Mehmet Ali Abakay: Erzurum… Bir Tutam Erzurum

Mehmet Ali Abakay: Erzurum… Bir Tutam Erzurum
Memleket Yazıları - 12 Erzurum
Erzurum’u öncelikle kitaplardan okudum. Serhat mevsimi soğuk, insanı sıcak olarak bilinir. Bu şehre dair anlatılanları merak eden biri olarak tek başına gitmenin zorluklarının farkındaydım. Şehirde nelerin olduğunu merak etmemiz, bizi ülkenin farklı coğrafyalarında şehir araştırmalarına yöneltti.
 
Erzurum… Bir Tutam Erzurum
 
Bir soğuk mevsim… Aylardan şubat. Üşüyen bedenim alışkın değildir, uzayıp giden caddede Erzurumlu gibi dolaşmaya. Eksi yirmileri bulan soğuk, teni bıçak gibi sıyırırken, insanı yabancılaştırmadan alıkoyan elbette Erzurumlunun sıcakkanlı davranışları oldu. Bu hal ve durum, şehre ilk gelenin yabancılığını ortadan kaldırıyor, kıtlama içilen çay eşliğinde ikinci kez gelişe davetkâr kılıyor.
 
Mevsim yazken dolaştığım mekânlarda rahatça dolaşırken, şimdi ürkek yürüyorum, hemen düşeceğim, kayacağım korkusu hâkim, kaygısı var üzerimde, oldukça çetin şubat ayında.
 
Evliya Çelebî, damdan dama atlarken havada donan kediden bahseder, Erzurum’u anlatırken. “Donacak mıyım ben de Erzurum’da?” saplantısı içinde ruh halim, oldukça perişan. Erzurum’da soğuğun insan kemiğine işleyen korkusunu gittikçe atıyorum, düşüncemde. Erzurumlu, yavaş yavaş bu kaygılardan uzak düşmeme, burada yaşamın zorluklarını kolaylığa devşiren dostlar sebep oluyor.
 
Erzurum… Bir Tutam Erzurum
 
Ruha emniyet veren insanının sıcaklığı, cana yakınlığı, soğuk mevsimin insanı dehşete düşüren korkunçluk maskesinin ardında gizli endişeleri, suya düşen buz kütlesinin erimesi misali ortadan kalkıyor, bir bir. Tillo’da metfun İbrahim Hakkı Hazretlerinin “Mevlâm neylerse güzel eyler” ifadesinde saklı olan sır, adeta Erzurum’da yaşayan için umudun kaynağı olmuş. Biz, Maarifet-nâme Müellifi’nin dediğinden uzak düşmediğimiz için, Erzurum’u diğer şehirlerden olduğundan farklı görmeye çalıştık, gördüklerimizin ruha letafet veren güzelliğini ruha libas biçtik ve bu tarzda Erzen-i Rûm, bize başka göründü, ahvaliyle. Seyyahın gönlünde tabyalar, Sarıkamış, Nene Hatun, Pasin, İspir, Çifte Minareli Medrese, Kale Camii, Öşvank gezilip görülmesi gereken yerlerdendi. Şimdi Erzurum’dayız, bu sıralama içinde bilmediğimiz, birçok kitaba konu olmamış mekânlar var, tarihî yapılar söz konusu. Heyecanlanmamak elde değil!
 
Erzurum… Bir Tutam Erzurum
 
İlk kez gidişin verdiği acemilik ve ikinci gelişle farklılığını hissettiren Serhat Şehri… Ruslara, İranlılara karşı direnmenin sembolü, her türlü işgalden zorluklara göğüs gererek çıkmış Dadaş Ruhu’nun eskimediği, birlik ve beraberlik içinde işgallere karşı koymanın her zaman canlılığını muhafaza ettiği, her demde tarihin dedelerden çocuklara, çocuklardan torunlara kız-erkek fark etmeden öğretildiği, sözlü tarihin canlılığını yitirmediği Serhat’ın acılı şehri, Erzurum…
 
Yaşlı insanımızın elinden düşürmediği rengi siyah habbeleriyle nam salmış tespihin ana merkezi Oltu. Göz nurunun alın teriyle buluştuğu ve sanatla ruh inceliğinin bütünleştiği, Eyyub Peygamberin sabrının nişanı olarak bilinen tespih, diğer ülkelerde olmasına rağmen bizde kehribarla at başı gider. Her Erzurumlu, elindeki simsiyah tespihini, dedesinden babasına, kendisinden çocuklarına torunu için miras bilir.
 
