Ülkemizin maruz kaldığı topyekün saldırıların, iç ve dış tehditlerin hikâyesi neredeyse tarihimizle yaşıttır diyebiliriz.
Köklü ve kadim tarihimiz muazzam başarı ve zaferlerle doludur. Bu ışıltılı zamanların Osmanlının son dönemlerinde yok olmaya yüz tutmasını engellemek için modernleşme diye tavsif edebileceğimiz çeşitli çalışmalara giriştik. Bunların ne derece doğru yapıldığını ve anlaşıldığını, sonuca ulaştığını tartışan çeşitli metinler her daim güncelliğini korumuştur. Bu minvalde biz de sayfamızın müdavimlerinin ve edebiyat camiasının yakından tanıdığı bir yazarla, Bilge Kültür Sanat’tan çıkan ‘Zamanın Eşiğinde’nin müellifi Mustafa Atikebaş’la modernlik, modernleşme gibi konuları konuştuk.
KAVRAMLARI DOĞRU ANLAMLANDIRMAK
“Biz modernleşme, modernizm, çağdaşlaşma gibi kavramları yanlış anlıyor ve değerlendiriyoruz” diyorsunuz. Mesela Marx ve takipçileri modernleşmeyi bir canavarlaşma olarak görürler. Modernleşme, modern yaşam nedir, izah eder misiniz?
Araba kullananlar bilir; bazı virajlar yumuşaktır, küçük bir manevrayla kolayca dönülebilir. Bazı virajlarsa serttir, dönebilmek için ‘geniş almak’ diye tabir edilen ve incelikli bir manevraya ihtiyaç duyarız. Hızı doğru zamanda düşürmek, virajın içindeyken belli bir momentumda kalmak gerekir. Çünkü ânî tepkiler, sert manevralar ölümle sonuçlanır. Modern kavramının bendeki tedâisi (çağrışımı) budur. Dolayısıyla modernliğe ilişkin kurduğumuz her cümle, her hüküm yüksek bir hassasiyet gerektirir.
Biz Türkler, modernleşme virajının içindeyiz hâlâ!
Bitmiş bir süreçten bahsetmiyoruz yani. Bu demektir ki frene basma lüksümüz yok. Virajı, yani modernliği görmezden gelemeyiz. Öyle ya da böyle her virajın bir sonu var. Mühim olan o sona geldiğimizde arabanın tek parça halinde kalmasıdır. Benzer şekilde bir an evvel geçip gidelim de diyemeyiz. Çünkü araba bize ait, fakat viraj bizim dışımızdaki bir gerçekliktir. Viraj, bizim karşılaştığımız, daha doğru ifadeyle maruz kaldığımız ve bizim yabancısı olduğumuz bir olgudur. İçine girdikçe, tanıdıkça ve onunla ilişki kurdukça bu yabancılık da bir nebze olsun ortadan kalkar. Burada dikkat edilmesi gereken husus, bütün bunları bir “denge”de tutabilmek marifetidir. Arabalardaki viraj denge çubuğunun işlevinden bahsediyorum. Şöyle hülasa edelim; biz kendimizi/arabamızı iyi tanımalıyız önce. Yûnus Emre’nin “kendöz(ü)” dediği şeydir bu. Diğer yandan virajı iyi tanımalıyız ki bu da kendimizde olmayanı bilmek/tanımak demektir. İşte Türk milletinin yaklaşık iki yüz yıldır muhtaç olduğu terkip bu denge fikridir.
İkiz kavramlarla düşünmenin zaafı kavram çiftlerinden birine hesabı verilmiş bilgiden yoksun olarak meyletmedir. Yani idrakine varılmamış hükümler bizi bir tarafa iter. Bu itildiğimiz yerden gördüklerimiz asla olmamız gereken yerde göreceklerimizin aynısı olmaz. Lütfen, yakın tarihimizdeki sol/sağ, ilerici/gerici, eski/yeni kavram çiftleri üzerindeki münakaşaları bu zaviyeden tekrar inceleyin, demek istediğim bariz biçimde görülebilir.
“Modern” kelimesi etrafında şekillenen bütün kavramları doğru okuyabilmek için Doğu/Batı, yakın zamana kadar bizdeki adlandırmasıyla Şark/Garp kavram çiftlerinin mânâ uzayını bilmek gerekir. Doğu ve Batı kavramları 16. Yüzyıl’dan geriye gidildikçe silikleşir, hatta çok defa görünmez olur. Mesela Birûnî’ye doğulu demenin ya da Aquinolu Thomas’a batılı demenin bir anlamı yoktur; çünkü modern öncesi döneme ait böyle bir tasniften bahsetmek mümkün değildir.
Modernlik her şeyden evvel Batı’ya ait bir kavramdır. Dikkat edilirse artık Batı/Garp kavramını kullanıyorum çünkü modernlik ve Batı biri olmadan diğerinin anlaşılması mümkün olmayan kavramlardır. Modernliğin başlangıcına dair farklı tarihler belirlemek mümkün. Bence tarihten daha önemlisi modernliğin çıktılarını tespit etmektir. O zaman her bir çıktı için farklı tarihlerin ortaya çıktığı görülür. Mesela modernliğin siyasi açıdan çıktısı demokrasidir. Kültür bağlamında insan merkezlilik, iktisadi olarak Endüstri Devriminin getirdiği kapitalizm ve düşünce bakımından da bilim temelli dünya tasavvurudur. Tam burada Weber’in sözünü hatırlamak gerekir. Max Weber, modernlikle başlayan süreci ‘dünyanın büyüsünün bozulması’ olarak ifade etmişti. Eski dünyaya hâkim olan tanrı fikrinin yerini zamanla bir çeşit yarı-tanrı olan insan almıştır. Nietzsche’nin “tanrı öldü” dediği şey de budur tam olarak. Aslında tanrıyı öldürdük demek istiyor tabiî.
Modernlik, modernleşme, modernizm kelimelerinin hâlihazırdaki sözlük anlamları üzerinden anlaşılmaları pek mümkün değildir. Ancak tarihî ve sosyolojik karşılıklarının tespit edilmesiyle açıklığa kavuşabilir. Aynı çağda yaşayan, çağcıl, asrî, muasır gibi karşılıklar modernliğe ilişkin ilk elden bir fikir verse de tatmin edici değildir. Mesela ‘yazı makinemiz’ Ahmet Mithad Efendi ‘terakkiyât-ı zamaniyye’ der.
TÜRKİYE’NİN MODERNLEŞME SERÜVENİ
Türkiye’nin modernleşme serüvenine baktığımızda bizdeki modernleşmenin olumlu ve olumsuz sonuçları neler olmuştur, yani modernleşme maceramızın toplumsal değişime etkileri nelerdir?
İlim, kültür, sanat bahislerinde tutuculuk, bağnazlık felaket getirir. Bu her zaman ve her coğrafya için böyledir. Avrupa’nın teknikte sağladığı başarı çok belirgindi. Meselâ Mehmet Akif, Yahya Kemal, onlardan daha önce Namık Kemal gibi zevat Avrupa’yı bizzat görmüşlerdi. Avrupa’yı iyi tanıyanlarda –millî hasletlerini kaybetmemek şartıyla- aşağılık kompleksi gelişmez. Çünkü medeniyet sabit bir şey değil, bir süre bir coğrafyada ikamet ediyor, sonra bir başka yere göçüyor. Bu vetirenin farkında olan birisi telaşlanmaz. Çünkü şurası açık ki bilgi istenmediği yerden kaçar. Yahya Kemal bir yerde şöyle diyor:
“Frenk meziyetine meftûn olmağa başladığımız tarihten evvel yaşayan Türkler, yerli ve ecnebi bütün Hristiyanları hor görürlerdi… Hatta dinde, ilimde, ahlakta, terbiyede üstadımız olan Arapları, Acemleri ancak en okumuş tabaka yüksek görürdü. Halk tabakasından olanlar Arapları ve Acemleri hor görür asla adam kabul etmezdi.”
Tâ Selçuklu döneminden itibaren Türklerde böyle bir gurur vardır. Bugün özgüven dediğimiz şeydir bu. Bu özgüvenin kırılmaya uğradığı muhakkak. İsmet Özel’in Yahya Kemal’i iyi okuduğunu biliyorum. İyi ki de okumuş. Ona “Ben üstünüm, çünkü Türküm” dedirten his çok kıymetlidir, kaybetmememiz lazım. Ne var ki Yahya Kemaller gitti, İsmet Özeller de azaldı!
BATIYI ÖRNEK ALMA ŞEKLİMİZ
Türk insanının gelenekçi, dini konulara ve kutsallara saygılı bir profil çizdiğini söyleyebiliriz. Bu profilin Türk modernleşmesi ve Batıyı örnek alma minvalinde yeri, önemi ve etkisi ne olmuştur sizce?
Bugün bile Türk halkı, Türk toplumu, Türk milleti ifadeleri aynı anlamda kullanılmaz. Bunun çeşitli sebepleri var. Öteden beri bizde avam/havas, asker/reaya, köylü/şehirli gibi sınıflandırmalar vardır. Bunun edebiyattaki yansıması mâlum, halk edebiyatı/divan edebiyatı şeklindedir. Merhum Ziya Gökalp, bizim kültür ve medeniyete ilişkin yaptığımız bu tasnifleri kendimize has bir yapı kuramayışımıza, daima yabancı kültürlerin etkisiyle hareket etmemize bağlar. Şimdi sorudaki Türk insanı tabirini yeniden düşünmek icap ediyor. Kimdir Türk insanı?
Türk’ü diğer milletlerden ayıran belli başlı özellikleri var. Din ve lisan en başta gelenleridir. Bizim batılılaşma maceramızda en çok üstüne titrememiz gerekenler bunlardı, fakat gariptir, en az alâka gösterdiklerimiz de bunlar oldu. Bilerek yahut bilmeyerek, içerde veya dışarda Türk milletine düşman olanların ilk saldırdıkları sahalar da bunlardır. Diğer taraftan asker-millet oluşumuz tarihen sabittir. Maalesef bu tür hasletleri biz yalnızca savaş meydanında işimize yarar sanıyoruz. Hayatı idâme ettirmek, ekmeğini taştan çıkarmak, ele muhtaç olmamak gibi gayelerimiz varsa bu gayeleri temin edecek kuvvetin millî karakterimizde gizli olduğunu unutmamak lazım.
Zaman bize çok şey kazandırır ve fakat çok şeyi de alır götürür. Türk insanı dediğimiz varlık cetlerine ne kadar benzer? Elbette her halimiz, tavrımız bundan bin sene evvelki atalarımıza benzemeyecek. Onların hayal bile edemeyeceği maddi imkânlara sahibiz bugün. Diğer taraftan onların da bin türlü kusuru vardı. Dikkat edilirse bir mukallitlikten bahsetmiyorum. Özde bulunması icap eden, değişmeyen ve değişmemesi lazım gelen şeylerle ilgileniyorum. Bugün bir Avrupalı yahut Çinli bize bakıp ‘bu Türk’tür’ demiyorsa sorun onlarda değil bizdedir. Mozart’ın, ünlü Türk Marşı’nı mehter takımından etkilenerek bestelediği rivayet edilir. Aynı Mozart, Buhûrizâde Mustafa Itrî Efendi’yi tanısaydı çok başka şekilde fakat yine bir Türk karakteriyle karşılaşırdı. Demem o ki kılık kıyafetle ilgili bir durum değildir Türklük. Sanılanın aksine yalnız ırka dayanan, yalnız dine dayanan bir durum da değildir. Türklük, duruş ve duyuş meselesidir.
Sosyal bilimcilerin, edebiyat tarihçilerinin, umûmî tarihçilerin tasnifleri belli ölçüde işimize yarar, lakin bütün bu tasniflerin üstünde hakikatler daima mevcuttur. Karacoğlan ile Fuzûlî’de, Ebussuud Efendi ile Hacı Bayram-ı Veli’de, harp zamanı sabanını bırakıp tüfeğe sarılan köylü ile Kâzım Karabekir’de aranırsa binlerce fark bulunur. Fakat duyuş ve duruş itibarıyla her biri Türk’tür. Kendimizi kandırmadan şu soruyu soralım: Bugün Türk insanı diye nitelediğimiz zümrenin tamamında bu keyfiyet mevcut mudur? Yani her birimize bakıp da insanlar “bu Türk’tür” diyor mu? Modernleşme maceramız maalesef ki bugün Türk olmaktan utanan, Türk gibi görünmeyi zillet sayan yarı-aydın bir zümre yaratmıştır. İşte bunlar, virajı alamayıp uçuruma sürüklenenlerdir! -001.jpeg)































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.