Bilindiği üzre tarih ve edebiyat araştırmalarındaki meselelerin başında bilhassa eserleri tedkik edilen kişilerin tam isimlerini tespit işi gelmektedir. Bilhassa soyadının olmadığı 1934 öncesindeki şahsiyetler hakkındaki bilgilere ulaşabilmek için önce tam isimlerinin tespiti ve isimlerinin resmî evraklarda sokulduğu çeşitli şekilleri araştırmacıların önünde bir mânia teşkil etmektedir [1].
Bu cümleden olarak Nurettin Topçu ismiyle tanınan, yazılarını ve kitaplarını bu isimle imzalayan Hoca’nın ilk ismi Osman Nureddin olmuştu. Bu isme soyadı olarak babasının ismi eklendiği zaman Osman Nureddin ismi küçük bir tâdilât ile Nureddin Ahmed olmuştu. Soyadı kanunu çıkarıldığı zaman sülâlesinin Topçuzâdeler olması sebebiyle Topçu soyadını alan Hoca ismini Nurettin Topçu şekline soktu ve ismindeki din tamlamasını da d ile değil t ile yazmayı tercih etti[2].
Soyadını, hiçbir zaman Topçuoğlu şeklinde yazmamıştı.
İsmi önce Osman Nurettin, daha sonra Nurettin Ahmet ve nihayet Nurettin Topçu;
Yazı hayatındaki müstearları ise Nizam Ahmet, Osman Asyalı ve Mücadeleci [3].
İstanbul tarihinin en karanlık ve talihsiz zamanlarını iMeclis-i Mebusan’ın işgâl kuvvetleri tarafından basılıp dağıtılmasını (16 Mart 1920-2 Ekim 1923))takiben yaşamıştı. Nurettin Hoca9-14 yaşlarını bu devrede geçirmişti. Bir sohbetinde anlattığı üzre İşgâl Kuvvetleri Komutanı Franchet d’Espèrey’in at üzerinde İstanbul’a girişini Sultan Ahmed’den geçerken görmüştü. İşgâl senelerini gören ve zorluklarını yaşayan Nurettin Hoca’nın bu zamanın düşünce ve fikir dünyası üzerindeki tesirleri gerçekten de dikkate değer bir mesele olarak dikkati çekmektedir.
Felsefe tahsilini seçmeye lise çağlarında karar verdiği muhakkaktır. Hoca’nın İstanbul Erkek Lisesi’nde talebeliği esnasında üç felsefe hocası olmuştu. Cemil Sena Ongun (1894-1981), Hilmi Ziya Ülken (1901-1974) ve Hasan-Âli Yücel (11897-1961). Bunlardan Hasan-Âli Bey’in talebesi olan Nurettin Hoca’yı yakından tanıyıp takdir ettiği ve yedi sene, yedi ay ve yedi gün (28 Aralık 1938-7 Ağustos 1946)devam eden Millî Eğitim Bakanlığı zamanında[4] düşmanlıklara karşı daima daima yanında durduğu bilinmekte ise de Üniversiteye kabülü hakkında bir faaliyette bulunup bulunmadığı cevabı bilinemeyen bir sual olarak ortadadır. Cemil Sena’nın hocası olduğunu bir sohbetinde kendisi ifade etmiş ve Hazreti Muhammed’in Felsefesi (İstanbul, 1971, 612 s) kitabı için bir tenkid yazmasını Hüseyin H. Hatemi’den rica etmişti. 1926-1930 devresinde bu lisede hoca olan Hilmi Ziya’nın da derslerine girdiği ihtimâl dahilinde ise de bu hususta herhangi bir ifadesine rastlanmamıştı.
Üniversiteye kabül edilmemek meselesi hakkında çeşitli görüşler ve tartışmalar olmuş ise de meselenin çok karışık ve karmaşık olmadığı açıktır.
1934’de Fransa’dan dönüşü, 1 Ağustos 1933’de Darülfünun’un kapatılıp Üniversite’nin açılışından bir sene sonra olmuş ise de liselerde uzun süren bir hocalık devresini takiben 1974’de tekaüde ayrılmıştı. Bu meyanda 1948’de doçentlik tezini vermiş ise de kadrosu verilmemiş ve tekrar liselerdeki muallimliğine dönmüştü.
Bir iktidar sahası olan Üniversiteye bir türlü kabül edilmemesi de hayatının dikkate değer bir sualini veya bilmecesini teşkil ediyor.
M. Fuad Köprülü’nün reisliği zamanında, Babanzâde Ahmed Naim Bey hariç, hemen hemen hiç kimse iktidarına itiraz edememiş, hemen herkes itaat ve sadakat makamında bulunmuştu[5]. “Ey Fuzûlî daima devren muhaliftir sana-Galiba erbâb-ı istidâdı devran istemez” beytinin de işaret ettiği gibi erbâb-ı kemâl olmak dost kadar hattâ daha çok düşman kazandıran bir hususiyet bâbında da tarihe kaydedilmiştir.
Nurettin Hoca’nın lise felsefe muallimleri arasında bulunan Hilmi Ziya kendisini bir türlü kabül etmemiş ve çeşitli bahaneler ileri sürmüştü. Nurettin Hoca’nın 4 Kasım 1947 tarihinde doçentlik tezinin kabülünden sonra Hilmi Ziya’nın kendisini kadroya tayin için çalıştığını ifade etmesi de çok inanılacak bir şey değildir. Bu tarihte Fransa’dan dönüşü üzerinden on üç sene, Hilmi Ziya’nın üniversiteye girişi üzerinden ise on dört sene geçmiş bulunuyordu. Diğer taraftan kendisinin bölüme kabül ettiği başka bir hoca, profesörlük kadrosuna kavuşabilmek için fakülteden ayrılmasını temin maksadıyla her fırsatta telefonla tehdit ederken bölümün başka bir mensubu için Turhan Yörükân’ın
-Bu adamı bölüme niye aldınız?
Yollu bir sualine verdiği cevap çok düşündürücüdür ve meselenin anahtarı olduğunu kabül etmek gerekiyor.
-Bana saygılı davranıyordu?
Cevabını veren Hilmi Ziya Ülken’in kabül etmesi mümkün değildi. Sebepleri yok, vesileleri ve bahaneleri (Ahlâk, İstanbul, 1946, s. 238)var:
“Nurettin Topçuoğlu, Fransa’daki doktora tezi olan Conformisme et Révolte kitabında ahlâklılığı bilhassa isyanda aramakta ve boyun iğişe karşı menfi bir durum almaktadır. M. Blondel tarzında hiristiyan felsefesinden mülhem olduğunu işaret etmek lâzımdır”.
Son zamanlarda doçentlik kadrosundan tekaüde ayrılmış bir ilim adamının (Kahraman Emmioğlu, Bir Ömür, İstanbul, 2013, s. 82,92) Nurettin Hoca’dan “uzatmalı doçent” olarak bahis ve kendisinin de durumunu aynı şekilde tavsif etmesi çok yanlış bir bakış ve ifadedir.
Nurettin Hoca, hatırat sahibinin yazdığının aksine doçentlik tezini vermiş ama kendisine bir kadro verilmemişti. Yazdığı nezaket meselesi bir tarafa tamamen ve tuhaf bir yorumdan ibarettir. 1964 senesinde Milliyetçiler Derneği hareketinde Nevzat Yalçıntaş taraftarı olan doçentin Hoca hakkında bu meyanda ikinci bir tavsifi ise “o güzel zat” olmuştu. Bu hüküm samimi ise karşı tavrının nasıl yorumlanabileceği hâlli müşkil bir mesele olarak ortaya çıkmaktadır.
Yakından tanıyıp bilhassa 1964’deki Milliyetçiler Cemiyeti’nden uzaklaşmasına sebep olanlar Hoca’nın, her biri ruhlara derin hazlar yaşatan sohbetlerine de katılmaz olmuşlar ve kendisinden ebediyen uzaklaşmışlardı. Bu redd-i sohbet hareketini hocayı yakından tanıyan ve sohbetini dinleyenlerin hatırladıkça şaştıkları ve bir türlü inanamadıkları bir hâdisedir.
Milliyetçiler Cemiyeti meselesi (1964) hocanın konferansları ile katıldığı ve âdeta fikri önderi olduğu cemiyette bir Nevzat Yalçıntaş ve destekçileri idareye ele geçirdikten sonra buradaki cemiyetin devamlıları iki sene sonra, belki bir kaçı hariç, Hareket Mecmuası idarehanesine bir daha hiç zaman adım atmamışlardı.
Hoca’nın her biri dinleyicilerinin ruhuna bir âbıhayat gibi akıp başka âlemin kapılarını açan sohbetlerini nasıl unutup da hasretini çekmedikleri derin bir hayret ve şaşkınlık uyandıran bir sual olarak yarım asırdan beri gündemdedir ve ebediyen gündemde kalacaktır.
