• İstanbul 5 °C
  • Ankara -1 °C
  • İzmir 7 °C
  • Konya -1 °C
  • Sakarya 4 °C
  • Şanlıurfa 6 °C
  • Trabzon 8 °C
  • Gaziantep 2 °C
  • Bolu 1 °C
  • Bursa 4 °C

Yusuf Alpaslan Özdemir: Zaman ve Mekânın Dünden Bugüne Tesirleri

Yusuf Alpaslan Özdemir: Zaman ve Mekânın Dünden Bugüne Tesirleri
Yazımın hayatın en temel gerçeklerinden zaman ve mekân konusunda tevekküle, yeni kararlar almaya vesile olmasını umut ediyorum

Müslümanlar olarak zamanı Rabbimizin nimet ve ikramlarından biri biliriz. Müslüman için zamanın kıymetini koca Haşim, ‘Müslüman Saati’nde ne de güzel cümlelere dökmüş, okuyanı efsunlamıştı, nasıl unuturuz? Öte yandan değerini yeterince bilmediğimiz iki önemli kıymet de zaman ve sağlık …

Dinimizin direği namazın vakitlerini takip etme ihtiyacı Müslüman alimleri zamanın ölçümü, taksimi ve tayini konusunda çalışmalara itti. Henüz 9.asırda gözbebeklerimiz Semerkand, İsfahan ve Merağa şehirlerinin rasathanelerinde gök cisimlerini gözlemeye başladık ki, zamanı doğru hesaplamaya muvaffak olalım. Astronomide Batıdan o dönemde çok daha ileri seviyede olan Müslümanlar sadece güneş saatleriyle yetinmemişler su saatini de bulmuşlar, ayrıca takvim çalışmaları ile de meşgul olmuşlardır. Zamanı anlama ve yorumlamayı ise Farabi, İbn-i Sina gibi allamelerimize kadar götürebiliriz.

Sözde çağdaş şehir yaşamı insanoğluna zaman mefhumunun kıymetini unutturmaya başladı. Modern/kapitalist yaşamın getirdiği koşuşturmaca, zamanın hızlanmasına ve dağılmasına, tefekkürün unutulmasına yol açtı. Halbuki zamanın idraki herkeste farklıdır Tanpınar’ın dediği gibi; “…zaman şarta göre değişir. Büyümekte olan bir çocuğun zamanı başkadır, bir hastanın zamanı başka. Biz umumî zamanın dışındayız. Yani zaman tempomuzu değiştirmek mecburiyetindeyiz. Biz dünyaya yetişeceğiz. Benim söylediğim, kafilenin en sonunda olsak bile ona katılmak, onunla yürümek, hususi patikadan umumî caddeye çıkmak içindir. (…) (Zamanı) kendi başına bırakırsak lehimizde çalışmaz, bizim gibilerde her şey derine doğru çeker. Kanat değil, ayaktaki demirdir. Hayır, biz Shakespeare’in dediği gibi zamana doğru koşmaya mecburuz.”

Her şey aynen üstadın dediği gibi olmadı mı? Zaman artık hakikate götüren bir âmil olarak görülmüyor. Postmodern ve posttruth çağda hakikati kim takar zaten?

Zaman günümüzde eskisi gibi niteliğe göre değil niceliğe göre karşılık buluyor toplumda; artık herhangi bir nesneye dönüşmüş yani nesneleşmiş, yaşam da metalaşmıştır, bizi bekleyen Metaverse çağı da ‘meta’yı işaret etmiyor mu bize?

GELEN GİDENİ ARATIR

Gelen her gün eskiyi aratıyor. Kirli camın arkasında görsel de olsa nostalji seferlerine çıkmamız değişen güzelliklerini yerini alan cilâlı sahte maskelere isyan aslında, insan fıtratı doğruyu bilmez mi hiç?

Hayatımız keşmekeşe dönüşmüş, tarumar bir halde. Soluk almadan, düşünmeden, idrak etmeden, koşturuyor da koşturuyoruz.

Çağımızın anahtar kavramlarından biri de dakiklik, ama bu dakiklik bildiğimiz iyi mânâda olanı değil. Üzerinde yeterince düşünmeden, tevekkül etmeden bitmek bilmeyen dünyevî işleri ne pahasına olursa olsun yetiştirme adına artık dakik olmak: İş görüşmesine, buluşmaya, toplantıya, pazarlamaya, eğlenceye vaktinde git, her şeyi sorgulamadan yap, anı yaşa, düşünmeyi bir kenara bırak, hayatı dolu dolu yaşa ve her şeyi yetiştir, zamanı yetiştir. Yapmamız istenen, dahası mecbur bırakılan mühim işler silsilesi tamamen bundan ibaret. Bu yüzden hiçbir şeyin değerini anlamıyoruz, yeterince düşünmüyoruz, pek çok şeyi unutuyoruz ve neyin neye ne zaman ve nasıl lâzım olacağını hesaba katmıyoruz. Anlamını yitirmiş, içi boşaltılmış, ruhları aç bırakan, dan dun yaşamaya sevk eden, vicdansız/acımasız bir çağ bu çağ…

Halbuki Yüce Yaradan rızka kefildir, ölümden gayrı her şeyin çaresini nasip etmiştir. ‘Acele işe şeytan karışır’ yahut ‘geç olsun güç olmasın’ larla büyümedik mi biz? Ertelemelerin, gecikmelerin, olmamaların da hayırlı bir sebebi olacağı öğretilmedi mi bize, ‘sizin hayır bildiklerinizde şer, şer bildiklerinizde hayır vardır, siz bilmezsiniz’ demedi mi Rabbimiz? Kim dayattı bize her işin mutlak surette yapılması gerektiğini, ölmeden gezilecek/görülecek yerleri ve okunacak kitapları kim dikte etti? Artık boş zamanlarımızda bile zaman kaybetmekten korkmayı kim aşıladı bize?

Aciliyet duygusu ve kapitalist dayatmalarla yitirdiğimiz hafızamıza yeniden güvenmeyi, ‘an’da yaşadıklarımızdan eskisi gibi tat almayı, yüz yüze muhabbetlerin ve sağlam dostlukların yerini hiçbir şeyin dolduramayacağı gerçeğini tekrar ne zaman anlayacağız ve yaşamımıza katacağız?

SİZ KİMİ KANDIRIYORSUNUZ?

Madem bu köftehorların her dediğini yapınca çok mutlu olunuyor, sattıklarına sahip olunca reklâmlardaki gibi bir yaşam sürülüyorsa niye intihar edenler, aklını yitirenler ve yalnızlığa gark olanlar hep kendileri? Herkes kaybederken maddî kazanç sağlayanlar, hasta yapan da ilâç satan da hep onlar.

MEKÂN KADERDİR

İnsanın temel ihtiyaçlarından bir diğeri mekândır. Mekân denilince sadece içinde yaşanılan dört duvardan ibaret bir yaşam alanı anlaşılmamalıdır. Mekân sanılanın çok üstünde derin anlamlar taşır, zihniyetin ve yaşam tarzının değişimine/gelişimine direkt tesir eder, öte yandan insan gibi sürekli değişir.

İlk tahlilde dindarlık yahut sekülerlik dahi mekânın şeklini şemalini etkiler. Bunun en somut örneğini kadim zamanlardaki Osmanlı/Türk evlerinde ve mahalle kültüründe görüyoruz. Meraklısı rahmetli Turgut Cansever külliyatını okuyarak bu konuda teferruatlı ve ilginç bilgiler elde edebilir.

İlerleyen süreçte toplumumuzun kadim ev ve mahalle kültürü bir nebze gecekondularla yaşadı. Fakat daha çok zaruretten tercih edilen gecekondularda insanlar arası ilişkiler her ne kadar sağlamsa da, bir an evvel kurtulunmak istenen, ilk fırsatta başka yaşam alanlarına kaçılan yerlerdi.

Mahalle formunun bir nebze yaşatıldığı gecekondulardan sonra sırada site ve apartmanlar vardı ki insanlar artık geri dönülmez kuru ve yapay ilişkiler ağına adım atmıştı. Her şey eskisinden çok farklı olacak, kadim yaşamlar filmlerde kalacaktı.

