• İstanbul 23 °C
  • Ankara 18 °C

İbnülemin’in İlkeleri ve Son Asır Türk Şairleri

Mustafa KARA

Dervişlerin şu tesbitini duymuşsunuzdur:”Celâl içre cemâl  vardır” . Yani büyük sıkıntılar, içlerinde güzellikler de taşırlar.Dikenin yanında her zaman gül de vardır.(Bu korona probleminin/dikeninin taşıdığı ve insanlara sunacağı rengârenk güller zaman içinde görülecektir) Bizim toplumumuzda,dinî kültürel hayatımızda yaklaşık yüz sene önce ortaya çıkan sıkıntılardan biri de harf değişimidir.(1928) .Bu tavır yeni ile eskinin bağını koparmış,sürekli akış halinde olan,değişim ve dönüşüm yaşayan kültürel hayatın önünde büyük bir set oluşturmuştu. Peki bu dikenin gülü ne idi veya kim idi? Burada çok farklı yorumlar yapılabilir.Değişik olaylar üzerinden bu tesbit örneklendirilebilir.Benim yorumum kişiler üzerinden  olacak.

Osmanlı’nın son yıllarında yaşayan,bu devletin son,yeni devletin ilk yıllarını müşahede eden bazı ehl-i kalem insanlar,bir başka ifade ile eli kalem tutan âlim ârif ve sanatkârlar , bu birbirinden hızla uzaklaşmakta olan iki dünyayı eserleriyle adeta  birbirine bağladılar.Eski harflerle kaleme aldıkları ama yeni harflerle bastırdıkları eserlerle..Muhammed Hamdi Yazır’ın tefsiri Hak Dini Kur’an Dili ile (1935-1938) Ahmed Naim Efendi ve Kâmil Miras’ın Tecrid-i sarîh tercümesi (1928-1948) bunun ilk adımıdır.Çünkü bu iki eser harf değişimi olmadan önce (1926)  devlet  tarafından ısmarlanmıştır.Ömer Nasuhi Bilmen’in Hukûk-ı İslâmiyye ve Istılahât-ı Fıkhiyye Kâmusu’ nun ilk baskısı da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi yayınıdır. (1949-1952). Ahmed Avni Konuk’un  hazırladığı  Fusûs ve Mesnevî şerhleri,Hüseyin Vassaf’ın Sefine-i evliya ‘sı –seneler sonra yeni harflere aktarılmış olsalar da- bu sahanın en sağlam “köprü”leri olmuşlardır.

İşte bu irfan kafilesinin meşalesini en ön sırada taşıyanlardan biri de İbnulemin Mahmud Kemâl İnal’dır.  17 Kasım 1871’de doğan  24 Mayıs 1957 vefat eden bu İstanbul beyefendisinin eserleri olmasaydı sözkonusu celâlî tecellinin olumsuz etkileri çok daha büyük  ve sarsıcı olacaktı. Çünkü  Üstad’ın güçlü hafızası,bitmez tükenmez gayreti, Osmanlı arşiv belgelerine hakimiyeti ,devlet yetkilileri nezdindeki itibarı, yüce himmet ve müstesna uslubunun yanında özel kütübhane ve arşivi,  bu mühim vazifesi için ona  büyük destek verdi.Onun eserleri olmasaydı Osmanlı Sadrazamları ile ilgili bilgilerimiz çok  daha eksik olacak,Hattat ve bestekârlarımızın bir kısmının adını dahi duymamış olacaktık.(Hayatı ve eserleri için muhtasar müfid yazı, Ömer Faruk Akün tarafından kaleme alınan ve DİA’nın 21. cildinde yer alan İbnülemin Mahmud Kemal maddesidir)

 Bu uzun maddenin son satırlarını birlikte okuyalım: “Onun başkalarına benzemez müstesna portresi aşağıdaki hususların hatırlanması ile çok daha belirginleşecektir.Konağındaki mûsikî meclisleri,en nâdide ve müellif hattı tek nüsha yazmalar saklayan kütüphanesi,geçmiş asırlar Türk güzel sanatlarından bir tarih barındıran müzelik koleksiyon ve eşyaları,giyiminde ve muaşeretinde güne teslim olmamış Tanzimat efendisini,bütün bir mazi görgü ve terbiyesini devam ettiren güngörmüş bir Babiâli emektarını temsil eden,her şeyin değiştiği,kökünden kopup uzaklaştığı bir çağ içinde kendi başına bir dünya olarak kalmış bir şahsiyettir.Çoğunluğunda içine girdiği büyüklerin meclislerinde kazanılmış bir gelenekle konağında elli yılı aşkın bir süre devam ettirdiği meclislerinde  tarihe intikal etmekte olan bir kültürün,edebiyattan tasavvufa,hattan mûsikîye,siyasî geçmişimize mal olmuş sima ve vak’alara kadar her türlü  bahsin konuşulduğu son sohbetlere,klasik Türk musikîsinin ayakta kalışına  yüksek seviyede bir barınak olarak hizmet eden,unutulmaz fasıllara şahit olan konağında,ilim ve sanat çevresinden seçkin simaların her hafta uzun geceler etrafında buluştuğu  son ocak olmuş bir İbnülemin Türk kültür tarihinde yerini almış bulunmaktadır”

İbnulemin’in, dünümüzü ve bugünümüzü aydınlatan eserlerinden biri de Son Asır Türk Şairleri’dir.Bu eserde yaklaşık olarak 1800/1940 yılları arasında yaşayan çok farklı meslek ve meşreblere mensup 566 şair, hayat hikayeleri ve edebî mahsülleriyle birlikte değerlendirilmiştir. 1930-1942 yılları arasında fasiküller halinde Türk Tarih Encümeni/ Milli Eğitim Bakanlığı’nın yayını olarak  kitap piyasasına ulaşan bu eserin ilk üç fasikülü çıktıktan sonra –tahmin edilebilecek sebeplerden dolayı- durmuş,yıllar sonra Hakkı Tarık Us ve Hasan Ali Yücel’in gayretleri ile tamamlanabilmiştir.

Matbaalar, yeni harf ve imla düzeninde acemi oldukları için bugüne göre çok farklı bir imla ile basılan eser ,marifet saadet ve medeniyet ilişkisine vurgu yaparak başlıyor: “Hakayık-ı basitedendir ki saadet-i beşeriyyeyi temin eden medeniyet,marifetten tevellüt eder. Marifetten mahrum olan insanlar,vahşetin mesâib-i gûnagûnundan tahaffuz edemezler. Medenî milletlere arz-ı didâr eden saadet ve gayr-i medenî milletlere isâbet eden musibet meydandadır. Her milletin mertebe-i medeniyeti,yetiştirdiği erbâb-ı marifetle mukayese olunur. Marifet sahipleri –zir-i zeminde kalan âsâr-ı kadime ve nefise gibi-  mahkum-i nisyân olursa saha-yı medeniyette ihrâz-ı mevki etmek müşkildir.Erbab-ı marifete hürmet eden milletlerin,milel-i sâire arasında ihrâz ettikleri  mevki-i mümtaz izaha muhtaç değildir”

Üstad’ın cümlelerine geçmeden önce bir hususa  işaret edelim. Harf değişiminden bahsediyoruz.Dolayısıyla Osmanlı döneminde yazılan eserleri yeni harflere aktarma konusu  büyük bir mesele olarak karşımızda durmaktadır.Daha kötü bir haber var: 1930’lu yıllarda yeni harflerle basılan bu eser 2000’li yılların başında bir heyet tarafından yeniden dizildi ve Atatürk Kültür Merkezi tarafından basıldı.(1.cild 1999,5. cild 2013)Kötü ve acı haber şu:Bu yeni neşirde fâhiş hatalar var.Kaş yaparken göz çıkarılmıştır. Yani  bu şu demek: 80 sene önce –eski harflerle değil- yeni harflerle yayınlanan klasik  bir eseri dahi doğru dürüst hazırlayıp  insanımıza/kültür dünyamıza sunamıyoruz. Yazımızın başında ifade edilen “celâlî tecelli”nin artçı sarsıntıları  bir şekilde devam ediyor demektir.

Şimdi İbnülemin’in, kitabı hazırlarken dikkat ettiği hususlarla ilgili ilk baskıda yer alan  onyedi sayfalık Mukaddime’de sıralanan bazı ilkelerini okuyabiliriz:

1.“Her şâir nâzımdır fakat her nâzım şair değildir kaziyesini malümü olduğu halde fülan şairdir,fülan nâzımdır demeyi muvafık bulmadım. Çünkü şiir ve şairden anlayanlar benim vereceğim hükme arz-ı ihtiyaç etmezler.Lâyık olan hükmü bizzat verirler.Şiir ve şâirden anlamayanlar ise benim hükmümden de bir şey anlamazlar.Şiirin letâfet ve tesiri herkesin zevkine göre tahakkuk ve tehallüf eylediğinden birinin şiir olarak kabul ettiği sözleri,diğeri nazım bile addetmez.Birinin okudukça ağladığı bir manzumeye,başkası güler.Fakat ezvâkın tahallüfü esasen kıymetsiz olan söze kıymet veremez.Yahut kıymetli olan bir sözü kıymetten düşüremez.Güzel daima güzeldir.Çirkin de her vakit çirkindir.”

2.“Bu halde bana layık olan şiir namına az eser vücude getirenleri de yazmaktır.Size muvafık olan da yazılanlardan istediğinizi almak,istemediğinizi terk etmektir. Esasen şiirin kıymetini azlığı tenkis,çokluğu tezyid edemez. ‘Eğer maksat eserse,mısra-ı berceste kâfidir’

3.“Aruz şairlerini kabul ve hece şairlerini reddetmedim.Çünkü söz güzel ve şiir denilmeye lâyık olduktan sonra aruz ve hecenin farkı yoktur.Hece vezniyle güzel söz söylemek aruz vezniyle söylemekten daha zor olduğu için hece vezniyle söylenilen güzel sözleri daha ziyade şiir addeylemek muvâfık-ı insaftır.” “..Bazı şairlerin bizzat yazdıkları tercüme-i hallerini aynen dercettim. Herkes kendini başkasından iyi bilir”

4.”Vucutlarından ve eserlerinden haberdar olamadığım şairler ile mükerreren müracaat ettiğim halde is’af-i ricaya himmet etmeyen zatlar,tercüme-i hallerini bu eserde bulamadıkları için beni mazur görürlerse isbât-ı insaf etmiş olurlar. Zira gâibten malümat almağa,malümat vermeğe muktedir olmadığım gibi  tercüme-i hallerini ve eserlerini tevdi etmemekte israr edenler hakkında da kuvve-i cebriye istimaline ne hakkım ne de kudretim vardır”

5. “Şinasi Efendi,Ziya Paşa,Nâmık Kemal,Ekrem,Abdülhak Hamid beyler gibi hakkında evvel ve ahir pek çok yazı yazılan pek maruf üstadların tercüme-i hallerine ihtiyar-ı ihtisar eyledim.Çünkü malümü ilamda bir faide tasavvur etmedim. Bilinenlerden ziyade bilinmeyenler hakkında mümkün olduğu kadar itnâb-ı mekâli muvafık buldum”

6.“Envâ-ı mezâhim ve müşkilât ile vücuda getirilen bu eser-i nâçizin kıymetini iddia etmem.Kıymetsizliğini iddia edenlere de bir şey demem.Hiç bir fert vüs’unun fevkınde hizmetle mükellef olamaz.Bahusus mehazların menbaların fikdanı ve senelerce uğraşarak tedârik ettiğim evrak ve vesâikin,gazete koleksiyonlarının,İngiliz ve Fransız kuva-yı askeriyesi tarafından kısmen yağma ve kısmen imha edilmiş olması nazar-ı itibare alınınca –cisimleri gibi isimleri de nâbüd olan- zevat hakkında az çok malümat vermek, şâyân-ı tebcil büyük bir himmet değilse de her halde bir hizmettir. Herkes kudreti nisbetinde ibrâz-ı hizmet etse millet için menâfi-i azîme hâsıl olur.

Nefs-i hakirânemi milletin en âciz,fakat en hâlis hâdimlerinden addettiğim için kirâm-ı ahlâfın nâm-ı nâçizânemi hayır ile yadetmelerinden başka emelim yoktur.

Semere-i hayat hayır ile yâd olunmaktır.

Bu yazı toplam 380 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim