• İstanbul 15 °C
  • Ankara 11 °C

Altmış Yıl Sonra İstanbul

Mustafa KARA

İstanbul’u ilk defa 60 yıl önce gördüm.

İmam Hatip Okulu’nun birinci sınıfını Ankara’da okumuş ikinci sınıfta iken İstanbul’a nakletmiştim. O yıllarda İstanbul İmam Hatip Okulu’na başka şehirlerden nakil çok zordu. Bu zorluğu aşan kişi ise hemşehrimiz Beyazıt Camii İmamı Hafız İsmail Atay idi. Babamın istirhamı üzerine okul müdürü Enver Kutluğ ve İlim Yayma Cemiyeti’nin yetkilileriyle görüşerek bu kapının açılmasına vesile olmuştu. O zaman İlim Yayma Cemiyeti’nin başkanı Emekli kurmay albay Vehbi Bilimer idi. 1951 yılında kurulan Cemiyetin kurucularından biri de Atay Hoca’nın dostu Lokman Kuriş idi.

1970 yılında Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü’ne talebe olunca bu şehirden ayrıldım. Fakat ilişkilerimiz hiç kesilmedi. 1974 yılında başlayan Tuzla Piyade Okulu yedek subay öğrenciliği ve daha sonra Babaeski’de devam eden 14 aylık askerlik bu şehirle ilişkimizi hep canlı tuttu. Nihayet 1977’de Dersaadet’in yakınında; Bursa’da başlayan akademik hayat alışverişlerimizi bugüne taşıdı.

Altmış yıl sonra 23 Mart 2024 tarihinde tekrar bu şehre gittim. Sebeb-i ziyaret kırk yıllık bir gelenek.. İstanbul İmam Hatip Okulu’ndan 1968/69/70 yıllarında mezun olanlar her sene Ramazan ayında bir iftar vaktinde -daha çok ikinci Cumartesi- buluşuyor.. Gelebilen hocalarımız ve dönem arkadaşlarımızla eski günleri yadediyor, göçen ahbaba dua ediyoruz. İlk zamanlar arkadaşlar çocuklarını getiriyorlardı şimdi ise torunlarıyla birlikte geliyorlar. Bastonuyla gelen aksakallar da var.

Genel olarak Marmara İlahiyat, İSAM,  ve 29 Mayıs Üniversitesi çatısı altında olan sözkonusu buluşmaların bu seneki adresi  Ensar Vakfı’nın Süleymaniye semtindeki genel merkezi idi. Sabah evden çıktım. 94 nolu otobüs ile Kaplıkaya’dan terminale vardım. Biletimi aldım. Biraz şaşırarak. Çünkü fiat 315 lira.  Gece 24.00 için dönüş bileti de aldım. 630 lira verince aklıma şu geldi. Altmışlı yıllarda İmam Hatip Okulu’nda bir senelik pansiyon ücretimiz 500 lira idi.

Nereden nereye.

Niyetin iftardan önce kadim şehre varmak ve gençlik yıllarında adımladığım eski mekanlara selam vermek. Esenlerde makinadan metro bileti almakta zorlandım. 70 lira vererek ilk defa İstanbulkart aldım, Aksaray’dan indim. Pandemi sebebiyle uzun zamandır bu hattı kullanmamıştım. İnince bazı şeylerin değiştiğini gördüm. Hatta bir ara ters istikamete, Edirnekapı tarafına mı gidiyorum diye şüphelendim. Pertevniyal Valide Sultan Camii’nin minareleri imdadıma yetişti. İlk selam ona. Camide 15.30 da öğle namazını kıldım. Laleli camiine ve III. Selim’e selam verdikten sonra ilk defa Muhammed Hamidullah’ı dinlemek üzere girdiğim kapı ile karşılaştım: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi. Devamında inşaatı bitmek üzere olan Kütüphahane ve karşı tarafta Çantay Kitabevi ve her Cumartesi uğradığımız Beyaz Saray’ın kitapçıları.. Özellikle Enderun Kitabevi..

Var idi şimdi yoklar.

Laleli bir alem.. Rengârenk bir dünya.. Yedi iklim dört köşeden insanın buluştuğu bir mekân. Herkes bir şey almanın ve bir şey satmanın derdinde. Kapalıçarşı’nın giriş kapısına doğru yürürken Kubbealtı Kültür Vakfı’nın çatısı altında tanıdığım kurucuları aklıma geldi. Ayverdi kardeşler ve Nihat Sami Banarlı.  Geçen hafta Bursa İlahiyat’taki arkadaşlara “bu sene Banarlı’nın vefatının ellinci yılı, bir şeyler düşünürseniz iyi olur” dedim. Tamam dediler. Kapalı çarşı’nın giriş kapısındaki “el kâsibu habibullah” yazısını tekrar görmek istedim. Yerinde yeller esiyordu. O yoktu, Batı dili ile iki kelime yazıyordu, yazmaya değmez. Ve Sahaflar Çarşısı. Vitrinler aynı, dükkanlar yerinde sahipleri değişmiş. Bazısının tabelası eski halini muhafaza ediyor: Yeşil Kitabevi, Ergin Kitabevi, Elif Kitabevi..

Gel de Yunus’u hatırlama:


Mal da yalan mülk de yalan

Var biraz da sen oyalan

Beyazıt Devlet Kütüphanesi Yazma Eserler Bölümü’ne gidip müdür muavini , hattat olan mezunumuz Arif Bey’i görmek istedim. Kapalıydı. Kütüphanecilerin piri İsmail Saip Sencer’i ve muhteşem dostlarını rahmetle andım. İkindi ezanı okunmaya başladı. Niyetim namazı Beyazıt camiinde kılmak, İsmail Atay ve Abdurrahman Gürses Efendi’lere dua etmek idi. Çünkü altmışlı yıllarda yaklaşık ayda bir ikindi vakti bu camiye gelir Atay hocayı ziyaret eder o da bize harçlık verirdi. Bazan Abdurrahman Efendi nöbetçi olur o zaman da onun aşr-i şerifini dinleme bahtiyarlığına erer bayram ederdik.. O günlerden hafızamda kalan bir hatıra da sesinin kayda alınmasına kesinlikle müsaade etmemesiydi. Bu sınırlama ile ilk defa karşılaşanlar usulca teyplerini kapatır aşr-i şerifi dinlemeye koyulurdu. Bu tecrübeye sahip olan bazı meraklı kimseler caminin arka taraflarında hoparlörden ses kaydı yaptıklarına şahit olmuşumdur.

Bu camideki geleneklerden biri de girişin hemen yanında bulunan Müezzinlik mahfelinin alt kısmında Ramazan boyu okunan hatm-i şeriflerdi. Yetmişli yılların sonu veya seksenli yılların başında yine bir ikindi vakti camiye girdiğimde ezberden cüz okuyan kişi Yaşar Nuri Öztürk idi. Dinleyenlerden biri de Mustafa Erener Efendi idi.  Gelenek devam ediyor mu diye içeri girdiğimde mutlu oldum. Çok güzel bir tevafuk, cüz okuyan kişi tanıdık bir sima idi. Önceki yıllarda bu camide görev yapmış şimdi ise İstanbul Tarihi Türk Müziği topluluğunun değerli elemanı Murat Taştekin.  Hemen oturdum dinledim. Bir de fotoğrafını çektim. Onüçüncü cüzün son sayfasını okuyordu o güzel sesiyle. Ezan bitince müezzinliğe çıktık ve namazı eda ettik. Önceki sene bu camiyi ziyaret ettiğimde onarımda idi. Doya doya seyredememiştim. Müezzinlikten seyrin güzelliği de bir başka.   

Üniversite’nin heybetli kapısının önünden geçerek Süleymaniye’ye doğru yola koyulduk. Bu ulu binada son konuşmam önceki yıl İbnülemin Mahmud Kemal’i anmak için yapılan toplantıda oldu. Caddede yavaş yavaş ilerleyerek ve tabelaları tek tek okuyarak yürüdüm. Kuruluş tarihi 1453 yılı gösterilen Üniversite’nin Yazma Eserler Kütüphanesinin önüne geldim. Seksenli yıllarda orada çalışırken Nihat Hayri Azamat da memur olarak çalışıyordu..Azamat’ın kültür dünyası biraz da bu mekanla ilgilidir. Buradan her geçişimde İbnülemin’in Üniversite’ye bağışladığı kitap, hat ve diğer dökümanların şimdiki durumunu merak ederim. Çünkü bir zamanlar bu arşivle ilgili o cenahtan elim haberler geliyordu. İnşaallah şimdi iyidir. Süleymaniye Kütüphanesinin, Yazma Eserler Başkanlığı’nın kapısı çalındıysa da içeri girmek mümkün olmadı. Fakat ömrünü bu kütüphanenin mütevazi salonunda veya bu caminin köşelerinde huzur içinde geçiren insanların ruhaniyetlerini hisseder gibi oldum. Kütüphanede çekilen o fotoğrafı hatırladım: Süheyl Ünver, Abdülbaki Gölpınarlı, Sabri Ülgener, Muammer Ülker, Ahmet Güner Sayar..

Yahya Kemal’in meşhur şiirinin ilk mısralarını mırıldanarak Süleymaniye’ye girdim.

Artarak gönlümün aydınlığı her saniyede

Bir mehâbetli sabah oldu Süleymaniye’de

Uzun şiirin son mısraları da şöyle:

Yaşayanlarla beraber bulunan ervahı

Doludur gönlüm ışıklarla bu bayram sabahı

Ensar Vakfı’nın merkez binasına ilk defa giriyorum.  Yaklaşık yüz-yüzelli kişilik yemek salonunda hocalarımızdan Tayyar Altıkulaç, M. Yaşar Şahin, Celal Dayınlarlı, Hüseyin Atilla Şener teşrif etmişlerdi. Gelemeyen hocalarımız da selamlarını göndermişlerdi. Dönem arkadaşlarımızdan da bir kısmı hastalık diğer kısmı farklı gerekçelerle iftarımıza katılamamışlardı. Sunucu Ahmet Yılmaz dostumuz hepsinin ismini ayrı ayrı okudu ve iyi dileklerini iletti.  Okunan aşr-i şeriften sonra iftar açıldı. Menü: İftarlık çeşitleri, Çorba, tas kebap, pilav. Duagu: Cengiz Gül.

Bendeniz de yüz yıllık iki mektupu “diş kirası” olarak dağıttım. Bu sene Mahir İz’in vefatının 50. Yılı. Mehmet Akif’in Kahire’den Mahir İz’e, Mahir İz’in de ona yazdığı iki mektubu çoğaltarak bazı dostlarıma verdim.

Namazdan sonra çay ve sohbet faslının olmadığını öğrenince yola düşmek vakti gelmişti.

Esenler’e oradan da otobüsle Bursa’ya gitmek üzere Vakıf’tan ayrıldım. Ramazan şehrayinini görmek için yaya olarak  âheste âheste Aksaray’a inmeye niyetlendim. Sokaklarda hareket halinde olan gençler çoğunlukta idi.  Nereye gidiyorlardı bilemedim. Süleymaniye’den Şehzadebaşı’na iniyordum ki Sezai Karakoç aklıma geldi. “Çok iyi” dedim kendi kendime. Daha önce ziyaret etmemiştim. Gece vakti  mezarını bulabilecek miydim?. Bahçede oturan bir kişiye sordum. İlerde olacak galiba dedi. Mezarlıklar, türbeler arasında biraz dolaştım. İçimdeki bir ses “bulacaksın” diyordu. Nihayet buldum. Gülistana dönmüş kabrinin yanına oturdum, selam verdim, dua ettim. O meşhur şiiri aklıma geldi. Vefat ettiği gün şair İhsan Deniz okumuştu ben dinlemiştim:

Yerleşecek yer aramak

Caminin avlusunda

Soğuk bir taşa oturmak

Gün doğmadan Şehzâdebaşında

 

Başı avuçlara almak

Kuşların kanatlarını toplamak

Gecenin çatı katından

Gün doğmadan Şehzâdebaşında

 

Yoldan gecen birkaç çocuk

Kubbeyi tutan aydınlık

Mezarlarda yeni sesler

Gün doğmadan Şehzâdebaşında

Otobuste fazla yolcu yok. Ramazan süküneti..

03’te Bursa’dayız. Isı 7 derece. Belediye otobüsü ile Heykel’e, Heykel’den taksi ile Kaplıkaya’ya intikal edildi..Ücret 135 tl.

Bursa,15 Ramazan 1445

            25 Mart         2024

Bu yazı toplam 37 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim