüz vardı. Müslümanın mesut olduğu günler, işte bu günlerdi; şerefli günlerin vakayiini bu saatlerle ölçtüler.”

Biraz iddialı sözler kullandığımın farkındayım. Müslüman Saati gibi Müslüman mahallesi, Müslüman evi kurmak benim de hakkım değil mi. Bugün bütün bu güzel hasletleri temel meselemiz olmaktan çıkarırmışız. Belki bundan dolayı kaybettiğimiz güzelliği hayal etmekte, tasavvur etmekte zorlanıyoruz.

Bu yazı toplam 132 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim