• İstanbul 25 °C
  • Ankara 23 °C

D. Mehmet Doğan: Güzel yazmanın sırrını keşfedenler edebiyatçılardır

D. Mehmet Doğan: Güzel yazmanın sırrını keşfedenler edebiyatçılardır
D. Mehmet Doğan: “İnsan aklı, bilgisi, kültürü ve kabiliyeti çerçevesinde konuşur ve yazar. Dünyayı tanımak, bilgi ve kültür sahibi olmak, kendi dışındaki âlemle temas içinde olmak gerçek anlamda genişlik sağlar”

Ankara Valiliği koordinatörlüğünde, İl Milli Eğitim Müdürlüğü ve Türkiye Yazarlar Birliğince ortak düzenlenen "Bilge Yazarlar" projesi dahilinde panel  düzenlendi.

19 Şubat 2022 tarihinde Millet Kütüphanesi’nde gerçekleşecek programın açılış konuşmalarını Ankara Valisi Vasip Şahin ve Türkiye Yazarlar Birliği Genel Başkanı ve Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Musa Kâzım Arıcan birlikte yaptılar.

Açılış konuşmalarından sonra TYB kurucu ve şeref Başkanı D. Mehmet Doğan panelin açılış dersini verdi. Eğitici öğretmenlerin ve "Bilge Yazarlar" projesi kapsamında yazarlık eğitimi alacak öğrencilerim büyük bir dikkatle dinledikleri açılış dersi konuşması metninin tamamını yayınlıyoruz.

Mâna /Anlam / Anlama/kavrama / Anlatma/ifade / Anlam çerçevesi

İnsanın bütün hayatı bir anlama (kavrama) ve anlatma (ifade etme) macerası olarak görülebilir. İnsanın varlığı mâna yüklüdür. İnsanın anlamı araması varoluş sebebidir. Anlam yoksa, insan yoktur! Akıl, hâfıza, hatırlama, tefekkür kabiliyeti... bizi her kademede anlam arayışına sevkediyor. Fiillerimiz, hareketlerimiz diğer canlılarda olduğu gibi insiyakî (içgüdüsel) değil; ihtiyarî, seçimli, tercihe bağlı, akıl yürütmeye, muhakemeye dayalıdır.

Anladığımızı, anlatmak istediğimizi, ekseriya sözle ifade ediyoruz. Bu ifade tarzı bütün insanlar için umumî ve tabiîdir. Herkes yazmaz, ama herkes konuşur. Belki de bu yüzden dilimizde “konuşur” diye bir kelime yok. Oysa İngilizcede var: Spiker! Spiker (speaker) sözcü, hatip...Bizde spikerin karşılığı sunucu. Sunucu ekseriya yazılanı okur. Bazen irticalî sunuş yapar. Yani yazılı bir metne bağlı olmadan konuşur.

İngilizlerde “meclis başkanı” yoktur, speaker vardır. Yani meclis başkanı, kral nezdinde Meclis’in sözcülüğünü yapar!

Arapçada “konuşur” anlamına nâtık var. Bu kelime dilimize de bir dizi türeviyle beraber geçmiştir, şimdilerde pek kullanılmıyor.

nâtık(ناطق). -kı (-.) [A.s.] 1. Söyleyen, konuşan, lâkırdı eden. Her nağmede binlerce lisan nâtık olurken-Âkif 2. Düşünen, zekâsı olan. 3. İfade eden, anlatan. 4. Bildiren, beyan eden.

nâtıka(ناطقە). (-.+) [A.i.] 1. Söyleme gücü, kabiliyeti. 2. Açık ve anlaşılır konuşma gücü, kabiliyeti.

nâtıkalı(ناطقەلی). [A.T.s.] Nâtıkası kuvvetli olan; güzel, anlaşılır ve tesirli konuşan, natuk.

nâtıkaperdaz(ناطقەپرداز). [A.F.b.s.] Nâtıkası yerinde olan, nâtıkalı.

nutuk.-tku [A.i.] 1. Söz, kelâm, lakırdı, güftar. Nutuğu yok şu gelinin dilinde-Sümmanî Bende nutuk yok, ne cevap vereceğim-Adıbeş 2. Söz söyleme, konuşma, hutbe. 3. İkna maksadıyla topluluk önünde yapılan konuşma, hitâbe (uyd. söylev). 4. Siyasî konuşma. 5. Söz söyleme, konuşma kabiliyeti. Ne ilmi vardı, ne nutku vardı-Halit 6. [tas.] Tarîkat ulularının öğretici mahiyetteki kendi şiirleri veya bu görüşleri ifade eden başkalarının şiirine verilen ad. 7. Bektaşî nefeslerinin güftesi. 8. [h.i.tar.] Gazi Mustafa Kemal’in Cumhuriyet Halk Fırkası’nin ikinci kurultayında yaptığı konuşma, Büyük Nutuk.

Herkes okur!

            Bütün insanlar konuşur, fakat bu herkes güzel konuşur demek değildir. Mesela herkes sunucular gibi düzgün konuşamaz, daha ötesi herkes hatip olamaz. Hitabet bir san ’attır ve onun da ustaları vardır.

            Yazmadan önce okuma üzerinde durmalıyız. Bütün insanlar okur! Hatta okur yazarlığı olmayanlar bile! Hz. Peygamber’e hitabı hatırlayalım: “Oku!” Cevap “ben okuma bilmem”dir. Hitab tekrarlanır: “Oku! Allah’ın adıyla!”

            “Oku” denildiğinde, yazılı bir metin var mıydı? Okunacak olan ilahî metindir, yani kâinattır!

            Nitekim, Kur’an yazıya geçirilmeden Peygamberimizin zihninde, hâfızasında ve hâfızların ezberinde idi.

            Okumak sadece satır haline getirilmiş metinleri, kitapları okumak değildir. İnsanların söylediğinden ötesini hal ve hareketlerinden okuruz. Bazılarının yüz ifadelerini anlamlandırmaya çalışırız. Bütün canlılar böyle bir okumaya tâbi tutulduğu gibi, cansız varlıklar yani eşya da okunur; hatta bilene konuşur!

Eşya okuması

Şu anda kapalı bir mekânda bulunuyoruz. Bir odadayız veya genişçe bir mekândayız. Bu odada bulunan her şey bize bir anlam ifade ediyor, her şeyin bir mânası var. Canlı cansız her şey sesli veya sessiz konuşuyor/anlatıyor/ifade ediyor. Zihnimde âdeta mekân dile geliyor.

Bu salonun adından başlayarak bir anlamı var, salonda şu anda insanların bulunuşunun bir anlamı var.

Yolda gördüklerimin, çarşıda gördüklerimin, dükkânda gördüklerimin; işte, okulda gördüklerimin; evde gördüklerimin ne anlama geldiğini kolaylıkla biliyorum. Yaşayan insan bunu bilir. Fazladan bir dikkat sarfetmeden bilir ve anlamlandırır. Bildiği için olağan bir tarzda, balığın suda yaşaması gibi yaşar.

Cihanâra cihan içindedir arayıbilmezler

Ol mâhîler ki derya içredir deryayı bilmezler

                                                                                   Hayâlî Bey

Cihanı süsleyen/yaradan cihanın içindedir, aramasını (veya süsleyeni, bezeyeni, Yaradanı) bilmezler. O balıklar ki denizin içindedir, denizi bilmezler).

Bir kimse yolda bir şey arıyorsa (bir adres mesela), çarşıda bir şey arıyorsa (bir dükkân mesela), dükkânda bir şey arıyorsa (bir kitap mesela), dikkati buna göre uyanır. Diğer şeyler geri plana düşer, ama fonda varlığını sürdürür, dikkat esas amacına yönelir. Bu yönde bir okuma gerçekleşir ve aradığını bulur/bulmak için gayret gösterir.

