Devletler arasında gerilimler yaşanabilir. Ama bunun, belki dozu değil, ama sınırları mühimdir. Eğer bu gerilimler neticede siyâsal -diplomatik düzlemde bir kopmaya evrilirse manzara hiç de hoş olmaz. Kopukluğun kronikleşmesi ise aklen kabûl edilebilir olmanın çok dışındadır. Bu sebeple, yaşanan gelişmeleri, normalleşme yolunda atılan adımları müspet karşıladığımı peşinen kaydetmeliyim.
Bu görüşmelerden aşırı beklentiler türetmek ise bahs-i diğerdir. Bu iş sokakta tartışıp, arkasından sarmaş dolaş olmaya benzemez. İlişkileri koparmak anlık ve kolaydır; ama tâmiri hayli zaman alır. Türkiye-İsrâil ilişkilerinin toptan düzelmesi ve bunun yerini yoğun bir işbirliğinin alması da bu şekilde değerlendirilmelidir. Nitekim İsrâilli Bakan yaptığı açıklamalarda hayli temkinli ve mesâfeli bir duruş sergilemiştir. Unutmayalım ki, İsrâil’de seçimler yaklaştı. Eğer tahminler doğru çıkar ve Netanyahu, daha evvel olduğu üzere siyonist aşırılıkları savunan diğer sağ partilerin de desteği ile yeniden iktidâra gelirse, yanan ümit ışığının, sönmese bile ferini büyük ölçüde kaybedeceğini şimdiden söyleyebiliriz. Bu durumda Cumhurbaşkanı Herzog, Ganz ve Lapid üçlüsünün Türkiye’ye karşı sâhip oldukları nispeten ılımlı bakışının yerinde yeller esecektir.
Türkiye ile İsrâil arasındaki ilişkilerin en kötü seyrettiği on küsur senelik zaman diliminde en hayırlı iş, ticâret hacminin bundan etkilenmeden dikkât çekici seviyelerde seyretmiş olmasıdır. Sıhhatli olan ve ilişkilerin karşılıklı fayda üzerinden kapsamlı bir şekilde yeniden başlayabilmesine dâir ümitleri ayakta tutan da budur. Kopuşun eş anlı olarak hem siyâsal hem de ekonomik sâhalarda yaşanması çok tahripkârdır. Tâmiri de çok zordur. Eğer bugün iki devlet diplomatik ve siyâsal normalleşme adına bebek adımları üzerinden de olsa ilerleyebiliyorsa, bunu en tansiyonlu günlerde bile ekonomik ilişkilerin devam etmiş olmasına borçludur. Burada hiç şüphesiz, ekonomi siyâsete saha açmıştır.
Akıllarda en çok sorulan sorulardan birisi de, Doğu Akdeniz’in tabiî kaynakları üzerinden yeni bir işbirliği sahası geliştirip geliştiremeyeceği sorusudur. Bu potansiyel yeni ortaya çıkmıştır. Onun, düz bir hesapla, gerilimlerden bugüne kadar etkilenmemiş olan ekonomik ilişkilerin mevcût hacmine eklenmesini beklemek; daha da ileri giderek, bu muhtemel anlaşmanın siyâsal anlaşmazlık konularını da aşmayı sağlayacağını düşünmek bana aşırı bir yorum olarak görünüyor. Burada ters bir denklem kuruluyor. Varolan ekonomik ilişkilerin siyâsete alan açması ile bunu karıştırmamak lâzımdır. Tam tersine, bu büyük işbirliğinin gündeme gelmesi ve işlemesi için evvelâ siyâsetin ekonomiye sâha açması gerekir.































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.