Tespih danelerine dökülen göz nuru, alın teriyle buluşunca, her birisi gümüşle, altın işlemeyle bir mücevhere dönüşür. Nakşedilene Dadaş’ın sabrının ne denli olduğunu bilmek için bakınız. Otuz üç daneyi günlerce nakşeden usta, bıkmaz-usanmaz şekilde ortaya çıkardığı sanat eserini, bilmediği şehirlere gönderir, tanımadığı insanların parmaklarında yuvarlatır. Çekilen salavatlar, Subhan-Allah, Elhamdulillah, Allahuekber… Her kılınan namaz sonrası binlerce değil, milyon kere milyon güzel ifadelerden sonra yüze sürülen tespih… Kimi misk û amberle kokulandırılmış tespih danelerinde ustaya düşen hayır ve dua yok mu? Her daneyi bir araya getiren kavî ip ve imame. Adeta, “Sımsıkı sarılın asla dağılmayınız!” İlahî tebliğin gündelik hayatta hatırlatıcısı. Elimde tespihim ve düşündüklerim, bu Erzurum’da, Dadaşların Diyarı’nda.
 
 
Erzurum… Bir Tutam Erzurum…
 
 
Bir hanın içinde küçük bir atölye.Tek başına çalışan bir sanatkâr… Küçük kutularda birikmiş boy boy tespih daneleri. Ele alındığında sahibine itibar kazandıran Erzen-i Rûm menşeli tespihler bin bir emek ürünü. Hangi ustanın elinden çıktığı anlaşılabilir mi, bu tespihler? İçimde geçen sorunun cevabını tebessümle açıklıyor, gibi sanatkâr:
 
-Biz, taşa şekil veren ceddimizin yolunda sadece bir taklitçiyiz. Eskiden tespihi kim yapmış bilinirdi. Hangi tespih, hangi ustanındı, bilinirdi. Şimdi ihtiyaç çok, imalatı eskiye nazaran biraz kolay. Ben, yaptığım tespihin imamesinde kendimce bir işaret bırakırım. Sadece benden alan bilir, sipariş veren bilir, bunu.
 
Anlıyorum, o an içinden geçenleri. Mütevazı haliyle bu dededen oğula miras kalan sanat, şimdi sahipleneni çok. Bilenin de bilmeyenin de sürdürdüğü bir meslek. Tespihin en iyi taşının Oltu’da çıkarıldığını belirten usta, İran’dan getirilip “Oltu Taşı” olarak pazarlanan tespihlerden şikâyetçi.
 
 
Erzurum… Bir Tutam Erzurum…
 
Dedik ya, soğuk memleketin sıcak, sımsıcak insanının cana yakın insanına dair kimi tespitlerimizi. Oldukça yorgunluk, bî-tâb düşme hali var, üzerimizde. Erzurum’a yolu düşeni misafir etmek kolaydır. Bizim dönerin yatay şekli olan, öyle tarif edebileceğimiz "cağ kebabı". Bitlis’te, Siirt’te “büryan” neyse Erzurumlu için cağ kebabı öyle. Erzurumlu cağ kebabı ile ağırlar, misafirini, onunla gösterir, mihmandarlığını.
 
Misafir geldiğinde gidilen mekân, tanıdık bir aşhanedir, misafirperverliğin nişanesi olarak. Aşhaneye gidildiğinde istenen bellidir, misafirin hali, hareketi ele verir, kendisini. Cağ kebabını incecik şişe, sımsıcak biçimde, ustalıklı el hareketiyle geçiren usta, ateş görmüş ekmekle buluşturup önünüze bıraktığında artık gerisi size kalmış, bu emek isteyen yemek için.
Yenilen cağ kebabından sonra ikram çayını tek şekerle önünüzde görürsünüz. Siz, âdeti bilmeseniz boşalan çay bardağı yenilenir, durur. Şayet şekeri bardağa atıp karıştırırsanız, şeker sertliği sebebiyle erimez, mahcubiyet içinde kalırsınız. Kıtlama içmeniz lazım, çayı. Sert şekerden biraz kopartır, çayınızı yudumlarsınız. Ne zaman mı, boşalan bardağa tavşankanı çay bırakılmaz. Onu da etrafınıza bakıp öğrenmeniz lazım. Erzurum’a gittiğinizde bunu bilmeniz gerekir. Bunu bilmemek, bazen tebessüm dolu bakışlarla sizin duruma vakıf olmadığınızı hissettirir, benliğinize. Sakın bu hataya düşmeyin, çay içerken.
 
Erzurum… Bir Tutam Erzurum…
 
Erzurum’a giderken sımsıkı giyinmeniz gerektiğini belirtmiştik, yanınıza yünlü giysilerinizi almanız şarttır. Mevsim başka diyarda baharken Erzurum Palandöken gelinliğini üzerinden daha atmamıştır, doruklarında beyazlık hâkim ve esintiler serttir, fıtratı gereğince. “Bembeyaz Şehir” denilmesinin hikmeti, bundandır, elbette. Kar, eksik olmaz, gözün alabildiğince. Siz, sımsıkı giyinip gidin, Erzurum’a, Dadaşlar Diyarı’na. Şehri dolaşırken, güzelliklerine hayran kalmamak elde değil. Gezmeden gitmek olmaz, Erzurum’dan. Çifte Minareli Medrese’ye hayran kalmamanız için bir gerekçeniz olamaz.
 
Erzurum… Bir Tutam Erzurum…
 
Diyarbekir’de kardeşe “Keko-Kéké” demek nasılsa El-Aziz’de “Gakko-Gakkoş” aynıdır, Maraş’ta Ede’dir adı, Erzen-i Rûm’da isim, Dadaş’a dönüşür. “Dadaş” dendi mi akan suları durur Tortum Şelalesi’nin, donar adeta, duyulan sevinçten. Çünkü Dadaş, kardeşten öte bir bağdır, Erzurumlu için. “Dadaş” dendi mi, kardeşlikten öte bir samimiyet söz konusudur, anlayan, fehmeden için.
 
Erzurum… Bir Tutam Erzurum…
 
Erzurum’u “Erzen-i Rûm” olarak kullanırım, notlarımda, çoğunlukla. Çünkü Anadolu'nun bu kadim şehrinin Erzurum öncesi adıdır, bu isim. Kimi zaman Anadolu’nun kilidi bilinir, şehir. Akla neler gelmez, “Erzurum” denince?
Hüseyin Avni Ulaş’ı rahmetle anar, Erzurumlu. Yâda gelen Ulaş’a biz de rahmet diliyoruz, Rahman’dan. O milleti için, insanı için her şeyi göze almış bir kahramandır, nesilden nesle anlatılan.
 
Ömer Nasuhi unutulmazları arasındadır, son dönemin. Unutulmayan Bilmen, belleğinde saygın bir isimdir, şehrin ve dost meclislerinin, ilim ehlinin.
Kendi parasıyla birkaç uçak alıp Anadolu’ya getirten Nafiz Beg’i unutmaz, Erzurumlu. Bu denli insanını seven Nafiz Beg’i hatırlamamak, ahde vefaya saygısızlık değil de nedir?
 
Emrah, Erzurum’un ismini duyurmuştur, şiirlerinde. Kimse Erzurum’dan bahsetmezse adeta şiirleri kifayet eder, gibidir. O güzel dörtlüklerle örülü şiirlerin vazgeçilmez olanları, hala ezberinde durur, Erzurumlunun. Belleğinde canlılığını korur, şairlerin ve durmalıdır, ilk söylendiği gibi. Şiir çeşmesinin bağr-ı hûn eden mısraları, susayan yolcunun avucundan yudumladığı su misali, her bir mısra şairin ruhuna dinlenme ile nûş edilmiş gönülde dağlanmış yaralara merhem olurmuş gibi, kanlı gözyaşı didarı renklendirir, yanakları yol bilir, dudaklarında tuzluluk bırakır, eşke duçar olanın:
 
“Sabahtan uğradım ben bir fidana
Dedim mahmur musun dedi ki yok yok
Ak elleri boğum boğum kınalı
Dedim bayram mıdır dedi ki yok yok”
 
Abdurrezzak İlmî Efendi’nin insanı içinden dağlayan, esir kılan mısralarında, benlik-nefis buharlaşır, yok olur dünya hayatında sanki. Tasavvufun enginliğinde şiire bürünün mana, bir şey istemeye utanır, Halık’ından. Bunu lisan-ı edeb ile hatırlamalı ve en azından bu sese kulak vermeli, ruhuna gıda arayan, elindeki ile yetinmeyen, dünyanın geçiciliğinin farkında olmayanlar:
 
“Ey bizim Cananımız! Benim göğsümde lâle misali dağ var
Ey Gönül dostlarımız, ağzımdan ahımın dumanı çıkar, yükselir.”
 
Adeta asrın Fuzulîsidir, seslenen bize, bu edayla konuşturur kelâmı, yazdırır kalemiyle ve firkatten duyulan ıstırabı dillendirir:“İçimizde yanan (harlı) bu ateşten aniden kebap kokusu gelir.”
 
Reyhanî de halk şiirinin önemli yer tutan ve bilinen ismidir, kuşkusuz. O, herkesin, Erzurumlunun anlayabileceği şekilde dışa vurur, gönlünden geçeni:
 
 
“Bahar gelsin şu dağlara gideyim
Belki derdimize çare bir çiçek
Toplayıp devşirip derman edeyim
Açılan yaramı sara bir çiçek.”
 
İlmî Efendi de Reyhanî de aynı dertle hemhâldır, aynı dertten mustariptir. Lakin söyleyiş şekilleri farklıdır, nihayetinde. Onları anlamalı ve okumalı, hıfz etmeli bu günün kuşağı ki derde düşen için dermandır, söyledikleri.
Seyyahın şiire olan meyli depreşip durunca, kendi kalemine söz geçirmez olur. Hicvin ustası Nef’î memleketi anlatılınca hatırlamamak olur mu? Sihâm-ı Kaza ve Dördüncü Murad, bilinendir, aslında.
 
Hazık el-Seyyid Mehmed Efendi, Erzurum için ne demiştir? Bir de bunu öğrenmek lazımdır:
 
“Erzurum âb u tâbın nev-bahâr olsun da gör
Çeşme-sâr-çeşm-i pinhân âşikâr olsun da gör.”
 
Zaten biz, bunun için Erzurum’da değil miyiz? Elbette baharda gezmek lazım, Erzurum’u ve dolaşmakla ruhun eczalarını bir araya getirmek gerekir.
 
 
Erzurum… Bir Tutam Erzurum
 
Coğrafyasının el değmemiş bakir alanlarında Narman’a uğrayın. Orada kayaların nasıl şekillendiğini görün. Tabiatın insana insan eli değmemiş tablolarına hayretle bakın. İlginç manzaraları resmedin aklınızda, zihninize nakşedin güzellikleri, uzaklarda aramayın kayalarla çizilen tabloları hiçbir zaman.
 
Erzurum… Bir Tutam Erzurum…
 
Erzurumlu çok sevdiği Yunus Emre’ye bağrını cömertçe açmış, Dutçu mezarlığında, Tabduk Emre’yle. Dergâha odunun eğri olanını bile kabul etmeyen, yol vermeyen Yunusu ile Tapduk Emre yan yana mekânda kavuşturulmuş. Kapının eşiğine baş koyan, “Bizim Yunus” sözünü işitmedikçe sadece nefes alıp öyle kalan Yunus’u ile yan yanadır, mezarlıkta. Bu iki gönül insanının gerçekte nerede defnedilmesi önemli değil, önemli olan onların hatıralarına saygıdır, gelenekte. Herkes sahiplenmiş bu iki mutasavvıfı. Gaye birer Fatiha göndermek değil midir, gönülden: “ Kutbu’l-Ârifiyn Tabduk Emre… El-Ârif-i bi’llah Yunus Emre” Hâşizâde Hacı Ali Efendi, irşadı esas tutar, hayatında. “Ben gülü deste bağlarım / Desteyi dosta bağlarım” diyen bu gönül adamı, şimdi Yunus ve Tabduk makamıyla komşu olan türbesindedir.
 
Erzurum… Bir Tutam Erzurum…
 
“Erzurum” denince sesine meftun olduğumuz çok isim vardır. Kuşkusuz. Hepsini anmak isterdik, bu notlarımızda. Gelin görün ki meraklısı arar, bulur istediği vakit, Erzurum’un hatırlatıcısı ses sanatkârlarını. Mükerrem Kemertaş’ı unutmam mümkün olmadı, Erzurum denildiği zaman. “Yar koynunda bir çift suna beslenir” dedikçe. Eserin geri kalanını hatırlar, musıkîye meyli olan. Üstü yağmur, altı çamur ve yine gönlü hoş olanların yâr hanesinde oluşu, berrak bir uslûpla ifadesi…
 
Erzurum… Bir Tutam Erzurum…
 
Erzurumlunun istediği topraklarına yabancının el uzatmaması, ata yadigârı topraklarına adım atılmaması. Tabyalar onun içindir, aslında. Mecidiye, Aziziye, Büyük Palandöken, Küçük palandöken, Tafta, Karagöbek, olmak üzere yirmiyi aşkın tabya, bu amaçla yapılmıştır, Çanakkale’de olduğu gibi. Kimi yaptıran padişahıdır, zamanın kimi şehri canı-kanı pahasına koruyan komutanların.
 
Erzurum… Bir Tutam Erzurum…
 
İspir’e giderken sizin dikkatinizi çekecektir, Kaçkar Dağları. Kız Köprüsü’nden yürümeniz geçmişe yolculuk başlatmanızdır, bir manada. Çoruh’un çağlayışına tanıklık edilen an sonrası oldukça yükseklikte zamana direnen İspir Kalesi’ni görmeniz lazım. Erzurum Kalesi’ndeki mescid misali Allah’a uzanan ellerin açıldığı mescid dikkatten kaçmaz. Yine İsevî inancın kalıntısı üç nefli bir kilise, Tuğrul Şah Camii, ilmin ve irfanın merkezlerinden Kadıoğlu Medresesi İspir’in görülmeden geçilmemesi gereken anıt yapıları olarak durur, önünüzde.
 
“Belli ki bir köy” deyip geçmeyin, Sırakonakları. Oradaki evlere bakın, dünü hatırlayarak. Tabiatın yemyeşilliği içinde Sırakonaklar’da dinlenmeniz gerekir, bir müddet, atmak için yorgunluğu üzerinizden.
 
Erzurum… Bir Tutam Erzurum…
 
Erzurum’a geldiğiniz vakit, Tortum’u görmemek, ehl-i vicdana sığmaz. Akıl kârı değildir, bu. Mutlaka “şelale” denince içinde “Tortum” geçer, seyyahların notlarında. Kaleme alınan yazılarda “Erzurum” yer aldı mı, Tortum’un ismi geçmez mi? Kuzeydoğuya gidildikçe Tortum Gölü’ne varacaksınız, ayaklarınız sizi oraya götürecek. Birkaç köy sıralanır, yol boyunca. Tufanç, Akdağ, Tafta, Köşk birkaç isimdir, aklımızda kalan.
 
Tortum’da tuz üretim alanlarını görürsünüz, rastlarsınız dağ eteklerindeki beyazlığın suya yansıyan aksi gibi. Bembeyazlık alıp götürür sizi, Palandöken’den tuz kümelerine. Biri soğuk öbürü hayatın olmazsa olmazı tuzluluğa, tuzluklara.
 
Tortum’da sadece tuz yoktur, bunu bilmeniz lazım. Bölgenin en iyi bal üretim alanlarına sahiptir, Tortum. Arıcılığın yapıldığı, kara kovan balına bağlılığın esas olduğu şekerle şurubun kabul edilmediği Tortum’da balı tatmadan ve almadan ayrılmamanız lazım. Tortum Gölü’nün güzel manzaralarını seyre dalın yükseklerden. Nice kervanın gelip gitmesine tanıklık eden göl ve şelale… Kırk metreye varan yükseklikten aşağı inen suyun insan ruhunu dinlendiren çağıltısı, ritmik inişi, insanı dinlendiren bir musıkî tınısı… Suyla tedavinin olduğunu muhakkak bilirsiniz. Tortum Şelalesi, bu tarz bir vasfa sahip benim bakışımda.
 
Yedi Göller görülmeli, Tortum’a gelindiği zaman, şelale görüldüğü vakit. Sayamadığımız şekilde göl zenginliği vardır, burada. Mutlaka bir ağacın gölgesinde yorgunluk çayınızı yudumlamalısınız, Erzurumlunun içişi gibi, kıtlamayla.
 
Kıtlama için anlatılanları duymama rağmen işin İngiliz ve İran arasında krize varan boyutunu anlatmamıza gerek yok. Erzurumlu çayını kıtlama ile yudumlar. O, böyle görmüş ve bunu böyle sürdürmektedir.
 
Öşvank Kilisesi, görülmeye değer yapılardandır, dünden bu güne kalan. Vadi derinliğinde kalan yapının duvarlarında birçok kabartma-rolyef yer alır. Geçmişe tanıklığın birer mührü gibi, gelene kendisini hayran bırakır, mimarisiyle.
 
Güneybatı’ya yönelince Uzundere geride kalır. İsmini mescid ifadesinden alan dağların yukarısında Hahulî Kilisesi yer alır. Adı “Bağbaşı” bilinen köye uğrayıp Hahulî’yi görmekte fayda vardır.
 
Erzurum… Bir Tutam Erzurum…
 
Bir kaleler şehridir, Erzurum gezip dolaşan için. Birçok ilçede, köyde kaleler görmemek imkânsızıdır. Kimi harabe, kalıntı, kimi kısmen görülür biçimdedir, kimi restorasyondan geçmiş. Eski yerleşim alanlarından biri de Tortum ile aynı ismi taşıyan Tortumkale gibi. Bu köydeki kale, sadece Tortum ile isim benzerliği taşır.
 
Tespihin madeni, Oltu’ya gitmemek olmaz. Oltu’ya gitmek için Tortum’dan kuzeybatıya yönelmek lazım. Rotamız kuzeybatı olunca Güzelyayla Geçidi’ni aşmak lazım. Güzelyayla Geçidi sonrası Oltu Kalesi’ni görürsünüz, uzaktan uzağa. Önce Büyükorcuk sonra Kaleardı Köyü’nü geçerek.
 
Oltu Kalesi’nin ayakta duran yapısı kalan bölümleriyle seçilir, size fikir vermek için belirtmemiz lazım. Kalelerden gizli geçitten suya ulaşma hikâyeleri her yerde anlatıldığı gibi Oltu’da farksız. Kalede bu gizli geçit merdiveni, basamaklarıyla görülebilir. Burada Çıldır Kadısı Zinnun’un Türbesi yer alır. Zinnunî Mısrî Kabri daha uzaktadır. Burada yatan Mısrî için anlatılanları dinlemeniz söz konusudur. Oltu’da hamamı, Arslan Paşa Külliyesi’nden kalan camii, Ruslardan kalan kilise görülmeli. Gittiğiniz zaman Ağustos ise Kırdağ Festivali’ni kaçırmamalısınız. Festivalin yapıldığı köy yaklaşık yarım saatlik mesafede yer alır.
 
Bunca anlatım içinde Oltu Taşı Tespihi’ne geri dönmenin tam demidir, aslında. Sarıçam ya da ardıç ağacının ana kaynağı olduğu Oltu Taşı, reçinenin siyahlaşmış olanıdır. Oltu’da sadece teşbihe dönüşmez, bu taş. Hokkadan kaleme, ağızlıktan maskota, sahandan tepsiye kadar birçok hediyelik eşyaya dönüştürülür, almak isteyenin siparişi üzerine. Güzelsu, Hankaskışla, Günlüce, Taşlıköy, Alatarla, Dutlu, Sülünkaya olmak üzere rakımı yüksek dağlarda açılan ocaklardan tabaka halinde çıkarılan taş, en az 2000 ailenin geçim kaynağıdır, çıkaranı, işleyeni ve satıcısı olarak.
Şehrin alamet-i farikası Oltu Taşı yanında yeşim, kehribar olmak üzere diğer taşlara da rastlanır, kimi zaman. Şehrin turistik eşyasına vurulan mühür olan Oltu Taşı, sık sık tekrarladığımız gibi dededen babaya babadan oğula miras gelmiştir, Erzurum’da.
 
Kaleler Şehrinde bir de Kız-Oğlan Kalesi vardır, karşı karşıya duran. Anlatımlara bakıldığında karşılıklı iki kale, savunma amaçlıdır da birbirine kavuşamayan kıza-oğlana yorumlanır, kimilerince. Ne derecede doğrudur, bunu bilemeyiz. Kişi bilmediğini sormalı, öğrendiğini doğru yazmalıdır, aslında.
 
Erzurum… Bir Tutam Erzurum…
 
Penek’e giderken karşılaştığınız kilisedir. Oğuz-nâme’de adı “Ban Hisarı” olarak geçen Penek’in. “Gaziler” diye bilinen Bardız, Horasan tarafında yer alır. Oltu’dan ayrılarak Bardız’a gittiğinizde Liksor Deresi’nde dünden günümüze kalan ilk yerleşim alanlarını görürsünüz. Liksor Kanyonu ilginç özelliğe sahiptir. Bardız Kalesi’nin mevcut yapısı, stratejik açıdan önemlidir. Bardız’daki Vank Deresi Kiliseleri, Arslan Paşa Camii, Tarihî Çeşmeler görülmeye değerdir.
 
Tarihte acılar yaşatan Sarıkamış’a kolaylıkla ulaşamazsınız. Uzaktan baktığınız bu dağlara doğru okuduğunuz fatiha, ettiğiniz dua, sahiplerine ulaşır, kuşkusuz.
 
Horasan’da konaklamanız gerekebilir, bir ölçüde. Çobandede Köprüsü’nden geçin. Bir gözünü kaybedip altı göze düşen Köprü, Hazar’a Aras olarak akıttığı Bingöl Suyu ile Hasankale Çayı buluşma noktasındadır.
Hınıs’a giderken Söylemez Köyü’ne varırsınız. Hangi ana hangi baba, çocuğunu sevmez ve onunla konuşmaz? Bir saat sonraki yolculukta karşınıza çıkan bir kümbet “Ana” öbürü “Baba” adını taşır. Köyün ismi de Söylemez. Kümbetlerde yatan ana-baba, acaba düşmana insanının, çocuklarının, eli silah tutanların yerini söylemediği için canlarını feda ettiği için mi, Söylemez ismini almıştır: Söylemez Ana, Söylemez Baba. Söylemez Köylüsü size söylemese de mutlaka bunun anlattığımız durumla ilgisi vardır: Söylemez Ana-Söylemez Baba. Biz söyledik ya sormaya gerek yok, aslında. Hınıs Kalesi, yol yanındaki camii vadi içinde yer alır, bakılırken.
Çobandede Köprüsü’nden geçmenizle daha yeni ilçe olan Köprüköy ile karşılaşırsınız. Burada ismini çamurdan alan kaplıcayı ihmal etmeyin.
 
Narman’a dair bir cümle daha sarf edelim, unutmadan: Narman, Kapadokya’yı aratmayan peri bacaları yanında Micingirt ve Zivin Kalesi’ni de içine alır.
 
Hasan Kalesi’nde caketi kalanın hikâyesini sormadık. Aceb, kimin caketi kalmış da geri dönüp almamış? Bunu bilmiyoruz, açıkçası. Hasankale’ye vardığınızda Pasin’in ikiye ayrıldığını göreceksiniz: Aşağı Pasin-Yukarı Pasin. Hasankale’nin isminin sonradan Pasin’e neden dönüştürüldüğünü sizin merakınız için saklayalım. Hınıs-Köprüköy’de çamur kaplıcasına gidecek zamanınız olmadıysa burada Büyük Çermik ve Küçük Çermik Kaplıcası sizi bekliyor. Hınıs’ta dolaşırken ilçe merkezinden fazla uzak olmayan Miyadin Köyü’ne giderek köy ismiyle müsemma kümbeti görmeniz mümkündür. Sanamerli Hacı Ahmed Baba, 120 seneyi aşan dünya hayatına sahiptir. Gördüğü rüya üzerine Van’dan yola çıkar, Pasin’in Koşaf Köyü’ne ulaşır, İrşad için.
 
Erzurum… Bir Tutam Erzurum…
 
Her seyyah şehir merkezinden başlar, şehri anlatmaya. Biz, şehri en sona bırakmak istedik, öncelikli bilinmesi için ilçelerin.Her şehrin manevî mimarları vardır, kuşkusuz. Sahabî Abdurrahman Gazi gibi, unutulmazlar arasında olan. Hacı Ahmed Baba, Hacı Ali Efendi, İdris Beg, Osman Tosun Beg, Hafız Osman Bedreddin, Hacı İbrahim Baba, Rasim Efendi, Maksud Efendi, Ardıllı Hasan Dede, Abdussamed Beg, Abdulgani Zikrî Efendi ve diğer muhterem zevat olmak üzere onlarca bilinen isim, şehrin manevî dinamikleri arasındadır.
 
Erzurum… Bir Tutam Erzurum…
 
Erzurum’un şehir olarak inş’â tarihi Milad sonrası 400 yılları gösterilir. Tarih içinde Diauehi, Hatti, Haldî, İskit, Subaru, Spirian, Urartu, Med, Pers, Part, Selevkos, Roma, Sasanî, Bizans olmak üzere birçok egemenliğe tanıklık etmiştir. İslam Egemenliği’nde Iyad bin Ganm ile Abdurrahman Gazi’den başlayan yeni yüzü, kesintilerle Rus ve İran işgallerini yaşamıştır. Birkaç işgalde Ruslarla İranlılar tarafından yakılıp yıkılmış, insanı göç etmek zorunda kalmıştır. Şehrin tarihinde yaşanan bu med-cezir hali, insansız kalan şehri tanınmaz hale getirmiştir. 1402 Moğol İstilası, 1502 Safevî İstilası, 1828 Rus istilası ve 130.000 nüfustan 15.000 nüfusa düşen şehrin gördüğü 1877-1878 Rus saldırıları ile 1916’da tekrarlanan Sarıkamış’taki unutulmayan yıkılış, şehrin kronoloji tarihinde acılı dönemleri işaret eder.1924 içinde olan depremler, Horasan’ı ve Pasin’i adeta haritadan siler. Acılarını dindirmesini bilen Erzurum, yaralarını sarar, eski günlerine dönmeye çalışır, son yüzyılda.
 
Erzurum… Bir Tutam Erzurum…
 
Tarihî seyir içinde şu isimlerle adlandırılır, şehir: Karintas, Karin, Karana, Karnak, Theodosiopolis, Anastasıus, Kalikala, Kara Arz, Karaz, Ard-ı Rûm, Erzen-i Rûm, Erzürüm ve günümüzde yerleşen biçimiyle Erzurum.
Erzurum’u dolaşmak isterseniz, kaleden başlamak gerekir, aslında. Tepsi Minare’yle Kale Camii tarihten gelen canlılığını korur. Tepsi Minare, şehrin adeta sembolüdür. Küçük olmasına rağmen Kale Camii, Mescid olarak anılmaz.
 
Dört Kümbetten biri Emir Saltuk’a aittir. Diğer üç kümbet, farklı zaman dilimlerinde yapılmıştır, ev sahipliği yaptığı ebediyete kadar kalanlarına.
İç Kale’den güneye uzandığınızda Çifte Minareli Medrese, ihtişamıyla dikkatleri toplar, üzerinde. Taç Kapısı, yedi yüzyılı aşkın zaman içinde adeta çift minare muhafazasındadır. Medrese Padişah Hatun tarafından yapılmıştır. Değişik figürlerle kabartmaların İslam öncesi inançların etkisiyle yapıldığı açıktır. Bunu hem Çifte Minareli Medrese’de görmek mümkün hem Yakutiye Medrese’de. Yakutiye’nin adeta tek farkı çift değil tek minareye sahip olmasıdır. Taç Kapı’daki ihtişam, aynı çizgidedir, Çift Minareli Medreseyle. Kimi Şamanist figürlere de rastlanan bu iki ihtişamlı yapıda farklı inançların etkisi söz konusudur. Medreselerden Ahmediye Medresesi, Erzincankapı’da yer alır. Murat Camii komşuluğu Kadıoğlu Medresesi’ne uzanır.
 
Erzurum… Bir Tutam Erzurum…
 
İpek Yolu üzerinde olan şehrin en önemli bilinen hanı, “Taş Han” olarak isimlendirilen Rüstem Paşa Hanı’dır. Bu han, iki katlı biçimiyle göz doldurur, Erzurum’da.
 
Lala Paşa Camii, Lala Mustafa Paşa’nın Beylerbeyliği’nde Sinan eseri olarak inş’â edildiği söylemine sahiplik eder.
 
Erzurum… Bir Tutam Erzurum…
 
Biz, Erzurum’u anlatırken hata yapmış olabiliriz. Seyyahlığın kısa sürmesinin sebebi, fazla kalmamış olmamızdandır. Her güzelliğinden bir parça, tutam alarak dile getirmek istedik, Erzurum’u.
 
Kehribara karşı "Oltu tespihi…" Döner’in yerine "cağ kebabı…" Baklava’ya alternatif Taş kadayıfı… Musıkîsinde, şiirinde kadere rızada tam teslimiyet… Erzurum… Bir tutam Erzurum… Serhatın kadim şehri… Dadaşlığın merkezi, Erzen-i Rûm…
 
Üçüncü ziyaretimizde görüşmek üzere esen kal, sıcakkanlı-misafirperver insanlarınla soğuk mevsiminde kıtlama çayın nefasetinde, ısıt içimizi.
 
Erzurum… Bir Tutam Erzurum…
 
Bu haber toplam 778 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim