• İstanbul 22 °C
  • Ankara 17 °C
  • İzmir 24 °C
  • Konya 18 °C
  • Sakarya 16 °C
  • Şanlıurfa 25 °C
  • Trabzon 22 °C
  • Gaziantep 23 °C
  • Bolu 14 °C
  • Bursa 18 °C

Yolda Olmak -Nizâmî Gencevî’nin İzinde Bir Hikmet Yolculuğu-

Yolda Olmak -Nizâmî Gencevî’nin İzinde Bir Hikmet Yolculuğu-

Musa Kâzım Arıcan

  ASBÜ & TYB

 

“Getdim bu dastanda qoyub qəlbimi,

Gərək oxunmasın əyləncə kimi.”

 

“Bu destanda kalbimi bırakıp gittim;

Bir eğlence gibi okunmamalı.”

 

— Nizâmî Gencevî, İskendernâme

Çantamdaki Refik

Her yolculuğa çıkarken çantama bir kitap koyarım. Bazen gerçekten okumak için; bazen yalnız yanımda bulunsun, yolun sessizliğinde bana eşlik etsin diye.

Kitapların da insanlar gibi bir refakati vardır. Bazısı ilk durakta susar, bazısı birkaç sayfa sonra kendi içine kapanır. Bazısı ise okunmadığı zamanlarda bile konuşmayı sürdürür; kapağı kapalıyken dahi insana sorular sorar.

Son yıllarda çantamdaki bu sessiz yoldaş çoğunlukla aynı isimle anılıyor: Nizâmî Gencevî.

Sekiz asrı aşan bir zamanın ötesinden gelen; bugünkü Gence’de doğmuş, ömrünün hemen tamamını aynı şehirde geçirmiş, sarayların ihtişamından ve hükümdar meclislerinin geçici şöhretinden bilinçli biçimde uzak durmuş bir hakîm-şair…

Coğrafi bakımdan yerinden pek ayrılmayan bu insan, zamanın ve mekânın sınırlarını aşarak yolculuklarımın en sadık refakatçilerinden biri oldu.

Onu bazen İskoçya’nın ağır göğü altında düşündüm. Bazen İngiltere yollarında, pencereden geriye doğru akan şehirlerin arasında. Bazen Ankara’dan Bakü’ye uzanan bir uçuşta, bulutların üstünde. Bazen Gazah’a giderken açık bozkırların içinde; Ağdam’ın yaralı sessizliğinde veya Şuşa’ya yükselen dağ yolunda… O yanımda yalnız bir kitap olarak bulunmadı. Bir soru, bir ses, bir ölçü ve zaman zaman da bir ayna oldu.

Bu sebeple elinizdeki yazı, yalnız görülen şehirlerin ve geçilen yolların kaydı değildir. Kâh gerçek bir güzergâhta, kâh bir kitabın sayfalarında, kâh zihnin kıvrımlarında ilerleyen bir düşünce yolculuğunun notlarıdır.

Belki her insanın çantasında böyle bir refik/yoldaş vardır: Her seyahatte yeniden karşılaşılan, fakat adı her zaman konamayan bir şair, bir kitap, bir dua veya çocukluk hatırası…

İnsan bazen yol arkadaşını kendisinin seçtiğini zanneder. Yıllar geçtikçe anlar ki bazı kitaplar bizi bizden önce seçmiştir.

092ee9cc-d40b-4ecf-b759-720f8457ee73.jpeg

***

Gence’den Ayrılmayan Büyük Yolcu

Tuhaf gibi görünen bir hakikatle başlayalım: Nizâmî, büyük yolların şairidir; fakat kendisi hayatı boyunca neredeyse hiç seyahat etmemiştir.

Doğduğu şehir Gence’dir. Yaşadığı ve öldüğü şehir de büyük ölçüde orasıdır. Saraylara çağrılmış, hükümdarlardan iltifat görmüş, eserlerini döneminin kudret sahiplerine sunmuş; fakat sarayın daimî şairi olmayı tercih etmemiştir. Kendisini güç merkezlerine bağlayacak bir hayat yerine düşünce ve şahsiyet bağımsızlığını koruyan ölçülü bir yaşayışı seçmiştir.

İlk bakışta bu durum bir çelişki gibi görünür. Çünkü eserleri yollarla, seferlerle, hicretlerle, kaçışlarla, arayışlarla ve dönüşlerle doludur.

Hüsrev ülkeler aşar. Mecnûn çöle çıkar. Behram yedi köşk arasında dolaşır. İskender bilinen dünyanın sınırlarını geçer, karanlıklar ülkesinde ölümsüzlük suyunu arar.

Nizâmî’nin kahramanları sürekli hareket hâlindedir. Şair ise Gence’dedir. Fakat yolculuğun en eski yanılgısı, onun yalnız ayakla yapıldığını sanmaktır.

Nizâmî’nin bedeni Gence’de kalmış olabilir; zihni ise felsefeden astronomiye, tıptan mantığa, matematikten musikiye, tarihten ahlâka uzanan geniş bir bilgi evreninde dolaşmıştır. Yunan hikmetini, İran anlatılarını, Arap şiirini, İslâm’ın ahlâk ve tefekkür dünyasını, Kafkasya’nın coğrafyasını ve çağının siyasî tecrübelerini aynı şiirsel terkibin içinde buluşturmuştur.

Saraylara gitmemiştir; fakat hükümdarlığın mahiyetini sorgulamıştır. Dünyanın bütün şehirlerini görmemiştir; fakat medeniyetleri birbirine konuşturmuştur.

Bir filozof gibi sistematik risaleler kaleme almamıştır; fakat varlık, bilgi, insan, aşk, ahlâk, adalet, devlet ve ölüm hakkında bütünlüklü bir düşünce mimarisi kurmuştur.

Aristoteles’in Lykeion’daki öğrencileri, düşünürken yürüdükleri için “Peripatetikler” adıyla anılmıştı. İslâm düşüncesinde bu gelenek Meşşâîlik olarak karşılık bulmuş; Fârâbî, İbn Sînâ ve Behmenyâr çizgisinde akıl, görünenden görünmeyene,  mümkünden zorunluya doğru yürümüştü.

Nizâmî’nin yürüyüşü ise başka türlüydü. O yalnız kavramlar arasında değil, insanların kaderleri arasında da yürüdü. Bir hükümdarın kibrinden bir âşığın acısına, bir taş ustasının emeğinden bir bilgenin sükûtuna geçti. Felsefenin soyut sorularını yaşayan insanların hayatlarında sınadı.

Bu yüzden onun yürüyüşünün izi toprakta değil, dizelerde kaldı. Felsefe Yolunda Düşünceler kitabının yazarı son dönemin önemli filozofu merhum Hocam Necati Öner ve hususen Karl Jaspers’in meşhur sözü burada yeni bir anlam kazanır: Felsefe yapmak, yolda olmaktır.

Çünkü felsefe, tamamlanmış ve kapanmış bir bilgiye sahip olmak değildir. Soruyu diri tutmak, varılmış hükümler içinde donmamak, insanın kendisiyle ve varlıkla ilişkisinde her defasında yeniden yola çıkmasıdır.

Bu açıdan bakıldığında Gence’den hemen hiç ayrılmayan Nizâmî, çağının en büyük yolcularından biridir.

***

İskoçya’nın Taşlarından Doğu’nun Hikmetine

Benim Nizâmî ile yeniden karşılaşmam Gence’de değil, İskoçya’da başladı.

İskoçya’nın şehirlerinde taş yalnız yapı malzemesi değildir; tarih duygusunun görünen yüzüdür. Edinburgh’un karanlık taşları, gökyüzüne doğru yükselen kuleleri ve yüzyılların aşındırdığı sokakları, insana zamanın katmanları arasında yürüdüğü hissini verir.

Yağmurdan sonra kaldırımların gökyüzünü yansıttığını, duvarlardan süzülen ince suların taşın yüzünde biriken hafızayı görünür kıldığını fark edersiniz. Tarih yalnız kitaplarda değildir; aşınmış bir merdiven basamağında, kararmış bir duvarda, yüzyıllardır aynı kapıyı açıp kapayan demir bir tokmakta da yaşar.

Şehir, geçmişini bir müzeye kaldırmaz. Onu gündelik hayatın içinde taşır. Bir şehri tanımak için yalnız anıtlarına bakmak yetmez; o şehrin yaşlanmasına nasıl davrandığına da bakmak gerekir. Modern şehirler çoğu zaman yaşlanmaktan korkar. Eskiyi silmek, hafızanın pürüzlerini örtmek ister. Oysa bazı şehirler taşın eskimesini bir kusur değil, bir şahadet kabul eder.

Medeniyet yalnız yeni olanı inşa etmek değil, eski olanın içinde yaşanmış zamanı da koruyabilmektir. Glasgow ise başka türlü konuşuyordu. Sanayi çağının emeğini, modern dünyanın üretim tutkusunu, zenginliğini ve yorgunluğunu bir arada gösteriyordu. Bir tarafta üniversiteler, kütüphaneler ve güçlü bir düşünce geleneği; diğer tarafta fabrika çağının, sınıf hareketlerinin ve hızlı şehirleşmenin bıraktığı ağır miras vardı.

Highlands’a doğru çıkıldığında insan sesinin yerini rüzgâr, taş, su ve genişlik alıyordu. Yol yükseldikçe şehir küçülüyor, tabiat büyüyordu. Dağların önünde unvanlar önemsizleşiyor; zaman, insan ömründen daha geniş bir ölçüyle akmaya başlıyordu.

Bazı coğrafyalar insana büyüklüğünü değil, küçüklüğünü öğretir. Highlands böyle bir yerdi. Bu coğrafyada Batı düşüncesinin iki büyük eğilimini birlikte hissettim: Bir yanda dünyayı çözümleyen eleştirel akıl, diğer yanda aklın çözemediği yerde beliren şiir, efsane ve metafizik özlem.

İskoç Aydınlanması’nın sorgulayıcı ruhu insana “Neyi bilebiliriz?” diye soruyordu. Nizâmî ise bu sorunun yanına başka bir soru ekliyordu: Bildiğimiz şey bizi nasıl bir insana dönüştürüyor?

Modern dünya bilginin gücünü keşfetti. Tabiatı ölçtü, sınıflandırdı ve dönüştürdü; mesafeleri kısalttı, iletişimi hızlandırdı, insan ömrünü uzattı. Fakat bilgi çoğaldıkça hikmet de aynı oranda çoğaldı mı?

Uçaklar daha hızlı uçuyor; fakat insan nereye yetiştiğini her zaman bilmiyor. Şehirler büyüyor; fakat insanın iç dünyası aynı ölçüde genişlemiyor. Haberler çoğalıyor; fakat hakikati ayırt etmek zorlaşıyor. İnsan dünyaya hâkim oluyor; fakat kendi arzusuna, öfkesine ve ihtirasına hâkim olmakta güçlük çekiyor.

Nizâmî’nin düşüncesi tam da bu kırılma noktasında yeniden anlam kazanır. Onun için bilgi yalnız biriktirilecek malumat değildir. İnsanı adalete, ölçüye, merhamete ve kendini bilmeye götürmelidir. Hikmet, bilginin ahlâkî bir şahsiyete dönüşmüş hâlidir.

İskoçya’dan ayrılırken çantamda yalnız bir kitap yoktu. Batı’nın soruları ile Doğu’nun hikmet arayışı arasında kurulmayı bekleyen görünmez bir köprü vardı.

***

00c5b914-568b-4451-9541-07de83f0316c.jpg

İngiltere Yollarında Leylâ

İskoçya’dan İngiltere’ye uzanan yolda manzara değişirken yolculuğun sesi de değişti. Dağların ve sisin ağır sessizliği geride kalıyor, otoyolların ve modern hayatın hızlı ritmi başlıyordu.

Pencereden geriye doğru akan kasabaları seyrederken Eric Clapton’ın “Layla”sı duyuldu. Bir Batı şarkısının içinde Doğu’nun kadim bir ismi yankılanıyordu: Leylâ.

Kelimenin yolculuğu bazen insanın yolculuğundan daha uzun sürer. Bir isim yüzyılları ve dilleri aşarak başka bir coğrafyada yeni bir sese dönüşebilir. Nizâmî’nin Leylâ’sı, Fuzûlî’nin Leylâ’sı, çöllerin ve mesnevilerin Leylâ’sı; modern İngiliz rock müziğinin içinden yeniden dünyaya sesleniyordu.

Clapton’ın şarkısı elbette Nizâmî’nin eserinin musikileştirilmiş bir tercümesi değildi. Fakat ona ilham veren aşk anlatısı, ulaşılamayan sevgili, tutkunun yakıcılığı ve insanın kendi içinde parçalanması bakımından aynı büyük hikâye evrenine açılıyordu.

Birden yol yalnız İngiltere’nin şehirleri arasında ilerleyen bir güzergâh olmaktan çıktı. Leylâ, Arapça bir isimdi. Nizâmî’nin şiirinde Farsça bir edebî zirveye ulaştı. Türkçe yazan şairlerin kaleminde yeniden şekillendi. Minyatürlere, bestelere ve halk hafızasına karıştı. Yüzyıllar sonra İngilizce bir şarkının içinde modern dünyanın yalnızlık ve tutku duygusuna tercüman oldu.

Demek ki medeniyetler yalnız ordular, ticaret yolları ve siyasî sınırlar aracılığıyla temas etmiyordu. Bir isimle de temas ediyordu. Bir hikâyeyle, bir ezgiyle, bir aşkın acısıyla…

Batı ile Doğu’yu birbirinden bütünüyle kopuk iki dünya gibi tasavvur etmek kolaydır. Oysa insanlığın kültür tarihi, görünür ve görünmez alışverişlerle doludur.

O gün yol boyunca şunu düşündüm: Nizâmî Gence’den ayrılmamıştı; fakat Leylâ’sı çoktan dünyayı dolaşmaya başlamıştı.

***

Eve Dönerken Kendine Yabancılaşmak

Her dönüş gerçekten eve dönüş müdür? Uzun bir yolculuktan sonra insan kendi ülkesine vardığında her şey tanıdık görünür: dil, sesler, yüzler, kokular ve alışkanlıklar… Fakat yolculuk onu değiştirmişse, döndüğü yer aynı olsa bile kendisi artık aynı değildir. Bir şehre dönen beden olabilir; zihin henüz yoldadır.

Ankara’ya dönüşüm böyle bir duyguyla gerçekleşti. Batı’nın taş şehirlerinden sonra Ankara’nın açık göğü, geniş caddeleri ve devlet hafızası başka türlü görünüyordu.

Ankara yalnızca bir başkent değildir; modern Türkiye’nin iradesinin, devamlılığının ve gelecek tasavvurunun mekânıdır.

Fakat devlet denildiğinde Nizâmî’nin hükümdarları da zihnimde beliriyordu: Hüsrev, Behram, İskender…

Her biri farklı bir kudret biçimini temsil ediyordu. Fakat Nizâmî hükümdarı yalnız zaferleriyle ölçmüyordu. Onun asıl sorusu şuydu: İktidar sahibini daha adil mi kılıyor, yoksa içindeki zaafları daha mı görünür hâle getiriyor?

Kudret insana yeni bir şahsiyet kazandırmaz. Çoğu zaman onda zaten var olanı büyütür. Bu sebeple devletin gerçek büyüklüğü, yalnız güç üretmesinde değil; ürettiği gücü hukuk, ahlâk ve adaletle sınırlayabilmesindedir.

Ankara’dan Bakü’ye doğru havalanırken coğrafya yeniden değişmeye başladı. Uçağın penceresinden bakıldığında ülkeler arasındaki sınırlar görünmez. Haritalarda kalın çizgilerle ayrılan topraklar, gökyüzünden bakılınca aynı yeryüzünün farklı renkleri gibi durur.

Devletler sınırlarla yaşar. Medeniyetler ise sınırları aşan hatıralarla. Dil, şiir, makamlar, türküler, dualar ve hikâyeler sınırları aşar. Ankara’dan Bakü’ye giderken yabancı bir ülkeye değil, başka bir lehçede konuşan ortak bir hafızaya doğru ilerlediğimi hissediyordum.

***

Bakü: Bir Kapı Şehri

Bazı şehirler menzildir; bazıları ise kapı. Bakü benim için önce bir kapı oldu. Hazar’ın kıyısında, rüzgârla şekillenmiş bu şehir; Doğu ile Batı, kara ile deniz, tarih ile modernlik arasında durur. İçerişehir’in taş duvarlarından yükselen hafıza ile yeni Bakü’nün cam yüzeylerinde yansıyan gelecek arzusu yan yana yaşar.

Şehrin üzerinde dolaşan rüzgâr yalnız havayı değil, zamanı da hareket ettiriyor gibidir. Bir taraftan eski sokakların taşlarına dokunur, diğer taraftan yüksek binaların yüzeylerinde kaybolur. Bakü’de geçmiş ile gelecek birbirini bütünüyle dışlamaz. Birbirine bakar.

Fakat ortak dilin varlığı tek başına ortak bir gelecek kurmaya yeter mi? Nizâmî’nin dünyası bu soruya ihtiyatla cevap verir: Aynı kelimeleri kullanmak, aynı ahlâkî dünyayı paylaştığımız anlamına gelmez.

Dil müşterekliğin kapısıdır. Fakat kapıdan içeri girebilmek için adalet, güven, emek ve sadakat gerekir. Kardeşlik yalnız bir kök bilgisi değildir. Başkasının yükünü kendi meselesi kabul etmektir. Nizâmî’nin adalet, merhamet ve insan onuru düşüncesi bu bakımdan yalnız Azerbaycan’ın değil, bütün Türk dünyasının müşterek fikrî mirasıdır.

***

Gazah: Şiirin Toprağa Değdiği Yer

Bakü’den batıya ilerledikçe şehir geride kalır; yol geniş ovaların ve dağlara doğru uzanan açık coğrafyanın içine girer. Gökyüzü büyür, yerleşimler seyrekleşir, yol insana yeniden susmayı öğretir.

Gazah’a giden güzergâh, yalnız bir şehirden diğerine götüren asfalt değildir. Şiirin bir milletin hayatında nasıl yer tuttuğunu düşünmeye açılan bir yoldur.

Genç şairlerin bir araya geldiği bir programda insan, şiirin hâlâ canlı bir toplumsal karşılığı olduğunu görür. Türk dünyasında şiir çoğu zaman yalnız estetik bir faaliyet değildir; hafızanın, kimliğin, acının, direnişin ve kardeşliğin dilidir.

Şair burada yalnız kelimelerle oynayan kişi değildir. Bir milletin hatırlama biçimini kurar. Söylenemeyeni söyler. Sessiz kalmış acılara ses verir. Geleceğin dilini hazırlar.

Gazah’ta Vâkıf’ın hatırası, genç şairlerin sesiyle birleşiyordu. Eski şiir ile yeni şiir, geçmiş ile gelecek arasında görünmez bir konuşma vardı.

Bu konuşmanın daha gerisinde ise Nizâmî duruyordu. Çünkü ondan sonra bu coğrafyada şair, yalnız şair olarak kalmadı. Bir düşünür, bir ahlâk öğreticisi, bir toplum eleştirmeni ve zaman zaman hükümdarın karşısında hakikati söyleyen bir vicdan oldu. Gazah’ta yolun şiire açıldığını, şiirin ise insanı yeniden yola çıkardığını gördüm.

***

Akıl, Nur ve Hikâye

Azerbaycan düşünce tarihine bakıldığında Nizâmî, tek başına yükselen münferit bir zirve değildir. Onun arkasında güçlü bir felsefî ve irfanî birikim bulunur.

Behmenyâr’ın akıl ve varlık merkezli Meşşâî çizgisi, Sühreverdî’nin ışık metafiziği ve Nizâmî’nin şiirsel hikmeti, farklı görünseler de aynı büyük sorunun çevresinde buluşur: İnsan hakikate nasıl ulaşır?

Behmenyâr için bu yol büyük ölçüde aklın kavramsal yükselişidir. İbn Sînâ geleneğinin seçkin temsilcilerinden biri olarak varlığı zorunluluk ve imkân kavramları üzerinden anlamaya çalışır. İnsan aklı, mevcut olanlardan hareketle varlığın ilkelerine doğru yürür.

Sühreverdî’de ise yol yalnız kavramların yolu değildir. Hakikat nurdur; insan içindeki karanlıkları aşarak ışığın kaynağına yönelir. Bilmek, yalnız bir nesne hakkında hüküm vermek değil, hakikatin aydınlığında bulunmaktır.

Nizâmî bu iki düşünme biçimini şiirde buluşturur. Behmenyâr gibi müstakil bir metafizik risale yazmaz; Sühreverdî gibi İşrâkî bir felsefe sistemi kurmaz. Fakat insanı akıl, aşk, ahlâk ve tecrübe yoluyla olgunlaştıran büyük bir şiirsel düşünce mimarisi oluşturur.

Behmenyâr’ın yolu kavramdan varlığa gider. Sühreverdî’nin yolu karanlıktan nura. Nizâmî’nin yolu ise hikâyeden hikmete.

Bu üç yol birbirini dışlamak zorunda değildir. Çünkü insan yalnız akıl, yalnız sezgi veya yalnız duygu değildir. İnsan bilen, hisseden, seven, karar veren ve eyleyen bir bütündür. Nizâmî’nin büyüklüğü, insanın bu bütünlüğünü şiir diliyle kurmasındadır. Onun kahramanları bir fikrin cansız temsilcileri değildir. Hata yaparlar, arzularına yenilirler, severler, kaybederler, pişman olurlar ve dönüşürler.

Bu yüzden Nizâmî’de felsefe, soyut bir bilgi olmaktan çıkar; insan hayatının içinde sınanan bir hakikate dönüşür.

f0903538-fa2c-4b8c-82b7-82ff36b3b998-007.jpg

***

Fanilik Dünyayı Değersizleştirir mi?

Yolculuk insana varlığın hareket hâlinde olduğunu gösterir. Pencereden bakarken dağlar, köyler, ovalar ve şehirler geçiyor gibi görünür; oysa hareket eden biziz. Bu basit tecrübe bile varlık ile algı arasındaki farkı düşündürür.

Nizâmî’nin kâinatı da durağan değildir. Onun dünyasında varlık sürekli değişir; biçimler birbirine dönüşür, doğan ölür, yükselen alçalır, kudretli olan zayıflar.

Fakat bu değişim anlamsız bir çözülme değildir. Âlem ilahî hikmet tarafından kuşatılmıştır.

Nizâmî’yi dünyayı bütünüyle reddeden bir mistik olarak okumak eksik kalır. Onun şiirlerinde saraylar, bahçeler, beden, güzellik, musiki, aşk ve tabiat büyük bir estetik coşkuyla anlatılır.

Dünya güzeldir. Fakat mutlak değildir. İnsan dünyayı sevebilir; fakat onu Tanrı’nın yerine koyamaz. Güzelliğe hayran olabilir; fakat güzelliği sahip olunacak bir mülk sanamaz. İktidarı kullanabilir; fakat kudretini ebedî zannedemez.

Nizâmî’nin düşüncesinde fanilik dünyayı küçültmez. Tam tersine ona ahlâkî bir ciddiyet kazandırır. Vakit sınırlı olduğu için insanın nasıl yaşadığı önemlidir. Kudret geçici olduğu için onun adaletle kullanılması gerekir. Güzellik kaybolacağı için ona hoyratça değil, şefkatle yaklaşılmalıdır. Şairin bedeni toprağa döner; sözü yüzyılları aşar. Belki de ölümsüzlük hiç ölmemek değil, insanlığın hafızasında hakikatli bir iz bırakmaktır.

**

Hamse: İnsanlığın Beş Sınavı

Nizâmî’nin beş büyük mesnevisi — Mahzenü’l-Esrâr, Hüsrev ü Şirin, Leylâ vü Mecnûn, Heft Peyker ve İskendernâme — ayrı ayrı okunabilir.

Fakat bir bütün olarak bakıldığında karşımıza daha büyük bir mimari çıkar: Beş kapı. Beş durak. Beş insanlık sınavı.

Bu eserlerin kahramanları birbirinden farklıdır. Fakat sanki tek bir insan ruhu, beş ayrı hayatta kendi kemalini aramaktadır.

İlk kapıda insan kendisini tanır.

İkinci kapıda arzusunu terbiye eder.

Üçüncü kapıda aşk içinde benliğinin sınırına varır.

Dördüncü kapıda iktidarla sınanır.

Beşinci kapıda kudretten bilgiye, bilgiden hikmete, hikmetten hakikate yönelir.

**

Mahzenü’l-Esrâr: Kendini Bilmek

Her büyük yolculuk, yola çıkmadan önce başlar.

Yol azığı hazırlanır, niyet belirlenir, insan taşıdığı yükleri gözden geçirir. Mahzenü’l-Esrâr’da henüz büyük bir aşk macerası, geniş bir ülke veya dünyayı dolaşan bir fatih yoktur.

Burada insanın iç dünyası vardır: Adalet, kanaat, tevazu, merhamet, ölüm bilinci, kibir, dünya hırsı ve insanın kendisine ve başkalarına karşı sorumluluğu…

Eser sanki yolcuya sorar:

Neyi arıyorsun?

Neden yola çıkıyorsun?

Hangi yüklerden kurtulman gerekiyor?

Kendisine hâkim olamayan biri dünyayı nasıl doğru okuyabilir?

Nizâmî’nin cevabı açıktır: İnsan dışarıdaki yola çıkmadan önce içeride bir düzen kurmalıdır. Çünkü nereye giderse gitsin nefsini de yanında götürür.

Hamse’nin ilk kapısı bu yüzden kendini bilme kapısıdır. Kendisini yönetemeyen, hiçbir şeyi doğru yönetemez.

**

Hüsrev ü Şirin: Sahip Olmaktan Sevmeye

Hüsrev’in yolu kaçışla başlar. Taht mücadeleleri, siyasî entrikalar, saray hayatının ihtişamı ve aşk arzusu onu sürekli hareket ettirir. Fakat asıl yolculuğu coğrafi değildir. Kendisini sevmekten başkasını sevmeye, sahip olma arzusundan fedakârlığa doğru yaptığı iç yolculuktur.

Başlangıçta Şirin’i istemektedir; fakat onu gerçekten sevmeyi henüz bilmemektedir. İktidar sahibi olmanın her şeye sahip olma hakkı verdiğini sanır. Şirin ise aşkın iktidarla satın alınamayacağını gösterir. O yalnız bir sevgili değil, Hüsrev’in ahlâkî aynasıdır. Sevgi, sevdiğini kendi arzusunun nesnesi hâline getirmek değil; ona layık bir insana dönüşmektir. Ferhad ise aşkın emek tarafını temsil eder. Hüsrev’in elinde taç, Ferhad’ın elinde kazma vardır. Biri buyurur, diğeri dağı deler.

Fakat aşkın terazisinde unvanların ağırlığı azalır. Emek, sadakat ve samimiyet iktidardan daha değerli hâle gelebilir.

İnsan çoğu zaman sevdiğine doğru yürüdüğünü sanırken aslında kendisinin daha iyi bir hâline doğru yürür. Aşk insanı dönüştürmüyorsa, yalnız tutku olarak kalır.

**

Leylâ vü Mecnûn: Çölün Dersi

Yolların en ıssızı Mecnûn’un yoludur.

Kays, sevdiği kadının adını taşıyabilmek için kendi adını yavaş yavaş geride bırakır. Önce ailesinden, sonra kabilesinden, ardından insanların kurduğu dünyadan uzaklaşır ve nihayet çöle çıkar. Çöl yalnız coğrafi bir mekân değildir. İnsanla kendisi arasındaki bütün perdelerin kalktığı yerdir. Orada saray, unvan ve kalabalık yoktur. İnsan yalnız kendi arzusu ve acısıyla baş başadır.

Mecnûn toplumun ölçülerine göre delidir; şiirin ölçüsüne göre ise herkesin sakladığı hakikati açıkça yaşayan insandır.

Bu hâl tasavvufun derviş tipini hatırlatır. Bir tarikata intisap etmemiş olsa da bir sâlik gibi dünyadan soyunur. Fakat burada ince bir gerilim vardır. Mecnûn’un sevgisi saf ve dönüştürücüdür; buna rağmen aşkın insanı hayattan ve sorumluluktan koparabilecek yönü de gizlenmez.

Çöl hem kemal hem eksiklik mekânıdır. Çölden geçmek gerekir. Fakat çölde sonsuza kadar yaşamak değil. Hakiki olgunluk, yalnızlıktan yeniden insanların arasına dönebilmektir. Çünkü insanın hakikati yalnız kendisiyle değil, başkalarıyla ilişkisinde de sınanır.

39ff0cbe-3f31-49e4-9c77-64426d001726-001.jpg

**

Heft Peyker: Zevkten Adalete

Behram’ın yolculuğu bir seyahat defterine en çok benzeyen anlatıdır: Yedi köşk, yedi renk, yedi gün, yedi güzel, yedi hikâye…

Her köşk yol üzerindeki bir kervansaray gibidir. Behram her durakta dinler, görür, haz alır ve insan ruhunun başka bir yüzüyle karşılaşır. Başlangıçta cesareti, avcılığı ve hükümdarlığıyla öne çıkar. Güçlü ve yeteneklidir. Fakat iktidar insanın yalnız imkânlarını değil, kusurlarını da büyütür. Hükümdar eğlenceye daldığında ülke ihmal edilir. Sarayın ışıkları artarken halkın hayatı kararabilir.

Asıl ders sarayın dışında beklemektedir.

Behram, ülkesindeki adaletsizliği fark ettiğinde zevkin köşklerinden adaletin dergâhına yürümek zorunda kalır.

Nizâmî burada hükümdarlığın özünü açıkça ortaya koyar:

İktidar bir ayrıcalık değil, ağır bir sorumluluktur.

Devlet hükümdarın arzularını tatmin etmek için değil; halkın canını, malını, onurunu ve hukukunu korumak için vardır. Bir devlet adamının gerçek seyahati, ülke içinde dolaşmak değil; kendi kudret merkezinden başkasının acısına doğru yürümektir. Makam insanı büyütmez. İnsanın içinde ne varsa onu büyütür ve görünür kılar.

**

İskendernâme: Fatihlikten Hikmete

Ve nihayet bütün yolların en genişi: İskender’in seferi.

Mısır’dan Kafkasya’ya, Rus diyarından Hindistan’a, Çin’den karanlıklar ülkesine kadar uzanan bu dünya yolculuğu, daha büyük bir iç dönüşümün sahnesidir. İlk merhalede İskender dünyayı fetheden hükümdardır. Gücün diliyle yürür; dünya ona fethedilecek bir alan gibi görünür.

Fakat fetih arttıkça daha büyük bir soru belirir: Dünyanın tamamına sahip olmak insana ne kazandırır? Bir hükümdar şehirleri ele geçirebilir; fakat ölüm üzerinde hüküm kurabilir mi?

İkinci merhalede İskender’in tavrı değişir. Artık yalnız dünyanın hükümdarı değil, dünyanın öğrencisidir. Filozoflarla konuşur; varlığın kuruluşunu, insanın mahiyetini, göğün düzenini ve bilginin sınırlarını sorgular.

Kılıcın yerini soru alır. Bu dönüşüm Nizâmî’nin düşüncesinin merkezindedir: Güç bilgiye yönelmediğinde körleşir. Bilgi hikmete dönüşmediğinde kibir üretir. Hikmet ise insana hem imkânını hem sınırını gösterir.

İskender filozoflarla konuşurken gerçek büyüklüğün her soruya cevap vermek değil, bilmediğini fark edebilmek olduğunu öğrenir.

Üçüncü merhalede artık ne yalnız fatih ne de yalnız bilgindir. İnsanları adalete ve hakikate çağıran bir yolcuya dönüşür.

İlk seferde dünyaya hükmetmek ister. İkincisinde dünyayı anlamaya çalışır. Üçüncüsünde dünyaya doğru bir yön vermeyi amaçlar.

Fakat onun da ulaşamadığı bir şey vardır: Ölümsüzlük.

**

Hızır ve Âb-ı Hayat

İskender bütün dünyaya sahip olduktan sonra karanlıklar ülkesine gider. Aradığı şey dirilik suyudur: Âb-ı hayat.

Bu arayış insanlığın en eski düşlerinden biridir. İnsan kudret, bilgi ve zenginlik ister; fakat bütün bunların sonunda en çok zamanı yenmek ister.

İskender’in orduları şehirleri açmıştır. Fakat ölümün kapısını kapatamaz. Karanlıklar ülkesinde ona Hızır eşlik eder. Ne var ki suyu bulan İskender değil, Hızır’dır. Bu ayrıntı, Nizâmî’nin bütün düşüncesini özetleyen sembollerden biridir.

Fatih bulamaz; yoldaş bulur. Buyuran ulaşamaz; eşlik eden ulaşır. Kudretin eli kapıyı açamaz; tevazuun adımı eşiği geçer. Hızır’ın rehberliği sahip olmanın değil, yön göstermenin; üstünlük kurmanın değil, eşlik etmenin bilgisidir.

Modern insanın büyük yanılgılarından biri, her şeyi sahip olunabilir bir nesne olarak görmesidir: Bilgiye, tabiata, zamana ve hatta başkasının sevgisine sahip olmak…

Nizâmî’nin Hızır’ı ise hakikatin mülk edinilemeyeceğini gösterir. Hakikate sahip olunmaz. Onunla yürünür.

**

Ağdam: Yıkıntının Öğrettiği

Ağdam’a vardığımda Nizâmî’nin adalet düşüncesi, kitap sayfalarındaki soyut bir kavram olmaktan çıktı.

Bir şehrin yıkıntıları arasında yürümek, insanı tarihin ağır yüzüyle karşılaştırır.

Duvarlar yalnız taş değildir. Bir evin duvarı, içeride yaşanmış çocuklukların, sofraların, bekleyişlerin ve vedaların sınırıdır. Bir okulun yıkıntısında yalnız bina kaybolmaz; çocukların sesi de sessizliğe gömülür. Bir mezarlığın tahribi yalnız taşın kırılması değildir; ölülere ve hafızaya yönelmiş bir saldırıdır.

Ağdam’da fanilik ile zulüm arasındaki farkı düşündüm. Her şey zamanla yıpranabilir. Taş aşınır, duvar çöker, şehir yaşlanır. Fakat bazı yıkımlar doğal değildir. İnsan eliyle, bilinçle ve nefretle gerçekleştirilir. Zamanın yıktığıyla insanın zulümle yıktığı aynı değildir.

Nizâmî’nin dünyasında zulüm yalnız bireysel bir günah değildir. Toplumsal düzeni bozan, devleti çürüten ve hükümdarın meşruiyetini yok eden temel felakettir.

Adalet de yalnız mahkeme kararından ibaret değildir. İnsanın evine dönebilmesidir. Hatırasını yeniden kurabilmesidir. Ölüsünü anabilmesi, çocuğunu güven içinde büyütebilmesi, dilini ve kültürünü yaşatabilmesidir.

Fakat adalet, intikamla aynı şey değildir. Nizâmî, gücü ele geçiren insanın daha ağır bir sınava girdiğini hatırlatır. Mağdurken adalet istemek kolaydır; kudret sahibi olduğunda adil kalmak daha zordur.

Zaferin gerçek değeri, yıkılanı yeniden kurabilmesindedir. Ağdam’ın sessizliği bana şunu söyledi: Bir şehir yeniden yapılabilir; fakat onu kuracak ruhun adaletle beslenmesi gerekir.

74398c26-2f69-48c5-9f53-72071075a129.jpg

**

Şuşa’ya Çıkarken

Şuşa’ya doğru yükselen yol sıradan bir dağ yolu değildir. Yol kıvrıldıkça coğrafya yükselir, coğrafya yükseldikçe hafıza derinleşir. Şuşa uzaktan bir kale gibi görünür; yaklaştıkça onun yalnız taşla kurulmuş bir şehir olmadığı anlaşılır. Şuşa şiirle örülmüş bir hafızadır.

Vâkıf’ın sözü, Natevan’ın zarafeti, Üzeyir Hacıbeyli’nin musikisi, Han Şuşinski’nin sesi ve Karabağ’ın makamları, şehrin görünmeyen surlarıdır.

Şehirler yalnız taşla korunmaz. Bazen onları asıl koruyan şiirleri, türküleri ve insanlarının hafızasıdır. Taş yıkılabilir; fakat söz canlıysa şehir bütünüyle ölmez.

Şuşa’ya çıkarken Nizâmî’nin sekiz asırlık yolculuğunu düşündüm. Nice hükümdar yaşamış, nice saray kurulmuş ve yıkılmıştı. Nizâmî’nin eserlerini sunduğu iktidarların çoğu bugün yalnız tarih kitaplarında birkaç satırdır.

Fakat şair hâlâ konuşuyor. Demek ki sözün saltanatı, kudretin saltanatından daha uzun sürebiliyor.

Şuşa’da zafer ile kültür arasındaki bağı da yeniden düşündüm. Bir şehri askerî olarak geri almak mümkündür; fakat onu ruhuyla yeniden kurmak şiirin, musikinin, mimarinin, eğitimin ve adaletin işidir.

Gerçek fetih, toprağın geri alınmasıyla başlar. Hafızanın ve hayatın geri dönmesiyle tamamlanır.

Zaferin kalıcılığı düşmanı yenmekten çok daha fazlasını gerektirir: Okulların açılması, çocuk seslerinin sokaklara dönmesi, musikinin yeniden yükselmesi, şairlerin yeniden konuşması ve insanların evlerine güven içinde yerleşmesi…

Bir şehrin gerçek dirilişi bunlarla mümkündür. Şuşa bana yalnız geçmişin acısını değil, geleceğin sorumluluğunu da düşündürdü.

**

Sözün Uzun Yolu

Nizâmî’nin açtığı yol kendisiyle sona ermedi. Bu coğrafyanın şiir ve düşünce tarihinde insan, aşk ve hakikat meselesi daha sonra Nesîmî ve Fuzûlî’de yeni biçimler kazandı.

Nizâmî’de insan, toprak ile ruh arasında yükselmeye çalışan ahlâkî bir yolcudur. Arzularıyla, iktidarla, aşk ve ölümle sınanır; akıl, emek, adalet ve hikmet sayesinde olgunlaşır.

Nesîmî’de insan, ilahî hakikatin tecelli ettiği büyük bir sır hâline gelir. Yalnız yaratılmış bir varlık değil, varlığın anlamının yansıdığı bir aynadır.

Fuzûlî’de ise aşk, insanı acziyetinin en derin noktasına götürür. Acı, yalnız bir mahrumiyet değil; benliği incelten ve insanı hakikate hazırlayan bir terbiyedir.

Nizâmî’de aşk eğitir. Nesîmî’de insan ilahî sırrı taşır. Fuzûlî’de acı insanın benliğini arındırır.

Bu üç büyük şair aynı şeyi söylemez. Fakat aynı büyük sorunun çevresinde yürür: İnsan nedir ve nasıl tamamlanır?

Bu süreklilik, şiirin Türk-İslâm düşünce dünyasındaki yerini gösterir. Bizim medeniyetimizde şiir yalnız duyguların süslü ifadesi değildir. Metafiziğin, ahlâkın, siyasetin ve insan bilgisinin taşıyıcısıdır.

Şair çoğu zaman aynı zamanda mütefekkirdir. Çünkü bazı hakikatler yalnız kavramla söylenemez. Akıl yolu gösterir.

Şiir ise o yolun insan ruhunda nasıl yaşandığını anlatır.

Dil, Yurt ve Aidiyet

Nizâmî’nin kimliği, modern çağda yalnız edebiyat tarihinin değil, kültürel ve siyasî tartışmaların da konusu olmuştur.

Mehmet Emin Resulzâde, Azerbaycan Şairi Nizami adlı eserinde onu Azerbaycan’ın tarihî ve kültürel varlığı içinde konumlandırır. Bu yaklaşım, Nizâmî’nin Farsça yazmış olmasını yaşadığı coğrafya, kültür ve toplumsal hafızadan koparmaya karşı çıkar.

Dil ile kimlik bütünüyle aynı şey değildir. Orta Çağ’ın edebî dilleri, bugünün millî devlet sınırlarıyla bire bir örtüşmez. Bir şair eserini döneminin büyük kültür diliyle yazabilir; fakat hayal dünyası, tabiat tasvirleri, tarihî tecrübeleri ve ahlâkî duyarlılığı doğduğu coğrafyanın izlerini taşıyabilir.

Nizâmî’nin Azerbaycan’a aidiyeti, onun evrenselliğini küçültmez. Tam tersine, evrensel eserler çoğu zaman belirli bir toprağın derin tecrübesinden doğar.

Yunus, Anadolu’dan konuşur; fakat insanlığa seslenir.

Goethe, Alman dilinde yazar; fakat dünya edebiyatına aittir.

Nizâmî, Gence’den yükselir; bütün insanlığa ulaşır.

Köklülük ile evrensellik birbirinin karşıtı değildir. Kökü olmayan ağacın dalları göğe uzanamaz.

Nizâmî, Azerbaycan’ın büyük şairidir. Farsça edebiyatın zirve isimlerinden biridir. Türk-İslâm medeniyetinin müşterek mirasıdır. Bütün bunların ötesinde, insanlığın büyük hakîm-şairlerinden biridir.

Bir aidiyet diğerini yok etmek zorunda değildir. Büyük isimler, tek bir çerçeveye sığmadıkları için büyüktür.

**

Yoldaşlık: Birlikte Yürümek

Yol yalnız yürünmez.

Her yolculuğun görünen veya görünmeyen yoldaşları vardır. Bazen ailemiz, bazen dostlarımız, bazen de yüzyıllar önce yaşamış bir şair bize eşlik eder.

Nizâmî’nin eserleri de yoldaşlıklar üzerine kuruludur: Hüsrev ile Şirin, Mecnûn ile Leylâ, İskender ile Hızır, hükümdar ile bilge, insan ile toplum arasındaki ilişkiler kişinin kim olacağını belirler.

İnsan yalnız başına cömert olamaz. Cömertlik bir başkasına yönelir.

Yalnız başına adil olunmaz. Adalet başkasının hakkını gözetmektir. Sevgi tek kişilik bir his değildir. İnsanı kendisinin dışına taşır. Bu nedenle Nizâmî’nin kemal anlayışı bireysel olduğu kadar ilişkiseldir.

İnsan başkalarıyla kurduğu bağlarda sınanır. Hüsrev, Şirin’in aynasında kusurlarını görür. Behram, halkın mağduriyetinde hükümdarlığının eksikliğini fark eder. İskender, filozoflarla konuşarak bilgisinin sınırını öğrenir. Yol arkadaşlığı yalnız birlikte yürümek değildir. Birbirinin yükünü fark etmektir.

Gerçek dost, yalnız bize eşlik eden değil, gerektiğinde bizi kendimize karşı uyaran insandır.

Medeniyetler için de durum aynıdır.

Türk dünyası fikri de böyle bir yoldaşlık fikridir. Yalnız siyasî bir birlik arayışı değil; ortak kelimelerin, destanların, acıların, duaların ve şiirlerin birbirini tanımasıdır.

Gazah’ta genç şairlerin sesi, Şuşa’da Vâkıf’ın hatırası, Bakü’de ortak dilin nefesi, Gence’de Nizâmî’nin hikmeti…

Hepsi aynı büyük yolun farklı duraklarıdır.

Kardeşlik bir slogan değil, ahlâkî sorumluluktur.

Birbirinin sevincini paylaşmak kadar acısını da yüklenebilmektir.

d2899f89-8637-44dd-ab8f-afa0a358b459-001.jpg

**

Gedər-Gəlməz: Gidip Dönülmeyen Yol

Nizâmî’nin İskender’e verdiği en çarpıcı derslerden biri, ölümü bir yol olarak adlandırmasıdır:

Gedər-gəlməz — gidilip dönülmeyen yer.

Bu ifade, ölüm hakkında söylenebilecek en yalın ve en derin sözlerden biridir. Ölümü bir duvar gibi değil, bir yol gibi düşünür.

İskender dünyayı dolaşmış, şehirleri fethetmiş, filozoflarla konuşmuş, karanlıklar ülkesinde dirilik suyunu aramıştır. Fakat sonunda onun da çıkacağı bir yol vardır ve bu yoldan hiçbir hükümdar geri dönemez.

Nizâmî ölümü yalnız bir yenilgi olarak anlatmaz.

Ölüm insanın sınırlılığını ortaya çıkaran son öğretmendir. Kudretin, servetin, şöhretin ve beden güzelliğinin mutlak olmadığını gösterir.

Kendi seyahatlerimde her dönüş yolunda bu ifadeyi hatırlarım. Çünkü her yolculukta küçük bir “gidip dönülmeyen” taraf vardır.

Bir şehre yeniden gidebiliriz; fakat onu ilk gördüğümüz andaki hâlimize dönemeyiz. Aynı yoldan tekrar geçebiliriz; fakat aynı insan olarak geçemeyiz. Zaman da bir gedər-gəlməz yoludur.

Fakat bu geri dönüşsüzlük yalnız hüzün sebebi değildir. Hayatı kıymetli kılan da budur. İnsan vaktin geri gelmediğini bildiği için nasıl yaşayacağına dikkat etmelidir.

Nizâmî’nin ölüm düşüncesi dünyadan kaçmayı değil, dünyada daha sahih yaşamayı öğretir. Mesele ne kadar uzun yürüdüğümüz değil, nasıl yürüdüğümüzdür.

**

Felsefe Neden Yolda Olmaktır?

Jaspers’in sözüne yeniden dönmek gerekir: Felsefe yolda olmaktır.

Çünkü insan hakikate bütünüyle sahip olamaz; hakikatin yolcusu olabilir.

Meşşâî filozof akılla yürür. Derviş kalple yürür. Seyyah ayakla yürür. Şair ise bütün bu yolları kelimede birleştirir.

Nizâmî’nin kahramanları da farklı yolları temsil eder:

Hüsrev arzudan aşka yürür.

Mecnûn kalabalıktan çöle ve benliğinin sınırına yürür.

Behram hazdan sorumluluğa yürür.

İskender kudretten bilgiye, bilgiden hikmete yürür.

Bu yolculukların hiçbiri kolay değildir. Her kahraman yanlış yollara sapar, gecikir, kaybeder ve yeniden başlar.

Nizâmî’nin insanı kusursuz değildir. Kâmillik de hiç hata yapmamak değildir. Kâmillik, hatadan sonra yönünü yeniden hakikate çevirebilmektir. Bu nedenle Hamse bir kahramanlık destanından çok, bir dönüşüm destanıdır.

Yolun felsefesi belki de şudur: İnsan bir yere varmak için değil, yolda dönüşmek için yürür. Gurbet insana yurdun ne olduğunu öğretir. Başka bir dil, ana dilin derinliğini fark ettirir.

Başka medeniyetlerle karşılaşmak, kendi medeniyetimizi ne kibirle büyüterek ne de aşağılık duygusuyla küçülterek anlamamıza yardım eder.

Yıkılmış bir şehir adaletin ne olduğunu gösterir. Bir dağ yolu insanın küçüklüğünü hatırlatır. Bir kitap ise bazen bütün yolculuklardan daha uzağa götürür.

Hikmet, Doğu ile Batı’dan birini seçmek değildir. Akıl ile kalpten birini susturmak değildir. Dünya ile ahireti, birey ile toplumu, aşk ile sorumluluğu birbirinden koparmak değildir. Hikmet, her şeyi yerli yerine koyabilmektir.

2fa2b321-2d26-493b-b4e1-545aef2ead04.jpeg

**

Sekiz Asırlık Bir Yol Arkadaşı

Nizâmî’nin bedeni Gence’de kaldı. Fakat sözü Gence’den çıktı; Anadolu’ya, İran’a, Hindistan’a, Orta Asya’ya, Kafkasya’ya ve Avrupa’ya ulaştı.

Şairler eserlerine nazireler yazdı. Ressamlar sahnelerini resmetti. Besteciler kahramanlarını musikiye taşıdı. Düşünürler insan ve adalet tasavvurunu tartıştı. Hükümdarların ülkeleri dağıldı, saraylar yıkıldı, siyasî sınırlar defalarca değişti.

Fakat Nizâmî yürümeye devam etti. Bu, sözün kudretidir.

Bir kitabı yıllar boyunca çantanızda taşıdığınızda o kitap artık yalnız bir nesne olmaktan çıkar. Üzerine yolun tozu, bekleyişlerin sessizliği, havaalanlarının yorgunluğu ve şehirlerin hatırası siner.

Kitap değişmez. Fakat siz değiştikçe içindeki cümleler de değişir. Gençken aşk hikâyesi olarak okuduğunuz eseri, yıllar sonra ahlâk kitabı gibi okuyabilirsiniz. Bir zamanlar yalnız macera gördüğünüz İskender anlatısında, daha sonra iktidarın ve ölümün trajedisini fark edebilirsiniz.

Nizâmî’nin kalıcılığı, her çağda aynı şeyi söylemesinden değil; her çağın sorularına yeni anlamlar açabilmesinden gelir.

O benim için artık yalnız araştırılan tarihî bir şahsiyet değil, yol boyunca soru soran bir yoldaştır.

İskoçya’da sordu: Bilgi seni hikmete yaklaştırdı mı?

İngiltere yollarında sordu: Bir hikâyenin bin yıl boyunca yaşayabilmesinin sırrı nedir?

Ankara’da sordu: Kudreti adaletle sınırlandırabiliyor musun?

Bakü’de sordu: Ortak dil, ortak bir vicdana dönüşebiliyor mu?

Gazah’ta sordu: Şiir yalnız güzellik mi, yoksa bir milletin sorumluluğu mu?

Ağdam’da sordu: Yıkılanı yeniden kurarken öfkenin değil, adaletin diliyle konuşabilecek misin?

Şuşa’da sordu: Zaferin hafızasını kültür ve merhametle geleceğe taşıyabilecek misin?

Gence’de ise en zor sorusunu yöneltti: İnsan, kendi hayatının hükümdarı olabilecek kadar nefsine hâkim midir?

Bu soruların hiçbirine kesin ve nihai cevaplar veremem. Zaten felsefenin yolda olmak oluşu da burada başlar. Cevaplarımız geçicidir; fakat sorularımız bizi diri tutar.

Nizâmî’nin bize bıraktığı en büyük miras, hazır hükümlerden çok, insanı kendisini sorgulamaya çağıran bu hikmet yoludur.

**

Varılacak Yer İnsan Olmaktır

İskoçya’dan başlayıp İngiltere, Ankara, Bakü, Gazah, Ağdam ve Şuşa üzerinden Nizâmî’nin Gence’sine uzanan bu yolculuk, bana coğrafyaların birbirinden ne kadar uzak, insanın temel sorularının ise ne kadar yakın olduğunu gösterdi.

Edinburgh’daki insan da Gence’deki insan da ölümü düşünür.

Glasgow’daki insan da Şuşa’daki insan da ait olmak ister.

Ankara’daki yönetici de Nizâmî’nin hükümdarları gibi güç ile adalet arasında sınanır.

Gazah’taki genç şair de sekiz asır önceki Mecnûn gibi kendi içindeki ateşe sözle biçim vermeye çalışır.

Medeniyetler değişir, araçlar gelişir, şehirler büyür; fakat insanın temel soruları kalır:

Ben kimim?

Neyi bilebilirim?

Nasıl yaşamalıyım?

Kimi ve nasıl sevmeliyim?

Gücümü ne uğruna kullanmalıyım?

Ölüm karşısında hayatın anlamı nedir?

Nizâmî Gencevî bu sorulara tek cümlelik cevaplar vermedi. Beş büyük eser, yüzlerce hikâye ve unutulmaz kahraman aracılığıyla insanı uzun bir yola çıkardı.

Bu yolun başında kendini bilmek vardır. Sonra arzuyu terbiye etmek gelir. Ardından aşkın içinde benliğin sınırlarını aşmak… İktidar karşısında adaleti korumak… Bilgiyi hikmete dönüştürmek… Ve nihayet insanın kendi sınırını kabul ederek hakikate yönelmesi…

Belki bütün seyahatlerin, bütün felsefelerin ve bütün şiirlerin vardığı yer aynıdır: İnsan olmak.

Fakat insan olmak, doğmakla tamamlanan bir hâl değildir. Her gün yeniden seçilen, emek verilen, düşülüp kalkılan uzun bir yoldur.

Bu yüzden Nizâmî’nin sözü hâlâ bizimle yürür.

Gence’den Şuşa’ya, Şuşa’dan Anadolu’ya, Anadolu’dan İskoçya’ya kadar uzanan görünmez bir yolda…

İnsan yürür.

Söz yürür.

Hafıza yürür.

Ve hakikat, ona sahip olduğunu zannedenlerin değil; onun yolunda yürümeyi sürdürenlerin önünde ufuk olarak kalır.

Bu haber toplam 538 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim