• İstanbul 30 °C
  • Ankara 34 °C

Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu: Mehmet Âkif’in ‘Bir Hasbihal’i veya ‘Ömür Bir Gündür/ Demdir’ Düşüncesi

Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu: Mehmet Âkif’in ‘Bir Hasbihal’i veya ‘Ömür Bir Gündür/ Demdir’ Düşüncesi
Merhum Âkif’in şiiri gerçekte milletiyle bir hasbihal gibidir. Safahat’ın 1. kitabında “Hasbihal” başlıklı iki şiiri vardır.

Bunların ilkinde daha çok kendi ruhuna ve gönlüne hitap eden bir anlatım, sığınma ve yakarış vardır.1 Âkif, burada ele alınılacak “Hasbihal”[1] [2] başlıklı şiirinde konuyu yaşanan anın değerlendirilmesi ge­rektiği üzerine kurmuştur. Türkçede halleşme, dert­leşme, sohbet anlamlarına sahip hasbihal, Arapça ve Farsça’daki kullanımlarından farklılık arz eder. Sami­miyet ve yakınlık hissiyatı, Türkçede kelimeye yeni bir çehre kazandırmıştır adeta, “hasbihal, bu nevi telaşlı zamanların en hayırlı mededkârıdır (Ahmet Râsim)” cümlesinde olduğu gibi.[3]

Mehmet Âkif 46 mısralık bu şiirinde[4] başlığın altında Arapça beyte yer vermiştir [5]

Anılan şiirin ilk mısraları bu Arapça beytin manzum çevirisini de içermektedir:

Büyük bir şairin düstûr-i hikmettir şu ihtarı:

Velev duymuş da olsan yolsuz olmaz şimdi tekrârı:

“Geçen geçmiştir artık; ân-ı müstakbelse mübhemdir;

Hayatından nasibin: Bir şu geçmek isteyen demdir.”

Sonraki şu beyitleriyse şiirin şerhi olarak görmek gerekir:

Evet, mâziye ric’at eylemek bir kerre imkânsız;

Ümidin sonra istikbâl için sağlam mı? Pek cansız!

Bugünlük iş bugün lâzım yapılmak, yoksa ferdâya

Bırakmışsan... O ferdâlar olur peyveste ukbâya!

Âkif kendinden örnek verip bir hadis-i şerifi mealen nakleder:

Müsevvifler için dünyada mahvolmak tabi’idir[6] Bu bir kânûn-i fıtrattır ki yok te’vîli: Kat’îdir.

Âkif’in, bu şiirinde öne çıkardığı Arapça beyit Gazze asıllı, 441 ila 524 (1049-1130) yıllarında yaşamış, Bağdat Nizamiye Medresesinde okumuş ve Horasan’da Belh şehrinde vefat etmiş Ebû İshak el-Gazzî’ye aittir. Sözkonusu beytin anlamı şöyledir: “Geçen -zaman- yok oldu; umulansa hazır değildir. İçinde bulunduğun an senindir.”

Bu anlam İslam dünyasında bilge ve şairler tarafından çeşitli ifadelerle tekrar edilmiş, çeşitli cümle ve dizelere dökülmüştür. Merhum Âkif de gerek bu hasbihal şiiriyle gerekse diğer manzum ve mensur ifadeleriyle bu şahsiyetlerden biri olmuştur.

Bu noktada günü maziye bağlayarak konuyla ilgili örneklerden birkaçına yer vermek, sanırım anlamlı olacaktır.

Hz. Ali’den rivayet edilmektedir: 

Hasan-ı Basri’nin (ölm. 110/728) Ömer bin Abdülaziz’e yazdığı ve  mektuptan bir bölüm:

Üzerinde düşünürsen dünya üç gündür: Gitmiş olan ve ona ümit bulunmayan gün; seninle olan gün, onu ganimet saymalısın; onda diri olup olmayacağını bilmedi­ğin, belki de ondan önce ölmüş olacağın gün. Dün, öğretici bir bilgin; bugün, ayrıl­ma durumunda bir dost. Ancak kayboluşuyla seni üzen dün, senin için bilgisini bı­raktı. Onu kaybettiysen de onun yerinde olan sana ulaştı. Dün, senden uzun süreli bir yokluğa gitti. Bugün ise senden hızlıca ayrılıyor ve elinde de yarının emeli var. O halde amelle/çalışmayla ebediliği al. Diri oldukça arzularla aldanmayı bırak. Sakın yarının ve ondan sonrasının korkusunu bugüne taşıma.[7]

Ömer Hayyâm (ö. 526?/1136?) da benzer düşünceleri rubailerine aktarmıştır:

Bugün, elindedir; yarın değil

Yarını düşünmen hayaldir ancak

Gönlün divane değilse bu anı zayi etme

Zira bu kalan ömrün değeri belli değildir

Bu bir iki üç gün ömür nöbeti geçti

Irmaktaki su ve ovadaki rüzgâr gibi

Asla iki günün üzüntüsünü anmadım, Gelmeyen gün ile geçen günü.

Geçen dünü hiç anma

Gelmemiş gün için feryat etme

Gelmemişe ve geçmişe yaslanma

Anın hoş olsun, ömrünü yok etme

Son alıntımız, Şems-i Tebrîzî’nin (kayboluşu, 645/1247) Makâlât’ındaki şu cümlelerdir:

Bir mezar taşında, ömür, bir saattir diye yazılı idi. Bir saat, üç saat nihayet ömrün bir sonu vardır. Sofi için, vaktin çocuğu derler. Yani vaktine bağlı insan demektir. Bizim de ömürden nasibimiz ancak şu bir saattir. Mevlânâ’nın meclisindeyiz. Ona hizmette bulunuyoruz.[8]

Yakın zamanlarda gazete yazılarına da konu olan “Ömür dediğin üç gündür / Dün geldi geçti, yarınsa meçhuldür / O halde ömür dediğin bir gündür / O da bugün­dür.” İfadeleri için kaynak aranırken Can Yücel ve Özdemir Asaf’ın adları anılmış, sonuçta söz yukarıdaki Hasan-ı Basrî’nin cümlelerine varmıştı.[9]

Merhum Âkif’in, öncelikle yaşanan anın önemine dikkat çektiği “Hasbihâl” şiirine dönersek, ilk bölümü, “Ey gözümün ışığı!” hitabını ve ikazını barındırır:

Sakın ey nûr-i dîdem, geçmesin beyhûde eyyâmın;

Çalış hâlin müsâidken... Bilinmez çünkü encâmın.

Bu şiirde Âkif ikinci olarak kişileri atalete, boşluğa sevk eden “nasıl olsa her şey öğrenilemez” gibi bir düşünceyi yermekte ve yeter ki “insan ömrünün saatini gerektiği gibi kullansın, mutlaka huzura kavuşacaktır” inancını ispat etmektedir:

Diyorlar: “Ömrü insânın yetişmez kesb-i irfâna.”

Bu söz lakin değildir her nazardan hakîmâne.

Muhakkaktır ya insanlar için bir gâye-i âmâl;

Edenler ömrünün sâ’âtini hakkıyla isti’mâl, Zaferyâb olmasın isterse varsın asl-ı maksûd’a, Düşer bin maksad idrâk eyleyip bir zill-i memdûda.

Bu şiirde üçüncü bir husus, galiba, kişinin kendini, haddini bilmesiyle ilgilidir. Zamanını değerlendiren ve yaratıcının tabiatına yerleştirdiği gerçeği arama hırsıyla ilimle meşgul olanlar sonuca ulaşır. Sonuçta da güçsüzlüğü itiraf, bilgi ve irfan sahiplerinin dilinde ancak doğru anlam kazanır:

Diyorlar: “İ’tirâf-ı cehl iken tahsilin encâmı, Nedir beyhûde it’âb eylemek Şehbâl-i ikdâmı?” Evet, lakin varıp serhadd-i ma’lûmâta bir insân, O gâyetten demek lazım ki: “Yok irfân için imkân!” Hakîkî i’tirâf altında parlar zılli irfânın;

Budur insanlığın ma’nâsı, en son zevki vicdânın.

Zamanın, çabanın ve kendini bilişin önemini vurgulamış ve halkını, özellikle de hayatın ilk safhalarında bulunan geçleri uyarmayı dert edinmiştir Âkif, bu şiirde.

Safahat’ındaki diğer “Hasbihâl” şiirinin son dizeleriyle sözü sona erdirelim:

Müstakbeli almayıp hayâle!

Gel biz dalalım bu hasbihâle!

Edvâr-ı hayât perde perde...

Allâh bilir ne var ilerde.

 

 


[1] Mehmet Âkif Ersoy, Safahat, Hzr. M. Ertuğrul Düzdağ, İstanbul, 1987 (Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 728), s. 45-48.

[2] Mehmet Âkif Ersoy, Safahat, s. 130.

[3] İlhan Ayverdi, Misalli Büyük Türkçe Sözlük, I-III, İstanbul, 2005, II, 1192.

[4] Şiirin ilk yayınında (1909) 8 mısra daha bulunmaktaydı (Safahat’ı yayına hazırlayanın notu, s. 131).

[5] İkinci mısra başındaki feleke, Arapça kaynaklarda veleke şeklin­dedir.

[6] -İşlerini- geleceğe/yarına bırakanlar helak olur (Hadîs-i Şerîf).

[7] Kaynak: Tahkîk der Hasan-i Basrî (Hasan-ı Basrî hakkında araştırma), Mahmûd-i Şihâbî, İrfân-ı Îrân, Der-
leyip hazırlayan Mustafa Âzmâyiş, Tahran, 1383hş. (2005, Tahran Üniversitesi Yayını), 3. cilt, s. 614-622.

[8] Şems-i Tebrîzî, Konuşmalar “Makalât”, I-II, Çeviren. M. Nuri Gençosman, İstanbul, 1974, 370.

[9] Mehmet Y. Yılmaz, Milliyet Gazetesi, 17.08.2009.

Bu haber toplam 187 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim