Bu tanımda, mimarlığının mahiyetiyle fonksiyonunun ya da özüyle işlevinin çakıştırılması gözetilmez, bilakis ait olduğu sanattan ve onu eser olarak ortaya çıkaran sanatçıdan bağımsız olarak orta yerde duran bir mimari yapının onunla kurulan göz ve akıl temasının ruhlar üzerinde yaptığı etkiyle bu etkinin söze, soyuttan somuta yani bilgiye dökülme süreci gözetilir.
Diğer bir ifadeyle, kişiler bu tanımda hem isim hem de mizaç/ferdiyet olarak birlikte silinir. Zira isimlendirme sadece işaretlemeden ibaret olduğu için, isimlendirilenin mahiyeti hakkında bir bilgi vermez. Dolayısıyla izlenen bir yapı onun izlenmesiyle oluşan ruhsal bilginin dışavurumundan ibaret olur.
Biz de bu izleğe uygun olarak, Her yığın layık olduğu efsaneyle yönetilir başlıklı yazımızda ilkin Kemalizm tarikatına vurgu ile Selçuklu ile Osmanlı’nın Bâtınîler, Fâtımîler ve İsmailîler’le muhatap olma tarzlarının izlenim esasında dışa vurumları hakkında altı menzillik bir yolculuk yaptık.
Şimdi sıra o yazılarımızın ilk hareket noktası olan Bâtınîlikle Kemalizm tarikatları arasındaki ilişkiyi tam da zikrettiğimiz usulle ele almaya geldi.
Batınîlikle Kemalizm tarikatı arasındaki ilişkinin temelinde, önceki yazılarımızda zikrettiğimiz din esaslı iki arayış ve uygulamanın yattığı malumdur.
Buna göre Selçuklu’nun heretik unsurlarla karşıtlığa, Osmanlı’nın ise onları dışın içinde tutarak devlet hizmetinde kullanmaya mahsus irade ve uygulamaları, her iki devlette de belli dönemler itibariyle kimi olumlu sonuçlar vermesine rağmen son tahlilde kalıcı, geleceğe ait umut verici, istikrarlı bir çözüme dönüşmemiştir.































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.