Doç. Dr. Özlem Nemutlu: Mehmet Âkif Ersoy’un Âsım’da Atıfları

Doç. Dr. Özlem Nemutlu: Mehmet Âkif Ersoy’un Âsım’da Atıfları
Âkif’in Safahat’larda yaptığı atıfları incelemek mukayeseli edebiyatın bir yazarın/şairin kay­nakları ve yazarın/şairin kimlerden etkilendiği gibi iki önemli meseleyi karşımıza çıkarmak­tadır.

Sabahattin Hocanın yazısı, Wellek, Yahya Kemal

Mehmet Âkif’in şiirinin en bariz ve en karakteristik özelliklerinden biri, metin içinde çeşitli vesilelerle başta Kur’an-ı Kerim ve hadisler olmak üzere birçok kitap ve dinî referanslar ile birçok fikir ve sanat adamına göndermeler ihtiva etmesi ve söz konusu atıfların şiirlerin kur­gusunda temel belirleyiciler olmalarıdır. Biz bu bildirimizde başta öncelikle Âsım’daki atıflar üzerinde duracak ve yeri geldikçe diğer Safahat’lara da bakacağız. Amacımız Âkif’in şiirin­deki atıfları tespit etmek ve bu atıfların şiirlerdeki işlevlerini belirlemeye çalışmaktır. Bunun için şu temel başlıkları açmayı uygun gördük:

  1. Kur’an-ı Kerim ve Hadisler
  2. Fikir Adamları-Feylesoflar
  3. Edebiyatçılar ve eserleri
  4. Şiirlerini ithaf ettiği şahıslar
  1. .Kur’an-ı Kerim ve Hadisler:

Modern Türk edebiyatında İslâmcı şiirin ilk temsilcisi ve hayatı boyuncu Müslümanlığın hak­kıyla yaşanabildiği bir toplum hayatının hayalini kuran Mehmet Âkif’in kuşkusuz beslendiği en temel kaynak İslâmiyet ve onun kutsal kitabı Kur’an-ı Kerim’dir. M. Ertuğrul Düzdağ, ya­yımlanmış ilk uzun şiirinin “Kur’an’a Hitap” başlığını taşıdığını belirtir1. Âkif, hepimizin bildiği gibi Kur’an-ı Kerim’i tercüme işiyle görevlendirilecek ancak sonradan yakılmasını isteyecek- tir[1] [2]. Ayrıca 1912’den itibaren Sebilürreşad’da bazı âyet ve hadislere açıklamalar yazmış ve Bal­kan Savaşları ile Milli Mücadele yıllarında âyet ve hadisleri temel alarak çeşitli yerlerde vaaz­lar vermiş, konuşmalar yapmıştır. Âkif’in sanatında Kur’an-ı Kerim’in izlerini aramak kuşkusuz öncelikle ilâhiyat uzmanlarının işi. Nitekim bu hususta çalışmalar da mevcuttur[3]. Yine belirt­mek gerekir ki şairin açıkça atıfta bulunduğu sûre ve âyetler dışında Safahat’ların genelin­de Kur’an’dan gelen tesirler muhtevîdir. Kur’an-ı Kerim’e ve hadis-i şeriflere en yoğun atıflar içeren Safahat’ların üçüncü kitabı Balkan Savaşı sırasında yazılan Hakkın Sesleri[4] -9 şiir, ayet ve hadis tercümelerinden hareketle yazılmıştır- ile kanlı Birinci Dünya Savaşı’nın acımasızca devam ettiği sırada 1917’de yayımlanan Hatıralar[5] -6 şiir-‘dır. Bunun sebebi, kuşkusuz zalim emperyalist güçlerin acımasızca Osmanlı’yı bitirmek için var güçleriyle çalıştıkları bir anda sığınılacak tek umut kapısının Allah’a iman olacağıdır. Tabiî yine yeri gelmişken ifade edelim ki, Âkif ve Âkif’in etkilendiği Cemaleddin Afganî, Muhammed Abduh, Said Halim Paşa, Mu- hammed Ferid Vecdi[6] gibi İttihad-ı İslâm fikrini benimseyen “İslâmcılar”rın ortak amacı İslâm âleminin geri kalmasının ve adı geçen savaşlar da dahil felaketlerin sebebi Kur’an-ı Kerim’in hükümlerinden ve dünyasından uzak kalmadır. Bu bağlamda Âkif ayetlere ve hadislere ümit­sizlik ve yeis içinde kıvranan Müslümanlara insanın Allah’ın en şerefli yarattığı varlık oldu­ğu hakikatini, içinde bulunduğu güç durumlardan iradesiyle kurtulabileceğini hatırlatmak ve Kur’an-ı Kerim’e uygun hareket etmeyenlerin mutlaka kahrolacağını öfkeyle haykırmak için başvurmuştur. Bu bağlamda Âkif bilhassa Hakkın Sesleri ve Hatıralar’da olmakla birlikte Safahat’ların hepsinde şahit olduğu siyasî, sosyal ve ferdî her türlü olumsuzluk karşısında Tîn, Mülk, Nûr, Âl-i İmran, Neml, Ârâf, Enbiya, Zümer, Fatır, Bakara, Rûm, İsra, Saff, Enfal, Hicr, Hûd sûrelerindeki âyetlere başvurmuş, çözümü Kur’an-ı Kerim’de aramıştır.

Gölgeler’deki “Şark” şiirinde[7] Doğu, bir taraftan yüce Allah’ın hediyesi Hz. İbrahim, Hz. Da- vud, Hz. Musa, Hz. İsa ve en nihayetinde Peygamberimiz Hz. Muhammed dolayısıyla bir pey­gamber mekânı olarak anlatılırken diğer taraftan da Karnak, Herem, Çin Seddi, Tâk-ı Kisrâ, Havernâk, İrem, Sûr-ı Bâbil gibi mekânların sahipleri zalim ve hırslı idarecilerin ülkesi olarak takdim edilir. Bir bakıma bu şiir âdeta bir isimler galerisi görünüm arz eder. Âkif’in başta Pey­gamber Efendimiz Hz. Muhammed olmak üzere en çok göndermede bulunduğu peygam­ber Hz. Musa olmuştur. Onun Tûr Dağı’nda Allah’ın nuruyla karşılaşması, Safahat’ta çeşitli vesilelerle bir motif olarak tekrarlanır.

Âsımda Köse İmam’ın, şehri az çok bildiği hâlde köyü/ Anadolu’yu daha yakından gör­mek ve tanımak için çıktığı seyahatte yolu Konya’ya düşer. Köse İmam’ın bu yolculuğu ve vardığı şehirde ahaliyi uyandırmak için yaptığı konuşmalar, tabiî olarak bize Süleymaniye Kürsüsünde’ye ilham kaynağı olan İslâm aydınlanmacılarından seyyah Abdürreşit İbrahim’i hatırlatır[8]. Köse İmam, Hocazade’ye Konya’nın bir nahiyesinde verdiği vaazı anlatırken önce “cıllığı çıkmış minder” “sakat bir rahle” gibi ahalinin fakirliğini ve özellikle ihmalkârlığını ima eden çevreye ait unsurların tasvirlerine yer verir ve sonra vaazında bilhassa ilme kıymet ve­ren ayetler ve hadisleri seçtiğini söyler. Çünkü Âkif’e göre temel eksiklik Osmanlı’nın hem İslâmın özünden hem de bilimsel gelişmelerden uzak olmasıdır. İdeal olan Hocazâde’nin söylediği gibi “Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhâmı/Asrın idrakine söyletmeliyiz İslâmı” (Âsım, s.95) düsturunu benimsemiş âlimlere ihtiyaç vardır. Ve aynı âlimler vicdanen Hakk’a yakın olmak için beşeriyetle birlikte hareket ettiği ve imanının yanı sıra ilmini de zenginleş­tirdiği surette ilerleme kaçınılmazdır. “Tevfik-i İlâhi (Allah’ın yardımı)ye yürekten inanan, ken­dine güvenen azimli âlimlere korku yoktur. Âkif, burada Asr Suresi’ne atıfta bulunur. Çünkü insanlığın kurtuluşu, korkmadan geleceğe doğru ilerleyişi bu sûrede belirtilenlere sıkı sıkı sarılmasıyla mümkündür. Üç ayetten meydana gelen bu sûrede insanlık için şart koşulanlar “iman-ı hakiki”, “salah (iyilik)”, “hak” ve “sebat (direnme, sağlam olma)”dır. Bu sûrede bahsedi­len “hak” kavramı, Âkif’in bütün Safahat’larda ısrarla üzerinde durduğu kavramlardan birisi­dir. Zalim bir imamın yüzüne adaleti emrederek “hak”kın peşinden giderek şehit olan birinin şehadette Hz. Hamza’yı takip edeceğini ve en önemlisi Peygamberimiz tarafından da yü- celeştirileceğini müjdeler. Burada Hz. Ali’den rivayet olunan “Âcizin hakkını kuvvetlilerden almanın güç olduğu milletlerin güçlenemeyeceği”ni bildiren hadise yer verilir.

Hakkı bir zâlime ihtâr, o ne şahane cihâd!

“En büyüktür” dedi Peygamber-i pâkize-nihâd

Hak zelîl oldu mu millet de, hükûmet de zelîl.

“Hangi ümmette ki müşkildir edilmek tahsil,

Âcizin hakkıkavîlerden... Okuvvetlenemez..."(Âsım, s.98)

Âsım’da Köse İmam vasıtasıyla edebiyat ve bilhassa edebiyatın şiir türüyle ilgili düşünceleri­ni dile getirirken hepimizin bildiği gibi gayriahlâkî oldukları gerekçesiyle Divan edebiyatını reddeder. Kendisi de bir şair olan Hocazade’nin Peygamberimizin şiiri sevdiğini hatırlatması üzerine Köse İmam, Hz. Muhammed’in “Öyle bir şiir vardır ki hikmettir, öyle bir beyan vardır ki sihirdir.” hadisini ileri sürer ve bu bağlamda sevebileceği şairlerin İranlı Feridüddün Attar ile Sadi olabileceğini söyler[9].

Âkif, Safahat’larda çalışmayı, bütün Müslümanlar olarak birlik ve beraberlik içinde olmayı tavsiye eden ve dolayısıyla hem ferdî hem de toplumsal manada mutluluğun ancak İslâmın özüne uygun hareket etmekle mümkün olacağını gösteren hadislerden bolca faydalanır. Hakkın Sesleri ve Hatıralar’da epigraf olarak kullanılmaları dışında Safahat’ın diğer kitapla­rında da şiirin mesajını daha etkili bir şekilde göstermek için hadislere imada bulunulmuş­tur. Âkif, yeri geldikçe uydurma olduğu hâlde halk arasında yerleşmiş olan hadislere de işa­ret eder.[10] [11]

  1. . Fikir Adamları-Devlet Adamları

Âsım, bir ideolojiler çatışması ve bir ideolojiler tenkidi olarak da okunabilir. Âkif, II. Meşrutiyet’in ilanından sonra devleti kurtarmak adına çözüm çareleri olarak ileri sürülen “Türkçülük, Batıcılık, -Balkanlarda başlayan çözülme ile Osmanlıcılığın bir çözüm yolu olarak görülmesi ihtimali zayıflamıştır- gibi fikir hareketleri karşısında “asrın idrakine İslâm”ı söylet­me” idealine sarılması bakımından “İslâmcı”dır11. Bu idealini, hatta zaman zaman siyasî bir

söyleme de dönüştürerek eserlerinin zirvesi olarak kabul edilen Âsım’da da dile getirmiştir. Gerek Köse İmam, gerekse Hocazâde’ye temsil ettikleri eski ve yeni devirlerinin eleştirisi­ni yaptırarak, asıl problemin İslâmın özünden uzaklaşmak olduğuna dikkat çekmek ister. Osmanlı’yı Batı karşısında geri kalmaya ve yıkılmaya doğru sürükleyen, yine İslâmiyetin sü­rekli çalışmayı, öğrenmeyi ve bununla birlikte Kur’an-ı Kerim’e uygun hareket etmeyi em­reden kurallarını görmezlikten gelmek ve unutmaktır. 19. yüzyılın sonunda bütün İslam âlemini içinde bulunduğu felaketli durumdan kurtarmak için çeşitli coğrafyalarda Müslü­man aydınlanmacı fikir adamları ve yazarların çareler aradıklarını görüyoruz. Âkif’in fikrî ya­pısının şekillenmesinde de etkili olan ve Safahat’larında yeri geldikçe atıflarda bulunduğu hatta eserinin ana kişisi yaptığı Abdürreşit İbrahim, Cemaleddin Efgani ve Muhammed Ab- duh, modernist İslamcı aydınlardandırlar. Elbette Mehmet Âkif üzerinde etkili olan İslamcı yazarlar bu isimlerle sınırlı değildir.

Âsım’da köyü/Anadolu’yu tanımak için Konya’nın bir nahiyesine giderek orada vaaz veren Köse İmam’da Süleymaniye Kürsüsünde’ye ilham kaynağı olan Abdürreşit İbrahim[12]’in izlerini görmemek mümkün değildir. Cemaleddin Afganî ile Muhammed Abduh ise Âsım’da kendi adlarıyla yer alırlar. Âsım ile edebiyat sohbeti yaparken Hocazade edebiyattan daha ciddi işleri olduğunu söyleyerek sözü Muhammed Abduh’un hocası Cemaleddin Afganî ile İslâm dünyasını kalkındırma üzerine yaptıkları konuşmaya getirir. Afgani,, öğrencisi Muhammed Abduh’a nazariyat ile uğraşmak yerine eyleme geçmek gerektiğini ve bunun için de “inkı­lap” yapmak gerektiğini söyler. Oysa öğrencisi Abduh, kendisi gibi düşünmemektedir. O, “üç beş faziletli mücahid” ile medrese açma, nesli eğitme, dolayısıyla devrim gibi jakobence bir hareket yerine geri kalmış halkı eğitim yoluyla düzeltme fikrindedir. Hocazade de Abduh gibi düşünmekte, kendisi gibi gençlerle İslâmiyeti yaşatmak adına zaman zaman eylemler­de bulunma veya teşebbüs etme yerine tahsillerini tamamlamalarını sonra yine milletlerin ikbâli için elzem gördüğü “marifet” ve “fazilet”i kazanmasını ister. (Âsım, s. 126-127) Âkif’in Gölgeler’deki “Umar mıydın?” şiirine Sebilürreşat’taki “Bayramda Niçin Ağladım” başlıklı ma­kalesinden seçtiği cümleleri epigraf olarak kullandığı Atâullah Bahâeddin de tıpkı Abdür- reşit İbrahim gibi Rusya Türklerindendir[13]. Atâullah Bahâeddin, adı geçen yazıda bayram namazı kılmak için geldiği hilafetin başkenti İstanbul’daki camide ve cemaatinde bekledik­lerini bulamayınca uğradığı hayal kırıklığını anlatmış, Âkif de bu yazıdan etkilenerek “Umar mıydın” şiirini yazmıştır.

Hayatını ve sanatını İslâmcılık düşüncesinin layıkınca yaşatılması için adayan Mehmet Âkif’in Osmanlı’yı ayakta tutabilmek için birer çare gibi görülen “Kavmiyetçilik”, “Batıcılık” gibi fikir hareketlerinin karşısında olduğunu biliyoruz[14]. Bu hususta Safahat’ta doğrudan doğruya isim vermeden ancak ya kurgusal bir kişi üzerinden ya da bazı kavram ve terimleri “alaycı” bir şekilde kullanarak Gökalp’ın fikir dünyasını hicveder[15]. Âsım’da Köse İmam’ın anlattığı fıkralardan birinde hükümetin-tabiî olarak İttihat ve Terakki’nin- atadığı şımarık ve bir deli valinin ilk göreve başlar başlamaz karşı çıktığı ve değiştirmek istediği medrese hocalarına kendi ideolojisini benimsetmek için yaptıklarının alaycı bir eleştirisi vardır. Valinin “zihniy- yet”, “halet-i ruhiye”, “kavimlerin halet-i ruhiyelerinin olması”, “ma’şer”, “şe’niyyet”, “aksülamel” gibi Ziya Gökalp’in fikir dünyasının anahtar kavramlarını serpiştirerek medrese hocalarına hitaben yaptığı konuşmada valinin/Gökalp’ın aslında yapmak istediklerinin gerçeklikten ne kadar uzak olduğu ve bu terimlerin ne kadar içleri boşaltılarak kullanıldıkları alaycı bir şekil­de dile getirilmektedir. Vali Köse İmam’ın Vali’nin konuşması için “geğirme” teşbihini kullan­ması Âkif’in Gökalp’i eleştirmek için bulduğu başka bir yoldur. Âkif, benimsediği Turancılık ideali dolayısıyla millette tefrikaya yol açtığı için Ziya Gökalp’i ve onun fikir babalığını yaptığı İttihat Terakki’yi Safahat’larında yeri geldikçe eleştirir. Gölgeler’deki 1918’de yazdığı “Hâlâ mı Boğuşmak?” şiirindeki “cemiyette fırka diyerek tefrika çıkararak milletin erkanını yıkan “İt­tihat ve Terakki”yi, Turan İli adıyla uğrunda çok didinilmekle birlikte çok da yurtların elden gitmesine sebep olan efsaneyi gaye edinen “Ziya Gökalp”i şiddetle eleştirir[16]. Fazıl Gökçek, Âkif’in burada Gökalp’in “Kızılelma” şirindeki “Kızılelma yok mu? Şüphesiz vardır;/Fakat onun semti başka diyardır../Zemini mefkûre, seması hayal/Bir gün gerçek, fakat şimdilik masal...” mısralarına göndermede bulunduğunu belirtir.[17]

 

Âsım’da “züppe ve şımarık vali”nin eleştirildiği en bariz yönlerinden biri, onun gibi olanların medreselerin ıslah edilmesi yerine bütünüyle kaldırılarak yerine mekteplerin ikame edilme­si fikrini benimsemeleridir. Âkif, Tanzimat’tan beri devam edegelen medrese-mektep ikiliği­nin toplumda birtakım sancılara ve krizlere sebep olduğunu eleştirme görevini Âsım’da II. Meşrutiyet’ten sonraki nesli ve Âkif’i temsil eden Hocazade’ye verir. Köse İmam, Hocazâde’ye birilerinin doldurmasıyla Abdülhamit tarafından Erzurum’a sürgün edilişini anlatmaktadır Trabzon üzerinden geçeceği Erzurum yolculuğu için bindirildiği teknede II. Abdülhamit’i zalimliği, korkaklığı, müsrifliği, onu korumak adına Müslümanların namazsız kalışı gibi hu­suslar bakımından eleştirmek için Yıldız Sarayı’na çıkan ve oradan tard edilerek denize atılan Mandal Hoca’yla karşılaşmıştır[18]. Köse İmam’ın anlattıklarından çok etkilenen Hocazâde’ye göre işte millet için lâzım olan canı pahasına da olsa fikirlerini söyleyebilen Mandal Hocalar gibidirler. İşte burada züppe valiye çatarak, eleştirdiği medreselerden Mandal Hocaların çık­tığını, oysa mekteplerden bu çapta bir adamın yetişmediğini, bununla birlikte “mektep”ler kadar “medrese”lere de ihtiyaç duyulduğunu söyler.

Hocazâde’nin kızdığı medreselerden artık İbn-i Rüşt gibi İslâm felsefecisi, İbn-i Sina, Fahreddin Razi, Gazali, Seyyid Şerif Cürcanî gibi İslâm bilgin ve âlimlerinin yetişmemesidir. Âkif’in atıfta bulunduğu bu isimler İslâmın ruhunu gerçek manada kavramış âlimlerdir. Oysa sonraki yıllarda fıkıh kitabı olarak 15. Yüzyıldan İbrahim bin Muhammed’in Mülteka’sı, usul kitabı olarak da yine 15. Yüzyıldan Molla Hüsrev’in Mir’at’ını aşan kitaplar yazılmamış, dolayı­sıyla modern ilimlerin ışığında Kur’an-ı Kerim’i yeniden yorumlayacak âlimler yetişmemiştir. Oflu’da iman tamam, oysa ilim eksiktir.

Âkif’in Ziya Gökalp’ı eleştirme sebeplerinden biri, Meşrutiyet’in ilanından sonra mensup ol­duğu İttihat ve Terakki’nin de etkisiyle “hürriyet” kavramının siyasî ve sosyal hayata gerçek anlamıyla yerleştirilmesi yerine meydan ve sokak şovlarına dönüştürülmesi ve sadece gös­terişten ibaret olarak algılanmasıdır. Âsım’da en çok alay edeceği ve eleştiri oklarını yönelte­ceği Rıza Tevfik ve benzerlerine imkân tanıyanlar aslında II. Meşrutiyet’in mimarları, İttihat ve Terakki’nin önde gelen temsilcileridir. Köse İmam’ın Kuzguncuk’taki bir köşkte bütün reza­letlerine tanık olduğu Rıza Tevfik’le dalaşmaktan kurtaran ve köşkteki alafranga eğlencenin “çapkın” seyircilerinden biri olur. “Çapkın” bir halt etmesinden korktuğu sofuyu durdurur, memleketin asıl dehâlarının bunlar olduğunu söyler. Bu ironik ifadelerden sonra Köse İmam “İctimaî biri, dehşetli siyasî öbürü/Hele mâliyyecimiz yok mu, bu ilmin pîri” (Âsım, s.81) diye­rek sırasıyla İttihat ve Terakki’nin baş mimarları Ziya Gökalp, Talat Paşa ve Cavit Beyi hicveder. Bu üç isimden başka Âkif’in açıkça söylememekle birlikte ima ederek atıfta bulunduğu ve dolayısıyla hiciv oklarına hedef olan bir diğer İttihatçı da Enver Paşa’dır. Enver Paşa ve onun marifetiyle 23 Ocak 1913’te Babıâli’yi basarak bir darbe hareketinde bulunması, Âsım’da bir “aptal”ın yapabileceği “çılgınlık” olarak tasvir edilir. Âkif, doğrudan doğruya Enver Paşa’dan bahsetmemiş ancak arkadaşlarıyla Babıali’yi basma planları yapan Âsım’dan hareketle Enver Paşayı eleştirmek istemiştir. Âsım’ın İslâmın gereği gibi yaşanmasına engel gibi gördüğü meyhanelere baskın düzenlemesi, kumarbazları tehdid etmesi, sarhoşları dövmesi, Köse İmam’a İslâmiyeti hiç tavizsiz yaşaması ve herkesin de öyle olmasını istemesiyle bilinen ilk Müslümanlardan Ebu Zerr el Gifari’yi hatırlatır. (Âsım, s.117, 120)

Âkif’, Hürriyet’in ilanından sonra bizzat İttihat ve Terakki’nin yönlendirdiği kavmiyetçiliğe da­yalı yeni bir kimlik ve tarih arama çabalarını şiddetle eleştirir. Âsım vasıtasıyla bu konudaki düşüncelerini dile getirirken devrin Türkçü aydınlarının Moğol asıllı Cengiz Han’ı Türkleştirme ve Cengiz Yasaları oluşturma faaliyetlerinden bahseder.

-Dede Cengiz ya?

-Bırak, derdimi deştin: Gitti!

-Getirirleryine lâzımsa...

-Hayır, gitti gider.

-Deme oğlum!

-Ya bizim düşmanımızmış o meğer.

Dedenizdir diye bir kahpe çıfıtmış yamayan.

-Size ha?

-Öyle ya, çok geçmedi lâkin, aradan,

Geldi bir başka gâvurcuk, dedi, “Cengiz’le, ayol,

Bu hısımlık nereden çıktı ki, siz Türk, o Moğol!”[19] (Âsım, s. 71-72.)

Cengiz Han’ın, dolayısıyla Moğolların Türk olduğunu iddia eden Hocazâde’nin “kahpe çıfıt” sıfatlarıyla bahsettiği Yahudi asıllı Leon Cahun’dur. David Leon Cahun (1841-1900) Yahudi asıllı Fransız gezgin, oryantalist ve yazardır. Tarihi romanlar ve araştırma kitapları yayımla­mıştır. Gök bayrak (1876) adlı romanı ile Asya Tarihine Giriş, Türkler ve Moğollar (1896-Necip sım tarafından tercüme edilmiştir) adlı araştırma kitapları Türkçeye de tercüme edilmiştir. Âkif, L. Cahun’un iddialarının asılsızlığını göstermek için “kahpe çıfıt”ı özellikle tercih etmiş­tir, çünkü “düzenbaz ve hileci” anlamına gelen çıfıt, Osmanlı’da halk arasında Yahudi azınlık için kullanılan bir lâkaptır. Âkif, Âsım’da iki kez karşımıza çıkan “kahpe çıfıt/çıfıt” suçlamasını Hocazâde’ye yaptırır. Çünkü Köse İmam’ın karşısında II. Meşrutiyet neslini temsil eden Hoca- zade, umutla beklediği Hürriyet’in ilanından sonra hiç beklemediği gelişmelerle karşılaşınca öfke ve isyana kapılmıştır. Bunun müsebbibi “kaç yıldır beyninde öten çıfıt sillesi”dir. Çünkü iddia edilen artık eski ihtişamlı mazisini yitiren yedi yüz milyonluk Asya’nın ondan çok daha az ancak çok daha canlı ve güçlü yeni güçlerce yok edileceğidir. Hocazade’nin isyanı bu tez­leredir, bu tezlerin ortaya sürülmesine sebep olan İslamın gerçek özünden uzaklaşmamıza- dır.

Köse İmam ile Hocazâde’den hareketle II. Abdülhamit devri (İstibdat devri) ve II. Meşruti­yet (Hürriyet) devrini temsil edenlerin çatışmalarının yansıması olarak görülebilen Âsım’da Mehmet Âkif, önceki ve sonraki devrin kötü idarecilerini eleştirmek istediğinde telmihte bu­lunduğu dönemler, Asr-ı Saadet’ten adaleti ve hakkı gözetmesiyle meşhur Hz. Ömer, Haçlı ordularını mağlup eden Selahaddin Eyyubî, Kılıçarslan ve Osmanlı’nın kuruluş ve yükselme dönemlerinin Ertuğrul, Osman Gaziler ile Süleyman Paşa, Yavuz Sultan Selim ve Yıldırım Bayezid’dir. Hatta Âkif, ideal hayat tarzları ve çalışkanlıkları ile Müslüman âlemine örnek ol­ması gereken Japonlara ve onların amirallerinden Togo’ya bile atıfta bulunur[20]. Onun Hz. Ömer’le birlikte en çok telmihte bulunduğu diğer halife Hz. Ali’dir. Onu, kimi zaman kah­ramanlığından dolayı aldığı “Haydar” lakabıyla hatırlar, kimi zaman da onun söylediği bir söz dolayısıyla[21], kimi zaman da onun vasıtasıyla bize intikal eden hadislerden hareketle Safahatlar’ında zikreder.

Âsım’da Köse İmam, Türk’ün yurdunun baştanbaşa viraneye dönmesinden umutsuzdur ve eski ihtişamlı günlerin tekrar yaşanmayacağından dolayı yeis içindedir. Aslında temsilcisi ol­duğu devri eleştirmekten kaçınmayan Hocazâde de, yine ironik bir üslûpla inkılap hüküme­tinin şanının yakıp yıkmaktan geçtiğini itiraf eder. Medrese yıkılmış, enkazlarından mektep yapılmak istenmiştir. Köse İmam, söz gelimi “iki ırgatla inecek Süleymaniye”yi yapmak için yetişmeleri ve bu devirde bulunmaları o kadar zor bir Süleyman ile bir de Sinan’ın gerekli olduğunu söyler. Zaman zaman Hocazâde’yle tartışsalar da o da II. Abdülhamit’i sevmez[22]. Âsım’da II. Abdülhamit sevilmeyen “Saray” mürsel mecazı, “Yıldız’daki baykuş”, “kukla kıya­fetli adam”, “menfaatin heykeli-menfaatçilerin putu” ve Köse İmam’la birlikte sürgüne giden Oflu Mandal Hocanın ifadesiyle “kafes arkasına gizlenen hanımlar” teşbihleriyle geçer[23]. Gerçi II. Abdülhamit ve yine pervasız Mandal Hoca’nın ağzından doğrudan doğruya Hamid ismiyle de anıldığı da görülür. II. Abdülhamit’i ödlekliğinden dolayı hicvetmek istediğinde

Asım ve Gençlik Bilgi Şöleni

hatırladığı bir diğer yönetici Endülüs-Emevi Devleti’nin son temsilcisi ve şehri ağlayarak teslim ettiğinde annesi tarafından kadınlar gibi ağlamakla suçlanan Abdullah es-Sagîr’dir[24]. Kuvvetlinin karşısından aciz olanın hakkını savunan ideal yönetici modeli arandığında kuş­kusuz Köse İmam’ın da Hocazâde’nin de birleştiği isim Hz. Ömer’dir. (Âsım, s.98) Gerçi baş­ta Hz. Ömer gibi bir idareci de olsa yönetilenlerin dalkavukluktan kurtulmadıkça ideal bir toplum düzenine erişilemeyeceğini anlatmak için Mehmet Âkif, bu sefer yine bir sûreye, ancak bambaşka bir gayeyle başvurur. Baştaki “menfaat heykeli”, “kukla kıyafetli” padişaha (II. Abdülhamit’e) yaranmak için güya dindar görünen bazı dalkavukların aslında kendi çıkar­larından başka bir şey düşünmediklerini göstermek için İhlas suresini bozarak okuduklarını söyler. Onların Hüve (O) “ehad”dir derken kastettikleri Allah değil taptıkları padişah, aslında menfaatleridir, ağızları “samed”, mideleri “sanem”dir:

Dış yüzünden Ömer’in devri muhitin güya

Kimi saim, kimi kâim, o tavanlar, yerler,

“Kulhüvallahü ehad” zemzemesinden inler.

Sen bu coşkunluğa istersen inan, hepsi yalan

“Hüve”nin merci’i artık ne “ehad”dır, ne “filan”

Çünkü madem yürüyen sâde senin saltanatın,

Şimdilik heykeli sensin tapılan menfaatin,

Kanma, hey kukla kıyafeti adam, hey sersem,

Herifin ağzı “samed”, mi’desi yüzlerce “sanem!” (Âsım, s. 100-101)

Âsım’da Mehmet Âkif’in Hocazâde ve bilhassa Köse İmam’ın oğlu Âsım’a gelecek için ümitli ve inançlı olma misyonlarını yüklediğini biliyoruz. İstibdad yıllarından sonra birçok ümitle beklenen Hürriyet döneminin bazı aydınlarda bir hayal kırıklığı yarattığı da gerçeklidir ve Âsım’da Köse İmam yer yer II. Abdülhamit’i eleştirmek ve hürriyet uğruna sürgüne gitmek­le birlikte Hocazâde’ye çoğu zaman yeni nesille ilgili hayal kırıklıklarını dile getirir. Birtakım olumsuzlukları Hocazade de görür ancak en azından o, Âsım’a ve onun gibi gayretli insan­lara inanır. İşte bu ümidi besleyecek isimlerden biri Türk Lügatı sahibi dil bilgini, fikir ve si­yaset adamı ve aynı zamanda ziraat alanında da çalışmaları olan Hüseyin Kâzım Kadri’dir. Hocazade, Kadri’yle Balkan Savaşı sonlarında Müdafaa-i Milliye Heyeti tarafından halka fay­dalı olmak için eserler hazırlamak amacıyla oluşturulan Heyet-i İrşadiye’ye mensupturlar[25]. Üyeler arasında Recaizâde Mahmut Ekrem de vardır. Kadri köylüler için yazdığı bir eseri üc­retsiz olarak taşraya gönderme fikrinden bahseder, Ekrem önce bundan sonuç alınamaya­cağını söyler, ancak Hüseyin Kâzım’ın idealist konuşmalarıyla ikna olur. Hocazâde gururla bunu Köse İmam’a anlatır, o da hem Kadri’yi hem de Ekrem’i takdir eder. Aslında Köse İmam’ı Mandal Hoca’ya birlikte Erzurum’a sürgüne giderken uğradıkları Trabzon’da ağırlayan ve on­lara kol kanat geren o zaman orada valilik yapan Hüseyin Kâzım Kadri olur.

Âkif, Safahat’larda olumsuz eleştiriler yapmak istediği şahıslar için genellikle onları hatır-

latan isim ve sıfatlar kullanırken, dolayısıyla söz konusu durumlarda istiare, mürsel mecaz gibi sanatlara başvururken olumlu bir şekilde bahsetmek istediği veya takdir ettiği kişi­ler için de genellikle doğrudan doğruya isimlerinden bahseder, kimi zaman da şiirleri­ni onların şahsına ithaf eder. Söz gelimi dostlarından âlim ve şair Ferit Kam’ın Dinî, Felsefî Musahabaler’ine Süleymaniye Kürsüsünde’de şairin notuyla atıfta bulunulmuştur[26]. Yine aynı eserde Hristiyan Batı dünyasının misyonerlik faaliyetlerine itiraz eden İzharü’l-Hak eserinin sahibi Rahmetûllah da bizzat şairin ismiyle andığı âlimlerdendir[27]. Diğer Safahat’larda da şairin bu tarz atıflarıyla karşılaşmaktayız.

  1. . Edebiyatçılar ve Eserleri

Âkif, gerek Âsım’da gerekse diğer Safahat’larda birçok edebiyatçıya atıfta bulunur. Bu atıf­lara genel olarak baktığımızda Âkif’in edebiyat-sanat görüşlerini dile getirme, dolayısıyla edebiyatçılarla ilgili olumlu-olumsuz mahiyetteki değerlendirmeler yapma ve çoğu zaman da şiiri vasıtasıyla okurunun duygu ve düşünce dünyasında değişiklik meydana getirebil­mek için söylediklerini delillendirme ve daha etkili kılma gibi amaçlara yöneldiğini görü­rüz. Söz gelimi o da Tanzimat’ın ilk nesli, bilhassa Namık Kemal gibi hem Divan edebiyatına, tasavvufî şiire hem de “Ferhat ile Şirin”, “Arzu ile Kamber”, “Köroğlu” gibi halk edebiyatının efsanevî aşk hikâyelerine karşı menfî bir duruşa sahiptir[28]. Onun geleneksel edebiyat için­de olumlu olarak bahsettiği ve içine İslmiyetin geleceğine dair ümitleriyle beslenen mis­yonunu yerleştirdiği “Leyla ile Mecnun” vardır[29]. Bilindiği gibi “Leylâ” şiirinde Mecnun, İslâm dünyasının, Leyla da İslâm dünyasının geleceğinin sembolleri olarak kurgulanmışlardır.[30] “Gece” şiirinde ise Leyla ve Mecnun, tasavvufî imgeler olarak karşımıza çıkmaktadırlar.[31] Pozitivizmin etkisiyle Âkif’in şiirlerinde de karşımıza çıkan “seyl-i huruşan”, gibi imajlarla “te­rakki” fikrinin sürekli vurgulandığı yıllarda onun insanları hayattan kopararak pasifleştirdiği düşüncesiyle tasavvufun karşısında yer aldığını biliyoruz. Ancak hayatının sonların doğru, Gölgeler’deki “Hüsam Efendi Hoca”, “Derviş Ahmed” şiirlerinde Mesnevi’ye, sekizinci yüzyılda yaşamış, mala mülke eyvallahı olmamakla meşhur olmuş ünlü mutasavvuf İbrahim Edhem’e ve Divan şairin Şeyh Galib’e atıflar görüyoruz. Söz konusu atıflar, Âkif’in “cemiyet”ten yavaş yavaş uzaklaşıp “kendi içine dönme” sürecinin de göstergesidir[32].

Âkif’in Safahat’larda en çok kendisinden bahsettiği ve eserlerini çeşitli vesilelerle kullandı­ğı şair Sadi’dir. Onun Sadi’nin yanı başında andığı diğer yazar ise Alexandre Dumas Fils’tir. Âkif’e göre her ikisinin ortak noktası olan ufak mevzulardan büyük neticeler çıkarmalarıdır. Burada yeri gelmişken hatırlatalım ki, Sadi ve A. Duma, tıpkı Âkif gibi edebiyat vasıtasıyla toplumu değiştirmek isteyen Ahmet Mithat Efendinin de çok etkilendiği edebiyatçılardır.

Yukarıda Âsım’da “Hadis”lere yapılan atıfları değerlendirirken de bahsettiğimiz gibi Âkif’in Sadi ve onunla birlikte Ferîdüddin Attâr’ı çok sevmesi ve bilhassa Sadi’den birçok alıntılar

yapması, bu iki şairin Peygamberimizin de sevdiği hikmetli şiirler söylemeleridir. Edebiyatı insanı ve toplumu değiştirmek ve etkilemek için vazgeçilmez bir silah olarak gören Âkif’in Sadi ve Attar çizgisindeki şairleri çok seveceği kesindir. Buna mukabil Ömer Hayyam ve Hafız-ı Şirazî’yi beğenmez[33]. Servet-i Fünun’un anketlerine verdiği cevapta sanattan beklen­tilerini dile getirdikten sonra şiire Sadi’nin yolunu taklit etmekle başladığını, Arapları çok okuduğunu, Antere, Mütenebbi, İbn Fâriz’i ve Fransızlardan da en çok Lamartin ve Daudet’yi sevdiğini söyler[34]. Bu konuda Âkif’i yakından tanıyan bir dönem haftada bir çarşambaları, hatta bir süre sonra daha sık aralıklarla Âkif’le bir araya gelecek olan Mithat Cemal Kuntay’ın Mehmed Akif kitabı[35], Âkif’in şiirini besleyen edebiyatçıları, şiirine kaynaklık eden günlük ha­yattan sahneleri göstermesi itibarıyla çok önemlidir. Bu bağlamda bilhassa bu kitapta anılan eserlerle Âkif’in eserleri mukayese edilerek incelenebilir.

İranlı şair Sadî-i Şirazî, Mehmet Âkif’in Safahat’ında en çok atıfta bulunduğu isimlerin başın­da gelmektedir. Nitekim bu etkilenme Tunca Kortantamer tarafından yazılan “Mehmet Âkif ile Sadi Arasında Muhteva ve Anlatım Tekniği Açısından Bir Karşılaştırma Denemesi” başlıklı bir yazıda ayrıntılı bir şekilde değerlendirilmiştir[36]. Kortantamer, bu geniş oylumlu yazısında Sadi’nin Bostan ve Gülistan’ı ile Safahat’ı “konular, fikirler, olaylar, tipler, konuşmalar, mekân kullanımı, sahneleme, motifler gibi muhteva unsurları ve anlatım teknikleri” bakımlarından karşılaştırmalar yapmıştır. Fazıl Gökçek’in de bildirdiğine göre Âkif’in Servet-i Fünun’daki ilk kalem tecrübeleri Sadi’den yapılmış tercümeleridir. Bundan başka “Sa’dî” başlıklı bir şiiri ve bir yazısı da bulunmaktadır[37]. Âkif’in şiirlerinde Sadî, ya Bostan ve Gülistan’ından bir hikâyenin tercümesi yani pastiş, ya Farsça beyitlerinden oluşan bir epigraf ya da doğrudan doğruya Sadî’nin şairliğine ve filozofluğuna telmihte bulunmak suretiyle karşımıza çıkmaktadır.

Âkif’in, edebî dünyasının oluşmasında çok etkisi olmak ve toplumu değiştirmek adına bir­takım ortak fikirleri benimsemekle birlikte en çok itiraz ettiği, eleştirdiği isimlerin başında Tevfik Fikret gelmektedir. Fikret’in bilhassa Tarih-i Kadim’i dolayısıyla iyice alevlenen kavga­nın yansımaları ve genel olarak Âkif’in sanatı üzerinde Fikret’in etkisi veya Âkif’le Fikret’in çe­şitli hususlardaki ortaklıkları birçok edebiyat araştırmacısı tarafından ele alınmıştır[38]. Gökçek, Safahat- Beşinci Kitap, Hâtıralar’a yazdığı önsözde[39] Âkif-Fikret münasebetini ilk Safahat’tan başlayarak değerlendirmeye tabi tutmuş ve Âkif’in ilk olarak Tevhid yahud Feryat’ta üstü ka­palı olarak başlayan Fikret eleştirisinin 1912’deki Süleymaniye Kürsüsünde’de barizleştiğini ve “Tarih-i Kadim” dolayısıyla da Hatıralar’da da iyice keskinlik ve şiddet kazandığını göstermiş­tir. Bizim üzerinde durduğumuz Âsım’da ise doğrudan doğruya Fikret’i eleştiren mısralara rastlanmamakla birlikte Âkif’in ideal bir genç olarak sunduğu dinine ve tarihine bağlı ve ge­leceğini bu iki kutsal bağlılığından aldığı güçle ve Batı’dan öğrendiği ilimle şekillendirecek olan ideal genç tipi Âsım, hepimizin bildiği gibi Fikret’in yine gelecek için ideal bir tip olarak

gördüğü daha çok Batı’nın bilim zenginlikleriyle donatılmış atılgan ve hırslı Haluk’una ve­rilmiş bir cevaptır. Bundan başka Âsım’da Köse İmam’ın Hocazade’yle olan diyaloğundaki “Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem/Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem../ Biri ecdadıma saldırdı mı, hatta boğarım.” cümlelerindeki öfkeli ifadelerin, Fikret gibi geçmişe düşman olanları hedef aldığını düşünebiliriz. Yine Köse İmam’ın gördüğü her sarıklıyı “Defol ıskatçı, cerci, leşçi” diye terzil eden “Nesl-i Hâzır”’a duyduğu öfkede, II. Meşrutiyet gençliğinin inançtan yoksunluğunda rolü olduğunu düşündüğü Fikret’i ima ettiği düşünebilir. Ayrıca bir yönüyle Âkif’i de temsil ettiğini düşündüğümüz Köse İmam’a “mürteci” lakabının takıl­masında, “Tarih-i Kadim’e Zeyl”i “Molla Sırat”a ithafıyla yayımlayan Fikret gibi düşünenlerin etkisi vardır. Âsım’da Köse İmam’a takılmak isteyen Hocazade zaman zaman onun “Mürteci” olduğunu söyler. Köse İmam da ideallerine sıkı sıkıyı sarılarak yaşamak mürtecilikse tıpkı “Peygamber’in evladını candan sevmek Râfizîlik”se Rafîlizilik benim de hakkım” diyen şair Şafî’î gibi “Mürtecilik”i kabul edeceğini söyler. Şafî’î, Şafîlik mezhebinin kurucusu, Razîlik de sadece Hz. Ali’nin[40] halifeliğini kabul eden fırkadır. Gökçek’in de belirttiği gibi burada Hz. Peygamber’i, Hz. Ali’yi ve yakınlarını aşırı derecede seven kimse anlamında kullanılmıştır[41]. Âkif’in Safahat’larda ya ima ya da mürsel mecaz vasıtasıyla edebiyat anlayışlarını ve bu an­layışı besleyen hayat tarzlarını beğenmediği Servet-i Fünuncular arasında Mehmet Rauf da vardır. Hatıralar’da Divan edebiyatının açtığı gedikler kapatılmak üzereyken “başka rahne­ler” çıkartan “ahlakı, ârı, namusu bitirmek” isteyen, saksılar dolusu “heva-yı fuhşu kudurtan zehirli “Zambak”lar çıkartıp gezdiren yazarla kastettiği elbette Mehmet Rauf’dur[42]. 1910’da yayımlanan ve müstehcen unsurlar içeren Zambak, yazarının ordudan sürülmesine sebep olmuştur. Süleymaniye Kürsüsünde’de seyyah-vaiz’in kürsüde şiddetle eleştirdiği ve boyun­larına Bah-nâme’lerini takarak sınır dışı etmek istediği edebiyatçılarla kastedilen de muhte­melen yine Mehmet Rauf tarzında yazanlardır[43]. Beşir Ayvazoğlu’nun da bildirdiğine göre Süleymaniye Kürsüsünde’de “yetişmiş üç kızını Allah’a emanet ederek baldızıyla Avrupa’ya kaçan şık”, Cenap Şehabettin’dir.[44] Ancak Servet-i Fünuncuların Âkif’in şiirini küçümsemele­rine mukabil Âsım yayımlandıktan sonra “yalnız asrımızın değil, hatta tarihimizin en büyük destanî şairi”, “bî-misâl sanatkâr” sıfatlarıyla diğer Servet-i Fünunculara karşı Âkif’i savunan da Cenap Şehabettin olur[45]. Dolayısıyla o hem Batıcı şair ve yazarları hem de aşk ve şarap ga­zelleriyle dolu İran taklidi Divan şairlerini ve aynı zamanda Müslümanları miskinleştirdiğine inandığı mutasavvıf şairleri yeri geldikçe hep eleştirir.[46]

Âsım’da Köse İmam, Hocazâde’nin şairliğiyle biraz alay etmek ister ve onun çevresi tarafın­dan şair değil Mevlid’ci diye anıldığını ileri sürer. Aslında “Mevlid’çi” yakıştırması, Âkif’in dev­rinde kimi çevreler tarafından nasıl algılandığının bir göstergesidir. Hocazade ise Mevlid’çi yakıştırması aslında kendisine bir iltifat gibi yapar ve Süleyman Çelebi’nin mertebesine eri- şememesine hayıflanır.

Âsım’da Âkif’in atıfta bulunduğu edebiyatçılardan biri Rıza Tevfik’tir. Gerçi burada kendi sanat anlayışından uzak bir tarzın sözcüsü olmakla birlikte Rıza Tevfik’in şairliğini değil, II. Meşrutiyet’te hürriyetin ilanından sonra meydanlarda bol bol boy göstermesidir. Halbuki İttihat ve Terakki’nin en mağdurlarından biri de Rıza Tevfik’tir. Eserde İstibdad devrinin temsilcisi olmakla birlikte II. Abdülhamit’i eleştirerek hürriyeti istediği için sürgüne de git­mekle birlikte 1908’den sonra gelişmelerin beklediği gibi olmadığından rahatsızlık duyan Köse İmam, meydanlardaki şaşalı gösterileri sık sık eleştirir. Bu yönüyle Köse İmam, elbette Mehmet Âkif’i de temsil etmektedir. Köse İmam’ın bir gün Babıâli Yokuşu’ndan çıkarken eli bayraklı bir grup insanın “salya sümük ağladığı”nı görür. Onları böyle ağlatanı Köse İmam, en alaylı ifadelerle tasvir eder: “Öten zurna”, Zuhurî’ye çıkan maskara (Rıza Tevfik Ortaoyunu’nda rol almıştır), ensesi kıl keçeyle kaplanmış gibi, yıllarca hamam görmemiş musmurdar bo­yunlu, âfâka batacak kadar uzun tırnaklı, merdane geçmiş gibi yatkın ve dümdüz suratlı, tatsız burunlu, yassı burunlu, basma çeneli”, Rıza Tevfik’i yine isim vermeden eleştirmek için kullanılan ifadelerdir ve bunlarda halk söyleyişlerine özgü kullanımların dikkat çekmektedir. Köse İmam, Rıza Tevfik’in hem hürriyet şakşakçılığına öfkelidir hem de kılık ve kıyafetiyle yer­li halktan uzak alafranga görünüm ve tavırlarına düşmandır. Âkif, Rıza Tevfik’i hicvi ve onunla alay etmeyi daha da ileri götürecek Köse İmam vasıtasıyla köpeklere verilen “Karabaş” sıfa­tıyla anarak, onu insanlıktan da uzaklaştıracaktır. Divan edebiyatının şetmlerini hatırlatan bu ifadelerle Rıza Tevfik, iyice karikatürize edilecektir. Şöyle ki Köse İmam’ın Kuzguncuk’a gittiği bir gün yine Rıza Tevfik gibi Batılı yaşamayı seven bir Molla’nın köşküne yaklaşınca köpeklerin saldırısıyla karşılaşır. Burada bahsedilen Molla, Gökçek’in bildirdiğine göre Batılı yaşam tarzına düşkün Uryanizade Mahmut Cemil Efendi’dir ve bahsedilen köşkü İtalyan mimar, Alberti tarafından Batılı bir tarzda yapılmıştır[47]. Kırk elli köpeğin köşke hücumlarına cevap veren bir “Karabaş” olur. Köse İmam’ın konağın bekçisi dediği Karabaş, Rıza Tevfik’tir. Ona saldıran ve aslında öfkeli halkın temsilcisi olarak göreceğimiz kırk elli köpek ise “yiğit”çe davranırlar. “Karabaş”, daha sonra “zilli köçek” gibi oynar, ardından Ortaoyundaki Arap, Laz, Çerkeş, Pomak taklitlerini unutturacak marifetler sergiler ve orada bulunanların maskarası olur. Âkif, Süleymaniye Kürsüsünde’de Meşrutiyetin ilanından sonra fırsat buldukça meydan­larda hürriyet nutuğu atanları iğnelemek için kullandığı “dilli düdük” teşbihini burada Rıza Tevfik için tekrarlar.

Hocazâde ile Âsım, ancak eserin sonunda yer alan sohbetlerinde, Hocazade güya komşu­nun hâline gülenin aynı şeyi kendisi de yaşayacağı hakikatini güya bir anekdotla anlatıyor­muş gibi yapar. Burada gaye milli bir edebiyat için kaynak arayışlarıyla alay etmedir. Şöyle ki Hocazade’nin anlattığına göre edebi bir sohbetin yapıldığı yerde, edebiyat eserlerinin “çelimsizliğinden bahsedildikten sonra asıl problemin Şark’ın “ruh-ı millî”sini tatmin edecek bir “şair-i dahi”nin, bir “dahi-i mehib”in olmadığı sonucuna varılır. Bunu duyan bir saz şairi, “Neciyim ben?” diye günlerce tepin(ir) ter ter” Ancak sonra durulmuşsa da hâlâ öfkesi din- memekle birlikte dut yemiş bülbüle dönmüştür. Âkif muhtemelen burada milli edebiyatın temellerini mutlaka saz şiirinde aramak isteyenleri eleştirmektedir. (Âsım, s.124-125) Âkif’in burada gördüğümüz ironik ve alaycı dilini bütün Safahat’larında görebilmek mümkündür[48].

  1. .Şiirlerini İthaf Ettiği İsimler

Âkif, Birinci Safahat’ından itibaren şiirlerini çeşitli şahıslara ithaf etmiştir[49]. Âsım’ı da hayatının son günlerinde çok desteğini göreceği “Kardeşim Fuad Şemsi’ye” ithafıyla yayımlanmıştır. F. Şemsi İnan (1886-1974), Maarif Nezareti’nde şube müdürlüğü yapmıştır[50]. Birinci Safahat’ı özel ders verdiği ve çok sevdiği öğrencisi Mehmed Ali’ye (Evlâdım Mehmed Ali’ye Yadigâr-ı Vedâdımdır.”) ithaf etmekle birlikte eser içinde yer alan “İstibdad” şiirini ve Safahat’ın dör­düncü kitabı Fatih Kürsüsünde’yi yakın dostu ve Mehmed Âkif[51] başlıklı çok samimi ve değer­li bir hatıra kitabı da olan Mithat Cemal Kuntay’a, “Kocakarı ile Ömer”i Ali Ekrem Bolayır’a, “Mahalle Kahvesi”ni Hüseyin Avni’ye, “Köse İmam”ı babasının da öğrencisi bir din âlimi olmakla birlikte Batılı muaşerete göre yaşayan Ali Şevki Efendi’ye ithaf eder. Nitekim Ali Şevki Efendi yine Köse İmam adıyla gördüğümüz gibi Âsım’ın da temel kişilerinden biridir. Süleymaniye Kürsüsünde’yi bugünkü Kandilli Rasathanesi’nin kurucusu astronomi bilgini Fatin Gökmen’e, Hatıraları’ı Son Halife Abdülmecit’in oğlu Ömer Faruk Efendi’ye ithaf et­miştir. Onun şiirlerini ithaf ettikleri arasında Mısır’da ve hayatının son günlerinde desteğini sürekli göreceği Abbas Halim Paşa ve ailesi, bestekâr ve ud icracısı Şerif Muhittin Targan ve babası Şerif Ali Haydar Paşa gibi şahıslar da vardır. “Merhum İbrahim Bey, “Mehmed Ali’ye”, “Süleyman Nazif’e”, “Derviş Ahmed” [Neyzen Tevfik], “Said Paşa İmamı” şiirleri ise görüleceği üzere Âkif’in söz konusu şahısları, onların hayatlarını ve fikrî yapılarını anlatan şiirlerdir.

Bu isimler, Âkif’in ya yakın dostları, öğrencisi ya yine dostane ilişkiler içerisinde söz gelimi Âkif’in ideallerinin şekillenmesinde etkili olan Said Halim Paşa’nın kardeşi Abbas Halim Paşa gibi onun hâmileri olmuşlar, ya da hayat tarzlarıyla Âkif’in hayranlık duyduğu ideal kimseler olmuşlardır.

Girişte dört ismin adı geçmekle birlikte temelde Köse İmam ile Hocazâde’nin diyalogların­dan oluşan Âsım, Âkif’in diğer Safahat’larında olduğu gibi zengin atıflarıyla dikkat çekmek­tedir. Bunda Âsım’ın fıkra, anekdot, kıssa, dilekçe, vaaz gibi çok farklı metin türlerine ve çok farklı toplumsal tabakalara mensup kişilere özgü üslûp çeşitliliğiyle[52] edebiyat araştırmala­rına Mikhail Bakhtin’in kazandırdığı “karnaval”[53]ı andıran bir yapıya sahip olması kuşkusuz çok önemlidir. Hatip-vaiz kimliğini şairlikle birleştiren Mehmet Âkif, toplumu ikna etmek için söylediklerini delillendirmek zorundadır, bunda inançlı bir Müslüman şair için kuşkusuz ilk kaynaklar Kur’an -ı Kerim ve Hadis’ler olacaktır. Fikrî yapısı ve sanattan beklentilerine göre Âkif, Doğu ve Batı edebiyatların birçok yazar ve eseri okuyacaktır. Sadi, Namık Kemal[54], Ziya Paşa[55], Tevfik Fikret, A. Dumas Fils, Lamartin, Alphons Daudet onun en çok okuduğu ve etki-

lendiği isimlerin başında gelmektedir. Süleymaniye Kürsüsünde’den itibaren İslamcılığı siyasî bir ton alacak olan Âkif, Batıcılık ve Türkçülüğü ve bu fikir hareketlerinden beslenen edebî anlayışları ve edebiyatçıları da çeşitli atıflarla eleştirme yoluna gidecektir. İdeal idareciler ara­dığında da telmihte bulunacağı isimleri ya Âsr-ı Saadet’ten (İbn Avf, Ebu Zer) ya da Selçuklu ve Osmanlı’nın mücahid ve güçlü idarecilerinden seçecektir. Nitekim hayatının en zor gün­lerinde kendisine destek olan dostlarını, samimi arkadaşlarını, hatta öğrencilerini şiirlerini yazarken hep hatırlayacaktır.

Âkif’in Safahat’larda yaptığı atıfları incelemek mukayeseli edebiyatın bir yazarın/şairin kay­nakları ve yazarın/şairin kimlerden etkilendiği gibi iki önemli meseleyi karşımıza çıkarmak­tadır. Nitekim R. Wellek ve A. Varren mukayeseli edebiyat çalışmalarında en önemli prob­lemlerin bu kaynak ve tesirler meselelerini araştırmak olduğunu belirtiler[56]. Söz gelimi Âkif’i sadece Sadi’nin gölgesinde veya onu taklid eden bir şair gibi görmek, Âkif’in ferdiliğini gör­memize engel olabilir. Yukarıda öneminden bahsettiğimiz Mithat Cemal Kuntay’ın kitabının Âkif’in dünyasını tanımak isteyenler için çok yol açıcı bir yönü olmakla birlikte şairin şiirle­ri için mutlaka bir kaynağa veya etkilendiği bir olaya atıfta bulunmak şairin muhayyilesini mutlaka bir tesire bağlamak gibi şiirinin dünyasını sınırlamaya götürebilir. Diğer taraftan bir edebiyat eserinde kaynak ve tesir meselesinin incelenmesi neticede esere dıştan yaklaşım çerçevesinde kalmamalıdır. Önemli olan bu etkilenmelerin Âkif’in şiirinde hangi yapısal ve üslup değişikliklerine yol açtığıdır. Kur’an-ı Kerim ve Hadis’lere yapılan atıflar, başta Sadi ol­mak üzere edebiyatçılardan ve edebiyat eserlerinden alıntılar, öncelikle Safahat’larda çok çeşitli ve zengin üsluplar ve tonlar karşımıza çıkarmaktadır. Kur’an-ı Kerim’in veciz üslubunun Âkif’in şiir dilini etkilemiş olması muhakkaktır. Nitekim kendisi de Kur’an dilinin Arap şairle­rinin söyleyişlerini güçlendirdiğini söyler[57]. En önemlisi Âkif, mesajlarını daha etkili vermek için çeşitli hikâyelerden, anekdotlardan faydalanırken ilhamını yine kıssalar bakımından zen­gin Kur’an-ı Kerim’den almıştır. Bu bağlamda Âkif’in, “Kur’an-ı Kerim Şairi” sıfatını ne kadar hak ettiği ortadadır. Bundan başka Âkif’in bir siyasî, fikrî ve edebî bir anlayışı ve temsilcilerini eleştirmek istediği kısımlarda mizah ve hiciv metinlerine has ironi, mecaz, tariz, istihza gibi sanatların çok kullanıldığı görürüz. Türk edebiyatında atıfların en çok olduğu eserlerin başın­da kanaatimizce Safahat’lar gelmektedir. Dolayısıyla bu husus, Âkif’in sanatının da en karak­teristik hususiyetlerinden birini oluşturmakta, Safahat’ların da ne kadar zengin ve geniş bir çerçeveye sahip olduğunu göstermektedir.

Mehmed Âkif, Âsım ve Gençlik, 2015

Kitabın tamamı: https://kitap.tyb.org.tr/kitap/asim.pdf 


[1] Mehmed Ertuğrul Düzdağ, Mehmed Âkif’in Tefsir Yazılarında ve Vaazlarında Ele Aldığı Âyetlere Verdiği Mealler”, Mehmed Âkif Hakkında Araştırmalar, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Mehmed Âkif Araştırmaları Merkezi, İstanbul:1987, s. 278.

[2] Bkz. A.g.e., “Cumhuriyet Gazetesi Yazarına Bir Cevap”, ss. 305-309.

[3]      A.g.e, ss. 277-297. Ayrıca bk. Celal Kırca, “Mehmet Akif’in Şiirlerine Konu Ettiği Ayetler ve Tahlilleri”, ??

[4]      Mehmet Âkif Ersoy, Hakkın Sesleri, Safahat-Üçüncü Kitap, Hazl.:Fazıl Gökçek, Dergâh Yay., 1. Baskı, İstanbul:2007.

[5]      Mehmet Âkif Ersoy, Hatıralar, Safahat, Beşinci Kitap, Hazl.:Fazıl Gökçek, Dergâh Yay., 1. Baskı, İstanbul:2007.

[6]      Nitekim bu sempozyumun Sabahattin Çağın tarafından sunulan “Ferid Vecdi’nin “İnsan” Makalesi ve Mehmet Akif’in İnsan

Şiiri” başlıklı tebliği de Ferid Vecdi ile Âkif arasındaki ilişkiyi göstermektedir.

[7] Mehmet Âkif Ersoy, “Şark”, Gölgeler- Safahat Yedinci Kitap, Hazl.:Fazıl Gökçek, Dergâh Yay., 1. Baskı, İstanbul:2007, s.24-27.

[8] Tatar Türklerinden meşhur Abdürreşit İbrahim, memleketinde ve Arabistan’da tamamladığı medrese eğitiminden sonra Kur’an-ı Kerimde Allah’ın sonsuz kudretinin ve yarattıklarının akıbetlerinin ne olduğunun tam anlamıyla idrak edilebil­mesi için çeşitli âyetler vesilesiyle tekrarlanan “yeryüzünü dolaşma” emir ve tavsiyesine uyarak Doğu ve Batı’da çeşitli ülkelere seyahatlerde bulunmuştur. Çeşitli yazar ve fikir adamlarıyla da görüştüğü bu seyahatlerde İslâm toplumlarını diğer topluluklarla mukayese etme imkânı elde etmiştir. İkinci büyük seyahati üzerine kaleme aldığı Âlem-i İslâm ve Japonya’da İntişar-ı İslâmiyet, Süleymaniye Kürsüsünde’nin ilham kaynağı olmuştur. Ayrıntılı bilgi için bkz. Fazıl Gökçek, “Süleymaniye Kürsüsünde Hakkında”, Süleymaniye Kürsüsünde, Safahat- İkinci Kitap, , Dergâh Yay., 1. Baskı, İstanbul:2007, ss. 10-21.

[9] Âsım, Safahat-Altıncı Kitap, Hzl.: Fazıl Gökçek, Dergâh Yay. 1. Baskı, İstanbul: 2007, s.28. (Makalede Âsım’dan yapılan alıntılar bu baskıdan olacaktır.)

[10] Âkif, “Bu din garip geldi garip gidecektir-Bede’e’d-dînu garîben..” hadisinin uydurma olduğunu söyler. Bkz. Süleymaniye Kürsüsünde, Safahat-İkinci Kitap, s.38.

terime çeşitli eleştiriler getirilmiş ve hatalı olduğu yolunda kanaatler bildirilmiş olmakla birlikte, yaygınlaşmış, bir ölçüde gelenekselleşmiş olduğu için biz de kullandık. Ancak terimle ilgili farklı ve ilgi çekici mülahazalar için bkz. D. Mehmet Doğan, “İslâmcılık: Bir Adlandırma Meselesi”, Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi ve Hareketi, Sempozyum Tebliğleri, Zeytinburnu Be­lediyesi Kültür Yayınları, İstanbul:2013, ss.120-128; İsmail Kara, “Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi ve Hareketi Üzerine Birkaç Not”, a.g.e., ss.15-43; Ergün Yıldırım, “İslâmizm, İslâmlaşma ve İttihad-ı İslâm”, a.g.e., ss.99-119.

[12] Abdürreşit İbrahim hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Fazıl Gökçek, “Süleymaniye Kürsüsünde Hakkında”, Süleymaniye Kürsü­sünde, Safahat- İkinci Kitap, ss. 10-20.

[13] Mehmet Âkif Ersoy, “Umar mıydın?”, Gölgeler Safahat -Yedinci Kitap, s.31; Fazıl Gökçek, *’lı dipnot, s.31.

[14] Bu konuda ayrıntılı bilgi için bkz. Sabahattin Çağın, “Fikir Akımları Karşısında Mehmet Akif Ersoy” Yeni Türk Edebiyatı, Ha­kemli Altı Aylık İnceleme Dergisi, Nr.2, Ekim 2010, ss. 69-81.

[15] Mehmet Âkif, farklı fikir yapılarına sahip olmakla birlikte zaman zaman Ziya Gökalp’le ilgili olumlu kanaatlerini de dile ge­tirir. Söz gelimi bizde felsefeyi hazmetmiş tek adam olarak Halkalı’da talebeyken tanıdığı Diyarbakırlı Ziya olduğunu söyler. Bkz. Mithat Cemal Kuntay, Mehmed Âkif, L&M Yay., İstanbul:2005, 78.

[16] Mehmet Âkif Ersoy, “Hâlâ mı Boğuşmak?”, Gölgeler Safahat- Yedinci Kitap, s.38.

[17] Fazıl Gökçek, “Hâlâ mı Boğuşmak?”, Gölgeler, Safahat- Yedinci Kitap, 5. Dipnot, s.38.

[18] Fazıl Gökçek, Mandal Hoca’yla kastedilenin Yeni Camii’de vaazlık yapan Oflu Mehmet Emin Efendi olduğunu bildirir. Bkz. Âsım, Safahat-Altıncı Kitap, 88. Dipnot, s.90.

[19] Burada Moğolların Türk oldukları iddiasını reddederek Lehon Cahun’un tezlerini çürüten “öbür gavurcuk”un kim olduğunu, söz konusu meseleyle ilgili görüşlerde bulunan Zeki Velidî Togan, İbrahim Kafesoğlu gibi tarihçilerin çalışmalarına bakmakla birlikte, bulamadık.

[20] Mehmet Âkif Ersoy, Süleymaniye Kürsüsünde, Safahat-İkinci Kitap, s.48.

[21] Hakkın Sesleri’nde dinde neyi emrediliyorsa tersini yaptığımızı daha etkili bir şekilde anlatmak için Hz. Ali’nin din için tersine çevrilerek giyilen kürk teşbihini kullanmıştır. Bkz. S.43.

[22] Fazıl Gökçek’e göre eski ve yeni nesle mensup Köse İmam ile Hocazade, aslında Mehmet Âkif’in iki farklı ruh hallerini temsil etmektedirler. Bkz. “Âsım Hakkında”, Âsım, Safahat- Altıncı Kitap, s.12.

[23] Âkif, II. Abdülhamit için “seyf-i teaddi (zulüm kılıcı)-“Tevhid yahud Feryad”; “Gölgesinden bile korkup bağıran bir ödlek”- “Köse İmam”; İslâmi edebiyatlarda şeraiti ve kanunları yanlış yorumlayan kadı örneği olarak yer alan Karakuş gibi siyaset yürüten-Süleymaniye Kürsüsünde; sıfat ve teşbihlerini kullanmıştır.

[24] Mehmet Âkif Ersoy, Süleymaniye Kürsüsünde, Safahat-İkinci Kitap, s.63. Şair burada doğrudan doğruya Abdullah es- Sagir’in adını zikretmez, konuyla ilgili tarihî hadiseden kısaca bahsettikten sonra annesinin oğlu için söylediği alay ve yergi dolu sözleri tırnak içinde vererek iyice vurgular.

[25] Fazıl Gökçek, Âsım, Safahat-Altıncı Kitap, 84. Ve 86. Dipnotlar, s.86-87.

[26] Mehmet Âkif Ersoy, Süleymaniye Kürsüsünde, Safahat-İkinci Kitap, Hzl.:Fazıl Gökçek, s.26.

[27] A.g.e., s.49.

[28] “Mahalle Kahvesi”, Safahat, Birinci Kitap, s.192.

[29] Mehmet Âkif Ersoy, “Necid Çöllerinden Medine’ye”, Hatıralar, Safahat-Beşinci Kitap, s.87.

[30] Mehmet Âkif Ersoy, “Leylâ”, Gölgeler, Safahat-Yedinci Kitap, s.52-54.

[31] Mehmet Âkif Ersoy, “Gece”, Gölgeler, Safahat-Yedinci Kitap, s. 72-73.

[32] Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., s.80; s.96;s.102.

[33] Mehmet Âkif Ersoy, Süleymaniye Kürsüsünde, Safahat-İkinci Kitap, s.45.

[34] Fevziye Abdullah Tansel, Mehmed Akif Ersoy, (Hayatı ve Eserleri), Mehmet Akif Ersoy Fikir ve Sanat Vakfı Yayınları, 1991, s.87.

[35] Mithat Cemal Kuntay, Mehmed Akif, L&M Yay. ,İstanbul:2005.

[36] Tunca Kortantamer, “Mehmet Akif ile Sadi Arasında Muhteva ve Anlatım Tekniği Açısından Bir Karşılaştırma Denemesi”, Ölümünün 50. Yılında Mehmet Âkif Ersoy, Marmara Üniversitesi Yayınları, İstanbul:1986, 89-134.

[37] Fazıl Gökçek, Safahat, Birinci Kitap, s. 72.

[38] Orhan Okay, “Tarih-i Kadim Münakaşaları Dışında Tevfik Fikret ve Mehmet Akif”, Ölümünün 50. Yılında Mehmet Akif Ersoy, Marmara Üniversitesi Yayınları, İstanbul:1986, s.67-88.

[39] Fazıl Gökçek, “Hâtıralar Hakkında”, Safahat-Beşinci Kitap, ss.12-19.

[40] Hz. Ali, Âkif’in çeşitli vesilelerle telmihte bulunduğu din büyüklerindendir. “İnsan” şiiri, Allah’ın yarattıkları içerisinde en şerefli varlık olan ve içinde bütün âlemin sırlarını barındıran insanın çok değerli olduğunu bildiren Hz. Âli’den alınma bir epigrafla başlar.

[41] Fazıl Gökçek, Âsım, Safahat-Altıncı Kitap, 66 ve 67. dipnotlar, s. 68-69.

[42] Mehmet Âkif Ersoy, Hatıralar, Safahat-Beşinci Kitap, s. 76, Fazıl Gökçek, Hatıralar, Safahat-Beşinci Kitap, 14. Dipnot, s.76.

[43] Mehmet Âkif Ersoy, Süleymaniye Kürsüsünde, Safahat-İkinci Kitap, s.67.

[44] Beşir Ayvazoğlu, Bir Fotoğrafın Uzun Hikâyesi-1924, İstanbul:2006, s.128; Süleymaniye Kürsüsünde, Safahat-İkinci Kitap, s.58.

[45]     Fazıl Gökçek,Âsım Hakkında”, Âsım, Safahat-Altıncı Kitap, s.7-10.

[46] Mehmet Âkif Ersoy, Süleymaniye Kürsüsünde, Safahat-İkinci Kitap, s.66.

[47] Fazıl Gökçek, Âsım, Safahat-Altıncı Kitap, 79. Dipnot, s. 79.

[48]    Safahat-Birinci Kitap’ta yer alan “Şair Huzurunda Münekkid” (s.214) şiirindeki, hiç isim belirtilmemekle birlikte, “Yave-gû-

saçma sapan gazeller düzen” bir şairin şirini beğenmediğini söylemek için “nesrini nazmından daha latif bulan” “muktedir, zarif münekkid” muhtemelen Yahya Kemal’dir. Ayrıca Mehmet Âkif ve Yahya Kemal’i birlikte değerlendiren ve çok dikkate değer tespitlerde bulunun Mehmet Doğan’ın “Batı Karşısında İki Kimlik Şairi: Mehmed Âkif ve Yahya Kemal”, ???

[49] Fazıl Gökçek, Safahat neşirlerinde Âkif’in şiirlerini ithaf ettiği şahıslar hakkında genel hatlarıyla ansiklopedik bilgiler vermiştir.

[50] Fazıl Gökçek, Âsım, Safahat-Altıncı Kitap, *’lı dipnot, s.19.

[51] Mithat Cemal Kuntay, Mehmed Akif, L&M Yay., 2005.

[52] Bkz. Ömer Faruk Huyugüzel, “Mehmet Âkif’in Âsım’da Başvurduğu Anlatım Vasıta ve Teknikleri”, Ölümünün 50. Yılında Mehmet Akif Ersoy, Marmara Üniversitesi Yayınları, İstanbul:1986, s.31-52.

[53] Mikhail Bakhtin, Karnavaldan Romana, Edebiyat Teorisinden Dil Felsefesine Seçme Metinler, Derl.: Sibel Irzık, Çev.: Cem Soydemir, İstanbul:2001, 398 s.

[54] Birinci Kitap-Safahat’taki hürriyeti, Batı edebiyatından gelen bir tesirle bir kız şeklinde tasvir eden “Hürriyet” şiirinde Namık Kemal’in “Vatan Şarkısı”na atıf vardır. (Safahat, hzl. Fazıl Gökçek, s.157) Diğer taraftan Namık Kemal’in gerek İslamcı çizgisi gerekse şiirindeki meydanlara seslenen hitabet tonu, Âkif’te en anlamlı takipçisi bulmuştur.

[55]    Safahat’larda çeşitli vesilelerle Ziya Paşa’nın hikemî mısralarına atıflar vardır. “Hâlâ mı Boğuşmak?” şiirindeki (Hürriyeti al­

dık! Dediler, gabya inandık/”Eyvâh, bu bâzîçede bizler yine yandık!”) mısralarında tırnak içinde verilen cümle, Ziya Paşa’nın Terkib-i Bend’inden alınmıştır. Bkz. Fazıl Gökçek, Gölgeler, Safahat-Yedinci Kitap, 3. Dipnot, s.37.

[56] Rene Wellek, Austın Varren,”Genel, Karşılaştırmalı ve Milli Edebiyat”, Edebiyat Teorisi, Çev.:Ö. Faruk Huyugüzel, Dergâh Yay., İstanbul:2011, ss.53-61.

[57] Kâzım Yetiş, Mehmet Âkif’in Sanat, Edebiyat ve Fikir Dünyasından Çizgiler, Ankara:1992, s.47.

Bu haber toplam 350 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim