Vehbi Başer: Ne İdik, Ne Olamaz, Ne Kadar Var Olabilirdik?

Vehbi Başer: Ne İdik, Ne Olamaz, Ne Kadar Var Olabilirdik?
~ Access Denied: The Country is Under Construction ~

Aslında bu “topyekün bir reddiye”nin başlangıcı olmayabilirdi, fakat adım adım ona evrildi. Böylece “neyi kabul ettiğimiz” konusundaki muğlaklığın sürekliliğine karşılık, neyi reddettiğimiz gitgide çok berrak bir hale geldi.

Her ne kadar sonuçta topyekün bir karaktere bürünse de zamana yayılmış adımlar halinde gerçekleştirilen bu reddiye, bulunduğu zeminin tüm karakteristikleri, tüm renkleri, tüm imkanları, tüm birikimi, tüm mirası, tüm rüçhaniyet ve itibarı ortadan kaldırılarak Türkiye’nin devletler, milletler ve tarih sahnesine hafızası, kişiliği, soyu sopu, dili, kültürü, tarihi, dini, organizasyon çatısı sıfır verilerek yok sayılmak suretiyle adeta bir “bebek toplum” derekesine indirgenmesiydi.

Bu topyekün reddiye ile Ankara’da bir avuç mektepli memurun ve onların taşradaki uzantılarının konuştuğu kakafonik bir Türkçe dışında, Türkçe’nin en zengin ve kozmopolit yüksek kültür mirasına ilaveten ülkenin her karış toprağında ayrı bir yerel ağız halindeki bütün mevcut kullanımları reddedildi. Bir Türkçemiz olacaktı ama bu, elimizde varolan Türkçe’nin hiçbir karakterini taşımayacaktı; neye benzeyeceğini tam olarak bilmediğimiz ve henüz sahip olmadığımız bir dildi bu. Aslında dilden daha soyut bir düzlemde yer alan başka bir mesele, Türklüğümüzün neye benzer bir şey olacağı meselesiydi ve Türklüğümüzün mevcut, yaygın veya yöresel, elitlere ya da halkın mevcut segmentlerine ait bütün renkleri, tarzları, tavırları ve karakteristikleri tümüyle reddedildi. Türkiye halkı, hiç bilmediği ya da tümüyle yabancısı olduğu başka bir millet olmak, tanımadığı ve bilmediği bir dili öğrenmek üzere mektep cezasına çarptırılmış bir sömürge ahalisi muamelesine maruz bırakıldı. Bu ahalinin çocukları olarak sadece yeni bir alfabe ile okuma yazmayı değil, ismimizin ne olacağını, soyumuzun sülalemizin nasıl adlandırılacağını, hangi vokabuler ile nasıl konuşacağımızı, kullanılması serbest kelimelerin hangileri olduğunu, birbirimize nasıl hitap edip nasıl selamlaşmamız gerektiğini, neleri giyip neleri giyemeyeceğimizi, nasıl oturup kalkacağımızı, eğlenip gülebileceğimizi, hangi müzik türünü beğeneceğimizi, hatta nasıl ve ne şekil acı çekip matem tutacağımızı... bilmeyen ve sanki maymunmuşuk da insan edilecekmişik gibi bir muameleye maruz bırakılmaya müstehak görüldüğümüz mekteplere doldurulduk elli yılı aşkın bir süre boyunca.

Dil, kültür ve milliyet bağlamındaki bu nispeten ayrıntılı tasviri sürdürmeyelim. Türkiye’nin hala sancısını çektiği bu reddiyenin nelerin inkarı biçiminde tahakkuk ettiğini özetleyecek olursak:

• Henüz bir tarihimiz yoktu, yazılacak ve öğrenecektik. Böylece bin yıllık tarihimiz inkar edilmişti.

• Coğrafya’da Balkan’dan Kırım’a ve hatta Kazan’a, Yemen’den Fizan’a ve hatta Trablusgarp ve Tunus’a kadar dağılmış şehitlerimiz var mıydı? (Hani vatan “şehit kanlarıyla sulanmış toprak” olarak tanımlanmıyor muydu?) Reddedilmemiş olsa unutur muyduk! Mekteplerde bütün girinti ve çıkıntılarıyla yurt haritamızı ezbere çizecek şekilde hafızamıza kazıyarak da unutturulmuş olabilir miyiz?

• Milletler ailesi içindeki yerimizi zamanla öğrenecektik. Başka milletlerle geçmiş bağlarımız ya da halihazır komşuluklarımız hiç olmamış gibi keenlem yekün sayıldı.

• Bir devletimiz olacaktı, ama sanki mağaralarda yaşamış da hiç medenî ve siyâsî bir geçmişimiz olmamış, geçmişte hiç devlet yüzü görmemiş yamyam kabileleriymişiz gibi sıfırdan bir devlet kurularak bahşedilecekti ve biz de bu cömertliğe karşı ona ve lütufkar buyruklarına kayıtsız şartsız ve hilafsız boyun eğecektik.

• Dilimizi bilmiyorduk, aslında henüz bir dilimiz bile yoktu. Konuşacağımız dil kerpiç keser gibi kelime uydurularak hazırlanan bir malzeme ile bilmediğimiz biçimde örülerek imal edildikçe içine girip kendi evimiz olarak sahiplenecektik. Mevcut dilimiz ise zinhâr var değildi. O, büyük bir çatık kaşlılıkla red ve inkar edildi.

• Dinimiz, bayramlarımız, ibadethanelerimiz, ritüellerimiz, mezarlıklarımız, cenaze alaylarımız... olabilirdi galiba ama nasıl, ne şekil ve ne kadar olsun, neye benzesindi, henüz bilmiyorduk. Buna karar verecek olanlar da kararsızdı; karar verdikçe ve karar değiştirdikçe biz bunlara uyacaktık; din bir meseleydi ama böylece mesele olmaktan çıkacaktı. Mevcut haliyle din namına elimizde ne varsa reddedilmişti.

• Bu topraklarda kadim zamanlardan beri hayat sürenlere ilaveten eski tarihlerde hicret ederek bu coğrafyanın yerleşik ahalisi haline gelmiş olanlar ve nihayet Osmanlı egemenliğinin çöküşü sürecinde civar etraf coğrafyalardan Anadolu’ya sığınan muhacirler olarak hepimiz, iyi kötü birbirimizi tanımış, çıkan arbedelerde birbirimize girmiş olsak da bu adavetleri aşıp yeniden sulh olabilecek komşu topluluklardık. Sonunda bize denildi ki: “Hepiniz sadece Türk olabilirsiniz!” Üstelik soyca ve dilce Türkten başka hiçbir aidiyeti olmayanlar da, henüz ne idüğü tam belirlenmemiş biçimiyle bir Türklüğü kabullenmek ve ona göre Türk olmak zorunda idiler. Sanılıyor ki, sadece Kürd, Çerkes, Arnavut, Laz, Tatar, Pomak... olmak reddedilerek kim her ne idiyse artık Türk olmak zorunda bırakıldı; oysa hayııır! Türk’ün de mevcut Türklüğü red ve inkar edilerek yerine mekteplerde öğrenecekleri bir Türklük ikame edilmişti, ama henüz neye benzeyeceğini ahaliden Türkler arasında da tam olarak bilen yoktu.

• Alfabeyi, takvimi, ölçü birimlerini, medenî dahi olmayan özel hukukumuzu, nikah gibi şeyleri... red ve inkar, şu yukarıda ifade ettiklerim yanında çok daha önemli midir acep?

Haydi geçmiş Cumhuriyet Bayramınız kutlu olsun o vakit...

 

Bu haber toplam 767 defa okunmuştur
  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim