Rahmetli Mehmet Kaplan’ın ‘eser-devir-şahsiyet’ yöntemi minvalindeki roman okumaları, yani romanda anlatılanlarla yazarın yaşamı ve karakteri arasındaki irtibatın, geçmiş yaşamların günümüzde büründüğü şekillerin durumunun göz önünde bulundurulması bize büyük faydalar sağlar. Bu yöntemi dünya edebiyatının iki büyük ismi Balzac ve Flaubert’in iki kült romanını odağa alarak somutlaştırmaya çalışacağım iki yazıda.
Modern romanın önemli temsilcilerinden Gustave Flaubert’in Madame Bovary’si ve Honore de Balzac’ın Vadideki Zambak’ı dünyanın en çok okunan ve etkisini koruyan iki klâsik romanı. Her iki romanda da gerek tarihî, toplumsal, dinî, gerekse de iktisadî (Mustafa Özel’in kulakları çınlasın) pek çok ilginç detay var. İlk elden basit bir bilgi aktarayım bu romanlardan meselâ: 19. yüzyılın ikinci yarısında 1000 franklık borcun bir yıl sonra geri ödemesi 1070 frank, yani yıllık vade farkı yüzde 7.
Madam Bovary’de de Vadideki Zambak’ta da zengin ve aristokrat görünen fakat gerçekte farklı sorunlarla boğuşmak zorunda kaldığı için lâyık olduklarını düşündükleri şekilde hayat süremeyen aileler merkezdedir.
Roman, yazarın hayatından ve yazıldığı dönemin yaşamından bağımsız değildir demiştik. Misal, Balzac yetimhanede büyümüştür. Despot bir babaya, sıkıntılı ve karamsar bir aile ye sahiptir. Vadideki Zambak’ın Felix’i de tıpkı Balzac gibi küçük yaşlardan itibaren ailesi tarafından dışlanıyor, adeta bir başına bırakılıyor, çevresince de hor görülüyor, çok sıkıntılı bir çocukluk ve ergenlik evresi geçiriyor, son tahlilde de evli bir kadına aşık oluyor. Romanın kadın kahraman Henriette ise sorumsuz ve problemli bir kocayı idare ediyor, yaşadıkları evi çekip çeviriyor, ailenin geçim kaynağı çiftliği ve işçileri yönetiyor, böyle bir keşmekeşte karşısına çıkan ve onu deliler gibi seven Felix karşısında iffetini sonuna kadar koruyor, anneliğinden hiçbir şekilde ödün vermiyor.
Balzac’ın aile yaşantısının kuraklığı, daha ılımlı anne figürüne karşılık sert bir baba disiplininde çocukluğunu geçirmesi romanlarında evlilik kurumunu eleştirmesinin, daha ziyade kadınların tarafını tutmasının bir yansıması değil midir?
‘Madame Bovary’ de tezlerimizi ispatlar hüviyettedir. Genç ve güzel, taşrada doğmuş bir kadın olan Emma Bovary hayatı yavaş yaşayan kocasından bıkar. Bunda okuduğu aşk romanlarının etkisi büyüktür. En başta yazdığım cümleyi hatırlayın lütfen. Bayan Bovary evli olduğu halde toprak sahibi Rodolphe ve genç avukat adayı Leon’la flört eder ama ikisi de Bayan Bovary’den sıkılır ve onu terk ederler. Tefecilere epeyce borçlanan Emma Bovary intihar eder. İşkolik ve ilgisiz kocası tüm işlerle ilgilenmek zorunda kalır, bir müddet sonra o da ölür. Üstelik Madame Bovary’de anlatılanlar gerçektir. Roman yayınlandığında olayların geçtiği kasabadaki herkes kahramanların gerçek hayatta kimler olduğunu hemen anlamıştır. Romanın geçtiği mekânlar günümüzde halen yoğun bir şekilde turist çekmektedir. Aslında realizmden (gerçekçilikten) nefret eden Flaubert, bu akımın kült eserlerinden birini vücuda getirmiştir, kaderin cilvesi işte(!)
Romanın gücüne dair bahsimiz ilginizi çektiyse Amerikalı öncü eleştirmen James Huneker’in Flaubert gibi zirve isimleri farklı cephelerden anlattığı Egoistler’ini (Ketebe) okumanızı isterim. Yarın yer kalırsa bu kitaptan da kısaca bahsetme niyetindeyim.
Gustave Flaubert’in yaşamıyla roman arasındaki bağa gelince… Flaubert’in babası burjuva, tanınmış bir doktor. Sanat sevgisini, kültürsüzlüğü küçümsemeyi, maceraya eğilimini aristokrat bir aileden gelen annesinden aldı. Hayatının neredeyse tamamını annesinin evinde kitaplarla dolu ve çılgınca bir okuma ve yazma faaliyeti içinde geçirdi. Edebiyata öyle düşkündü ki çevresi onu kafadan kontak görürdü.
Hasılı Flaubert de kahramanı Emma Bovary gibidir. Zenginlik, aşk arayışları, sürekli bir aşağılık kompleksinin pençesinde kıvranma ikisinde de ortak. Balzac’tan farkının çok daha güzel bir çocukluk ve ilk gençlik evresi geçirmesi olduğunu anlıyoruz. Ama yine de yaşamının kilidi zengin ve büyük bir aşk yaşama arzusu; kahramanı Bovary gibi her şeyi kendi elleriyle çıkmaza sokuyor, tarumar ediyor.
Vadideki Zambak’ın Henriette’si evli ve anne, iffetine bağlıdır. Emma Bovary de Henrieette gibi evli ve çocukludur fakat sık sık sevgili değiştirmesi, yaldızlı yaşamın pençesinde parayla kurduğu dengesizlik yüzünden hayatını kendi elleriyle perişan eder. Üstelik eşi Mr. Bovary kendisini çok sevmektedir, bu konuda Henriette’den daha avantajlı durumdadır.
Balzac ilişkiler konusunda Flaubert’e göre daha ahlâkçıdır. İki romandan kadın, aile, ahlak vs. gibi kavram ve kurumlarla ilgili pek çok özellik ve mesaj bir araya getirilerek sosyoloji, psikoloji, ilâhiyat vd. alanlarında şümüllü bir makale kotarılabilir.
Okura verilen mesajlar, çıkarılacak dersler ise oldukça somut ve nettir; “Evli bir kadına bağlanmak hatadır. Bir kadının hoyratça borca girmesi, şaşaa peşinde koşması kapanmaz yaralara, hatta hayatına mal olabilir. Bir erkek ailesine sahip çıkmalı, eşinin ihtiyaçlarını ve ilgi alanlarını her daim göz önünde bulundurmalıdır. Çocuklukta aile desteğinden mahrum kalan fert yaşam boyu yanlış yerlerde ve yanlış kişilerle sevgi arayışına girer, neticede kendi hayatını da çevresindekilerin hayatını da tarumar eder. Para işin içine para girdiğinde hiç kimseye güvenilmez, o yüzden parayla ilişkide ana koşul ödeyemeyeceğin yükümlülükler içine girmemektir.”
Ayrıca her iki roman da manifestovari tesirli cümle örnekleriyle örülü olduğunu belirtmeliyim. Vadideki Zambak’tan bir örnek aktarayım; “Sevilen kadın bütün kadınların en güzeli değil midir? Çok acı çeken insan, çok yaşamış demektir. Annem demire benzer. Dövüldükten sonra başka bir demirle birleşebilir ama kendisi kadar sert olmayan her şeyi kırar çarpmasıyla. Bana inanın, aşkla geçen bir ömür yeryüzü yasasının ölümcül bir istisnasıdır; bütün çiçekler solar; büyük sevinçlerin yarını varsa bu kötü bir yarın olacaktır. Gerçek hayat, acılarla dolu bir hayattır. Düşünce insanın elinde değildir. Sadece, acıların ortasında hapsedilebilir. Başkalarının mutluluğu artık mutlu olamayacakların avuntusudur. Bir kadın ne kadar çok seviyorsa o kadar yaralıdır. Ruhumun ücra köşelerinde, tıpkı sakin havalarda fark edilen ve fırtına dalgalarının parçalar halinde kumsala fırlattığı o kabuklu deniz ürünleri gibi, gömülmüş dokunaklı anılarım var. Manevi yalnızlık da dünyevi yalnızlıkla aynı etkileri doğurur: Sessizlik en hafif yankıları değerli kılar, kendine sığınma alışkanlığı da öyle bir duyarlılık geliştirir ki, buradaki kırılganlık bizi etkileyen duygulanımların en ufak ayrımlarını bile belli eder.”
İlişki ve aile birliği odaklı iki büyük roman üzerinden romanın etkileri ve önemini dilimiz döndüğünce anlatmaya çalıştık. Konu yelpazesi genişledikçe başka birkaç romandan da örnek verdiğimizde hükümlerimiz daha tartışmasız hale gelecektir. Bizim edebiyatımızdan misaller verelim biraz da. Meselâ, Kemal Tahir’in romanları değme tarih kitaplarında bulamayacağımız bilgi ve anekdotlarla bezelidir. Aynı şekilde milli mücadelenin, birlik beraberliğin, şuurlu bir vatan evlâdı olmanın timsalleri Tarık Buğra’nın, Halide Edip Adıvar’ın romanlarında bolca yer teşkil eder.
Hep anlatılan, Marcel Proust hayranlarının daha bir bildiği kıssayı hatırlayın; Adamın biri ileri yaşlarında hayatını boşa geçirdiğini idrak eder ve pişman olur. Kalan zamanını daha verimli geçirmek, geçmişini telâfi etmek derdiyle yanıp tutuşmaya başlar. Devrin bilgesine gider ve durumu anlatır: ‘Ben bugüne kadar yeterince okumadım, anlamlı değerlendirmedim yaşamımı’ der. Bilge adamın tavsiyesi nettir; “Marcel Proust’un kitaplarını oku, o sana yetecektir ve yeni pencereler açacaktır.” Proust’un ‘Kayıp Zamanın İzinde’ adlı kült romanların müellifi olduğunu biliriz.
Roman türünde başka türlerde olduğu gibi okumaya nerden başlayayım diye bir durum da söz konusu değildir. Mustafa Özel’in, Fethi Naci’nin, Ömer Türker’in yazılarından anahtarlar bulabilir yahut yüreğinizin götürdüğü romanları okuyabilirsiniz.
Romana dair anlatılacaklar, değerlendirmeler bitmez. Okunan her roman yeni bir dünyaya, dostluklara ve diyarlara açılan bir kapı, öğrenilen yeni bilgilerdir, daha iyi yaşamayı bilmek/öğrenmektir. Yani roman sadece bir roman değildir, pek çok şeydir.
Bol ‘roman’lı günler, bereketli okumalar dilerim…






























Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.