Özellikle Trakya ve Karadeniz’de daha başka hissettiğim yöre insanların konuşmalarına bizzat şahitlik etmek için siz de kahvehaneleri ve çay ocaklarını mesken tutmalısınız.
Epeydir merak ettiğim Diyarbakır’a nihayet hafta sonu gittim ve gezdim. Elbette gitmeden önce gerekli araştırmaları yaptım. Pek çok Peygamber kıssası, menkıbe, şehre abdestsiz girilmemesi için şehrin girişine abdest alma yerleri yapılması gibi pek çok bilgi ve anekdot bana hazırlık evresinde eşlik etti.
Daha önce Sivas’la ilgili yazımda vurguladığım gibi bir yeri gezmeden evvel önyargıları bir kenara bırakmak gerek. Öte yandan ‘Doğunun Paris’i’ gibi pazarlama tezviratlarına inanmamak gerek, bu beklentiyi artıran bir etken ve bence o kadar değil. Evet Diyarbakır güzel, mübarek bir şehir; gezilecek çok yeri var, tabiatı da olağanüstü ama böyle Paris benzetmesinde anlatılmak istendiği gibi değil, normal bir Anadolu şehri. Kaldı ki ben cennet şehirlerimizin modernlik algısı adına Batı şehirlerine benzetilmesi, bir aşağılık kompleksine girilmesini de şuursuzluk olarak değerlendiriyorum.
Ülkemizin hemen her şehrinde bir Ulu Camii vardır. Bunların en eskilerinden biri de Diyarbakır Ulu Camii. Şehrin merkezinde yer alan Cami-i Kebir’in mevcut konumunda daha önce ‘Mama Tor’ olarak kayıtlara geçen bir kilisenin bulunduğu ifade ediliyor. Cami, bu kilise üzerinde gelişmiş. Pek çok onarımdan geçen caminin bahçesinde ve çevresinde çeşitli yapılar, medreseler bulunuyor. Benzerini Sivas’ta da görmüştüm; medreselerin küçük odaları günümüzde de aktif olarak okuma grupları, kurslar ve söyleşiler için kullanılıyor.
Diyarbakır’da gezilmesi gereken her yerin aşağı yukarı merkezde cami çevresinde bulunması bir başka avantaj.
Çin Seddinden sonra dünyanın en uzun surları da Diyarbakır’da. Sur, Suriçi’ni dolaşırken yer yer bu duvarları görebiliyorsunuz. Şehrin etrafını çevrelemiş ve hakikaten çok geniş bir alana yayılmış.
“Pembe Halka” Diyarbakır’ın merkezini ifade ediyor ve buradaki Suriçi bölgesi şehrin turistik merkezi. Gezilip görülecek yerlerin çoğu burada yer alıyor. Yaya olarak hepsini Diyarbakır’ın merkezi ifade ediyor ve buradaki Suriçi bölgesi şehrin turistik merkezi. Gezilip görülecek yerlerin çoğu burada yer alıyor; yaya olarak hepsini gezebilirsiniz; bir günde. Yine gezilmesi gereken ama benim gidemediğim Ongözlü Köprü Suriçi’nden araba ile sadece 8-10 dakika. UNESCO Dünya Kültür Miras Listesi’nde olan Hevsel Bahçeleri de Suriçi’nin tam karşısında. Yani isterseniz onları da aynı gün görmek mümkün.
Maalesef Körtik Tepeyi görme imkânım olmadı ama internette çok ilginç bilgiler buldum. En başta en az Göbeklitepe kadar önemli olduğu ve ön plâna çıkarılması gerektiği vurgulanıyor. Başka? Dünyanın ilk robotu da Diyarbakır’da El-Cezeri tarafından yapılmış. Dünyada yerleşik hayata ilk geçilen yerin de Diyarbakır’ın Ergani ilçesi olduğu yönünde de bulgular var.
Komşusu Şanlıurfa ile aralarındaki peygamberler şehri yarışını da hatırlatmam gerek. Mekke ve Medine’den sonra en çok peygamber ve sahabe mezarı Diyarbakır’daymış ve yukarıda kısaca bahsettiğim Ulu Cami de 5. Harem-i Şerif’miş. Yani Kâbe’ye bir şey olması halinde islâm dünyasının merkezi olması planlanan dördüncü sıradaki kutsal yer demek.
Eskiden Diyarbakır’ı bu şekilde rahat dolaşmak mümkün değilmiş sanırım. Ulu Cami ve etrafında hayat normalleşmiş. Ahmet Arif, Cahit Sıtkı, ve Cemil Paşa konakları rahatlıkla gezebilirsiniz. Onları geçip, İskenderpaşa ve Ziya Gökalp konaklarına doğru Suriçi’nin derinlerine girdikçe başka hülyalara kapıldığınızı hissediyorsunuz. Suriçi’nin diğer yakasında, yani yolun Hasan Paşa ve Sülüklü hanlarının bulunduğu tarafında olumsuz bir duruma ya da rahatsız edici bakışlara rastlamadım.
Suriçi’nin Diyarbakır’da en favori bölgem olduğunu vurgulayabildiğimi düşünüyorum. Buradaki hanlar sizi geçmiş yaşamlara götürüyor adeta. Hiç yeme içmeden bahsetmedik ama yeri gelmişken kahvaltınızı bu bölgede Hasan Paşa Hanında yapmanızı öneririm.
Osmanlı dönemi valilerinden Vezirzade Hasan Paşa tarafından 1573 yılında yaptırılan iki katlı, avlulu hanın ortasında sütunlu ve üstü kubbeli bir şadırvanı da bulunuyor. Diyarbakır’ın en ilgi çeken yerlerinden burası. İçindeki bölümlerin bazıları restoran, kahvaltıcı, kitapçı ve kafe olarak kullanılıyor. Kahvaltı demiştim ya; masaya öyle çok çeşit geliyor ki yok yok; bir kuş sütü eksik. Ciğerle güne başlayan da çok Diyarbakır’da.
Diyarbakır Kültür Evi de avlusunda oturup halka karışabileceğiniz bir başka Suriçi konağı. Şimdilerde Diyarbakır Kültür Turizm ve Musiki Derneği’nin evi, dernek faaliyetlerinin yapıldığı, şiir dinletilerinin, canlı Diyarbakır müziklerinin ve Diyarbakır mutfağından lezzetlerin de sunulduğu hoş bir yer.
Ahmet Arif, Cahit Sıtkı Tarancı, Ziya Gökalp müzeleri de özellikle görlmesi gereken yerler. Yazık ki ben gittiğimde Cahit Sıtkı Müzesi kapalıydı, diğerlerini gördüm. Ahmet Arif ve Ziya Gökalp’in doğduğu evi, kullandıkları eşyaları bir başka nostalji yaşatıyor, adeta yanınızdalar, adeta soluklarını hissediyorsunuz.
Cemil Paşa Konağı Kent Müzesi Diyarbakır kültürüne ait birçok ögeyi bulabileceğiniz güzel başka bir yer. Diyarbakır’ın en güzel sivil mimari örneklerinden biri olan konaklardan olan bu konak, şehirdeki en görkemli ve en büyük konakmış. Osmanlı valisi Ahmet Cemil Paşa tarafından 1888-1902 yılları arasında yaptırılan konak, diğer Diyarbakır konaklarında olduğu gibi kesme bazalt taşından, geniş avlulu ve havuzlu bahçesi, yazlık-kışlık olarak tasarlanmış.
Diyarbakır’ın ilk yerleşim alanı ve yönetim merkezi olan İçkale’de 20 burç ve 4 kapı yer alıyor. Burası; tarihi binalar, Arkeoloji Müzesi, Taş Eserler Müzesi, müze kafeteryası, valiliğe ait bir bina ve Saint George Kilisesi’nden oluşuyor.
Prehistorik Çağ, Helenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı devirlerine ait bir eser koleksiyonuna sahip Diyarbakır Arkeoloji Müzesi. Kazılarda, 12500 yıl öncesine ait, dokuma yapımında kullanılan kemik iğne, dokuma örnekleri bulunmuş. Müzenin yakınındaki Saint George Kilisesinin kubbesi çökmüş ama yine de çok görkemli. Ermeni kilisesine de gittim, halen ayinler yapılıyor, ortam beni çok daralttı, hemen çıktım. Başka şeyler de söyleyeceğim bu noktada ama neyse, ‘bizimkilerin hayranlığı öldürecek beni, kilise merakı’ deyip kısa keseyim.
1500’de Akkoyunlu Kasım Bey tarafından, sıra sıra siyah ve beyaz taşlardan yaptırılan Şeyh Mutahhar Cami’nin en önemli özelliği, dört sütun üzerinde inşa edilmiş minaresi olması. Bu minare, Anadolu’daki tek dört ayaklı minare örneği imiş. Rivayete göre bu dört ayağın altından yedi kez geçenin dileği kabul oluyormuş. Gezdim,durdum, gördüm, fotoğraf falan çektirdim de dilekte bulunmak falan bana göre şeyler değil ama isteyene denemesi bedava.
Hevsel Bahçeleri, On Gözlü Köprü ve Malabadi Köprüsü, merkeze 47 km. uzaklıktaki Eğil ve daha pek çok gezilip görülecek yer var ama yerim doldu.
Diyarbakır’ın çehresi değişmiş, belli; insanlar rahat ve mutlu. Çok samimi ve sıcakkanlılar. Her yer tur otobüsü kaynıyor, kalabalık; iğne atsan yere düşmez cinsten. Hakikaten de Doğu’nun kilidi Diyarbakır; mübarek bir şehir; bambaşka hissettiren, her şeyiyle etkileyici. Gitmeyenlere hararetle öneririm, ben de ilk fırsatta tekrar gideceğim, gezeceğim, görmediğim yerlerine de tanıklık edeceğim.
Tebdil-i mekânda ferahlık vardır, seyahat dolu güzel günler dilerim…































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.