TYB Şeref Başkanı D. Mehmet Doğan'ın 2. Milletlerarası Tarihi Roman ve Romanda Tarih Sempozyumu açış konuşması
2. Milletlerarası tarihi roman ve romanda tarih sempozyumunu açıyoruz. Bu tarihi mekanda tarihten gelen bir ses var: Mehter. Aslına bakarsanız, 19. Yüzyıla ait bu mekânda Mehter’li açılış biraz anakronik oldu. Her halde Mızıka-yı Hümayun ve Mecidiye Marşı olmalıydı!
“Tarihî roman ve tarihte roman”, Türkiye Yazarlar Birliği için tarih olmuş bir faaliyet...
Bundan on yıl önce, 19 eylül 2003 sabahı, Topkapı Sarayı’nın mutad ziyaretçileri, ikinci kapı, yani Bâbüsselâm’ın önünde alışılmadık bir manzara ile karşılaştı. Tarihî dekoru âdeta canlandıran bir manzara... Yüzyıllar boyunca olduğu gibi, Topkapı Sarayı’nın kapısında mehter növbeti vuruluyor...Bu kapının çok âşina olduğu bir mûsıkî...
Tarihin içinden geçip, Babüsselâm’ın sağ bölümüne yapılmış toplantı salonuna ulaştık. Koltuklar, sandalyeler, masalar, kürsü, mikrofonlar, elektrik ışığı...Yüzlerce yıllık bir yürüyüş yapmış ve bir anda zamandan zamana geçmiştik âdeta.
O günün üzerinden 10 sene geçti. Yine “Tarihî roman ve tarihte roman”ı konuşacağız. Bu sefer 19. Yüzyıl yapısı Dolmabahçe sarayında...
On yıl içinde köprünün altından çok sular geçti. Daha doğrusu çok romanlar yazıldı! Bu sözde asla abartı yok: Son yıllarda Türkiye’de her sene beş yüzün üzerinde roman yayınlanıyor. Tarihî romanlar bu sayının küçümsenemeyecek bir nisbetini oluşturuyor.
Sadece tarihî roman değil, tarihî romanlardan yapılan filmler ve diziler ve tarih dizileri...Elbette bunlar on yıl önce de vardı, fakat bu nisbette değil.
Tarihin ne şekilde olursa olsun bu ölçüde aktüelleşmesi elbette üzerinde durulması gereken bir husus.
Sinema tarihimizin en yüksek hasılat yapan filmi Fatih’le ilgili.
Televizyon tarihimizin içte ve dışta en çok ilgi gören dizilerinden biri Kanuni’yi konu alıyor.
Fetih ve Fatih nasıl anlatılıyor, Kanunî Süleyman ve devri nasıl tasvir ediliyor bunlar ayrı konular.
Kısacası bu gün de konuşulacak çok şey var!
Madem ki, mevzu sadece tarih değil, işin içinde edebiyat da var, neler konuşmaz ki? “Taşların dili olsa” denir ya hani. Taşların konuştuğu vakidir; şek ve şüphe yok. Nitekim, Orta Asya bozkırlarında yüzlerce yıl kendi halinde duran taşlar 19. Yüzyılın sonunda dile gelip konuşmaya başlamadı mı? Hem de türkçe! Orhun yazıtlarının okunması, tarihimizini yeniden yazılmasını gerektiren bir buluştu. Elbette sadece bunu kastetmiyorum taşların konuşmasından. Erbabına taş da konuşur, demir de, toprak da; velhasıl canlı cansız herşey.
Yazının konuştuğu malzeme var bir de...Çanak çömlek, deri, ahşap. Esas olarak da muhtelif elyafdan yapılan kâğıt...Bir asırdır balmumları, bakalit ve plastik vb. malzemeden yapılan maddeler de konuşuyor. Yazılı devir, tabletle başladı, şimdi elektronik dönemdeyiz ve bir anlamda başa döndük; insanların elinde yine tablet var!
Bunlar nasıl konuşmaları istenmişse öyle konuşuyorlar. Programlandıkları gibi.
Tarihî roman, taşı ve kağıdı bulunulan zamanda konuşturma sanatı aslında. Tarih ilmi ile tarihî roman arasındaki sınırı muhayyilenin hürriyeti çiziyor. Tarihçinin taşa, kâğıda –her türlü vesikaya- tandığı hakları gerçek tarihî roman inkâr etmiyor hiçbir zaman. Fakat onları yeniden yazma hakkından da vazgeçmiyor.
Tarih ne kadar hakikat? Tarihî romanın gerçekle ilişkisi ne ölçüde? İlim adamının bütün gayretlerine rağmen ulaşamadığı gerçeğe sanatçı sezgisi varmış olabilir mi? İşin içinden çıkmak gerçekten müşkil.
Bazı sanatkârlar tarihi tarihçilerden daha sahici hâle getirebilir. İlle de doğru anlatırlar demiyorum elbette.
Merhum romancımız Tarık Buğra Küçük Ağa’da Millî Mücadele’yi bütün inkılâp ve Cumhuriyet tarihi kitaplarından daha fazla ruhuna nüfuz ederek anlatabilir. 1930’ların Türkiye’sini Kemal Tahir’in Yol Ayrımı romanında bütün sahiciliği ile bulabiliriz.
Tarihin konusu olan bir şahsiyete bir edebiyatçı. eserinin kahramanı olarak herkesçe kabul edilen bir güç kazandırabilir.
Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e öğütlerini, vasiyetini hiçbir tarihte Osmancık’daki kadar sahici ve etkileyici bulamayabiliriz. Nitekim, bir edebî metin, bugün Osman Gazi’ye ve hatta Edebali’ye ait mekânlarda bile tarihten bir levha olarak asılmaktadır.
Tarihî roman, bu iki asırlık, bir çok tarihî hadiseye şahitlik etmiş, tarihin bir parçası olmuş bu mekânda konuşuluyor.
Tarihin ta kendisi olan bir mekânda -onun kıyısında da olsa, bu böyle- tarihî romanı konuşuyoruz. Dolmabahçe’nin Muayede salonunda bu toplantı yapılsaydı, atmosfere paralel olarak bizim konuşmamız da ona göre olurdu her halde! Daha parlak lâflar ederdik her hâlde!
Bir taraftan edebiyatçılar, diğer taraftan edebiyat tarihçileri ve tarihçiler...
Türkiye’den ve yurt dışından araştırmacılar, edebiyat eleştiricileri...
Zaman zaman tereddüte düşeceğiz: Tarihi mi konuşuyoruz, romanı mı?
Roman edebiyatın geç bir türü olarak kabul ediliyor. İlk roman Donkişot/Don Kihote diyenler var. Öyleyse 1600’lerin başına gideceğiz. Yok öyle değil denirse, Robinson Kroze ile 1700’lerin başına. Asıl büyük romanlar ise 19. Yüzyılda ortaya çıkıyor.
“Bizim romanımız mesneviler” dersek, Dedem Korkut’un kitabını ne yapacağız? Hikâye anlatma geleneğimiz sadece manzum değil, nesir örneklerimiz de var. Bunları esas alan Muhayellat 1796’da, Müsameretname 1880’lerde yayınlanmış. İşe bakın, aynı yıllar “batı tarzı” romanların da başlangıcı. Romanımızın gelenekle batı arasında neşvü nema bulması yeterince incelenmemiş. 19. yüzylın sonunda ilk türkçe romanlar yazılırken, ilk örnekler arasında tarihî romanlar da var: Yeniçeriler 1871 tarihli ve Ahmed Midhat Efendi’nin Letaif-i rivayat’ı içinde. 100 sayfalık bu metin hikâye de sayılabilir. Ve Namık Kemal’in Cezmi’si 1880’de yayınlanmış.
Şöyle bir soru ile zihinlerimizi yormamalı mıyız: Hamzaname tarihî roman değil de ne? Hamzanameler, Battalnameler, cenk kitapları...
Hz. Peygamber’in amcası Hz. Hamza ismi etrafında örülmüş uçsuz bucaksız bir metin, yeni tabiriyle “anlatı” Hamzaname... Tarihî şahiyetler isim olarak var, tarihî zemin isim olarak mevcut. Anlatılanlar ise tamamen muhayyile eseri...
Hz. Ali çenkleri de öyle, Battalname de...Bu hikâyelerde tarihî gerçeklere uyma mecburiyeti yok. Anlatılmak istenen önemli, olay örgüsü bir zihin çelme, dikkat çekme oyunu...Bunün romancıları için de aynı şey sözkonusu değil mi?
Bir tarihî roman var, bir de tarih olan romanlar...
Araba Sevdası, Sergüzeşt, Zehra, Karabibik...Bunlar ilk romanlarımız arasında sayılıyor. Şimdi bu kitapları sadece roman olarak mı okumalıyız, yoksa dönemlerini yansıtan tarihî materyal olarak mı görmeliyiz?
Şimdi bilmem kaçıncı Çalıkuşu dizisi var televizyonların birinde. Reşat Nuri’nin Çalıkuşu eseri bir çok romanımız gibi tarih olmuş bir roman!
Feride’nin Musul’da geçen çocukluğu...Annesi vefat edince ona analık eden Arap kadını Fatma! Feride ona o kadar alışmıştır ki, bu sütanneden ayrılmak onun ilk matemi olur. Döne dolaşa Kerbelâ’ya gidişleri..Dadının acısını Hüseyin adında Musullu bir süvari neferinin unutturması...
Feride’nin Babası binbaşı Nizamettin evlendiği sene Diyarbekir’e gönderilmiştir. Oradan Musul’a, Hanıkın’a, oradan Bağdat’a, Kerbela’ya geçmesi...Hasta annesiyle İstanbul’a dönerken annenin Beyrut’ta ölmesi...Feride’yi İstanbul’a o Arap neferin getirmesi....
Bu bir kaç satır, Çalıkuşu’nun tarihî vechesi üzerinde düşünmeye sevketmiyor mu bizi?
Volter şöyle söylemiş: “Tarih gerçekmiş gibi tasvir edilen hikâyelerden, fabl/hikâye ise muhayyile mahsulü imiş gibi anlatılan gerçeklerden ibarettir.” “Fabl”ın Kamus-ı Fransevi’de “hikâye, mesel, kıssa” olarak karşılandığını burada belirtelim.
Ortega y’Gasset: “İnsanın tabiatı yok, tarihi vardır” demiş. Bu şahsiyet ve hafıza bağlantısını zihnimize nakşeden bir söz.
Zaman içinde cereyan eden ve teşekkül eden bir oluşu inceleme, anlatma; tarihin yaptığı bu. Bir zaman ilmi tarih. Zaman ilimlerinde ölçme değil, sezgi önemli. Sayma, ölçme, indüksiyon değil...Çünkü bu saha bütünüyle ölçülebilir, sayılabilir bir alan değil.
Tarih tam manasıyla bizim tecrübe alanımızda değil. Geçmişi bırakın, bugünün olaylarını bile tamamıyla görmemiz, müşahede etmemiz adeta imkânsız. Marmaray açıldığında biz Ankara’daydık. Haberlerden seyrettik. Bütün hadiseleri, olan bitenleri seyretmemiz de mümkün değil. Hoş seyretsek ne olacak? Seyretmek bir şeyin hakikatine vakıf olabileceğimiz anlamına gelebilir mi? Çünkü ne gösterilmek istendiyse onu görmüş olma ihtimalimiz çok kuvvetli.
Tarihî roman bu durumda bir dışa bakıştır. Ne zaman ki, olaylara katılan kişilerin hissiyatı yansıtılır, o zaman içe bakış ve gerçek roman olur.
İstanbul Fatihi’nin fetih sırasındaki hissiyatını tam mânasıyla bize bildiren bir metin var mıdır elimizde? Belki parça bölük bazı bilgiler var. Bu bilgileri bütünleyip bir Fatih karakteri oluşturmak tarihçilerin mi işi, romancıların mı?
Zaman zaman “büyük tarihçiler büyük romancılardır” diyesim geliyor! Muhayyilesiz tarihçi olur mu? Olursa nereye kadar olur? Muhayyilesini eldeki vesikalarla konuşturan tarihçi gerçek tarihçidir. Tarihçilerin de didaktiği, romantiği var. Roman heyecanıyla okuduğumuz tarih kitapları yok mudur?
Zıddını da söyleyebiliriz: Tarih ciddiyetiyle okuduğumuz romanlar yok mu?
Tarihi remon ve tarihte roman toplantısı Türkiye Yazarlar Birliği’nin 35. Yıl faaliyetleri arasında yer alıyordu. Bir çok kurumla böyle bir toplantıya gerçekleştirmek için görüşmelerimiz oldu. Maalesef, bir sonuca vardıramadık. Sağ olsun, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür ve Sosyal İşler Dairesi Başkanı, deverli dostumuz Abdurrahman Şen ilgi gösterdi. Bu işlerin içinden geçip gelmiş tecrübeli bir yönetici olarak Tarihi Roman ve Romanda Tarih Sempozyumu’nun gerçekleştirilmesi onu ilgisi sonucudur, tekrar teşekkürlerimizi sunuyruz. Kendisi maalesef yurtdışında görevli, bu yüzden aramızda bulunamıyorlar. Bu toplantının üç tarafı var. Üçüncüsü Milli Saraylar Müzecilik ve Tanıtma Başkanlığı. Değerli tarihçi Bülent Arı da, yurt dışında. Ona da teşekkür ediyoruz.
Tabii böylesine kapsamlı bir toplantının düzenlenmesi çok sayıda kişinin emeği ile oluyor. Düzenleme kurulunde, bilim kurulunda yer alan arkadaşlarımıza ve bil hassa İcra heyetinde bulunan hocalarımıza, Salih Yılmaz ve Cengiz Karataş’a bilhassa teşekkür edeyorum.
Asıl teşekkür bu konulara kafa yoran, bildirileri ile katılarak bir faaliyetin ete kemiğe bürünmesini sağlayan değerli yazarlarımız, ilim adamlarımıza.































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.