Türk Edebiyatına karşı tavrı:
Nurettin Hoca’nın Türk edebiyatına ve bilhassa şiire karşı tavrı da dikkate değer bir mahiyettedir. Üzerinde ehemmiyetle durduğu ve işaret ettiği temel bir mesele edebiyatta millî bir romantizmin ilânını gerekli görmesiydi. Bu edebiyatın örneği olarak bilhassa iki ismi; Refik Halid’i ve Sabahattin Ali’yi birer kıymetli örnek olarak görülüyordu. Anadolu bu iki edibin kalemiyle sevgi ve muhabbetle anlatılıyordu. Bir başka isim Ömer Seyfettin’in Osmanlı devri islâm ruhunu en iyi edebiyata aksettiren kalem olarak görüyordu. Sadece hikâye ve bir de roman yazan ve hikâye sanatı hakkında bir seminer yapacak derecede yakın bir münasebet içinde olan Nurettin Hoca’nın Divan edebiyatı ve bilhassa şiiri hakkında tamamen M. Âkif gibi aleyhte bir tavra sahip ve bu şiirin ancak Ahmed Yesevî, Niyazi-i Mısrî, Fuzulî ve Şeyh Galib gibi aşk ve ilâhî ızdırab şairlerini seviyordu ve meselâ Nedimi okuduğuna dair hiçbir sözü ve sohbeti olmamıştı[6]. Sadece bir sohbette kendisine hediye edilen Serabı Ömrüm (Rıza Tevfik, İstanbul, 1949) kitabından bir sitayişle bahsetmiş ve kolay yazılmış intibaı veren şiirler için “yazmış, şiir olmuş” demişti.
Yakın tarih hakkındaki yorumlarına gelince:
Hoca’nın bilhassa yakın dostu ve kısa bir müddet kayınpederi Hüseyin Avni Ulaş’tan yakın tarihimiz hakkında çok kıymetli bilgilerle mücehhez olduğuna işaret etmek gerekir. Ancak sohbetlerinde tavsiye ettiği kitaplara bakılırsa çok iyi bir tarih okuyucusu olduğu da açıktı.
İstiklâl Harbi devri hakkında değil daha sonraki inkılâplar için itirazları vardı. Garp dünyası karşısında çok hırpalanan ve kendine olan sivil ve asker siyasî kadroların bilhassa milletin dini, dili ve donu (kıyafet) sahasında yapılan ama cemiyet hakkında az ve kifayetsiz bir kadro ile az bilgiye dayanan büyük zecrî icraatı yanlış buluyordu.
“İttihatçılar millî bünyenin dalını, budağını budadılar. Cumhuriyet balta köküne vuruldu” demişti.
Sosyalizm meselesi en çok tartışılan ve aleyhinde kullanılan fikrî tavrı olmuştu.
Nurettin Hoca, etrafı kollamaz ve fikirlerini sözü heybelendirmeden dümdüz söyler veya yazardı. Sosyalizm meselesi hakkında yazdıkları bunun en dikkati çeken şahidi olarak görülebilir. Aslında Yarınki Türkiye (İstanbul, 1961, s. 10) “cemaat için harcanan emek” sözünden de bunu kastetmişti. “Şu duvardır demek duvarı anlatmaz, şu mavi duvardır diye tavsif etmek gerekir” sözüyle bu isimlendirmenin gerekçesini bir sohbetinde de söylemişti.
Ahlâk telâkkilerinde meseleler:
Nurettin Hoca, ahlâk anlayışında çok köklü telâkkilere sahipti. Neredeyse doktora tezinin başlığı da bu mevzuda yeterli bir işaretti. Ahlâk meselesindeki görüşleri bir dereceye kadar Ziya Gökalp’ı hatırlatıyordu. “Ahlâk yolu pek dardır-Tetik bas önü yardır- Sakın hakkım var deme-Hak yok vazife vardır”. Hoca da, tıpkı Ziya Gökalp gibi, vazifenin haktan önce geldiğine inanıyordu. Ama hakkı da inkâr edip yok saymıyordu. Hak kişiye münhasır olmakla beraber bir insanın vazifesi başkalarının ve kısaca cemiyetin bir hakkı hükmünde idi. Bu bakımdan vazifenin haktan önce geldiği ve vazifeyi yapmamanın hiçbir gerekçesi olamayacağını ifade ediyordu. Kısaca vazifesini yapmayan, yâni başkalarının veya içinde yaşadığı cemiyetin ve hattâ dünyanın hakkını teslim etmeyenin hakkı olamazdı.
Bütün hayatı boyunca insanın hakkını bir bakıma tezat bir usûl ile vazifeden hareketle müdafaa etmişti. Mademki bir cemiyette her insanın vazifesi muhatapları için bir haktı. O hâlde teşkil ediyordu; bu durumda kişi önce kendi borcunu ödemeli ve ondan sonra kendi hakkını talep etmeliydi. Kısaca işini terk eden bir insan başkalarının hakkını teslim etmiyor demekti. Az bulduğu maaşı için temizlik vazifesini terk eden bir temizlik işçisi bütün şehrin hakkını teslim etmiyor demekti.
Kendi yerine asistanını ders vermek için sınıfa sokan bir üniversite hocası hem hırsız ve hem de zâlim demekti. Hırsızdı çünkü asistanın anlattığı dersi için profesör tarifesiyle maaş veya ders ücreti alıyordu. Asistan terleye terleye kalp burkuntularıyla, düşünce sarsıntıları, bilgi dağınıklığı içinde, alnı ve şakakları terlemiş bir hâlde, ıztıraplar içinde ders anlatmak zorunda kalıyor ve talebelerin ise dakikaları ve hâtta seneleri ve belki de ömürleri ziyan oluyordu. Bu gibi kötü örnekler, en azından, sadece muhatap olan talebelerin değil, müşahit olanların da ruhlarını devâsız bir derecede hırpalıyordu.
Ahlâkın bütün mesuliyetini ise “İnsan olan bunu yapmaz” anlayışından kurtarıp “İnsan olan bunu yaptırmaz” düsturuyla bütün cemiyetin mükellefiyetine veriyordu. Hoca’ya göre rüşvet işinde asıl mesuliyet alanın değil buna karşı çıkmayan verenindi. “Müfettişleri kim teftiş edecek-Quis custodiet ipsos custode” sualine Hoca’nın verdiği cevap çok sâde ve basitti. Müfettişleri teftiş etmek bir zümrenin değil, bütün insanlarındı.
Nurettin Hoca’yı anlamanın anahtarı sevdiği ve yazılarında ve sohbetlerinde her vesile bahsettiği şahsiyetleri tanımaktır.
Hoca merhum sohbetlerinde kendisinden bahsetmekten kaçınır, zaman zaman belli belirsiz hatıra kırıntılarını söyleyip geçerdi.
Ancak kendisinin sevdiği ve hayat hikâyelerini yazdığı şahsiyetlerin hayranlık duyduğu hususiyetlerini Hoca’da da görmek mümkündür. Hoca sevdiklerini anlatırken bir bakıma veya doğrudan doğruya kendisini de anlatmış oluyordu. Mustafa Kara’nın Nurettin Hoca’nın sohbetlerinde de sık sık kendisinden bahsettiği Elbistanlı Rahmi Eray hakkındaki yazısında Rahmi Bey’in ismi yerine Nurettin Hoca’nın ismini koyunca hemen bütün okuyanlar bu yazının Hoca’yı anlattığına inanmışlardı[7]. Hoca’nın şahsen tanıyıp sevdiği ve hayatını yazdığı veya yazmadığı ama gıyaben tanıyıp her fırsatta kendilerinden hürmet ve muhabbetle bahsettiği şahsiyetlerin iç zenginliklerinin bir hazinesi gibiydi. Meselâ Remzi Oğuz’dan bahsederken de, hakkında altı yazı yazarken de Ali Fuad Başgil’i anlatırken de çizdiği mânevi resimler, aynı zamanda kendi resminin çizgilerini teşkil ediyordu. Hoca hayat yolunda sadece sevdikleriyle beraber yürüyor ve başkalarına pek dikkat etmiyordu. Ve yine sevdiği bu insanların her biriyle beraber ölüyordu. Onlara ve bir bakıma sohbetlerine olan hasretini haklarında yazı yazarak fikrî ve hissî âleminde kendileriyle olan beraberliğine devam ettiriyordu. Sevdiklerini hatırlamak bile yalnızlığın devâsından başka bir şey değildi.
Her fırsatta bahsettiği Abdülaziz Efendi’nin sohbetlerinde hayatının en lezzetli ve mânevi zenginleşme yaşadığı zamanlarını yaşamıştı. Abdülaziz Efendi’nin de hayat ve insanlar hakkında gerçekten çok çarpıcı bir nazarı ve telâkkisi vardı. Meselâ namaz vakitlerinde muhakkak mescidinde bulunuyor ve bütün işlerini vazifesi merkezde tutarak görüyordu. Hoca’nın kendisi de, tıpkı Abdülaziz Efendi gibi, asla sesli bir şekilde gülmüyor; belli belirsiz bir şekilde tebessüm ediyordu[8].
Hoca, hakkında verdiği bir seminer de uzun uzun anlattığı Hallac-ı Mansur’un mânevî âlemde bir yoldaşı sayılmalıdır. Hallac-ı Mansur’u ve Nurettin Hoca’yı vasat bir derecede tanımak bile bu hükmün verilmesi için kâfi ve vâfidir. Hallac-ı Mansur, hocanın ruh âleminde bütün varlığıyla daima yaşattığı insanların ön safında bulunuyordu[9].
Bir sohbetinde de ahlâkın merkezine imamları değil, şeyhleri koyarken muhakkak ki şeyhi Abdülaziz Efendi’yi düşünüyordu. Hoca’nın gönül dünyası hayatını örnek olarak yaşayanların bir meşherinden başka bir şey değildi.
Hoca’ya göre İrade-i cüz’iyenin bedeli veya yüklendiği vazifesi İsyan Ahlâkıydı.
Nurettin Topçu’nun ahlâk telakkisinde asıl olan ahlâksızlığa karşı isyandı, İsyan âdeta ahlâkın bir alâmet-i farikasıydı ve Allah yolunda ilk ve son vazifeydi. Bu vazife fâsılasız ve molasızdı. Çünkü inandığı bir vecizeye göre “Günün en küçük hareketleri seciyeyi yapar veya yıkardı”. Bu isyan için ise sırasıyla kalbi, kafayı, kelâmı ve kalemi terbiye etmek gerekirdi.
Bu felsefeyi anlamamayı ve hele karşı çıkmayı yorumlamak ise imkânsız görünmektedir.
Netice itibariyle Nurettin Topçu Hoca’nın ömrü insanı insana karşı veya başka bir ifade ile İslâm’ın emirleri çerçevesinde, Müslümanları kendi nefislerine esaretine karşı ikazdan ibaretti. Sadece kelâmı ve kalemiyle değil, aynı zamanda hâliyle ve hayatıyla da.. Bu ikazlarının kıymetinin ne kadar bilindiğinin mesuliyeti ise kendisine ait değildir.
[1] Bu husustaki bazı misâller için: Ali Birinci,”Tarihçiliğin Terâcim-i Ahvâl Meselesi”, Aşk İle Çalışan Yorulmaz-Ali Akyıldız Armağanı (Ed. L. Y. Ertaş-İ. Yurdakul-Ö. F. Bölükbaşı), İstanbul, 2024, C.I, s. 158-162
[2] Bu işaret İsmail Kara’nındır: Nurettin Topçu Hayatı ve Bibliyografyası, İstanbul, 2013, s. 22,dn.1
[3] İsmail Kara, Nurettin Topçu Hayatı ve Bibliyografyası, s. 16
[4] Bu müddet için: Hasan-Âli Yücel, Hürriyete Doğru, İstanbul, 1955, s. 8
[5] Bu bilgi için: Cemil Boran, “Darülfünun Hatıralarım IV.”, Bilgi, C.XXIV, Sayı. 281 (Ekim 1970), s. 14
[6] M. Orhan Okay, “ Nurettin Topçu’nın Güzel Sanatlara ve Edebiyata Bakışı”, Hece, Sayı. 109 (Ocak 2006), s. 383
[7] Nurettin Topçu, Millet Mistikleri (Der.E. Erverdi-İ.Kara), İstanbul, 2009, s. 12
[8] Abdülaziz Efendi hakkında: Osman N. Çataklı, Hacı Hasib Efendi ve Hacı Aziz Efendi, İstanbul, (ty), s. 89-201
[9] Nurettin Topçu’nun çok derin bir Hallac-ı Mansur sevgisi için: L. Massignon, “Son Hallac Yorumcusu Olarak Nurettin Topçu”, Dergâh, Sayı. 85 (Mart 1997), s. 22































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.