• İstanbul 25 °C
  • Ankara 14 °C

Dr. Semiha Özel Yalman: Hikâyeci Yönüyle Mehmet Âkif ve Âsım

Dr. Semiha Özel Yalman: Hikâyeci Yönüyle Mehmet Âkif ve Âsım
Mehmet Âkif Ersoy, Âsım kitabında, ideal bir toplum oluşturmanın, İslamiyet ışığındaki ahla­ki temeller ve batıdan alınacak bilim ile mümkün olduğunu ifade eder.

Mehmet Âkif’in Şiirlerinde Kurgu

Şairliğine ve insanı için yanan yüreğine hepimizin büyük saygı duyduğu Mehmet Âkif Ersoy aynı zamanda usta bir hikâyecidir. Eserlerini yazarken şiir dilini kullanmış olması bu durumu değiştirmez. Onun hikâyelerinin manzum olarak dile getirilmesinin özünde, doğu edebiya­tının hikmetli manzum hikâyeleri vardır. Yaşadığı dönem itibariyle batı tarzı hikâyecilik ile de tanıştığını bildiğimiz Mehmet Âkif Ersoy, hikâyelerini manzum yazmakla doğu edebiyatını örnek alır. Zaten onun manzum hikâyelerine bakıldığında her birinden alınacak dersler ol­duğunu veya halkın acılarını yüreğinde hissederek bir çare arayışına geçmek mesajını görü­rüz. Nitekim bu düşüncelerini şair, Âsım kitabında Köse İmam’a söyletir:

Köse İmamın şairler hakkındaki olumsuz sözlerine karşı çıkan Hocazâde’nin “Sade pek söv­me ki, Peygamberimiz şi’ri sever” ifadesine Köse İmam, “Vakıa ‘inne mine’ş-şi’n...’büyük bir ni’met” diyerek Peygamberimizin “Öyle şiir vardır ki hikmettir; öyle beyan vardır ki sihirdir.” hadis-i şerifini hatırlatır [1]ve şöyle devam eder:

Dikkat etsen: Yine sevdikleri, lakin, hikmet.

Ben ki Attar ile Sa’di’yi okur, hem severim;

Başka vadileri tutmuşlara ancak söverim.”

Âkif’in, zamanında revaçta olan, nesir şeklindeki ve öğretici bir amaç gütmeksizin estetik zevki ön plana çıkaran batı tarzı hikâyeyi bırakıp manzum ve hikmetli hikâyeler yazmayı seç­mesini sadece doğu edebiyatı etkisine bağlamak haksızlık olur. Âkif’in manzum hikâyeleri, sembolik bir anlatımın tercih edilmeyişi, hikâye konularının gerçeğe uygunluğu, kahraman­larının halktan seçilmesi ve mensup olduğu tabakaya göre konuşturularak realist bir nite­likle anlatılması özellikleriyle doğu hikâyesinden ayrılır. Seçtiği hayat sahneleri ve gerçekçi diyalogları ile batı tarzını düşündüren Âkif’in hikâyesi, manzum oluşu ve hikâyeye öğretici­lik, en azından düşündürücülük yüklenişi dolayısıyla bu tarzdan da ayrılır. Âkif gibi bilinçli bir Müslümanın sırf beğendiği için herhangi bir tarzı benimseyeceği düşünülemez. Onun hikâyeleri bilinçli bir tercihin ürünüdür ve bunun için hem doğu, hem batı edebiyatının imkânlarını kullanmıştır. O, hayatını İslâm’ın esaslarına göre düzenlemeye çalışan, düşü­nen ve değerlendiren bir insandır. Bundan dolayı, şiirlerinde sık sık belirttiği gibi, Batının faydalı yönlerini alıp sentezlemek düşüncesini hikâyeciliğine uygulamıştır. Şairin manzum hikâyeleri, batı tarzı hikâye gibi hayat sahnelerini gözler önüne sererken, doğu hikâyesi gibi öğreticilik yolunu seçmiştir. Hatta Âkif, bunlara ek olarak hikâyelerine, insanları bilinçlen­dirmek, acılarına ortak olmak amaçlarını da eklemiştir. Kendini, şairliği seçme konusunda zaman zaman ağır bir şekilde eleştirerek, hayatının birkaç anlamsız sözden ibaret olduğunu söylese de[2] onun hikâyeleri, halkın kanayan yaralarına işaret etmekle anlamsız sözler olma­dığını gösterir. Acılara kayıtsız kalamayan kişiliğini, şiirlerine ve manzum hikâyelerine yan­sıtmıştır. Mehmet Âkif, yaşanan çöküş dönemi, art arda gelen savaşlar ve yenilgiler, çıkış yolu olduğu düşünülen siyasi aktörlerin de hayal kırıklığı yaratmasının ardından, daha zi­yade eleştirel bakış açısı ile manzum hikâyeler yazar. Onun manzum hikâyelerini -genellikle acıklı olmak kaydıyla- hayat sahnelerini ele alanlar, eleştirel tarzı kullananlar ve çözüm teklifi sunanlar şeklinde sınıflandırmak mümkündür.

Acıklı bir hayat sahnesini canlandıran Küfe hikâyesinde, babasının ölümü üzerine hayallerini bir kenara bırakıp hamallık yaparak ailesine bakmak zorunda kalan küçük Hasan’ın isyanına Âkif sayesinde tanık oluruz. Seyfi Baba, 75’ini aşmış, yaşıtları kendini namaz ve niyaza vermiş olmasına rağmen fakirliği dolayısıyla çalışmak zorunda kalan hasta ve yaşlı bir kahramandır. Şair, ona yardım edememenin burukluğunu “Ya hamiyyetsiz olaydım, ya param olsa idi”[3] di­zesi ile ifade eder. Hasta manzum hikâyesi, yine acıklı bir hayat sahnesini, bir veremli hasta ile karşımıza çıkarır. Onun ölüme terk edilişi ve durumun çaresizliğinin yarattığı acı, Âkif’e bu hikâyeyi yazdırmıştır. Ahiret Yolu hikâyesinde hayatın gerçeği olan ölüm, en canlı ve ibret verici haliyle Safahat’ta kendine yer bulur. Bebek yahut Hakk-ı Karar hikâyesi, Âkif’in nadiren gülümsediği, çocukların dünyasından sevimli bir hikâyedir.

Eleştirel tarzda yazılmış manzum hikâyelerine İstibdad adlı manzumeyi örnek gösterebiliriz. Bu hikâyede, padişaha darbe girişiminde olduğu gerekçesi ile götürülen adamı ve ardında bıraktığı eşinin feryatlarını izleyen ve ağlayarak çaresizliğini dile getiren bir anlatıcı karşımıza çıkar. Mahalle Kahvesi, halkın cehaletinin, tembelliğinin ve içinde bulunduğu durumu sor- gulamayışının bir göstergesi olarak Safahat’ta yerini alır. Meyhane, yine aynı tarzda yazılmış, kötü alışkanlıklarının pençesinde kalıp duyarsızlaşmış kişileri eleştiren bir hikâyedir. Köse İmam manzum hikâyesi ise, şeriatın nasıl ahlaksızlıklara kılıf yapıldığını bir karı-koca kavgası ile gözler önüne serer.

Âkif’in tüm şiirlerinde ve belirtilen manzum hikâyelerinde dile getirdiği sorunların çözüm önerileri içinde saklı olan hikâyeleri de vardır. Bunların bir kısmı dini hikâyelerdir. Kocakarı ile Ömer, Hz. Ömer döneminde yaşanmış bir olayı anlatarak halkın acılarına duyarlı bir yönetici portresi çizdiği bir hikâyedir. İki Arkadaş Fatih Yolunda ve Vaiz Kürsüde olarak ikiye ayrılan Süleymaniye Kürsüsünde kitabında ise doğunun tembelliği, geçmiş başarılı günlerde ilim ve dinin nasıl bir araya getirildiği, dil konusunda oluşan yeni yaklaşımlar, Müslüman coğrafya­sında halkı bilinçlendirmek üzere yapılan çalışmalar hakkında Âkif’in görüşlerine rastlarız.

Manzum Hikâye Olarak Âsım ve Kurgu Unsurları

Mehmet Âkif’in manzum hikâyelerinden biri de Safahat’ın altıncı kitabı Âsım’dır. Yayınlanışının 90. yılı dolayısıyla düzenlenen bu sempozyumda, Âsım manzum hikâyesini vaka örgüsü, zaman, mekân, kahramanlar ve bakış açısı bakımından inceleyeceğiz.

Toplumun içinde bulunduğu çöküntünün ele alındığı ve çözüm önerilerinin dile getirildiği, hem eleştirel hem de çözüme dair bir hikâye olan Âsım’da vaka örgüsü, Köse İmam ve Hoca- zade arasında geçen konuşmalarla şekillenir. Hikâyenin kurgusu şöyledir:

Köse İmam’ın Hocazâde’nin evine gelmesiyle başlayan hikâyede, Köse İmam uzun zamandır arayıp sormadığı için Hocazâde’ye sitemle söze başlar. Ardından Hocazâde’nin kendisine ik­ramları olan çay, nargile ve enfiyeyi kabul eder. Kahramanlar arasında iğneleyici bir diyalog başlar. Köse İmam, Hocazâde’yi babası Hoca Tahir Efendiye benzemediği için “züppe” olarak nitelendirir. Şairlik yaparak ömrünü boş bir işe hasrettiğini söyleyen Köse, şairlerden de hoş­lanmadığını, tarih boyunca onların para verenlere dalkavukluk yaptığını ve edebiyata edep­sizliği onların soktuğunu, halkı tasavvufla uyuttuklarını dile getirir. Şairler içinde hikmetli söz söyleyenleri ise bunlardan ayırarak Attar ve Sadi’yi sevdiğini söyler. Bir süre sonra yoluna giren ve iğneleyici tarzı terk eden diyaloglar, Köse İmamın mahalledeki eski bir paşanın yap­tığı edepsizliklerden bahsetmesiyle devam eder. Paşanın durumu vasıtasıyla halkın içinde bulunduğu sıkıntılar, dinî ve ahlâkî çöküntüler dile getirilir. Paşa, zengin olduktan bir süre sonra, saçını, sakalını boyayıp süslenmeye başlar ve bir süre sonra, 65’ini aşmasına rağmen, evindeki sofracı Eleni’ye nikâh kıymak için Köse İmamdan ilmühaber ister. Ancak adamın şe­riata göre hakkı olduğunu iddia ettiği ikinci evliliğin haram olduğuna kanaat getiren imam, ilmühaberi yazmaz. Ama adam parayla başka birine ilmühaberi yazdırır. Eleni’yi nikâhına alan paşa, mallarını da kadının üstüne yapmaya kalkınca hanımı ve kızı ağlayarak Köse İma­ma gelir. İmam, adamın “süfehadan” sayılarak ehliyetini elinden almak için Hocazâde’nin yardımı ile bir ilmühaber yazar. Bu olaydan hareketle ülkenin içinde bulunduğu durumdan, halkın cahilliğinden bahseden Köse İmama Hocazâde, “Çarşamba günü” gittiği Kartal’daki düğünde gördüğü sefaleti anlatır. Geçmiş güzel günlerdeki hal ile yaşanan zamandaki hali kıyaslayarak anlatan Hocazâde, halkın cehaleti, dini ve ahlaki düşüklüğü ile fakirliğini, ilmi, dini ve ahlaki yüceliğiyle zenginliğinin bir arada olduğunu ifade eder. Bundan sonra mek­tep ve medrese karşılaştırmasına giden kahramanlardan Hocazade, mektebi ve modern ilmi savunurken Köse medreseye yapılan haksızlıkları dile getirir. Medreselerin 700 yıllık eserleri okuttuğu ve çağa ayak uyduramadığını söyleyen Hocazâde’ye Köse İmam, medreseyi yıkan İttihatçıların kurdukları yeni okulların bir işe yaramadığını, hala Avrupa’dan bilim adamları ve uzmanlar getirildiğini söyler. Hocazâde’nin geçen yaza dönerek anlattığı Konya’daki köyden kovulan muallim ve köylü arasındaki anlaşmazlıktan bahsetmesinin ardından Köse İmam, ittihatçıların hürriyet bahanesiyle yaptıkları maskaralıkları Babıali’de nutku ile karşılaştığı Rıza Tevfik’i örnek vererek anlatır. Hocazade, üç yüz yıldır gençliğe ümitsizlik aşılandığın­dan gençlerin gözlerinin yıldığını, bundan dolayı da atalarını suçlu bulduğunu dile getirir. Dalgın İslâm âleminin uyandırılması gerektiğini, bunun için çalışmak gerektiğini ifade eden Hocazâde’nin karşısındaki Köse İmam, bu konuda umutsuzdur. Bu işin çok uzun süreceği­ni söyler. Bunun üzerine Hocazâde’nin anlattığı bir hatırası, düşüncesini örneklendirmek için kurguda yer alır. Ziraate dair bir eser yazan Hüseyin Kazım’ın eserinin basılması fikrine, Recaizâde, eserin kimse tarafından okunmayacağı ve yapılan masrafın boşa gideceği dü­şüncesiyle itiraz eder. Hüseyin Kazım’ın cevaben, eserinin çok kişiye ulaşmayacağını bildiği, ancak birkaç kişiye bile ulaşmasının değerli olduğu sözleri, Hocazâde’nin Köse İmam’a ümit- var olması konusunda verdiği mesajdır. Köse İmamın Mandal Hoca ile sürgüne gönderilişini anlatması münasebetiyle söz, Hüseyin Kazım’ın babası Vali Kadri Beye gelir. Mandal Hocanın imanlı ve korkusuz duruşu ile Abdülhamit’in karşısına çıkarak onu korkaklıkla itham etmiş­tir. Bunun ardından dayak yiyen ve sürgüne gönderilen Mandal Hocanın yol arkadaşı Köse İmamdır. Ulaştıkları Trabzon’da Kadri Bey onlara yardımcı olur. Mandal Hoca, göğsü imanlı ve yürekli bir insandır, ancak yanlış hareket etmiştir. Dünya savaşının yarattığı yokluk ve sefalete değinen konuşmalardan sonra söz, Âsım’ın durumuna gelir. Köse İmam, oğlu Âsım’ın halkın sıkıntılarına duyarsız kalan, değerleri hiçe sayanlara karşı kaba kuvvet kullanarak yola getir­meye çalışmasından şikâyet eder. Âsım’a güvenen ve bu şikâyetleri biraz abartılı bulan Hoca- zade, Köse İmamın Âsım ve arkadaşlarının Babıali baskını planladıklarını söyleyince durumu ciddiye alır. Köse İmam, Hocazâde’den Âsım’ı kaba kuvveti bırakarak okuluna devam etmeye yönlendirmesini ister. Bundan sonra diyaloglar, Âsım ile Hocazade arasında geçer. Hocazade, yüksek ahlak sahip olduğunu düşündüğü Âsım’a, ahlakını ilim ve teknoloji ile tamamlaması konusunda nasihat eder. Halkı sıkıntılardan kurtarmak istiyorsa, Berlin’e dönerek bitmesine bir yıl kalmış olan tahsilini tamamlamasını söyler. Âsım da Hocazâde’yi dinleyerek, hemen arkadaşları ile Avrupa’ya dönüp tahsilini bitireceğini söyler.

A)Zaman

Âkif’in Sarıgüzel’deki evinin ikinci defa yanmasından önce gerçekleştiği belirtilen muhavere­nin zamanı, I. dünya savaşı yılları olarak ifade edilir. Evdeki yangının tarihi de Mayıs 1918’dir.[4] Bunun yanında Çanakkale’de kazanılan zafer için söylenen Çanakkale Şehitlerine şiirinin de yer alması, buradaki savaşın tamamlandığı tarihlerden sonrasını işaret ediyor. Dolayısıyla 1916 ile 1918 yılları arasında geçtiğini tahmin edebileceğimiz zaman, Hocazâde’nin evinde­ki birkaç saatten ibarettir. Ancak, hikâye zamanında, anlatılan hatıralar dolayısıyla zaman, II. Abdülhamit dönemine kadar uzanır. Hikâyenin ilk geri gidişi, Köse İmamın yakın zamanda mahalledeki paşa ile yaşadığı şer’î anlaşmazlıktır. Bu şekilde, zaman paşanın zenginleştiği zamanlar ve ardından bakımlı bir görünüş kazandığı günlere gider. Süresine dair bir bilginin bulunmadığı bu zaman diliminde, paşa, Eleni ile nikâhlanmaya karar verir. İlmühaber istedi­ği Köse İmam bu belgeyi vermeyince, para ile aldığı ilmühaber ile nikâhlanır. Paşanın malını mülkünü Eleni üzerine yapmak istemesi ve ailesinin bundan şikâyetçi oluşu bu zaman dili­minin sonudur. Bunun ardından zamanın ikinci geri döndürülüşü Hocazâde’nin Kartal’daki düğünü anlatması ile olur. Kahramanın günlerden Çarşamba olduğunu belirttiği düğünün zamanına dair başka bir belirti yoktur. Anlatımdan Hocazâde’nin bir gününün burada geç­tiğini düşünmekteyiz. Hocazade, “geçen yaz” gittiği Konya’da karşılaştığı muallimin köyden kovulması hadisesini anlattığı geri dönüş ise, Konya’da verdiği vaaz ve ardından Mestanlı Dayı ile durumun aslını öğrendiği konuşmayı kapsar ki aşağı yukarı bir günlük bir zaman dili­midir. Köse İmam, II. Meşrutiyetin ilanı günlerini hatırlayarak zamanı 1908’lere taşır. Tam ola­rak tarihi bilinmeyen bu hatırada, Babıali’de hürriyet nutukları atan “milletin feylesofu”nun Köseyi nasıl sinirlendirdiği anlatılır. Bu da kısa süreli bir geri dönüştür. Hocazade, ümitvar olmanın ne anlam ifade ettiğini anlatmak için geri döndüğü zaman ise belli değildir. Hüseyin Kazım’ın, ziraatle ilgili yazdığı eserin basılması ve halka ulaşmasını istemesi üzerine gelen itirazlara cevap vermesi kadar kısa süreli bir şekilde, zamanı “üç beş yıl önce”sine geri dön­dürür. Köse İmam’ın Yeni Cami vaizi Mandal Hoca’yla sürgün yolculuğu zamanına gidildiğin­de ise, II. Abdülhamitli yıllara dönülür. Beş günlük zorlu gemi yolculuğundan sonra Trabzon valisi tarafından kabul edilmeleri ile geri dönüş sona erer. Hikâyenin son zaman değişimi,

Köse İmam’ın, Âsım’ın durumunu anlatmak üzere, yakın zamanda gerçekleştiğini belirttiği bir hadise ile olur. İmam, Ramazan ayında ve saat 11 sularında vapur beklerken, sigara içen ve Köse İmam2a sataşan kişilere Âsım’ın dersini vermesini anlatır. Zaman, Ramazan ayında bir günde 11 sularından, kavganın sona erdiği belirsiz bir zamana kadar devam eder. Bu geri dönüş de kısa sürelidir.

B)Mekân

Hikâyenin mekânı Hocazâde’nin Fatih, Sarıgüzel’deki evidir. Ancak, eve dair hiçbir ayrın­tıya rastlamayız. Hikâyede yer alan mekâna dair anlatımların tamamı geri dönüşler esna­sında gerçekleşir. Konya’da gerçekleşen hadiseye dönüldüğünde, adı belirtilen şehirde Hocazâde’nin vaaz verdiği mescit ve köylü Mestanlı Dayı’nın getirdiği kalacağı oda, mekân olarak karşımıza çıkar. Hikâyede Âkif’in en detaylı anlattığı mekân, Kartal’daki Kurna köyü­dür. Köyün ve köylünün fakirliğinin tasvirlerle anlatıldığı kısımda, köyün eski bakımlı, bere­ketli ve zengin halleri de uzunca tasvir edilir. Bu hatırlamadaki mekân tasvirleri, mekândaki değişiklikle, dönemin ve insanın değişimine dikkat çekme amacıyla kullanılır. Bir zamanlar zengin ve güzel olan bu yerlerde insanlar da ahlâklı, dinine bağlı ve mutludur; şimdinin çir­kinliği ve bereketsizliği ile insanların ahlak düşüklüğü, dininden uzaklaşması ve mutsuzlu­ğu bağdaştırılır. Köse İmam’ın sürgüne gönderildiği gemi yolculuğunun zorluğu anlatılmak üzere, mekândan biraz bahsedildiğini söyleyebiliriz. “çalkaya” bir tekne ile çıkılan yolculukta, yatmak ve soğuktan korunmak için uygun bir mekân yoktur.

C)Kahramanlar

Hikâyenin kahramanlarını ikiye ayırmak daha doğru olacaktır. Birincisi grup kahramanlar, aralarında muhavere geçen Hocazade, Köse İmam, Âsım ve Emin’dir. Ancak bu kahramanlar dışında geri dönüşlerle karşımıza çıkan başka kahramanlar da vardır ki bunlar ikinci grupta değerlendirdiğimiz ve anlatıcı kahramanların ifadelerinde yer bulan kahramanlardır.

Âsım’ın asıl kahramanlarından Hocazâde, Hoca Tahir Efendinin oğlu ve aslında Mehmet Âkif’in kendisidir. Daha ziyade düşünce dünyasından izler gördüğümüz Hocazadenin şah­sına dair verilen bilgiler, onun 46 yaşında olması ve kendini şair olarak nitelendirmesi şek­lindedir. Köse İmam ise, onu “züppe” bulur. Çünkü onun, babasından bilgi mirası ile ayakta durmasına rağmen, babası gibi büyük bir başarıya imza atamadığını düşünür. Köse İmamı çok seven kahraman, onun bu ifadesine kızsa da gücenmez. Köse ile konuşmalarında Hoca- zadenin kendisine şair demesi, imama garip gelir. Köse İmam, onun için “mevlidci”, “bid’atçı” ve “baytar” dendiğini, ama şair denmediğini söyler. Hocazâde, Köse İmam ve Âsım’ın bilgisi­ne saygı duyduğu bir kişidir. Köse, mahalledeki paşanın “süfehadan” sayılması için yazılacak ilmühaberi, Hocazâde’nin daha iyi yazacağını düşünür ve ondan yardım ister. Âsım da ona büyük saygı duyar. Yenileşmenin gerekliliğine inanan kahraman, istibdat karşıtı ve İttihat ve Terakki partisi taraftarı görünmektedir. Aslında bunun sadece Köse İmam’ın düşüncele­rini ifade etmesine meydan vermek için, Âkif’in Hocazâde’ye biçtiği rol olduğunu söylemek daha doğru olur. Çünkü kahraman, önce hürriyeti ilan ettiklerini, devlet olarak bir enkaz devraldıklarını, yaşanan sefaletin nedeninin ise dünya savaşı olduğunu söyleyerek Köseyi konuştursa da, ilerleyen sayfalarda onun da Köse İmama yakın düşüncelere sahip olduğu­nu görürüz. Medreseyi çağın ihtiyacını karşılamadığı için eleştiren Hocazade, Köse İmamın mektep hakkındaki taarruzlarına fikrî karşılıklar vermez. Hocazâde’nin Köse İmam’dan ayrıldığı asıl nokta, ümittir. İçinde bulunulan durumdan dolayı ümidini kesmiş görünen Köse İmamın karşısında ümitsizliğin İslam dini ile bağdaşmadığını, üç yüz yıldır milletin gençleri­ne ümitsizlik aşılandığı ve bundan dolayı bir atalet yaşandığını savunur. Çalışarak, Kur’an ve asrın ilmini birleştirerek dalgın İslâm âleminin uyandırılması gerektiğini düşünür. Mektep ve medreseler bitmiştir, eğitim konusunda ciddi çalışmalara ihtiyaç vardır. Çözüm gerçek ima­nın, iyilik, doğruluk ve sebat ile birleşen gençler yetiştirmekle mümkün olacağını ve geleceği kurtaracak olanın “Âsım’ın nesli” olduğunu ifade eder. Babasının isteği üzerine Âsım’ı uyaran ve onun yüksek ahlakı yanında ilim ve teknoloji bilgisine de sahip olması gerektiğini belirten Hocazade, kökü milletimizde var olan “marifet”, “fazilet” ve İslâm dinini bir araya getirmek ve ümidini kaybetmemenin bu milleti yeniden ayağa kaldıracağına inanan bir kahramandır.

Köse İmam adlı kahraman, Âkif’in bir manzum hikâyesinde daha yer verdiği bir kahraman­dır. Hocazâde’nin babası Tahir Efendi’nin öğrencisi olan Ali Şevki Hoca’dan[5] ilham alarak kurguladığı Köse İmam, Hocazâde’den yaşça büyüktür. Hikâyenin son sayfalarında 70 ya­şında olduğunu ifade eden kahraman, Hocazâde’ye de “oğlum” diye hitap eder. Kendisini ziyaret etmeyen Hocazâde’ye elini öptürmeyen Köse İmam, şairlerin büyük çoğunluğundan hoşlanmaz. Ancak, hikmetli sözler söyleyen şairleri bunun dışında tutar. İmamlık yapan ve halkın şeriata yaklaşımını, onu menfaatlerine kılıf yapmalarını eleştiren Köse, bunu mahal­lesindeki bir paşa ile örneklendirir. İmam, her ne kadar Hocazâde’yi zaman zaman azarlasa da onun bilgisine saygısı vardır. Hocazâde gibi daha ziyade fikrî planda gördüğümüz Köse İmam, bağımsızlığına düşkün bir kişiliğe sahiptir. Bunu II. Abdülhamit döneminde de ortaya koyar ve hatta bundan dolayı sürülür. Ancak ardından gelen İttihat ve Terakki tam bir hayal kırıklığıdır. Köse İmam, zaman zaman “siz” diyerek Hocazâde’yi İttihatçılardan sayar. Onları hürriyeti getirdikleri için boş yere sevinmekle suçlayan, içi boş veya yanlış fikirler savunanları deha görmelerine tepki duyan, medreseleri yıkarak yanlış bir iş yaptıklarını söyleyen Köse İmam, İttihatçılardan hoşlanmaz. Bu dönemde medreseliler, sarıklı, “ıskatçı”, “cerci” veya “leş­çi” diyerek aşağılanır. Memleketin ve insanların içinde bulunduğu durumdan bizar olan Köse İmam, insanların menfaatleri için her şeyi mübah saydıkları bir dönemin portresini çizer. Ya­şanan dönemde sefalet o kadar çoktur ki, Köse İmam ümidini kaybetmiştir. Oğlu Âsım’ın içinde bulunulan bu durumu düzeltmek üzere kaba kuvvete başvurması, onu korkutur. Hatta durumun Babıali baskınına kadar varması, Köse İmam’ın oğlunun başa çıkamayacağı bir meselenin karşısında olduğunu düşündürür. Âsım’ın cephede savaşırken şehit olmasına sabredebileceğini, ancak katil veya maktul olmasını istemediğini dile getirir. Hocazâde’den, oğlu Âsım’la konuşup onu okuluna devam etmek üzere ikna etmesini ister. Hikâyenin kah­ramanları Köse İmam ve Hocazâde, Âkif’in vurgulamak istediği fikirlerin daha iyi ortaya çıka­bilmesi için zaman zaman çatışır gösterdiği kahramanlardır.[6]

Köse İmam’ın oğlu Âsım, Hocazâde’nin kurtarıcı nesil olarak gördüğü gençlerin temsilcisidir. Ahlaki açıdan yüksek bir kişiliğe sahip olan kahraman, ahlaki duyarlılığını yanlış şekilde kul­lanmaktadır. Halkın açlığına, sefaletine aldırmayan, yaşanan sıkıntılarla alay edercesine yaşa­yan kişilere haddini bildirmeyi kendine görev edinir. Ramazan ayında sigara içerek, dumanını Köse İmam’a savuran ve oruç tutmayı hayvanca bulan kişiye, halkın açlığıyla alay edercesine mezelere boğulmuş ve herkese göstererek içki içenlere, gaz yokluğunda kumar oynanması için israf derecesinde gaz kullanan kumarbazlara, sokaklarda nara atan sarhoş karaborsacılara kaba kuvvet ile karşı durur. Onun aşırı duyarlılığı, mahalle halkının Âsım’a, “Kel Kâhya” adını vermesine neden olur. Her akşam, babası ve kardeşi onu endişe içinde beklemektedir. Son olarak Babıali baskını düşüncesi, Köse İmam’ın Hocazâde ile konuşmasına neden olur. Babasına çok saygı duyan, ancak düşüncelerini benimsemeyen Âsım, bir Hocazâde’yi dinler, bir de kız kardeşi Melek’ten etkilenir. Hocazâde’nin iyi tanıdığı ve çok beğendiği bir genç olan Âsım, Hocazâde ile çöldeki savaşta bir süre beraber olmuştur. Bu dönemde Âsım’ı daha yakından tanıyan Hocazade, Köse İmam’a oğlunun eşsiz ve her yönüyle ayrı bir cihan oldu­ğunu söyler. Bir heykel gibi görüntüsü yanında, iman dolu göğsü, ince ruhu ve irfanı ile mil­letin beklediği gençtir. Onun ince ruhu ve yüce gönüllüğü, çöldeki savaş sırasında gerçekle­şen güreş hadisesi ile ortaya konur. Âsım, karşısına çıkan ve kendisi kadar olmasa da gürbüz bir pehlivana kasıtlı bir şekilde yenilir. Bunun nedenini soran Hocazâde’ye ise, bütün gün sa­vaşta ter dökmüş bir kahramanı yenerek üzmek istemediğini belirtir. Arkadaşları da kendisi gibi olan Âsım, aslında Berlin’de müsbet ilim tahsili yaparken, ülkesindeki savaşa koşmuş ve cepheden cepheye giderek savaşta bulunmuştur. Hocazâden’in ideal neslin anahtarını sun­duğu Âsım ve arkadaşları, Avrupa’ya gidecek, yüksek ahlaklarını ilim ve fen ile taçlandıracak, buradaki kaynaktan ülkesini besleyecek bir kanal görevi görecektir. Âsım, Hocazadenin sö­zünü dinleyerek okuluna devam etmeye karar verir. Mehmet Âkif Ersoy’un oluşturmaya ça­lıştığı Âsım karakteri, yüksek ahlaka ve duyarlı bir kişiliğe sahip, ancak bu özelliklerini bilimle tamamlaması gereken bir kahramandır. Hikâyede, ona benzeyen bir başka kahraman Man­dal Hoca, ahlâkı, aklı ve gücü olan, ancak haksızlıklara sesini yükseltirken yanlış bir yöntem izleyen bir kişidir. Benzer bir şekilde Âsım da yanlışlıkları tespit etme noktasında başarılıdır, ancak bunları engelleme noktasında yanlış bir yol izlemektedir. Hâlbuki Âsım, daha akıllıca hareket ederek memleketin insanını bilimle tanıştırmalı ve Hüseyin Kazım gibi bu konuda kazandığı her bir kişiyi kâr saymalıdır. Bu haliyle Âsım, Hocazadenin, Köse İmamın, Mandal Hocanın ve Hüseyin Kazım’ın tüm iyi özelliklerini şahsında bir araya getiren, ancak onlardan farklı olarak genç bir kahramandır. O, Mehmet Âkif’in geleceğe yaptığı yatırımdır ve canlı şahsiyeti ile o tarihe kadar edebiyatımızda örneği görülmemiş bir tiptir.[7]

Hikâyenin diyaloglarda yer alan dördüncü kahramanı Emin, Hocazâde’nin oğludur. Diya­loglara çok az katılır ve kahramana dair hemen hiçbir nitelikten bahsedilmez. Emin, Köse İmam’ın ziyaretinin ardından belirtilmeyen bir zamanda İmam’ın elini öpmüş ve çekilmiş; babasının çağrısı üzerine geldiğinde ise çay demlemek üzere tekrar ayrılmıştır. Kahramanı bir defa daha gördüğümüz kısım, Âsım’ın hikâyeye dâhil olduğu kısımdır. Emin, Hocazade ve Köse İmamın yanına “ağabey” dediği Âsım’ı getirir.

Âsım hikâyesindeki muhavereyi gerçekleştiren dört kahramanın dışında, geri dönüşlerde karşımıza çıkan ve gıyabında bahsi geçen 25 kahraman daha bulunur.

Hoca Tahir Efendi, Hocazadenin babası ve Köse İmamın hocası olarak hikâyede özellikle­rine değinilen bir kişidir. Enfiyeyi sevmeyen, çok temiz olan Tahir Efendi, bir köylü çocuğu olarak büyük bir gelişme göstermiştir. Sarayı sevmez, ama saygısızlık da yapmaz; hatta bu konuda Köse İmamı uyarır.

Emekli paşa, 65 yaşından sonra gelen para ile dengesini kaybetmiş ve şeriat ve örfe uygun olmadığı halde Rum hizmetçisi ile evlenir. Onun malını mülkünü Eleni üzerine yapıp ailesini mağdur etmesi, Köse İmamın eli kolu bağlı izleyeceği bir manzara değildir.

Paşanın hanımı, Köse İmam tarafından uyarıldığı halde Eleni’yi göndermez ve saflığının cezasını yaşadıkları ile çeker. Kadın, kızını yanına alarak Köse İmama durumu anlatır. Kızı da kadın da bunları anlatırken ağlar.

Bu ailenin sofracısı olan Eleni, paşayı kandırarak kendisine nikâh kıydırır. Bunun üstüne ada­mın malını mülkünü de almak ister. Köse’nin paşaya yaptığı uyarılar bir işe yaramaz. Kadın çok “kurnaz”, “edepsiz” ve “cilveli”dir.

Meydanın açılmasını isteyen değnekçi, zurna üfleyen “mezar renkli” çingene ve eski cena­zelerin görkeminden bile uzak olan düğünün zavallı gelini, Hocazadenin Kartal’da katıldığı düğünün kahramanlarıdır.

Oruç, namaz, gusül ve temizlik bilmeyen, davranışları yüzünden köyden kovulan muallim ve onun ahlaksızlıklarını anlatan Mestanlı Dayı, Hocazâde’nin Konya’da şahidi olduğu hadi­senin kahramanlarıdır.

Köse İmamın hürriyet sonrasından bahsederken anlattığı hadisenin kahramanları ise, Babıali’ye çıkarken gördüğü elleri bayraklı kişilere hitap eden “milletin feylesofu” (Rıza Tev- fik), dinleyenlerin deha olarak nitelendirdiği deha sosyolog (Ziya Gökalp), dehşetli siyaset­çi (Talat Paşa) ve deha maliyeci (Cavit Bey) ile Köse İmamın niyetini anlayarak onu uyaran, sayılan dehalardan bahseden “çapkın”dır.

Hocazâde’nin konuşmalarında bahsi geçen Yahudi, kahramana Asya’daki 700 milyonun do­nukluğunu ama bir avuç yahudinin yapabildiklerinin çokluğunu dile getirerek unutulmaz bir ders verir.

Ümitvar olmaktan bahsederken Hocazâde’nin örnek olmak üzere anlattığı hadisede, Hüse­yin Kazım, Heyet-i İrşadiye çalışmaları bünyesinde hazırladığı eserinin basılması konusun­daki ümitsizliği kabul etmez. Recaizade Mahmut Ekrem ise, önce eseri okuyacak kişilerin olmadığı noktasında itiraz etse de sonradan Hüseyin Kazım’ın ümitvar tavrını haklı bulur.

Köse İmam’ın “Yıldız’daki baykuş” diyerek bahsettiği II. Abdülhamit, hikâyenin sevilmeyen kahramanıdır.

İstibdat kurbanı Laz Mandal Hoca, Yeni Cami vaizidir. Abdülhamit’in karşısına çıkarak onu korkak olmakla itham eden hoca, bundan dolayı sürgüne gönderilir. Mangal gibi yüreği ve imanı olan hoca, gücünü yanlış kullanır. Bu yersiz cesareti dolayısıyla amacına ulaşamadığı gibi, elindeki imkânı da kaybeder. Mandal Hoca ile Köse İmam, ulaştıkları Trabzon’da Hüse­yin Kazım’ın babası ve Trabzon valisi olan Kadri Beye giderler. Vali, onlara aba ve cebinden para verir.

Ramazan ayında oruç tutmayarak Köse İmamın yüzüne sigara dumanı üfleyen adam, ima­ma “Niye bağlanmalı hayvan gibi hala oruca?” diyerek Âsım’ın öfkesini üzerine çeker. Çıkan kavgada “en namussuzu” Âsım’a silah çekendir ki Âsım, en çok onu hırpalar.

Hocazadenin şahit olduğu güreşte Âsım’ın karşısına çıkan gürbüz pehlivan ve Âsım’ın sözü­ne değer verdiği kız kardeşi Melek, hikâyenin diğer kahramanlarıdır.

D)Bakış Açısı

Âsım kitabının bakış açısı, geleneksel doğu hikâyelerinden farklıdır. Hâkim bakış açısının kullanıldığı bu tarz hikâyelerin dışında bir tutum sergiler. Şair, bu manzum hikâyede, dört anlatıcıya yer verir. Her bir anlatıcı, hikâyede kendine biçilen rolü diyalogları sayesinde oku­yucuya hissettirir. Bu yönüyle teatral bir karaktere sahip eserde diyalog halindeki kahramanlar dışında anlatıma dâhil olan bir kişi yoktur. Geri dönüşlerde ise kahramanlar, genellikle dâhil oldukları olayları anlatarak kahraman-anlatıcı dilini kullanırlar. Fıkralar, hikmetli ve dini anekdotların da yer aldığı hikâyelerin bu tarz parçalarında hâkim bakış açısı karşımıza çıkar. Diyaloglarla anlatımın tercih edildiği hikâyede konuşmalar, şiir dili müsaade ettiği oranda gerçekçidir. Diyalogların samimiyeti, doğallığı, özellikle hikâyenin başında, Hocazâde ve Köse İmamın karşılaşıp konuşmaya başladıkları ilk kısımda ve emekli paşa için yazılacak ilmühaberin yazımında dikkati çeker. Buradaki konuşmaların günlük hayattaki diyaloglar­dan neredeyse farkı yoktur. Hikâyede diyaloglar yanında tasvirî anlatımlara da yer verilir. Kartal’daki düğünde köyün ve ortamın geçmiş ve an ile tasviri, Mandal Hoca’nın Trabzon’a ulaştığı zamanki perişan halinin tasviri ve Âsım’ın soyunup güreş meydanına çıktığı zaman Hocazadenin yaptığı tasvir, sözü edilen tasvirî anlatımlardır. Konuşmalar dolayısıyla hareket­li bir tempoya sahip olan hikâyenin, tasvir kısımlarında tempo düşer.

Hikâyenin anlatıcılarının tutumu ise eleştireldir. İçinde bulunulan durum, Hocazâde ve Köse İmam’ın zaman zaman çarpışan diyaloglarında, anlatılan hikâyeler ve fıkralarda, kahraman­ların geriye dönüşlerinde dile getirilir. Yaşanan sefaletin asıl nedeni, savaşlar değildir. İn­sanımızın ahlâkî değerlerini kaybetmesidir. Medreselerde çağın gereklerine uyamayan bir eğitim verilmesi, yeni açılan mekteplerin yeterli olmayışı, eğitim kurumlarının kalitesizliği cehaletin artmasına neden olmuştur. Atalarımızın yüksek ahlâkı ve bilime saygısı sayesinde kurdukları medeniyet, halkın cehaleti, ahlak seviyesinin düşüklüğü ve bilimden habersizliği sayesinde çökmeye başlamıştır. Zaten batı dünyasının ilim ve teknoloji konusundaki ilerle­miş olmasının yanında doğunun tembelliği, doğu ve batı dünyası arasındaki farkı daha da çok açmıştır. İçinde bulunulan vahim durum “’Yaşasın!’ afyonu” ile unutturulmaya çalışılmış­tır. Bu durumun acilen giderilmesi gerekmektedir. Durumun vahametini gören Hocazâde ve Köse İmam arasında ümit noktasında farklılık vardır. Köse İmam ümidini yitirmiş görünmek­te iken Hocazâde ümitsizliğin İslâmiyetle bağdaşmadığını, son üç yüz yılın en büyük hatası olduğunu düşünür. Âsım ise, bilek gücüne dayanarak halkın sorunlarını çözmeye kalkmıştır. Hocazade’nin sunduğu gerçek çözüm ise “marifet” ve “fazilet”in bir araya geldiği nesille orta­ya çıkacaktır. Âsım’ın nesli sayesinde batının ilmi ile İslâmın yüksek ahlakı bir araya geldiğin­de -geçmişte olduğu gibi- İslâm âlemini durdurmak mümkün olmayacaktır.[8] Marifet veya faziletten herhangi birinin yokluğu amacın gerçekleşmesine engeldir.

Sonuç

Mehmet Âkif Ersoy, Âsım kitabında, ideal bir toplum oluşturmanın, İslamiyet ışığındaki ahla­ki temeller ve batıdan alınacak bilim ile mümkün olduğunu ifade eder. Âsım, Mehmet Âkif’in bu konudaki düşüncesini detaylı bir şekilde anlattığı, hatta kahramanların konuşmaları ve fiilleri ile somutlaştırdığı manzum hikâyesidir. Onun sanatı, bu kitapta da, millet ve ümmet bazında yükselmenin ışığı olmak üzere, toplumun hizmetine tahsis edilmiştir.

Kaynaklar

Ersoy, Mehmet Âkif, Safahat, Hece Yay., Ankara 2010.

Huyugüzel, Ömer Faruk, “Mehmet Âkif’in Âsım’da Başvurduğu Anlatım Vasıtaları ve Teknikleri”, Ölümünün 50. Yılında Mehmet Âkif Ersoy, İstanbul 1986.

Yetiş, Kazım, Bir Mustarip Mehmet Âkif Ersoy, Akçağ Yay., Ankara 2006.

Yetiş, Kazım, Mehmet Âkif’in Sanat-Edebiyat ve Fikir Dünyasından Çizgiler, AKM Yay., Ankara 1992.

Hikâyeci Yönüyle Mehmet Âkif ve Âsım

Özet

Büyük bir şair olduğu tartışmasız olan Mehmet Âkif Ersoy’un aslında usta bir hikâyeci olduğunu da söyle­mek mümkündür. Şiirselliği ön plana çıkarılan eserlerinin önemli bir kısmı manzum hikâyelerden oluşur. Küfe, Hasta, Kocakarı ile Ömer, Mahalle Kahvesi, Meyhane, İstibdad gibi manzum hikâyelerini kısa hikâyeler olarak kabul edecek olursak Âsım, Mehmet Âkif’in uzun manzum hikâyesidir. Dört kişilik bir kurmaca dünya ile oluş­turulan hikâyenin kahramanları Köse İmam, Hocazade, Âsım, Emin ve onların geri dönüşlerinde bahsi geçen 25 kahramandır. Hocazade’nin evinde cereyan eden hikâyenin zamanı 1916-1918 yılları arasındaki belirsiz birkaç saattir. Ancak zaman, hatırlamaya dayalı geri dönüşlerle çoğaltılır. Diyaloglarla anlatım yönteminin ter­cih edildiği Âsım adlı manzum hikâyede, dönemin sorunları ve çözüm yollarına dair teklifler Âsım’ın şahsında somutlaştırılır. Âsım, Mehmet Âkif’in gelecek mühendisliği yaptığı bir eserdir.

Anahtar Kelimeler: Mehmet Âkif, Âsım, kurgu, hikâye.

 

Mehmed Âkif, Âsım ve Gençlik, 2015

Kitabın tamamı: https://kitap.tyb.org.tr/kitap/asim.pdf 


[1] Mehmet Âkif Ersoy, Safahat, Haz. Hüseyin Su, Abdurrahim Karadeniz, Hece Yay., 3. bs., Ankara 2010, s.350.
[2] Şair, Âsım kitabında Köse İmama “Şi’re meslek diye, oğlum, verilir miydi emek?” sözlerini söyletir. a.g.e., s.349.
[3] Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., s.79.
[4] Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., s.343.
[5] Şair, “Köse İmam” şiirini de Ali Şevki Hocaya ithaf etmiştir. a.g.e., s.126.
[6] Ömer Faruk Huyugüzel, “Mehmet Âkif’in Âsım’da Başvurduğu Anlatım Vasıtaları ve Teknikleri”, Ölümünün 50. Yılında Mehmet Âkif Ersoy, İstanbul 1986, s.33.
[7] Kazım Yetiş, Bir Mustarip Mehmet Âkif Ersoy, Akçağ Yay., Ankara 2006, s.140.
[8] Kazım Yetiş, Mehmet Âkif’in Sanat-Edebiyat ve Fikir Dünyasından Çizgiler, AKM Yay., Ankara 1992, s.154.
Bu haber toplam 222 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim