Mehmed Âkif’in bir şair değil nâzım olduğu yolunda çok yaygın bir görüş vardır.[1] Bu görüşü dile getirenler, Mehmed Âkif’in şiiri/nazmı bir araç olarak kullanmak suretiyle Türk ve İslâm dünyasına ilişkin fikirlerini dile getirdiğini, amacının sanat ve estetik olmadığını ileri sürerler. Bu fikre dayanak olarak da, şairin, kitabının başına koyduğu kıtadaki - esasında meşhur mahviyetinin bir ifadesi olan- “Ne tasannu bilirim, çünkü ne sanatkârım” dizesini gösterirler. Bu fikrin arkasında -ideolojik sebeplerle Âkif’in şiirini değersizleştirmeye çalışanlar bir tarafa- şiiri “saf şiir” veya “halis şiir”le sınırlayan anlayış bulunmaktadır. Oysa şiirin bir de daha geniş bir çerçeveyi ifade eden tanımı vardır ve bu tanımın içerisinde düzyazıyla kaleme alınmış mensur şiirler ile manzum formlar kullanılarak kaleme alınan, ancak bir hikâyesi olan metinler de yer almaktadır. Esasında Tanzimat’tan sonra klasik şiirin yerini alan modern şiirde mutlak sınırları olan gazel, kaside, mesnevi vb. gibi geleneksel şekiller bozulmuş, özellikle Servet-i Fünun döneminde bu nazım şekilleri geleneksel kalıpların dışına çıkılarak kullanıldığı gibi farklı nazım şekillerinin bir arada kullanılmasının da önü açılmıştır. Nitekim Servet-i Fünun döneminde şiir yolculuğuna başlamış olan Mehmed Âkif de ilk kitabına giren birçok şiirinde farklı nazım şekillerini bir arada kullanmıştır. “Fatih Câmii”, “Meyhane”, “Bayram”, “Merhum İbrahim Bey” manzumeleri gazel ve mesnevî formlarının bir arada kullanıldığı metinlerdir. “Hürriyet” şiirinde ise terkib-i bent ve mesnevi nazım şekli bir arada kullanılmıştır. Yine ilk kitabında yer alan “Mezarlık”, “İstibdad” ve “Ezanlar” adlı şiirler ile Hakkın Sesleri’ndeki “Geçenler varsa İslâm’ın şu çiğnenmiş diyârından” mısraıyla başlayan şiir muhammes olarak başlamakta ve mesnevi olarak devam etmektedir. Bir Mersiye başlıklı manzumenin ise başlangıcı mesnevi, ikinci kısmı tardiye kıtaları şeklindedir. Daha da çoğaltılabilecek bu örnekler, Mehmed Âkif’in şiirde şekil olarak klasik veya geleneksel kabullerin dışına çıktığını, modern şiirin ilkelerini benimsediğini göstermektedir. Dolayısıyla onun şiiri üzerine yapılacak değerlendirmelerde modern şiirin ölçütlerini kullanmak gerekecektir. Modern şiir anlayışı ise şekilde mutlakçılığı reddetmekte, türler arasındaki geçişkenliğe müsamaha göstermekte hatta bunu teşvik etmektedir. Ancak modern Türk şiirinde de Yahya Kemal ve özellikle de Ahmet Haşim’in şiir anlayışını merkeze alan, sonraki nesilde ise hem şair hem de eleştirmen olarak Ahmet Hamdi Tanpınar tarafından sürdürülen “saf şiir” veya “halis şiir” anlayışı, Mehmed Âkif gibi mensur şiir ve manzum hikâyeyi de içine alacak şekilde şiirin bütün imkânlarını kullanan şairleri küçümseyici bir tutum benimsemiştir. Bu doğru bir tutum değildir.
Yarıya yakın kısmı 1919-1924 yılları arasında Sebilürreşat dergisinin 441 ilâ 613. sayılarında düzensiz aralıklarla tefrika edilen Âsım, 1924 yılında kitap olarak basılmıştır. Bu eser, Meh- med Âkif’in önceki kitaplarından Süleymaniye Kürsüsünde ve Fatih Kürsüsünde gibi bütünlüklü bir yapıya sahip tek bir manzumeden meydana gelmektedir. Zikredilen ikinci ve 4. kitaplar ikişer bölümden oluşur, Âsım’da ise böyle bir bölümlenme de yoktur. Dolayısıyla şairin bütün eserleri içerisinde en uzun soluklu manzumenin Âsım olduğunu söyleyebiliriz. Bu yönüyle Âsım’ın Mehmed Âkif’in manzum hikâye formundaki eserleri içerisinde de farklı bir yeri vardır. Bir edebî eser olarak Âsım’ı etkili kılan hususlardan biri budur.
Şair tarafından manzum bir“muhavere” olarak nitelenen bu eserin başında bu“muhavere”nin cereyan ettiği mekân (Fatih’in Sarıgüzel mahallesinde Hocazâde’nin evi) ve muhavereye katılan kişiler (Köse İmam, Hocazâde, Emin ve Âsım) tanıtılmıştır. Bu yönüyle eser yapı bakımından manzum bir tiyatro eseri gibidir. Tipik manzum tiyatro eserlerinden farkı, kişilerin konuşmalarının bazen sayfalar süren uzunlukta olmasından ibarettir. Diğer taraftan Âsım’da hikâye ve roman türünün imkânları da kullanılmıştır; gerçekleşen bir vakıa (Köse İmam’ın Hocazâde’yi evinde ziyaret etmesi ve iki dostun karşılıklı konuşmaları), bu vakıanın cereyan ettiği bir mekân ve zaman ve canlandırılan kişiler söz konusudur. Bunlar hikâye ve roman türündeki eserlerin temel unsurlarıdır. Bu unsurlar lirik şiirde ya hiç yoktur ya da belirsizlik derecesinde siliktir. Ancak Âsım, lirik şiirin imkânlarını da kullanır; özellikle Köse İmam’ın, içinde bulunduğu zamandan şikâyet ettiği ve geçmişe özlem duyduğu dizelerle Hocazâde’nin, Çanakkale şehitleriyle ilgili tahassüsatını ifade ettiği dizeler, Türk şiirinin en lirik örnekleri arasındadır. Dolayısıyla Âsım’ı farklı türlerin imkânlarını bir arada kullanan bütünlüklü bir yapıya sahip bir edebî eser olarak kabul etmek ve bütün bu edebî türlerin değerlendirme ölçütleri ile değerlendirmek gerekir.
İlk olarak lirik şiirin ölçütleri ile bakacak olursak, yukarıda belirttiğimiz gibi bu eserde lirizmin en yüksek örnekleri arasında gösterilebilecek parçalar bulunmaktadır. Eserde duygusallığın arttığı yerlerde Mehmed Âkif, lirik şiirin imkânlarını kullanır. Bu bölümlerde “hikâye”, yerini duygunun ve ruh hâlinin ifadesine bırakmakta, ses ve musiki önem kazanmaktadır. Roman İngarden’in “tabakalar teorisi”nden[2] yararlanarak söyleyecek olursak; lirik şiirin karakteristik özelliği, çok kuvvetli bir ses tabakasına sahip olmasıdır. Burada anlam önemini kaybeder, musiki öne çıkar. Anlam, Ahmet Haşim’in ifadesiyle söylersek “ahengin telkinatı”ndan ortaya çıkar ki bu da mutlak değil, görecedir, yani eserin tek bir anlamı yoktur, okuyucunun o andaki ruh hâli anlamı da belirler. Burada şairin rolü, okuru bu ruh hâline yöneltmektir ve bunu “tebliğ”le değil “telkin”le yapar. Örneğin aşağıya aldığımız dizelerde, kuşkusuz içerik de büsbütün önemsiz olmamakla birlikte, söz, gücünü büyük ölçüde ses tabakasından alır. Aşağıya aldığımız parçada “r” ve “y” seslerinin kullanım sıklığının muhtevadaki bezginlik ve karamsarlığı desteklediği ve lirizmi artırdığı açıkça görülmektedir:[3]
Bırak oğlum, azıcık derdini döksün şu bunak.
Bana dünyâda ne yer kaldı, emîn ol, ne de yâr;
Ararım göçmek için başka zemin, başka diyâr,
Bunalan rûhuma ister bir uzun boylu sefer;
Yaşamaktan ne çıkar günlerim oldukça heder?
Bir güler çehre sezip güldüğü yoktur yüzümün; Geceden farkını görmüş değilim gündüzümün. Seneler var ki harâb olmadığım gün bilmem; Gezerim abdala çıkmış gibi sersem sersem.
Dikilir karşıma hep görmediğim, bilmediğim; Sorarım kendime: Gurbette mi, hayrette miyim? Yoklarım taşları, toprakları: İzler kan izi;
Yurdumun kan kusuyor mosmor uzanmış denizi! Tüter üç beş baca kalmış... O da seyrek seyrek... Âşinâ bir yuva olsun seçebilsem, diyerek... Bakınırken duyarım gözlerimin yandığını; Sarar âfâkımı binlerle sıcak kül yığını.
Ne o gömgök dereler var, ne o zümrüt dağlar; Ne o çıldırmış ekinler, ne o coşkun bağlar. Şimdi kızgın günün altında pinekler, bekler, Sâde yalçın kayalar, sâde ıpıssız çöller.
Yurdu baştanbaşa vîrâneye dönmüş Türk’ün; Dünkü şen, şâtır ocaklar yatıyor yerde bugün. Gündüz insan sesi duymaz, gece görmez bir ışık, Yolcu haykırsa da baykuş gibi, çığlık çığlık. “Bu diyârın hani sâhipleri?” dersin; cinler, “Hani sahipleri?..” der, karşıki dağdan bu sefer! Nerde Ertuğrul’u koynunda büyütmüş obalar? Hani Osman gibi, Orhan gibi gürbüz babalar? Hani bir şanlı Süleyman Paşa? Bir kanlı Selîm? Âh, bir Yıldırım olsun göremezsin, ne elîm! Hani, cündîleri, şâhin gibi, ceylân kovalar, Köpürür, dalgalanır, yemyeşil engin ovalar? Hani târîhi soruldukça, mefâhir söyler, Kahramanlar yetişen toprağı zengin köyler? Hani orman gibi afâkı deşen mızraklar? Hani atlar gibi sahrâyı eşen kısraklar?
Hani ay parçası kızlar ki koşar oynardı? Hani dağ parçası milyonla bahâdır vardı? Bugün artık biri yok... Hepsi masal, hepsi yalan! Bir onulmaz yaradır, varsa yüreklerde kalan.
İngarden’e göre, söze dayanan edebî eserlerdeki ikinci tabaka “anlam birimleri tabakası”dır. Bu tabakanın en kuvvetli olduğu eserler hikâye/roman türündeki eserlerdir. Manzum hikâyeyi de bu tür içerisinde değerlendirmek gerekir. Bu tür eserlerde bir olay ve bu olayın düzenleniş tarzından meydana gelen bir olay örgüsü, olayın cereyan ettiği mekân ve zaman çok belirgin biçimde bulunur. Âsım üzerinden gösterecek olursak, bu eserde bir çerçeve hikâye ve bu çerçevenin içine yerleştirilmiş olan diğer hikâyeler vardır. Çerçeve hikâye, Köse İmam’ın, hocası Tahir Efendi’nin oğlu Hocazâde’yi evinde ziyaret etmesidir. Bu ziyaret sırasında karşılıklı konuşmalarla anlatılan hikâyeler ise bu çerçeve hikâyenin içine yerleştirilmiştir. Bu düzenleme eserin olay örgüsünü meydana getirir. Mekân bilinen bir yer adıyla belirtilerek (Hocazâde’nin Fatih’in Sarıgüzel Mahallesi’ndeki evi) gerçeklik izlenimi yaratılmış, böylece tahkiyeye dayanan edebî eserlerin temel şartlarından biri daha yerine getirilmiştir. Gerçeklik yanılsaması ile eserin etkisi de arttırılmıştır. Mehmed Âkif’in de benimsediği realist edebiyat anlayışı, okuyucuda anlatılan olayın gerçekten yaşandığı izlenimini uyandırmaya çalışır, eseri oluşturan unsurları bu amaca göre düzenler. Zamanın yine bilinen bir zaman olması da (Fatih Yangını’ndan evvel, Harb-i Umumi içinde) aynı şekilde eserdeki gerçeklik izlenimini arttırmaya hizmet etmektedir. Bu şekilde okurun anlatılan olaya ilgisi çekildikten sonra bu ilgiyi canlı tutmak için de çeşitli anlatım yöntemlerine başvurulmuştur. Âsım’da Bu anlatım yöntemlerinin neler olduğu ve bunların eserde nasıl bir işlev yüklendiğine ilişkin çok değerli bir çalışma daha önce yapılmıştır.[4] Burada ayrıntısına girmeden söz konusu çalışmada ulaşılan sonuçları kısaca özetlemek istiyorum.
Ömer Faruk Huyugüzel, söz konusu makalede Âsım’ın yapısal olarak diyaloglar, tahkiyevi unsurlar ile tasvir ve tahlillerden oluştuğunu ortaya koymuştur. Buna göre eserdeki diyaloglar nesil çatışmasına dayanmaktadır ve üç farklı nesli temsil eden karakterlerin değişik psikolojilerinin çatışmasını yansıtır. Bu diyaloglarda Hocazâde’nin konuşmalarındaki hiciv ve alaylar daha sanatkâranedir, ironi de daha çok onun konuşmalarında görülür, buna karşılık Köse İmam’ın hicivleri onun karakterine uygun olarak daha sert ve dolaysızdır, doğrudan hedefine varmayı amaçlar. Halka daha yakın olan Köse İmam bu diyaloglarda deyim ve atasözlerini daha çok kullanır, onun kullandığı deyimler daha sert, Hocazâde’ninkiler ise ince ve zariftir. Tahkiyevî unsurlar ise aktüel hikâyeler, fıkralar ve fabllardan oluşur. Eserde dokuz aktüel hikâye, dokuz fıkra ve iki fabl anlatılmıştır. Bu tahkiyevî parçalar Âsım’ın ana fikrine bağlı olarak eski ve yeni neslin, genel olarak toplumun zaaflarını sergiler. Bunların nakli sırasında araya girmeler ve kesintiler vuku bulur; bu durum yapısal bütünlüğü bozar, ama öte yandan tekdüzeliği kırar, esere canlılık ve hareketlilik getirir. Bu hikâyeler bazen kronolojik olarak, bazen de ortadan veya sondan başlamak suretiyle düzenlenmiştir. Burada da bir çeşitlilik söz konusudur. Fıkralar aktüel hikâyelere göre daha kısa ve vecizdir, sembolik veya alegorik bir mahiyet taşır. Aktüel hikâyelerden farklı olarak yapısal bütünlüğe sahiptir. Fabllar fikir yükü daha ağır parçalardır. Mehmed Âkif’in tasvir ve tahlilde izlediği yöntem ise önce genel olarak vermek ve sonra ayrıntılara geçerek meseleyi madde madde ve ayrıntılı olarak ortaya koymaktır.
Ömer Faruk Huyugüzel’in makalesinde ayrıntılı olarak anlattığı bu unsurları kullanırken Mehmed Âkif nazım şekli ve vezin gibi şekil unsurları bakımından da çeşitliliğe başvurarak eserini monotonluktan kurtarmak ve dolayısıyla etkisini arttırmak istemiştir. Onun bu hususu bir problem olarak gördüğü ve çözmek için çaba sarf ettiği, Âsım hakkında Hasan Basri
Çantay’ın naklettiği bir ifadesinden de anlaşılmaktadır. Çantay Akifname’de, Mehmed Âkif’in kendi eserini “müselsel ve muttasıl” olması bakımından “kusurlu” bulduğunu belirtmektedir.[5] İşte bu “teselsül”ü kırmak için Mehmed Âkif’in başvurduğu araçlardan biri de vezin değişmeleri, başka deyişle farklı vezinleri bir arada kullanmaktır. Şiirde veznin temelde sesle ilgili bir unsur olduğunu kabul etmek gerekir. Dolayısıyla vezin değişmeleri şiirde müzikal tonun, müzik tabiriyle “usul”ün değişmesi demektir. Âsım vezin bakımından büyük çeşitlilik arz eden bir eser değildir; tamamına yakını tek bir vezinle (Feilatün feilatün feilatün feilün) kaleme alınmış, fakat toplam 161 dizede ikinci bir vezin (Mefailün feilatün mefailün feilün) kullanılmıştır. Kır ağasının rüyasının anlatıldığı dizelerde ise üçüncü bir vezin (mefailetün mefailetün) kullanılmıştır. Veznin değiştirildiği yerlere baktığımızda, bunun, şairin müzikal tonu değiştirmek, yani teselsülü kırmak amacıyla ilgili olduğunu görüyoruz. Esasında - Servet-i Fünuncular böyle bir iddiada bulunmuş olsalar da- vezin değişikliğinin anlamla ilgili bir tarafı yoktur. Dolayısıyla aynı şiir içerisinde vezni değiştirmek, eseri ses bakımından daha etkili kılmak amacıyla ilgilidir.
Şairin ifadeye canlılık kazandırmak, başka deyişle okuyucunun ilgisini canlı tutmak için başvurduğu araçlardan biri de deyimler ve atasözleridir. Mehmed Âkif’in bütün eserleri içerisinde en fazla deyim ve atasözlerine başvurduğu eseri Âsım’dır. Bu ortak dil unsurlarına Âsım’da gerek günlük dilde kullanıldığı şekilde ve gerekse değiştirilerek sıklıkla yer verildiğini görüyoruz. Kelâm ile mütekellim arasındaki uygunluğa da çok önem veren Mehmed Âkif’in, eserde bu tür ortak dil unsurlarına daha çok Köse İmam’ın konuşmalarında yer verdiğini görürüz. Çünkü Hocazâde “mektepli”dir ve o Köse İmam’a göre daha kitabî bir dille konuşur; buna karşılık Köse İmam halk adamıdır, halkın içinden gelmektedir, bu yüzden bu dünyanın kelime dağarcığına daha çok hâkimdir. Hocazâde’nin bu tür ifadeleri kullanmasında da Köse İmam’a göre bir fark var; üstü kapalı ve belli bir kültür ve birikime sahip okuyucunun anlayacağı şekilde söylüyor. Mesela “Hele bir gölge bulup altıma çektim çabucak” ifadesi gibi. Veya “İşte hilkatten o surette çıkarken beyazı; /Böyle birdenbire müsvedde de fırlar bazı” beytindeki “fırlama” gibi. Veya “baban mezarda mı” deyiminin kullanılışı gibi. Bu tür ifadeleri anlayabilmek için az çok mürekkep yalamış olmak gerekir. Buna karşılık Köse İmam, deyim ve atasözlerini daha kaba veya ham halleriyle kullanır.
Temelde Köse İmam ile Hocazâde arasındaki bir diyalogdan meydana gelen Âsım’da bu ikisi arasındaki tartışmalar/atışmalar da eserin canlılığını arttırmakta, başka deyişle gerilimi canlı tutmaktadır. Öyle ki okuyucunun zaman zaman “kavga seyretmenin zevki”ni yaşadığını söyleyebiliriz. Aşağıdaki bölüm bunun bir örneğidir:[6]
-Beni kızdırmaya söyler mahsus,
Yeter artık!
-Niye?
-Ezber bilirim hepsini, sus!
-Ne tuhafsın! Bana döktürmeyeceksin içimi...
-Yok paşam, sizde tuhaflık, o benim haddim mi?
-Müstebiddin de gem almaz soyu çıktın, git git,
Sen ki hürriyyet için nefy olunurdun, a tirit!
İşi yok, şimdi muhalifliğe sarmış derdi...
-Hoca rahmetli kerâmet gibi laf söylerdi.
-Bari tuttun mu?
-Ne mümkün? O zaman nerde akıl?
-Sonradan geldiği sabit mi efendimce, nasıl?
-Döverim ha!
-Hadi dövmüş kadar ol!
-Dur be adam,
Dinle, zevzekliği terk et!
-Sana terk ettim, İmam!
Mehmet Kaplan’ın da “şaşılacak” bir durum olarak nitelediği[7], Âkif’in üslûbunun şahsiliği de bu etkiyi anlamaya çalışırken göz önünde bulundurulmalıdır. O, genel ve gündelik hayata ait dil malzemesini şahsi bir şekilde düzenleyerek kendine özgü ve etkileyici bir üsluba ulaşmaktadır. Bu şahsi üslup, daha Âsım’ın yeni yayınlandığı sırada dikkati çekmiş, şiir konusunda devrinde herkesin otoritesini kabul ettiği isimlerden biri olan Cenap Şahabettin, eserin bu hususiyetini çok veciz bir şekilde şu satırlarla ifade etmiştir:[8]
İlk kitabından itibaren şairin hissedilen iki meziyeti vardı: Kuvvet, samimiyet... Rahne- siz ve infilâksiz bir üslûb-ı metîn içinde Akif o zamana kadar mislini görmediğimiz bir tabiilikle kendi heyecanlarını inşad ediyordu. Yazılarında süs yok, tasannu yok, vezin yahut kafiye hatırı için kabul edilmiş vazifesiz bir kelime yok, tufeylî ibare yok, lüknet ve rekâket yok, okuyan gibi güya yazan için de külfet ve suubet eseri yoktu. Oh, bu bî- misal sanatkârın sanatında sanat o kadar gizlidir ki... (...) Filvaki bütün Safahat’ta eski ve yeni edebiyatın müracaat ettiği tecemmül vasıtalarına karşı itina ile perhizkâr bir belâgat görülüyordu. Bu şeraitte muvaffakiyetle ibda edilen âsâr-ı sanatın ünvan-ı ıstılahisi galiba “sehl-i mümteni”dir. Akif Beyin hedef-i mesaîsi işte “sehl-i mümteni” ibdaı idi ve Safahat o gayeye doğru tayy-i mesafat ettikçe şair müşkilât ile mücadelesini daha büyük bir maharetle ızmar ediyor ve tekrar edeyim, sanatında sanat her gün biraz daha gizleniyordu.
Mehmed Âkif’in, Safahat’ın ilk kitabının başına koyduğu mukaddime niteliğindeki manzum parçada söylediği “Ne tasannu bilirim...” ifadesi, onun kendi şiiri hakkında yaptığı doğru bir değerlendirmedir; ancak bu ifadeden yola çıkarak onun şiirinde “tasannu”un olmayışını “sanat”ın, dolayısıyla “şiir”in de olmadığı şeklinde değerlendirmeye kalkışmak ve buradan hareketle de onun “sanatkâr” olmadığı hükmünü vermek doğru değildir. Sanat başka, tasannu başkadır. Cenap Şahabettin’in belirttiği gibi Mehmed Âkif “bî-misal” yani özgün bir “sanatkâr”dır.
Âsım’ı Etkili Kılan Edebî-Estetik Unsurlar
Özet
Mehmet Akif’in şiir kitaplarının altıncısı olarak 1924 yılında yayınlanan Asım, onun 1890’lı yıllarda başlayan şiir yolculuğunun geldiği zirveyi ifade eden bir eserdir. Şairin gençlik döneminde kaleme aldığı manzumeler ve ilk beş kitabındaki şiirlerle edindiği tecrübeyi yansıtan Asım’da ifadeyi etkili kılmak için çeşitli araçlara ve yöntemlere başvurulmuştur. Diyaloglar, tahkiyeler, farklı vezinleri kullanmak suretiyle gerçekleştirilen ton değişiklikleri vb. ile şair ifadeye canlılık ve hareketlilik kazandırmış ve monotonluğu kırmaya çalışmıştır. Türkçenin bütün imkânlarının kullanıldığı uzun soluklu bir eser olarak Asım, hem Mehmet Akif’in hem de Türk şiirinin en önemli eserleri arasında yer almıştır. Bu yazıda Asım’da okuyucu ilgisini canlı tutmayı sağlayan edebî-estetik unsurlar gösterilmeye çalışılmıştır.
Mehmed Âkif, Âsım ve Gençlik, 2015
Kitabın tamamı: https://kitap.tyb.org.tr/kitap/asim.pdf































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.