 Müstakil evlerden müteşekkil ve yatay gelişen ‘Türk evi’ ne karşı dikey ve çok katlı apartmanlarla topraktan uzaklaşan insanlar sancılı bir sürece adım attı. Mahalledeki komşuluk bağlarının kalabalık site yaşamında esamisinin okunmaması, gösteriş ve beğenilme dürtülerinin tavan yapması insanımızı kadim kodlarından uzaklaştırdı. Daha önce çevrenin ve mahallelinin hak ve hukuku gözetilirken, sıkı bağlarla iç içe yaşanırken girişinde güvenlik olan, telefon ve resmi toplantılarla bağların kurulduğu kuru yapay yaşamlara evrildi hayatımız.

Köyden şehre göçün artması, bir anda normalin kat be kat üstünde konut ihtiyacının baş göstermesi zarafetten ve klâsik mimari çizgilerimizden fersah fersah uzak evlerden mürekkep toplu konut/TOKİ’lerle tanıştırdı bizi. Kapitalist dünyanın prensiplerine göre tasarlanan yeni ev modelinde dar ve basık, yeterince hava almayan alanlar ve pencere teknolojileri bir zamanlar huzurun beşiği ve sığınılan limanları evlerimizi çatışma alanlarına dönüştürdü. Sinir patlamaları evde, aile içinde başlayıp, komşulara ve sokaklara taşıyordu artık.

Kutu gibi, dar ve kalabalık apartmanlar/siteler ferah, avlusu olan, mahremiyete önem verilen, etkileşimin ve birlikteliğin çok olduğu geniş evlerin ve konakların da sonu oldu.

ARIZALI BİREYLERE DÖNÜŞMEK

Sosyolog Alev Erkilet’in isabetle vurguladığı gibi tüketim kültürüne/kapitalizme entegre bireyler “olmak” tan çok “sahip olmaya” odaklandı. İhtiyacı değil etrafa caka satmayı önemseyen, ‘onlarda var, bizde niye yok?’ şeklinde çekişmelere gark olan, neticede de hastalıklı ve yapay arızalı bireylere dönüştük.

Değişim sitelerle sınırlı kalmadı. Şehirli yalnızlara, şehirde geçici olarak ikâmet eden çalışanlara ve çalışmaya gelenlere yardımcı olmak için kurulan rezidanslar zamanla çeşitli şikâyetlere ve sıkıntılara merkez oldu.  Artık tarihi bir motif ya da kalıntı, mimarî mânâda ihtişamlı konutlar hayaldi…

KAYBOLAN MEYDAN KÜLTÜRÜMÜZ

Değişim sadece iç mekânlarla yani evlerimizle sınırlı kalmadı. İnsanların toplandığı, kaynaştığı, muhabbet ettiği, fikir alışverişinde bulunduğu ve buluştuğu ‘meydan’lar da kaybettiklerimiz listesindeydi. Aynı muhitte yaşayanlar aynı evlerde yaşamasalar da meydanlarda bir araya gelirler, yüz yüze konuşmasalar da bir yüz aşinalığına teşne olurlardı meydanlarda.

Meydanlar sadece öylesine oyalanılan, boş boş beklenilen yerler değildi; bir kültür, yaşam alanı, idrak noktasıydı. Meydan aynı zamanda şehrin kimliğini tamamlayan bir dinlenme alanı, cazibe merkeziydi. Dışarıdan gelen bir ziyaretçi o şehrin meydanını görür, şehirle ilgili ilk izlenimlerini meydanlardan edinirdi.

Birçok deyimimizin de menbaı olan ‘meydan’ aynı zamanda iktidarın zihniyetini yansıtan alanlardır; meydandaki bir kahvehane, etrafındaki etkileşim alanları bu izleri taşırdı. Bugün güzel Konya’mızda bir Mevlâna veya Zafer meydanında, Bedesten içinde, yahut Meram’da meydan kültürümüz eskisi kadar olmasa da şükür, yaşıyor ama ya birçok şehrimizin güzelim meydanları, heyhat!

Bugün meydanların eski işlevini görmemesi, ulaşım alanındaki gelişmelerle yürümenin artık ortadan kalkması meydanın topluma kazandırdığı zenginlikleri yok etti. Günümüzde meydanın yerini AVM’ler, mağazalar, kafeler doldurdu. Meydanın kadim işlevleri tüketime endekslendi. Artık önemli olan bir araya gelen, etkileşim içinde olan, konuşan ve kaynaşan, yeni tanışıklıklar elde eden insanlar değil, geçici olarak para karşılığı ağırlanan müşterilerdi

Bu haber toplam 322 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim