• İstanbul 15 °C
  • Ankara 11 °C

Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu: Safahât’ta Hicrân, Himmet ve Dîdâr Kavramları

Prof. Dr. Adnan Karaismailoğlu: Safahât’ta Hicrân, Himmet ve Dîdâr Kavramları
Mehmet Âkif merhum yüzyıllar değişse de, dünya düzeninde muhalif rüzgârlar esmiş olsa da dinî, tasavvufî ve edebî kavram ve mazmunları buluşturan bir şiir geleneğinin güçlü bir temsilcisi olmuştur.

Edebiyatımızda ve geleneğimizde hicrân, himmet ve dîdâr kelimeleri, özel anlamlarla yüklüdür. Birçok klasik eser ve şerhlerde konuyla ilgili malumat bulmak mümkündür. Merhum Âkif’in şiirlerinde konuyla ilgili örnekleri ve hissiyatı tespite çalışmak iki yönden anlamlıdır. Böylece geleneğin anlam dünyasına açılma fırsatı doğarken, diğer yandan Âkif’in şiir dünyasıyla ilgili müşahhas nüktelerden söz etmek mümkün olacaktır.

Hicrân, geleneğin dilinde ayrılık hissiyatını daha üst bir dille ifade etmektedir. Kelime, vakarlı bir bilişle ayrılığı hissederek maddi değerlerden arınma arzusunu dile getirmektedir. Ayrılık böylece yüce bir anlam kazanmaktadır. Himmet, bu hicran yurdundan çıkıp yükselme arzusunu ve hedefini göstermektedir. İrade ve istek ile gayret ve çaba, bu sözcükte bir araya gelmiştir. Dua ve manevi himaye anlamını da bulduran himmet kelimesinin günümüzde maddi değerlerle anılması yenidir ve modern bir tercihtir.

Hicran kelimesi, sözlüklerde sade bir söyleyişten giderek ağırlaşan bir duyguyla birlikte ayrılık, ayrılık acısı ve onulmaz, dinmez acı anlamlarıyla karşılanmıştır.1 Ayrılığın çeşitlerini anmak, manayı güçlendirecektir: Vatandan uzak kalmak, dostlardan ayrı kalmak, bilgi ve hikmete erişememiş olmak, sevgiliden ayrı düşmek. Gelenekte en büyük hicran ise, ilahi huzurdan koparak dünyada gurbette bulunmaktır.

Merhum Âkif’in şiirinde hicran, birkaç şekilde görülmektedir. Önce yavrusunu yitiren annenin hicranına yer verirsek;

- Ne var hicâb edecek bunda ey zavallı kadın?

Değil mi bir anasın sen, ölen de evlâdın?

O haklı girye-i hicrânı habse kalkışmak,

Hudâ bilir ki, hatâdır... Günâha girme, bırak![1] [2]

Saf anne yüreğinde oluşan masum yavrudan ayrı düşme derdi hicran/ayrılık gözyaşı olarak görünür hale gelmektedir.

Dirliğini ve birliğini yitiren vatan ise, hicran-zededir:

Ey, tek karagün dostu, bu hicran-zede yurdun!

Sen milletin âlâmını dünyâya duyurdun, En korkulu günlerde o müdhiş kaleminle...

Takdîs ederiz nâmını... Lâkin, beni dinle: [3]

“Eyvâh, ıssız diyâr-ı dilber” mısraıyla başlayan “Cânan Yurdu” şiirinde ise hicran, vatanın büründüğü sessizliği, viraneliği, garipliği ve yitik cananın uzaklığını temsil etmektedir:

Yâ Rab, ne için o lem’a nâbûd ?

Yâ Rab, ne için bu sâye memdûd ?

Yâ Rab, ne demek harîm-i cânan

Üstünde bu perde perde hicran?[4]

Ayrılıklar özde birbirini hatırlatır, hatırlatıcıdır. Bu nedenle hicranlar bir noktada bir hüviyete bürünmektedir. Müslüman için her musibet bir hicrandır, ayrılıktır ve onun hicranları çoktur:

Mesâibin ezelî âşinâsı varsa, biziz:

Cihanda bir günümüz geçmemiş felâketsiz!

Sürûra kalsa da bîgâne müslüman yüreği;

Bilir te’essür-i ma’sûm önünde inlemeyi.

Onunla söyleşilir en acıklı hicranlar,

Ki her figânı açık bir lisan kadar anlar.[5]

“Yeis Yok” şiirindeki aynı duyguyla dolu mısraları şöyledir, merhum Âkif’in

Mâzîdeki hicranları susturmaya başla;

Evlâdına sağlam bir emel mâyesi aşla,

Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol...

Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.[6]

Yunan mezalimi haberleri üzerine yazılan “Bülbül (1921 Taceddin Dergâhı)” şiirinde de acı ve musibetlerin adıdır hicran:

Işık yok, yolcu yok, ses yok, bütün hilkat kesilmiş lâl...

Bu istiğrâkı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl.

Muhîtin hâli “insâniyyet”in timsâlidir sandım;

Dönüp mâzîye tırmandım, ne hicranlar, neler andım![7]

Mehmet Âkif, “Tâkat getiremeyeceğimiz yükü bize yükleme, Allâh’ım!..” (Kur’ân-Kerîm, Bakara, 286) ayetini başlık yaptığı mısralarında, vatan savunmasındaki yükün büyüklüğünü anlatmaktadır. Burada vatanı için yakıcı çöllerde şehitliğe yürüyen askerlerin hedefini göklere çıkartırken, onların yeryüzündeki matemli ve hicran dolu hayatları geride kalmaktadır:

Cûş eyleyedursun geriden nevha-i hüsran...

Yâdında onun şimdi ne mâtem, ne de hicran!

Yâdında değil lânesinin hüzn-i elîmi,

Yâdında değil yavrusunun tavr-ı yetîmi;

Yâdında değil doğduğu, ter döktüğü toprak;

Yâdında kalan hâtıra bir şey, o da ancak:

Gökten ona «yüksel!» diyen ecdâd-ı şehîdi!

Artık o da yükseldi, fakat yerde ümîdi:

Bir böyle şehîdin ki mükâfâtı zaferdir,

Vermezsen İlâhî dökülen hûnu hederdir![8]

Mehmet Âkif’, “Hicran” başlıklı şiirinde yurdun yoksunluğunu ve perişanlığını, yani hicranını çırçıplak, hüsran, perişan, öksüz yurt, yetim, yangın, viran, vahşetâbad kelimeleriyle anlatırken, kandil, mihrab, seccade, secde, şu’le, iman, dilber, nur, ümmid, rüku, haşyet, vecd sözcükleriyle de arzusunu, niyazını dile getirmektedir. [9] Birkaç beyit:

Karanlıklar, ışıklar, gölgeler sussun ki, Allâh’ım,

Bütün dünyâyı inletsin benim secdem, benim âhım.

Ömürler geçti, sen yoksun, gel ey bir tânecik Ma’bûd,

Gel ey bir tânecik gâib, gel ey bir tânecik mevcûd!

Ya sıyrılsın şu vahdet-gâhı vahşet-zâr eden hicran,

Ya bir nefhanla serpilsin bu hâsir kalbe itmînan.

Himmet kelimesi, gelenekte birçok anlama bürünmüştür. Bu farklı anlamları nedeniyle birçok kelimeyle eşanlamlı kullanılmıştır. Bu açıdan cümle ve ibarelere anlam zenginliği kazandırmıştır.

Bir Türkçe sözlükte himmet kelimesi için şu karşılıklar bir araya getirilmiştir: Yardım, ihsan, lütuf, kayırma, koruma, manevî yardım, ruhânî imdat, çalışma, gayret gösterme, emek sarf etme, cehd, kasıt, azm, niyet, iyilik, yardım, evliyanın manevi gücü.[10] [11]

Himmet sözcüğünün Farsça bir sözlükteki karşılıklarının birçoğu Türkçede de kullandığımız kelimelerle verilmiştir: kastetmek (niyet etmek), kasıt (niyet), istemek, istek, güçlü irade, sağlam azim, arzu, çaba, sa’y/çalışma, ideal, yiğitlik, şecâ’at, yüksek görüşlülük, güzel talih, tasavvuf: kendisi veya başka biri için bütün ruhî güçleriyle olgunluk kazanmak amacıyla kalbin Hakk’a teveccüh ve niyet etmesi.11

Himmet sözcüğü, Türkçemizde yardım, ihsan ve çalışma, gayret, emek anlamlarıyla öne çıkarken, Farsça metinlerde öncelikle irade, azim, hedefe ulaşmak için sağlam güç, kuvvet, istek anlamlarıyla yer bulmaktadır. Farsçada “kendisi veya başkası için Hakk’a kalpten yönelme, dua” manası görülürken, Türkçede “erenlerin himmeti” tamlamasında olduğu gibi “manen büyük kimselerin manevi gücü, yardımı, lutfu” şeklinde de kullanılır.

Mehmet Âkif, “Süleymâniye Kürsüsünde” şiirindeki Hindistan’la ilgili bölümlerde kararlı gençleri, himmeti yüksek diye tanıtır. Galiba burada iradeli bir kişinin çabasından söz etmektedir:

Fuhşu yok, içkisi yok, himmeti yüksek, gözü tok;

Şer’-i ma’sûma olan hürmeti bizlerden çok.

Böyle evlâd okutan milletin istikbâli,

Haklıdır almaya âgûşuna istiklâli.[12]

Merhum Âkif’in şu beytindeki himmet de çaba, gayret veya yardım, lütuf anlamında olmalıdır:

Sen duâ et babadan topladığın mîrâsa,

Hep onun himmetidir üç satır ilmin varsa.[13]

Merhum Âkif’in mücadeleci ruhunu sergileyen şiirlerinden biri olan “Durmayalım” şiiri, geleneksel düşünce kaynaklarına yönelerek, “Sa’dî diyor ki” diye başlar, yolda olmak gerektiğini anlatır. Bu şiirindeki himmet kullanımı çok güçlü ve sağlam bir mevkidedir; sağlam bir iradeyi, azmi veya kararlı bir çabayı, gayreti temsil eder:

Şedd-i rahl et, durmayıp git, yolda kalmaktan sakın!

Merd-i sâhib-azm için neymiş uzak, neymiş yakın?

Hangi müşkildir ki, himmet olsun, âsân olmasın?

Hangi dehşettir ki insandan hirâsân olmasın?

İbret al erbâb-ı ikdâmın bakıp âsârına:

Dağ dayanmaz erlerin dağlar söken ısrârına.[14]

Bu şiirinde dayandığı, “İnsan için ancak çalıştığı vardır (Necm 39)” mealindeki ayet-i kerimeye bakarak, çaba ve gayret anlamlarını öne çıkarmak galiba daha doğrudur:

İntihâr etmek değilse yolda durmak, gitmemek, Âsûmandan refref indirsin demektir bu melek!

“Leyse li’l-insâni illâ mâ seâ” derken Hudâ:

Anlamam hiç meskenetten sen ne beklersin daha?[15]

Himmet kelimesinin karşılığı olarak sözlüklerde gösterilen anlam ve kelimeler, Âkif’in şiirlerinde yüzlerce defa yer bulmuştur. Sadece birini, azm/azim kelimesini örnek verirsek, “Azim” ve “Azimden Sonra Tevekkül” başlıklı şiirlere dikkat çekmek yeterlidir.

Âkif, “Azim” başlıklı şiirinde Şirazlı Sa’dî’den bir örnek tavır aktarmış, himmetin eş anlamlısı sayılabilecek birçok mefhum ve sözcüğü bir araya getirmiştir. Başarı, araştırma, azim ve emelle mutlaka sonuca varılacağını vurgulayan ve ümitsizlik tehlikesine işaret eden birkaç beyti şöyledir:

Tevfîk, taharrîye; taharrî ona âşık;

Azmin de emel lâzımıdır, gayr-i müfârık.

Olsun da emel azm ü taharrîye mukârin;

Tevfîk zuhûr eylemesin sonra... Ne mümkin!

Ba’zen iki üç haybet olur rehzen-i ümmîd...

İnsan o zaman etmelidir azmini teşdîd...

Ye’sin sonu yoktur, ona bir kerre düşersen

Hüsrâna düşersin, çıkamazsın ebediyyen![16]

demektedir.

Başlıktaki üçüncü kavramdan, “dîdâr”dan örnekler sunmadan önce bir hususa dikkat çekmek gereklidir. Klasik şiirimizde yer bulan sözcükler, dinî, tasavvufî ve edebî açıdan birçok anlamı çağrıştıracak şekilde geniş bir muhtevaya sahiptir. Doğudaki özellikli sözlüklerde bu nedenle bir kelime için birçok anlam sıralamak gerekli olmuştur. İslam dünyasındaki birikim özellikle Arapça, Farsça ve Türkçe üzerinden birlikte takip edilmelidir. Bu sebeple bu dillerdeki kapsamlı sözlükler, bir diğeri için de kaynak eserlerdir. Bu durum, mazide ortak bilgi ve kültür oluşturmuş olmaktan kaynaklanmaktadır. Türklerin anılan üç dilde sayısız eser verdiği hatırda tutulursa, durum daha açık görülecektir.

Farsça asıllı “dîdâr” sözcüğü işaret edilen yönde anlamlı bir örnektir. El altındaki Türkçe sözlüklerde şu anlamlar görülmektedir: Yüz, güzel yüz, çehre; görme; görünüş, tecellî; tasavvuf: Cenabıhakk’ın müminlere vaat ettiği görünüşü, tecellisi.[17]

Farsça bir sözlükte ise şu karşılıklar bulunmaktadır: Görmek; mülakat, lika; görme; görme duyusu; göz; yüz ve suret; kinaye olarak visal; pedidar, aşikar.[18]

Ayrıca dîdâr mazmununun Farsça sözlükteki mülakat/görüşme, lika/buluşma ve visâl/ kavuşma karşılıkları dikkat alınmalıdır. Daha ayrıntılı kaynak eserlere başvurmadan ayrıca rûyet/görme ve müşâhedeyi de anılan karşılıklara eklemek yararlı olacaktır. Gerçekte bu tür kelimelerin Mevlana ve Yunus Emre gibi ariflerin eserlerinde ete, kemiğe büründüğü, hüviyet kazandığı bir gerçektir.

Safahât’tan aktarılan ilk örnekte “dîdâr” yüz, çehre olarak karşımıza çıkmaktadır:

Kimdi kürsîdeki? Bir bilmediğim pîr amma,

Hiç de bîgâne değil kalbe o câzib sîmâ.

Bembeyaz lihye-i pâkiyle, beyaz destârı ,

O mehîb alnı, o pek mûnis olan dîdârı,

Her taraftan kuşatıp, bedri saran hâle gibi,

Ne şehâmet, ne melâhat veriyor, yâ Rabbi![19]

Şu örnekte göz hatıra gelmektedir:

O anlı şanlı gelinler ki: Nûr-i dîdârı,

Uyurdu nâz ile âgûş-i mihribânında;[20]

“Necid Çöllerinden Medîne’ye” şiirindeki, “heykel-i dîdâr” ve “cebhe-i dîdâr” tamlamaları hayrete düşüren, şairce muşahhas ve görünür bir halin ifadesidir:

Karşıdan “Kubbe-i Hadrâ” edivermez mi zuhûr?

O nasıl heykel-i dîdâr, o nasıl cebhe-i nûr!

Öyle bir Tûr ki: Her lemha-i istiğrâkı ,

Olmadan çâk-i tecellî, süzüyor Hallâk’ı!...[21]

Henüz duâ ediyordum ki, “Yâ Resûlallâh!”

Nidâsı kükreyerek, bir kanatlı tayf-ı siyâh ,

Basıp eşikleri tutmuş yığınla gölgelere,

Süzüldü uçtaki “Bâbü’s-Selâm ” önünde yere.

Mehîb sayhası hâlâ fezâda çınlardı,

Ki yükselip yeniden, yardı geçti eb’âdı.

Düşünce Ravza-i Peygamber’in ayaklarına;

Sarıldı göğsüne çarpan demir kuşaklarına.

Dikildi cebhe-i dîdâr önünde, müstağrak.

Diyordu inleyerek:

  • Yâ Nebî, şu hâlime bak.![22]

Merhum Âkif’in şu beyitlerindeki ilk örnekte görme, müşahede karşılıkları hatıra gelirken, ikincisinde tecelli anlamı öne çıkmaktadır:

Derâgûş etmek ister nâzenîn-i bezm-i lâhûtu :

Kol açmış her menârı sanki bir ümmîd-i cür’etkâr!

O revzenler , nazarlardan nihân dîdâra müstağrak

Birer gözdür ki sıyrılmış önünden perde-i esrâr .

Bu kudsî ma’bedin üstünde tâbân fevc fevc ervâh ,

Bu ulvî kubbenin altında cûşân mevc mevc envâr .

Tecessüd eylemiş gûyâ ki subhun rûh-i mahmûru ;

Semâdan yâhud inmiş hâke , Sinâ-reng olup dîdâr![23]

“Necid Çöllerinden Medîne’ye” şiirindeki, “heykel-i dîdâr” ve “cebhe-i dîdâr” tamlamaları, şairce muşahhas, görünür bir halin ifadesidir:

Karşıdan “Kubbe-i Hadrâ” edivermez mi zuhûr?

O nasıl heykel-i dîdâr, o nasıl cebhe-i nûr! Öyle bir Tûr ki: Her lemha-i istiğrâkı , Olmadan çâk-i tecellî, süzüyor Hallâk’ı!...[24] Henüz duâ ediyordum ki, “Yâ Resûlallâh!” Nidâsı kükreyerek, bir kanatlı tayf-ı siyâh , Basıp eşikleri tutmuş yığınla gölgelere, Süzüldü uçtaki “Bâbü’s-Selâm ” önünde yere. Mehîb sayhası hâlâ fezâda çınlardı, Ki yükselip yeniden, yardı geçti eb’âdı.

Düşünce Ravza-i Peygamber’in ayaklarına;

Sarıldı göğsüne çarpan demir kuşaklarına.

Dikildi cebhe-i dîdâr önünde, müstağrak.

Diyordu inleyerek:

  • Yâ Nebi, şu hâlime bak![25]

Şu mısralardaysa tecelliye mazhar, müşahedeye erişmiş bir hal vardır:

Bu bir ma’bed değil, Ma’bûd’a yükselmiş ibâdettir;

Bu bir manzar değil, dîdâra vâsıl mevkib-i enzâr .

Semâdan inmemiştir, şüphesiz, lâkin semâvîdir: Zemînî olmayan bir cilve-i feyyâzı hâvîdir.[26]

Hak ve hakikati görme, müşahede etme ve buluşma arzusunu ifade eden mısralardan sonra tecelli eden, aşikar olan hakikati anlatmaktadır Âkif:

Her subh gelir nesîm-i dil-cû

Dûşunda şemîm-i nâz-ı gîsû. Eyler yeniden hevâ-yı dîdâr! Bir nefha ile beni hevâ-dâr!...

Yâ Rab o ne feyz-i cûş ber-cûş!

Yâ Rab o ne leyle-i ziyâ-pûş!

Yâ Rab o ne cilve cilve envâr!

Yâ Rab o ne lem’a lem’a dîdâr![27]

Bahar mevsiminde çimende nice Hak tecellileri görünmektedir. Öteki dünyanın bir adıdır, âlem-i dîdâr. Görme ve görüşme hayali ve arzusu vardır şairde.

Zemin lebrîz-i âsârın; semâ pâmâl-i envârın:

Avâlim hep merâyâ-yı nazar pîrâ-yı dîdârın.[28]

Çemende cilveler eyler bahâr-ı dîdârın,

Sabâ, nüvîd-i ümîd-âver-i visâlindir .

Şitâ , peyinde hurûşân kıyâmet-i kübrâ,

Rebî’, hâtıra-i şi’r-i lâ-yezâlindir .

Hülâsa, nazra-i im’ânımın önünde cihan

Senin sahîfe-izâtın,senin mealindir...

Gerildi bir ebedî perde beynimizde, senin

Açıldı pîş-i celâlinde âlem-i dîdâr.

Cihan cihan dolaşırsın fezâ-yı lâhûtu,

Nasıl ki yâd-ı hazînin gezer diyar diyar![29]

Şu mısralar görme, buluşma ve vuslat heyecanını anlatmakta, bu nedenle de dünyadaki bütün yükleri yılgınlık göstermeden yüklenir insan.

Bakarsın her taraf zulmet, fakat bir zulmet-i rulşen!

Semâ bîdâr, her yıldız Cemâlullah’a bir revzen.

Maîşet kayd-ıcanfersâsının mahkûmu, bîzârı,

Bütün bîçâreler gündüz bu yâd-ı merhametkârı

Duyar sermest olur görmüş kadar ferdâ-yı dîdârı!

O neşveyle, yorulmak şöyle dursun, en ağır bârı,

Sürükler görmeden, göstermeden yılgınlık âsârı.[30]

“Bir Mersiye” şiiri şu açıklamayla Safahat’ta yer almaktadır:[31] Henüz, ondokuz-yirmi yaşlarında iken bu cihân-ı zulmete vedâ ederek, âlem-i nûrânûr-ı dîdâra yükselen yâr-i cânım Hilmi hakkında.

Bu satırlarda ve aşağıdaki mısralarda ecdadın dîdâr kelimesiyle kastettiği ve hissettikleri dile gelmektedir. Cihân-ı zulmet bu âlemdir, âlem-i nûrânûr-i dîdâr öteki dünyadır. Hak huzuruna ulaşanlar, safâgüzîn-i dîdârdır. Görmenin, buluşmanın ve kavuşmanın sefasını tatmaktadırlar.

Ey hâtırasıyle kaldığım yâr,

Artık aramızda bir cihan var!

Sen gökte safâ-güzîn-i dîdâr,

Ben yerde azâb içinde bîzâr!

Gûşumda bütün terâne şîven![32]

Merhum Âkif’in şu beyitleri ruhun “ezel”den ilk ayrılışını hatırlatır, ilahî huzurdaki “Elest” hitabına mazhar olanların bu dünyanın değerleriyle buluşmayı değil, tekrar aynı hale ve hitaba ulaşmayı, kavuşmayı yani dîdârı terennüm ettiğini söyler. Zira o anlar unutulamaz, hatırdadır daima:

Eğer maksûdu ancak âhiret olsaydı Yezdân’ın;

Ne hikmet vardı ibdâında hiç yoktan bu dünyânın?

“Ezel”den ayrılan rûhun nişîmen-gâh-ı bâkîsi

“Ebed”ken, yolda eşbâhın niçin olsun mülâkîsi?

“Elest”in arkasından gelmesin Cennet, Cehennem de,

Neden ervâha tekrar imtihân olsun bu âlemde?

Demek, dünyâ değil pek öyle istihfâfa şâyeste;

Demek, bir feyz-i bâkî var, bu fânî ömre vâbeste![33]

Henüz yâdımdadır bezminde medhûş olduğum demler;

O demlerdir ki yâdımdan kopar beynimde bin mahşer![34]

Hakk’a dönüşü, huzura varışı ve dîdârı, müminlere Kur’ân- Kerîmde Hak bildirdi:“Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa yararlı bir iş yapsın ve Rabbine ibadette kimseyi ortak koşmasın (Kehf, 110); Ey insan! Şüphesiz, sen Rabbine (kavuşuncaya kadar) didinip duracak ve sonunda didinmenin karşılığına kavuşacaksın (İnşikak, 6).

Böylece hicran, himmet ve dîdâr, bir hayat hikâyesinin ana kavramları olarak karşımızda, diğer bir ifadeyle yanı başımızdadır. Âkif’in hicran ve vuslat hissiyatıyla dolu “Gece” şiirinin şu beyitleri burada anılmalıdır:

Ne âfâk isterim sensiz, ne enfüs, tamtakır hepsi!

Senin Mecnûn’unum, bir sensin ancak taptığım Leylâ;

Ezelden sunduğun şehlâ-nigâhın mestiyim hâlâ!

Gel ey sâkî-i bâkî, gel, elest’in yâdı şâdolsun:

Yarım peymâne sun, bir cür’a sun, tek aynı meyden sun!

O lâhûtî şarâbın vahyi her zerremden inlerken,

Bütün âheng-i hilkat bir zaman dinsin enînimden.

Gel ey dünyâların Mevlâ’sı, ey Leylâ-yı vicdânım,

Senin yâd olduğum sînende olsun, varsa, pâyânım![35]

Mehmet Âkif merhum yüzyıllar değişse de, dünya düzeninde muhalif rüzgârlar esmiş olsa da dinî, tasavvufî ve edebî kavram ve mazmunları buluşturan bir şiir geleneğinin güçlü bir temsilcisi olmuştur. Âkif’in şiirleri bu açıdan bakıldığında bildiri başlığında yer alan sözcükler ve benzerleri açısından önemli bir kaynak görülebilir.

 

80 Yıl Sonra Mehmed Âkif Ersoy, 2017

[1]      İlhan Ayverdi, Misalli Büyük Türkçe Sözlük, I-III, İstanbul, 2005, III, 1266.

[2]      Mehmet Âkif Ersoy, Safahat, Haz.. M. Ertuğrul Düzdağ, İstanbul, 1987 (Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 728), s. 296.

[3] Mehmet Âkif Ersoy, Safahat, s. 433.

[4] Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., s. 92.

[5] Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., s. 296

[6] Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., s. 428.

[7] Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., s. 435.

[8] Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., s. 268.

[9] Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., s. 451-452.

[10] D. Mehmet Doğan, Doğan Büyük Türkçe Sözlük, Ankara, 2013, s. 758.

[11] Muhammed-i Mu’în, Ferheng-i Fârsî, I-VI, 1983, IV, 5175.

[12] Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., s. 157.

[13] Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., s. 326.

[14] Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., s. 24.

[15] Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., s. 25.

[16] Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., s. 59.

[17] İlhan Ayverdi, Misalli Büyük Türkçe Sözlük, I, 697; D. Mehmet Doğan, Doğan Büyük Türkçe Sözlük, s. 386. Kelimenin
“görme” karşılığı İlhan Ayverdi’nin sözlüğünde, “görünüş”ise D. Mehmet Doğan’ın sözlüğünde yer almamaktadır.

[18] Muhammed-i Mu’în, Ferheng-i Fârsî, II, 1590.

[19] Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e.,, s. 146-147.

[20] Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., s. 261.

[21] Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., s. 312.

[22] Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., s. 316.

[23] Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., s. 7.

[24] Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., s. 312.

[25] Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., s. 316.

[26] Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., s. 7-8.

[27] Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., s. 46, 47.

[28] Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., s. 127.

[29] Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., s. 53, 54.

[30] Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., s. 89-90.

[31] Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., s. 95.

[32] Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., s. 97.

[33] Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., s. 275-276.

[34] Mehmet Âkif Ersoy, a.g.e., s. 449.

[35] Mehmet Âkif Ersoy, Safahat, s. 450.

Bu haber toplam 175 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim