*
(Bu yazı Osmanlı Devleti’nin 700. kuruluş yılı dolayısıyla hazırlanmış, her hangi bir yerde yayınlanmamıştır. Osmanlı tarihi çalışmaları büyük değer taşıyan Halil İnalcık hocanın vefatından sonra birçok övücü yazı yazı ve beyanla karşılaştık. “Hoca daha fazlasını hak etmişti” diyebiliriz. Bu yazıda, Halil hocanın hangi şartlarda Osmanlı tarihi ile ilgili çalışmalarını yürüttüğü hususuna dikkat çekilmektedir.)
*
Osmanlı Devleti'nin 700. kuruluş yılında, "Osmanlı" kavramı korku uyandırmaya devam ediyor! Osmanlılar bilhassa kuruluş ve gelişme dönemlerinde düşmanları için gerçek bir korku unsuru olmuşlardı. Kavuklu, sarıklı, şalvarlı, cepkenli, kaftanlı, palalı; tekbir getiren, Mesnevî okuyan, pilav yiyen[1]... Osmanlı görüntüleri düşman rüyalarının başlıca motifleriydi. Şimdi aynı korkular Osmanlı Devleti'nin merkez arazisini teşkil eden Türkiye'nin korkusu hâline getirilmiştir. Cumhurbaşkanı, bir vesileyle (Tarih Kongresi) bu "cumhurî" korkuyu itiraf ediyor: Cumhuriyetin kabul görmesi için kuruluş devrinde Osmanlı kötülenmiştir. Başka çare de yoktu... Cumhurbaşkanı, Cumhuriyet'in kuruluşunun üzerinden epey zaman geçtiğini ve artık bu korkutucu tavırdan vazgeçilmesi gerektiğini telkin ediyor anlaşılacağı üzere.[2] Fakat bu korkunun resmî tedrisat ve iletişim sistemi de kullanılarak çok müzmin/yerleşik hâle getirildiği, bu yüzden kolaylıkla terk edilemeyeceği; hatta bazı kişi veya zümrelerin bu korkular olmaksızın kişilik kaybına uğrayabileceği de bir vakıa.
İşte Osmanlı kutlamalarının manzarası. Gûya, bu sene Osmanlı Devleti'nin 700. yılının kutlanmasına tahsis edilmişti. Devlet'in programına giren bu kutlamalar için hayli zaman beklendi, dikkate değer, akılda kalır ve yüz ağartıcı resmî hiç bir faaliyet gözlenmedi. Başbakanlık tarafından bir "genelge" yayınlandı (22 Şubat 1999). Bu "Genelge"nin 700. yılı kutlamak için değil "kutlamamak" için yayınlandığı yönündeki görüşlerimizi daha önce yazmıştık (Nizam-ı Ãlem, sayı 44), son olarak TYB'nin düzenlediği "Osmanlı Haftası"nın açılışında da dile getirdik. Bu arada, 17 Ağustos deprem faciası idareye muvafık bir mazeret temin etti, kutlamaların bu sebeple ertesi seneye bırakıldığı ilan edildi. Gelecek sene neler olacak veya olmayacak hep beraber göreceğiz!
Osmanlı kutlamalarının önündeki en büyük engel ise, başlangıçta belirttiğimiz yerleşik "korku"dur. Bu korkunun öğretim ve iletişim yoluyla sistemli ve devamlı hâle getirildiğini müşahede etmek güç değildir. Bu korkunun Türkiye'de tarih ilminin önünde duran, onu baskı altında tutan çok ciddi bir "konsept" oluşturduğu anlaşılıyor. Türkiye'de tarih, bilhassa Osmanlı tarihi denilince ilk olarak akla "yaşayan efsane" olarak niteleyebileceğimiz profesör Halil İnalcık geliyor. Elbette Halil Bey bu şöhreti, rağbeti hak etmiş çok kıymetli bir şahsiyettir. Onun bu sahadaki şöhreti Türkiye sınırlarını çoktan aşmış, bütün dünya ilim çevrelerinde haklı bir kabul görmüştür. Efsanevî şöhretine ve ilerlemiş yaşına rağmen Halil İnalcık Hoca dahi Osmanlı ile ilgili bir şeyler söylemek gerektiği zaman ilmi bastıran, geri plana iten bir korku içine düşebiliyor.
Bu zehabı uyandıran, değerli Hoca'nın Doğu-Batı adlı derginin 5. sayısında yer alan "Türkiye Cumhuriyeti ve Osmanlı" başlıklı yazısı. Bu yazı en hafif ifadeyle, "ilginç bir dengeleme arayışı"nı yansıtıyor.
İnalcık Hoca, yazının başlangıcında konuyu şöyle açıyor:
"Kurtuluş Savaşının ateş çemberinden geçen Türk halkı, yalnız kendi alınyazısı kaygısında bir millet olacak, alınyazısını kendi iradesiyle belirleyecektir. Millet-devlet kadrosunda Türk milleti, eşit vatandaşlardan oluşmuş bir topluluktur. Bu kökten bir değişikliktir. Artık devletin sahibi, efendisi hanedan veya halife değildir. Türk bireyleri tebaa değil, eşit vatandaştırlar. Egemenlik hakkını Tanrı'dan alan ve yalnız Tanrı önünde sorumlu olan padişahlık, bir daha geri gelmemek üzere gitmiştir."
Bu satırlarda ifade edilen düşünceleri cümle cümle tahlile tâbi tutalım:
1. Türk halkı yalnız kendi alınyazısı kaygısında bir millet olacak. Osmanlı Devleti, Türklerle birlikte, "Osmanlı" kapsamı içinde bulunan cemaat (veya millet)lerin varlığını gözetmek zorundaydı. Yalnız o da değil, "Hilafet" yüzünden bütün müslümanların hukukunu gözetmek ve takip etmekle mükellefti. Fakat Kurtuluş Savaşı’ndan sonra bütün bu mükellefiyetlerini bıraktı, sadece Türklerin bugünü ve geleceği ile ilgilenir hâle geldi, yani bir anlamda yalnızca "Türklerin ulus devleti" oldu. Bu aynı zamanda, uluslararası alanda Türkiye Cumhuriyeti'nin bir güç ve varlık iddiasında bulunmayacağını/bulunamayacağını ifade etmektedir. (Hoca Türkiye Cumhuriyeti'nin mevcut konumunu bu çerçevede doğru olarak belirliyor.)
Mesele millî irade/hâkimiyet-i milliye veya “ulusal egemenlik” ise, bu kavram Cumhuriyet’e has ve yeni bir kavram değildir. Osmanlı sisteminin öncesini bu kavram kapsamında değerlendirmek anakronik sonuçlar doğurabilir. Osmanlı sistemi kendine mahsus iktidar dengeleri olan bir sistemdi. Fakat batılılaşma dönemi Osmanlı tarihinin Cumhuriyet tarihinin girişi olduğunu unutmamak lâzımdır. Osmanlı Devleti meşruti idareyi, parlamentoyu, seçimi kabul ettiği andan itibaren, halk hakimiyeti, millet egemenliği kavramının varlığı tartışılmaz hale gelmiştir. Bunun ölçüsü, azlığı veya çokluğu ayrı bir bahistir. Cumhuriyet'ten yaklaşık on beş yıl önce (1909, 13-14 Şubat) Osmanlı parlamentosunda Kâmil Paşa hükümeti düşürülmüş, "yaşasın hâkimiyet-i milliyemiz" sözleri Meclis duvarlarında yankılanmıştır![3]
2. (Türk halkı) alınyazısını kendi iradesiyle belirleyecek. Bu cümle, Türk halkının kendi iradesi dışında bir irade tarafından yönetildiği düşüncesine dayanıyor. En azından, 1908'den, yani Meşrutiyetin 2. defa ilanından beri bunun böyle olmadığını kabul etmek zorundayız. Sultan Abdülhamid'den sonra Türkiye'nin padişah iradesi ile yönetildiğini söylemek hakikatlere aykırı olur. Belki bürokratik bir elitin, İttihat-Terakki üst kadrosunun millet iradesinin önüne geçtiği söylenebilir. Bürokratik elitin milet iradesinin önüne veya yerine geçmesi sadece İttihat-Terakki dönemi ile sınırlı olmamıştır. Hâlâ da bürokratik elitin iradesinin millet iradesinin önünde veya üstünde olduğu haller, dönemler sözkonusudur ve hatta doğrusunun böyle olduğunu savunanlar da mevcuttur. Üçüncü bine girerken, Türk halkının alınyazısını kendi iradesiyle belirleyeceğine dair kesin bir kanaate sahip olmak güçtür.
3. (Cumhuriyetten sonra) Millet-devlet kadrosunda Türk milleti, eşit vatandaşlardan oluşmuş bir topluluktur. Bu kökten bir değişikliktir. Artık devletin sahibi, efendisi hanedan veya halife değildir. Türk bireyleri tebaa değil, eşit vatandaştırlar.
Türk milletinin daha önceki devirlerde eşit vatandaşlar olmadığı fikri, resmî tedrisatın ilk okullardan beri dayattığı basmakalıp bir görüştür. Bu Osmanlı toplumunda imtiyazlı, eşitliği bozan durumları araştırmayı gerektirir. Zannediyoruz ki Halil Bey Hanedan'ın riyaset imtiyazını kastetmektedir. Hanedanın en yaşlı erkek üyesi hükümdarlık hakkına sahiptir. Bundan başka bir imtiyaz veya farklılık sözkonusu değildir. Fakat bunun eşitliğe halel getiren bir şey olduğunu söylerken, batının başta İngiltere olmak üzere monarşi ile yönetilen ülkelerinde aynı şeyin sözkonusu olduğunu da hatırdan çıkarmamak gerekiyor. Buna rağmen, sembolik bir devlet başkanı görünümündeki İngiliz kralının veya kraliçesinin ülkede vatandaşların eşitliğine halel getirmediği genel bir kabul görmektedir. Hele hele, "devletin sahibi, efendisi hanedandı, halifeydi böylece kökten bir değişiklik yapılmıştır", demek karşılaştırmalı bir bakışla savunulabilir değildir. Türk bireylerinin ancak Cumhuriyetten sonra tebaa değil, eşit vatandaşlar olduğu iddiası da izaha muhtaçtır. Mesela, İngiliz milleti kraliyetten ötürü, halen de eşit vatandaşlardan oluşmuyor mu?[4]
Devletin sahibinin hanedan olmadığını en iyi Halil İnalcık bilir gibi geliyor bize. Aynı şekilde, Osmanlı sultanlarının egemenlik hakkını "Tanrı"dan almadıklarını da en iyi o bilmelidir. Bir anlamda, Osmanlı sultanlarının yetkilerinin onun kastettiği ilahî hukuktan, İslâm hukukundan kaynaklandığını söylemek dahi mümkün değildir. Onların hükümdarlıkları elde bulunan ilk Türk yazılı metinleri olan Orhun yazıtlarında ifadesini bulduğu gibi Türk ananesine bağlanabilir belki. Orhun yazıtlarında Bilge Kağan, hakimiyet hakkının cedlerine ve kendisine Tanrı tarafından verildiğini ısrarla ifade eder: Tanrı gibi gökte olmuş Türk Bilge Kağan bu devirde tahta oturdum...Tanrı buyurduğu için...kağan oldum..İnsanoğulları üstüne atalarım Bumın Kağan, İstemi Kağan hükümdar olmuş. Türk milleti yok olmasın diye, millet olsun diye babam İlteriş Kağan'ı anam İlbilge Katun'u Tanrı, tepesinden tutup yukarı kaldırmış...Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye, beni Tanrı tahta oturttu.... Eski Türklerde hanedan böyle "tanrısal" bir hakka sahip görülmüştür. Bu yüzden Osmanlılar, Oğuz boylarından Kayı boyuna mensubiyetlerinin altını çizmişler, bu boyun yönetim hakkı olduğunda ısrar etmişlerdir. Fakat İslâmiyet hiç bir aileye, kişiye veya zümreye böyle bir hak vermemiş, hukuk bahşetmemiştir. (Verse idi, her halde mantıken Peygamber soyuna böyle bir imtiyaz verirdi! )
Osmanlı padişahlarının yalnız Tanrı'ya karşı sorumlu oldukları iddiası da doğrulanabilir bir iddia değildir. Eğer öyle olsa idi, hiç bir padişah tahtından indirilemezdi. Osmanlı sultanlarından tahttan indirilen çok olduğu gibi, öldürülen de istisna değildir (dört padişah idam edilmiştir). Halil İnalcık gibi büyük bir bilim adamının, gerçek bir tarihçinin resmî söylemin basit ifade tarzlarını iktibas ederek fikir yürütmesi doğrusu anlaşılabilir gibi değildir. (İnalcık Hoca, Osmanlı Sultanlarının kamu hukuku açısından konumları hususunda hiç olmazsa kendisinden önceki nesilden Prof. Dr. Recai Galip Okandan'ın Amme Hukukumuzun Ana Hatları adlı kitabını hatırlayabilirdi!).[5]
"İstanbul Üniversitesi Umumi Amme Hukuku Ordinaryüs profesörü" R.G. Okandan mezkur kitabında şöyle söylüyor:
"İstibdadı, zulumü keyfiliği kabul etmeyen İslãmiyet, devlet işlerinin rüyet (görülmesi, idaresi) ve tedvirinde (çevrilmesi, yönetimi), bir taraftan herşeyi dinî prensiplerle tayin ve tahdide çalışırken, diğer taraftan aynı işlerin görülmesinde halkın arzu ve iradesine de bir önem vermekte, bu gibi hususlarda halkla istişare lüzümunu da vazeylemekte ve her şeyde adaletin üstünlüğünü bir prensip olarak kabul etmektedir. Bu sûretle, Osmanlı Devleti’nin teokratik vasfı ve bunu temin eyleyen prensipler, onun monarşik vasfına, bu hususta realitelerin arz edeceği manzaradan sarfı nazar, mutlak değil tahdit ve takyid edilmiş bir mahiyet, az çok demokratk bir bünye bahşetmektedir" (sf. 16)
Gerçi Okandan, Osmanlı devletini "teokratik" olarak niteliyor. Elbette bu niteleme "dinî değerleri referans alan" bağlamında kabul edilmelidir. Yoksa gerçek "teokratik" devlet din adamlarının, rahiplerin devletidir. Halbuki Osmanlı Sultanlarından hiç biri din adamı veya rahip değildi. Osmanlı Devleti'nde eşitliği sağlayan veya en azından hükümdarın yetkilerini sınırlandıran esaslar dinî esaslardır. Sıradan teb'a ile hükümdar aynı kanunları, kurallara bağlıdır. Bu kurallar Kur'anda vaz' olunmuş, sünnet tarafından doğrulanmış ve ulema tarafından yapılan kıyaslar ve icma ile kodifiye edilmiştir. Yani, yönetenin keyfine göre, kendini, şahsını, nefsini kayıran kanunlar, kurallar koymak hak ve yetkisi yoktur. Bugün yasama organını teşkil edenlerin kendi menfaatlerine, temsil ettikleri kesimin çıkarlarına uygun kanunlar çıkarması keyfiyeti yanında, kuvvet sahiplerinin baskıları sonucu onların menfaatlerini gözeten kanunlar çıkarmaları da sözkonusu olabilmektedir. Osmanlı sisteminin bu sebeple keyfî idareyi men ettiği, yöneten ve yönetilenlere karşılıklı hak ve yetkiler verdiği ortadadır. Elbette bu hiç keyfilik olmamıştır, idareciler hiç bir şekilde kendilerine yontmamıştır demek değildir. Yöneticiye itaat Kur'anda emredilmektedir, sınırları da çizilmektedir. Bu sınırlara uymayan yöneticiye itaat zorunlu değildir. Bu sınırlar ise, Kur'an'ın, yani İslâm’ın belirlediği sınırlardır.
Okandan'ın metninde bizim altını çizdiğimiz, siyah olarak yazılan adaletin üstünlüğü kavramı üzerinde dikkatle durmak lâzımdır. Bunun bugünün geçerli kavramı olan "hukukun üstünlüğü" şeklinde değerlendirilmesi doğru olur. Evet Osmanlılar, hukukun üstünlüğünü, adaletin üstünlüğünü kesin olarak kabul etmişlerdi. Bu üstün hukuk kaynak itibarıyla dinî idi ve dokunulmaz, kişi, zümre menfaatlerine göre yeniden biçimlendirilemezdi. Ne garip çelişki değil mi? Osmanlı şer'i hukuku uygulamakla suçlanıyor. Fakat bazılarının şer'i hukuk diye saldırdıkları hukuk "hukukun üstünlüğü"nü temin ediyor!
Türkiye'de son yıllarda en çok tartışılan kavramlardan biri "hukukun üstünlüğü" kavramıdır.[6] Türkiye Cumhuriyeti, esas itibarıyla "hukukun üstünlüğü" kavramını kabul etmiş görünmektedir. Fakat, yine uygulamaya karşı öne sürülen iddialar ülkemizde "kanun üstünlüğü"nün dahi temin edilemediği yönündedir. Hukuk herkesi eşit ölçüde bağlıyan normlara sahip olamamıştır ne yazık ki. Anayasa ve ona bağlı olarak hukuk normları müdahaleci güçler tarafından belirlenmiştir. Bu belirleyici grubun varlığı öncelikle hukukun üstünlüğünün önünde engel olarak durmaktadır. Bir uzlaşma, bir konsensus sonucu hukuk devleti teşekkül etmemiş, ettirilmemiştir. Anayasa ve kanunlar oligarşik yönetim anlayışının izlerini taşımaktadır. Bu ise bütün sistemi etkilemekte, adalet kurumunun üzerindeki şüphelerin yoğunlaşmasına sebep olmaktadır.
İnalcık, bu paragraftan sonra, korku unsurunu daha da ileri götürerek, tarih yanılmasına düşmeyi, hatta tarih tahrifatı yapmayı da göze almak bahasına fikrini savunuyor.
"Devletin dini din-i islâmdır, diyen Osmanlı Anayasası, Türkiye Cumhuriyeti anayasası ile taban tabana zıttır. Özetle Türkiye Cumhuriyetiyle Osmanlı devlet sistemi arasında hiçbir bağ kurulmaz. "
Değerli Hoca'nın, Osmanlı Anayasası’nda (Kanun-ı Esasi) "devletin dini din-i islâmdır" yazıldığını, bunun Cumhuriyet Anayasası’nda (Teşkilat-ı Esasiye) olamayacağını iddia ediyor. Halbuki, Cumhuriyet'ten sonra kabul edilen 1924 Anayasasında, 2. madde şöyle idi: "Türkiye Devletinin dini, Dini islâmdır..." Bu hüküm, 1928 yılına kadar da öyle kalmıştır. 1928'de Türkiye devletinin dini ibaresi metinden çıkarılmış, ancak 1937'de "laiklik" ilkesi, diğer beş ilke ile birlikte metne dahil edilmiştir. Şimdi buna bakarak, 1937'ye kadar veya en azından 1928'e kadar Cumhuriyetin niteliğine bir halel geldiğini söyleyebilir miyiz?
Peki Hoca neden böyle davranmak mecburiyetini hissediyor?
Bunu yazının sonraki bölümünden net olarak anlıyoruz:
"Öbür yandan, hepimizi şaşırtan bir başka olay gündemdedir. Kanunla siyasî çerçeveyi, devletin temel prensiplerini ve yapısını değiştirdik. Bunda da oybirliğine eriştik. Ama toplumsal-kültürel (socio-cultular) sorun sürüp gidiyor. Osmanlı Türkü’nün kültürü güçlü bir biçimde canlanıyor; devam ediyor; değiştik ama tasarlandığı gibi bambaşka olmadık; bu sosyolojik verilere göre doğaldır. Kabul edelim etmeyelim; bugün Türkiyemizde her zamandan daha ağır bir kültür ve kimlik sorunu karşımızdadır. Neden?"
Tecrübeli Hoca, Türkiye'de düşünce ifade etmenin üzerindeki kayıtları çok iyi biliyor. Bu kayıtları ustaca etkisizleştirmeyi de elbette! Yazısının yukarıya aldığımız paragraftan sonraki bölümünde, kültürün, örfüâdatın nasıl kanunla, zorlamayla değişmeyeceğini bir sosyolog-tarihçi ve kültür adamı edasıyla ve vukufla tahlil ediyor. "Toplumsal kültürel sorun sürüp gidiyor" diyor. Bu ifadeler kesinlikle resmi ideolojinin doğmalarına aykırıdır. Resmî söyleme göre, bütün kültürel sorunlarımız Cumhuriyetle birlikte çözülmüştür, çünkü kültürel sorun Osmanlı sisteminin ürettiği bir meseledir. Bu sürekli olarak söylenmektedir. Fakat, Osmanlıdan daha üstün bir edebiyatımız, sanatımız, müziğimiz, mimarimiz, bilimimiz... var mıdır bugün? Sözlüğümüz daha zengin midir? Sözlüğümüzdeki yabancı kelime sayısı daha az mıdır? Yüksek tahsillilerimiz, hiç olmazsa dilimizi iyi konuşup yazabilmekte midir? Bu soruların hiç birine ne yazık ki müsbet cevap vermek mümkün değildir.
Halil İnalcık, Cumhuriyet’in kültür siyasetinin çıkmazını şu cümlelerle ifade etmektedir:
"Bir uluslararası kültürden söz etmek, kuşkusuz anlamsızdır. Bir bölüm sosyologa göre, her toplumun kendine özgü bir kültürü vardır. Toplumca tam kültürleşme, yani başka bir kültüre tam benzeşme (asimilasyon) mümkün değildir. Başka bir kültür/medeniyetten öğeler alınabilir, ama başka bir kültüre tam "temessül" olanaksızdır. Osmanlı bütün tarihi boyunca Batı'dan birçok kültür öğe/alıntıları yapmıştır, ama batılı bir kültür batılı adı altında tapladığımız toplumlar da Rönestan’tan beri ortak çizgilerinde ve kültür gelişimlerinde yakındırlar; ama herbiri ayrı bir kültüre sahiptir."
Türkiye'de düşünce hürriyeti öylesine bastırılmıştır ki, beynelmilel şöhrete sahip ilim adamları dahi fikirlerini bin türlü kayıt-kısıtla ifade edebilmektedir! İnalcık'ı okumaya devam edelim:
"Bu sosyologlara göre, kültürlerin özgün, 'organik' kültür yapısı, başlıca örfüadata, geleneğe dayanır; örfüadatla yaşar. Belli bir toplumun karakteri, özelliği, kişiliğini belirleyen bu öz, onun kültürüdür."
"Bugün toplumumuzda, 75 yıl sonra devrim kanunlarına karşı gelen kalabalık bir kesit ortaya çıkmıştır; bu olguyu gözümüzü kapatarak anlayamaz, copla çözemeyiz."
"Bin yıllık bir Anadolu kültürü, bir tarihi olgudur ve gerçekten Osmanlının kültürü, önümüzdeki toprağı yararak başına kaldırmaktadır."
"Sosyolog der ki, örfüadat, gelenek, bir halkın hayatını biçimlendiren, onun doğa ve toplum içinde davranış biçimlerini belirleyen bir sosyo-psikolojik mekanizmadır. Körükörüne ona uyarsınız, uymak zorundasınız. Onsuz bir toplum içinde hayatınızı sürdüremezsiniz. Örfüâdat kuşkusuz değişir, ama bu değişme, yeniden vücuda gelen şey, eskisi ile yenisinin kaynaşmış bir terkibidir."
"Yine sosyolojinin bize öğrettiği gerçek şudur: İnanç sistemi, kültürleşmenin, belli bir kültüre tâbi olmanın en güçlü aracıdır. Tarihte din, insana ve topluma bir yaşam ve davranış çerçevesi vermiştir. Fakat dinden kültüre eklenen kültür değerleri ve davranışları da değişir; otokton kültürle yeni bir terkibe vücut verir. Onun için bir Türk İslâmından, bir İranlı İslâmından sözetmek mümkündür."
"Günümüzde halk arasında olup bitenleri, sadece bir din taassubu olarak tanımlamak bizi doğru önlemler almaktan alıkor. Bu sosyal olgunun niteliğini sosyolojinin ışığı altında anlamak zorundayız. Dini siyasi maksatla kullanmak isteyen politikacı, bu yolda çok daha beceriklidir; halkın sosyal psikolojisini öbür politikacıdan daha iyi anlamaktadır."
"1960'lardan beri toplumumuzda, siyasette değişik rüzgârlar esiyor. Bugün geçen yüzyıldaki Alman romantizmi gibi, 19. yüzyıl Osmanlısından kalma bir Osmanlılık romantizmi'nden söz edebiliriz. II. Abdülhamid'in menşe ve ecdadını yüceltme gayretiyle, Söğüd'de Ertuğrul türbesini yaptırması, Bursa vb. yerlerde Osmanlı büyüklerine ait türbeleri hummalı bir şekilde onarıma girişmesi, yurdun çeşitli bölgelerinde yörük törenleri düzenletmesi bütün bunlar Osmanlı'yı yüceltme, idealize etme gibi bir romantizme tanık olmuştur."
İnalcık Hoca'nın, tarihçi kimliği ile söyledikleri ile "sosyologlar da der ki" parantezini açarak söyledikleri birbirinden gerçekten farklıdır. Hoca, birinci bölümde, kendi engin tarih bilgisi hakkında şüphe uyandırmak bahasına resmî söylemi doğrulamaya (tasdike) çalışıyor. Bu aynı zamanda bir mensubiyet ifadesidir. Halbuki, sosyal bilimci veya sosyolog gözüyle baktığı zaman resmî üslubun tamamen dışına çıkıyor. Çünkü resmî üslub, bu konudaki meseleleri görmemekten yanadır. Ona göre bu meseleler geçicidir, geride kalana aittir (irticaidir) ve bir gün geride kalanın etkisi tam olarak silinince onlar da ortadan kalkacaktır. Halil İnalcık bu hususta tam tersini söylemektedir. Örfüâdattan, kültürümüzden kurtulmak mümkün değildir. Belki yeni terkipler yapabiliriz, fakat asla tam asimile olamayız.
Benim kanaatim bu yazının birinci bölümüne göre değil, ikinci bölümüne göre okunduğunda gerçek yerine oturacağı yönündedir. Hatta bu yazı, bizim millliî kimlik tanımlamamızı yapmak için yazılmıştır ve şu cümle bunun en kuvvetli delilidir:
"Hiç bir Türk, Osmanlı dünya devletini, Süleymaniye Camii’ni yahut Yunus Emre ve Fuzulî'yi kendi tarihinden, millî bilincinden dışarıda bırakamaz."
[1] Yahya Kemal Beyatlı, Ahmet Hamdi Tanpınar'a "bizim medeniyetimiz pilav ve Mesnevî medeniyetiydi" der. Bir defasında da "Mesnevî ve cihad medeniyeti" olduğunu söyler. (A.H.Tanpınar: Yahya Kemal. İstanbul 1982, sf. 25-26
[2] 10. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel.
[3] "Ahmet Midhat Paşa ile vukubulan görüşmesinde hakiki düşüncelerini gizlemekte büyük bir maharet gösteren, tamamen meşrutiyet ve hürriyet taraftarı bir tavır takınan ve hatta millî hâkimiyeti fazlasiyle genişletecek bir Esas Teşkilat Kanunu'nun vücuda getirilmesine taraftar ve kendisinin 'idare-i meşruta mürevvici' olduğunu söyliyen veliahd (Abdülhamid), Devlet Şûrası Başkanı'nın şartlarını itirazsız kabul eylediğini bildirmiştir." (Okandan, 136)
[4] Türkiye'nin en yetkin bilim adamları böyle şeyler söylerken, ülkemizdeki "söylem"e alışmış olanlar için kavranılması güç -hatta imkânsız- bir hâdise cereyan etti. Avusturalya'da "cumhuriyete geçilmesi" -ki bu Avusturalya'nın İngiltere'den tam bağımsızlığı anlamına geliyor aynı zamanda- veya İngiliz Kraliçesinin devlet başkanlığının sürmesi tercihlerinin oylandığı referandumda 20. asrın cumhuriyetçi Türk idraki ile anlaşılamayacak bir sonuç çıktı. Avusturalyalıların çoğunluğu Kraliçenin devlet başkanlığının sürmesi şıkkını seçtiler! Yani açık ve seçik olarak "monarşi"yi, "saltanat"ı tercih ettiler! Şimdi bu seçim "millî hâkimiyet"in tecellisi mi, değil mi? Üstelik bu hadise üçüncü bine iki aydan az zaman kala cereyan ediyordu (7 Kasım 1999). Yoksa bu Avusturalyalılar aklen gelişmemiş insanlar mı? Zekâlarında bir noksanlık mı var? Cumhuriyeti, demokrasiyi bilmekten âcizler mi?
Avusturalya Okyanusya'da kocaman bir ülke, hatta kıt'a. Nüfusu yirmi milyon civarında. Fert başına millî geliri Türkiye'nin en az beş katı. Eğitim, sağlık vb. meselelerini bizden daha iyi çözmüş. Resmen "anayasal monarşi", yani "meşrutî monarşi". Demokraside de Türkiye'den geride olduğu söylenemez. Parlamentosu tıkır tıkır çalışıyor ve siyasî sistemi kriz üretmiyor. Bugüne kadar hiç bir Avusturalyalının Türkiye'ye göç etmek istediğini duymadım, varsa tek tük, arızî ve sebebe bağlı olmalıdır. Türkiye'den göç etmek isteyenlerin en çok rağbet ettikleri üç ülkenin birincisi ise Avusturalya (diğerleri: Kanada ve ABD). Türkiye'nin mâruf ekonomi dergilerinden biri başta Avusturalya olmak üzere bu üç ülkeye göç etmek isteyenler için ilaveler vermiş. Bu o kadar rağbet görmüş ki, üç ilave birleştirilerek tekrar yayınlanmış. Bu kitapçık yayıncı tarafından şöyle sunuluyor: "Daha önce Avusturalya, Kanada ve Amerika'ya güç için hangi yolların izlenmesi gerektiğini üç ayrı kitapçıkta toplamıştık. Yayınladığımız bu kitapçıklar okuyucularımızdan büyük ilgi gördü. Ancak birçok okurumuz bu kitapları bulmakta zorluk çekti. Kısacası bize ulaşan istekler üzerine "Göç cenneti" sayılan Avusturalya, Kanada ve Amerika'ya göç etmenin neler gerektirdiğini bu tek kitapçıkta tekrar yayınlıyoruz."
Avusturalya göç öyle kolay bir iş değil, her önüne geleni almıyorlar. Talipleri sıkı bir süzgeçten geçiriyorlar. Yaşınız, başınız, mesleğiniz yanında, bir de "sponsor"unuz olması gerekiyor. Bu sponsor sizi tavsiye eden kişi olmalı. Bu kişinin mutlaka Avusturalya vatandaşı olması gerekiyor. Karmaşık bir puanlama sistemi ve ingilizce bilginizin ölçülmesinden (ve elbette ingilizceden de belli bir puan aldıktan) sonra Avusturalya'ya göç etmeniz geçici olarak kabul ediliyor!
[5] Recai G. Okandan: Âmme Hukukumuzun Ana hatları. İÜ. Hukuk F. Yay. İstanbul 1957
[6] Değerli bir bilim ve hukuk adamı olan Sami Selçuk bu konuları "Zorba Devletten Hukukunu Üstünlüğüne" başlıklı hacımlı kitabında tartışıyor. Yeni Türkiye Yayınları, Ankara, 1998































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.