Hepimiz aynı resme, manzaraya bakarız. Dikkatimize göre farklı şeyler görürüz.

Odanın içinde bulunan kitaplar, resimler, dolaplar, masalar, sandalyeler… Onların bana ifade ettiklerinde bir değişiklik olduğunda, yeni unsurun söylediklerini de anlayarak bu odayla ilgili anlamlandırmamı yenilerim.

Cam şeffaf, masa tozsuz, yerde döküntü yok-Temiz oda.

Aksi: Cam şefaflığını kaybetmiş, masa tozlanmış, yerde döküntüler var: Pis/Kirli oda!

Kütüphanenin camı açılmış, kitapların sıralamasında bir değişiklik, hatta karışıklık olmuş, birisi kütüphaneyi karıştırmış veya kitap almış…

*

Bunlar okumadan anladıklarımız. Bu anlamada herkes aşağı yukarı müsavidir. Yine de bazıları bu okumayı daha hızlı ve daha derin yapabilir. Bu belirli şartlara bağlıdır: Akla, zihnî kapasiteye, kaabiliyete, bilgi-kültür durumuna, tahsile, tecrübeye, ruhî-psikolojik hâle….

Bir tarihî yapıyı, arkeolojik bir kalıntıyı, harabeyi, onun unsurlarını birikimi olan bir kimse olmayana göre, çok farklı okur.

Bursa’da Yeşil Camii, türbesi ve medresesi...Sıradan bir vatandaş tarafından camilerden, türbelerden, medreselerden herhangi biri olarak görülebilir. Onu en basit şekilde, bugünün camileriyle yenilik-eskilik ve büyüklük küçüklük olarak kıyaslar. Camiin tarihî özelliklerini, türbenin yegâneliğini, medresenin günümüzde unutulan işlevini bilmez. Karşısında alelade mimarî yapılar vardır. Büyüklük, cesamet bir sanat eserini değerlendirirken kaba bir ölçüdür, eseri gerçekten anlamamıza yetmez.

Yeşil külliyesi Timur sonrası Anadolu’nun mimarî değişmesinin ve gelişmesinin ipuçlarını verir bize. Öncesinde olmayan, sonrasında da görülmeyen bir özgünlük söz konusudur.

Ankara için daha yakın bir örnek verelim: Ankara’da Aslanhane camii...Bu cami eski Ankara’nın en büyük camiidir. Bu cami sadece büyüklüğünden ötürü değil, Ankara’nın ve Türkiye’nin tarihinin bir dönemi anlamamızı sağladığı için de önemlidir. Onunla Anadolu’nun beyliklerden Osmanlı bütünlüğüne geçişinin hikâyesine giriş yaparız. Ahilik konusu gündemimize girer.

*

“Eşyayı okuma” konusunda edebiyatımızdan bir örnek:

SOFANIN BANA SÖYLEDİKLERİ/

Peyami Safa, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu

                                               “İki yastık, bir şişe, bir mendil.

Fakat eve gittim. Şehrin bir ucundan diğer ucuna.

Kenar mahalleler. Birbirinden ufunetli adaleler gibi geçmiş, yaslanmış tahta evler. Her yağmurda, her küçük fırtınada sancılanan ve biraz daha eğirilip büğrülen bu evlerin önünden her geçişimde, çoğunun ayrı ayrı maceralarını takip ederdim. Kiminin kaplamaları biraz daha kararmıştır, kiminin şahnişini biraz daha yumrulmuştur, kimi biraz daha öne eğilmiş, kimi biraz daha çömelmiştir ve hepsi hastadır, onları seviyorum; çünkü onlarda kendimi buluyorum; ve hepsi iki üç senede bir ameliyat olmadıkça yaşayamazlar, onları çok seviyorum; ve hepsi, rüzgârdan sancılandıkça ne kadar inilderler ve içlerinde ne aziz şeyler saklarlar, onları çok…çok seviyorum. 

Eşiklerinde soluk yüzlü, çıplak ayaklı, ürkek ve sessiz çocukların, ellerinde ekmek kabuğuyla ve çerden çöpten yapılmış oyuncaklarla, ağır ağır, düşünerek ve gülmeden oynadıkları bu evlerin arasında kendi evimi ararım ve adeta güç bulurum, çünkü bunların hepsi benim evim gibidirler.

Evde kimse yoktu; kapıyı anahtarımla açtım, girdim ve her zamanki âdetimle alt kat sofada epeyce durarak, hareketsiz etrafıma bakındım.

Bu sofa yaşlı bir insan yüzü gibidir: Evimizin bütün ruhu, kederleri ve neş’esi orada görünür, her günün hadiseleri tavana, duvarlara, döşemeye bir leke, bir çizgi, bir buruşuk ve bazan da ancak bizim görebileceğimz gizli bir işaret ilave eder. Bu sofa canlıdır: Bizimle beraber kımıldar, değişir, bizimle beraber dağılır, toplanır, bizimle beraber uyur uyanır; bu sofa aramızda sanki üçüncü bir simadır ve güldüğü, ağladığı bile olur.

Bu sofa dört köşedir: Ortada sokak kapısı, iki yanda birer pencere. Pencerenin yanında bir ot minderi. Minderin yanında yemek masası. Masanın yanında iki sandayle. Bu sofada oturulur, yemek yenir, misafir kabul edilir.

Benim her girişimde, orada, hareketsiz duruşum, beni bana gösteren bu çehreye bakmak içindir.

Ve baktım: Minderde üstüste konmuş iki yastık. (Demek ki annem biraz rahatsızlanmış ve buraya uzanmış). Masanın yanında rafın önüne çekilmiş bir sandalya. (Demek annem en üst raftan bir ilaç şişesi almış). Ha… İşte masanın üstünde bir şişe: Kordiyal. (Demek annem bir fenalık geçirmiş). Minderin üstünde ıslak, buruşuk bir mendil. (Demek annem ağlamış).

Benim de bir şişeye, iki yastığa ve bir mendile ihtiyacım var, ben de Kordiyal alacağım, uzanacağım ve ağlayacağım.” (sf. 14-15)

Okuyan aklı miktarınca anlar/Mevlâna

Bu özdeyişi çoğaltabiliriz: Dinleyen aklı miktarınca anlar.

Gören-seyreden aklı miktarınca anlar.

Son söz: İnsan aklı miktarınca anlar.

*

Akıl her şeyi anlamamıza yeter mi?

Her şeyi aklımızla anlar ve aklî olarak anlatabilir miyiz?

Niçin küçülüyor eşya uzakta?

Gözsüz görüyorum rüyada nasıl?

 

Necip Fâzıl şiiri şöyle tarif ediyor:    “Allah’ı sır ve güzellik yoluyla anlama işi”

Bu ifadede aklı aşan bir taraf var. Şiir âdeta şuur ötesi bir sanat. Aklın kılavuzluğu şart, fakat kâfi değil. Zaten bir edebî metin ille de gerçek dairesinde kalmak zorunda değildir. Gerçek ötesi (sürrealizm) de edebiyatın, san’atın alanındadır. Hayâl, sezgi, ilham gibi kavramlar bizi farklı noktalara götürür.

Zaten Mevlâna da aklı bir yere kadar kılavuz olarak görür. Akıl bizi aşkın hududuna kadar götürür...

Yazmak tahayyül etmektir!

Gerçek dahi tahayyülidir.

*

Anlamadan anlatmaya.

Yazarlık anlama ve anlatmayla ilgili bir konu.

Anlamakla yetinmeyip anlatmaya yönelirsek, bunu da yazarak yaparsak “yazar” oluruz!

Sırf anlamakla yetinirsek veya sözle anladıklarımızı ifade edersek, yazarlık söz konusu olmaz. Ama anladıklarımızı, öğrendiklerimizi veya hissettiklerimizi yazılı olarak ifade etmeye başladığımızda, yazarlık alanına adım atarız.

Her yazı yazan yazar değildir. Fakat bütün yazarlar yazı yazarlar!

 

Yazılı anlatımın birçok çeşitleri var.

Düz anlatma/yalın-doğrudan ifade.

Sanatlı anlatma/mecaz, istiare, kinaye, diğer sanatlara başvurma.

 

Anlatmama, kolay anlaşılamama, anlam kapalılığı hatta “anlamsızlık” yazarlığın konularından veya meselelerinden.

*

Orhan Veli: Anlatamıyorum

Ağlasam sesimi duyar mısın,

Mısralarımda; dokunabilir misiniz,

Gözyaşlarıma, ellerinizle?

Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,

Kelimelerin kifayetsiz olduğunu

Bu derde düşmeden önce.

Bir yer var, biliyorum;

Her şeyi söylemek mümkün;

Epeyice yaklaşmışım, duyuyorum;

Anlatamıyorum.

 

Tereddüt/Orhan Seyfi Orhon

Sarahaten, acaba, söylesem darılmaz mı?

Darılmak âdeti, bilmem ki çapkının naz mı?

Desem ki: 'Ben, seni...', yok, dinlemez ki, hiddet eder!

Niçin? Bu sözde ne var? Sanki hiddet etse ne der?

Desem ki: 'Ben, seni pek...' Ya kızar, konuşmazsa?

Derim: 'Bu çektiğim insaf edin, eğer azsa...'

Desem ki: 'Ben, seni pek çok...' hayır, kızar bilirim,

Tereddütüm acaba hiddetinden az mı elim?

Desem ki: 'Ben, seni pek çok...' Sakın gücenme emi,

Sakın gücenme, eğer anladınsa sevdiğimi…

 

Anlatmanın uzunu, kısası, düzü, sanatlısı olur.

Mevlâna ve Yunus: Ete kemiğe büründüm/Yunus diye göründüm!

Mevlâna Mesnevî’nin uzunluğunu, hikâyelerle, kıssalarla bezenmesini, halkın anlamasını kolaylaştırmaya bağlar.

 

*

Önce bir şiirin “düzyazı”sı:

Bir günün sonunda istek, dilek

 

Yorgun gözümün halkalarında şafak sonsuz iri güller gibi göründü. Kamıştan daha fazla inleyen güllerin arkalarından yazık ki güneş doğdu.

Altın kulelerden kuşlar, yine ömrün tekrarını, sürekliliğini, devamlılığını ilan ediyor. Onlar her akşam âlemlerimizden sefer eyleyen, dünyalarımızdan göçen kuşlar mıdır? Akşam, sürekli akşam, suya baksam bir sırma kemer görürüm; gök üstümde sırlı bir kavistir. Sürekli akşam. Bu an göllerde bir kamış olmak isterdim.

Şiir: Ahenk, mûsıkî ve anlam ötesi...

 

BİR GÜNÜN SONUNDA ARZU

Ahmet Haşim

Yorgun gözümün halkalarında

Güller gibi fecr oldu nümayan,

Güller gibi… sonsuz iri güller

Güller ki kamıştan daha nâlân,

Gün doğdu yazık arkalarında!

 

Altın kulelerden yine kuşlar

Tekrarını ömrün eder ilan.

Kuşlar mıdır onlar ki her akşam

Âlemlerimizden sefer eyler?

 

Akşam, yine akşam, yine akşam,

Bir sırma kemerdir suya baksam

Üstümde sema kavs-i mutalsam!

Akşam, yine akşam, yine akşam,

Göllerde bu dem bir kamış olsam!

 

*

“Denilebilir ki şiir, nesre kabil-i tahvil olmayan nazımdır.”

“Şiir bir hikâye değil, sessiz bir şarkıdır.”

Ahmed Hâşim

******

 

Düz, basit, sanatlı anlatım. Sehli mümteni-kendiliğinden, tabiî ifade.

Sehl-i mümtenî: [ed.] Kolayca söylenivermiş, yazılıvermiş gibi göründüğü hâlde taklidi, benzerinin söylenmesi zor olan söz. Âkif Bey’in hedef-i mesaisi işte sehl-i mümteni ibdaı idi-Cenab

Yaralanmış temiz alnından uzanmış yatıyor

Bir hilâl uğruna yârab ne güneşler batıyor

 

Mana=anlam/bağlam

Sinonim/eşanlamlı-eşmânalı

Zıt anlamlı

Anlamlı söz

Anlamsız söz

Kelâm, beyan

 

**

Edebî metin her zaman ve herkes tarafından kolaylıkla anlaşılamayabilir. Kolay anlaşıldığı sanılan metinlerin bile gerçekten anlaşıldığı şüphelidir. Edebî derinlik elbette zor anlaşılırlıkla paralel bir hâl değildir. Basit gibi görünen metinler de derinlikli ve etkileyici olabilir.

Edebî metni anlamak, edebiyattan zevk almak elbette bir birikim, kültürel derinlik ve kavrayış sahibi olmayı gerektirir. Buna sahip olmayanların anlama ve kavrama seviyeleri de düşük olur. Birikimi, kültürel arkaplanı zayıf olanlar derin zevkler yerine, basit edebî zevk sahibi olabilirler. Basit, bayağı, sathî/derinliksiz metinlerden hoşlanırlar ve hatta ondaki hataları, kusurları görmezler. Velhasıl, zevk seviyesi, "beğeni düzeyi" fevkalade önemli bir konudur.

 

Şeyhî hikâyesi

Saz şairi ile Germiyanoğlu 2. Yakub Bey

Gelibolulu Mustafa Âli’nin Künhü’l-ahbar’da anlattığına göre, Germiyan hükümdarı Yakub Bey 15. yüzyılın büyük şairi Şeyhî’nin şiirlerinden pek bir şey anlamazmış. Bir gün huzuruna bir ozan gelmiş ve

Benüm devletli sultanum akîbetin hayîr olsun

Yidiğin bal ile kaymak yürüdüğün çayır olsun

beytini okumuş. Yakub Bey çok beğenmiş. Ozana ihsanda bulunmuş ve “bizüm Şeyhî bilmezin ne söyler, medhümiz itmek ister, amma gûya ki bizi zemm eyler” demiş. Şeyhî “akîbet”in âkıbet”, “hayîr”’in “hayır” olduğunu bilmeyen bu ozanın takdir edildiğini duyunca çok üzülmüş. (F.K.Timurtaş, 80)

“Bilâmübalağa denilebilir ki herkesin anlayabileceği şiir münhasıran dûn şairlerin işidir. Büyük şiirlerin medhalleri, tunç kanatlı müstahkem şehir kapıları gibi sımsıkı kapalıdır. Her el o kanatları itemez ve o kapılar bazan asırlarca insanlara kapalı durur.”

Ahmed Haşim

Benzer bir hâl: 19. yüzyılın başında yetişen ünlü şairlerden Keçecizade İzzet Molla, Keşan’a sürgün edilir. Keşan camiinin küçük imamı ile tanışır. Bir gün imam, “iki aydır sabrediyoruz, size şair diyorlar ama bir marifetinizi görmedik” dercesine:

Değil hıdmetimiz gerçi çaldırma saz

Gönül bir iki nağme eyler niyaz.

İmam, aylardan ramazan, ramazan eğlencesi düzenlenmesinin âdet olduğunu söylemeyi de ihmal etmez.

İzzet Molla şöyle cevaplar:

Dedim bedce çıkmıştı avazımız

İstanbulda terk eyledik sazımız...

İzzet Molla, imamı tarif ederken şöyle diyor:

Keşan camiinde imam-ı sagîr

Sagîr idi gerçi sığırdan kebir.

Metinde değer ve bilgi-görgü ilişkisi

İnsan aklı, bilgisi, kültürü ve kabiliyeti çerçevesinde konuşur ve yazar. Dünyayı tanımak, bilgi ve kültür sahibi olmak, kendi dışındaki âlemle temas içinde olmak gerçek anlamda genişlik sağlar. Bilgi ve görgü edebiyatta da önemli bir ölçüdür. Mehmed Âkif bize Arab edebiyatından bir örnek veriyor.

“Ali b. Cehm isminde bir şair-i bedevî (bedevî şairi) Abbasilerden el-Mütevekkil’in huzuruna çıkarak bir şiir okumuş. Şair, halifeyi hukuk-ı siyanet seciyesinde (hukuku koruma karakterinde) köpeğe, ukubat-ı siyaseti (siyasetin zorluklarını) bî perva (pervasızca) aşmak maharetinde dağ keçisine, icabında halim selim olmak hassasında eşeğe, halkın kendisinden intifaı (faydalanması) hususunda büyük su kovalarına benzetmiş! el-Mütevekkil bedeviyi çok takdir etmiş lâkin yanındakiler bu şiir medh (övgü) midir, kadh (kötüleme) midir anlamamış. Halife onlara demiş ki:

“Bu adam bedevî olduğu için bir şey görmemiştir; onun için tabiidir ki teşbihatı (benzetmeleri), hayalatı (hayalleri) hep kendi muhitine (çevresine) göre olacaktır. Eğer siz de âlem-i bedaveti (göçebelik dünyasını) bilseydiniz teşbihlerdeki isabeti anlar, şiirin büyüklüğünü teslim ederdiniz.” (M. Âkif: Kavaid-i Edebiyye, sf. 53-54

Şiirde mâna-derin mâna

Ahmet Haşim-Piyale mukaddimesine “şiirde mana ve vuzuh” üzerinde durur, şiiri anlamakla güzel öten bir kuşu eti için yemek arasında bağlantı kurar.

“Şairin lisanı nesir gibi anlaşılmak için değil, fakat duyulmak üzere, vücut bulmuş mûsıki ile söz arasında, sözden ziyade mûsıkiye yakın, mutavassıt bir lisandır.”

“Mâna araştırmak için şiiri deşmek, terennümü yaz gecelerinin yıldızlarını ra’şe içinde bırakan hakir kuşu eti için öldürmekten farklı olmasa gerek. Et zerresi, susturulan o sihrengiz sesi telâfiye kâfi midir?”

Sözü bağlayalım:

Nasıl konuşmak insanlara mahsus bir hasletse, yazmak da öyledir. Herkes konuştuğu gibi, herkes yazabilir. Tabii bu doğru şekilde meramını anlatmaktır. Sanatlı yazma, edebiyat kabiliyet gerektirir. Kabiliyeti olanlar edebiyat sahasında kendilerini geliştirebilir.

Yazmak kelimelerle olur, kelimeleri ard arda sıralamakla olur. Bu dilimizin kaidelerinin bilinmesini gerektirir. Dilbilgisi kaideleri ekseriya sıkıcıdır, öğrencilerin en sıkıcı buldukları derslerden biri dilbilgisidir. Doğru yazmak dilbilgisi ile olur, fakat kural bilmek iyi yazmak demek değildir. Güzel yazmanın sırrını keşfedenler edebiyatçılardır. Güzel yazabilmek için büyük yazarlarımızın eserlerini okumak, hatta bazı parçaları ezberlemek gerekir. Dil ezbersiz olmaz!

img_7301.jpgimg_7330.jpg

Bu haber toplam 256 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim