Prof. Dr. Hakan Poyraz: Model ve Teklif

Prof. Dr. Hakan Poyraz: Model ve Teklif
Mehmet Âkif bilgi şölenini düzenleyen kişi ve kurumlara teşekkür ederek ve konukları selamlayarak konuşmama başlamak istiyorum.

 Yazarlar Birliği'ne özellikle bir teşekkür borcum var: Hem böyle bir organizasyona ön-ayak olduklar, hem de bu toplantıda konuşma yapmam hususunda beni yüreklendirdikler. Onların ısrarı olmasaydı karşınıza çıkma cesaretini bulamazdım. Zira uzmanlık alanımın dışında bir konuda konuşuyorum. Âkif şiirinde fikri işler, üstelik şiiri fikre feda ettiği zamanlar dahi olur. Bununla beraber o bir filozof ya da mütefekkir değil. Ben de şiir hakkında konuşmaya salahiyetli değilim. Cesaretsizliğim de bundan. Gerçi okumayı iyice söktüğüm zamanlardan itibaren okudum desem yeridir Safahat'ını. Ya ben okurdum babam dinlerdi ya babam okurdu ben dinlerdim; akşamları, uzun kış gecelerinde, televizyonun olmadığı devirlerde.. Okurken aslında bir çok kelimenin anlamını bilmezdim. Önemli olan hissetmekti zaten, anlam nasıl olsa hissi takip edecekti. Bizim evimiz, diğer evlere benzeyen bir evdi. Safahat da bizim evlere benzeyen pek çok evde bulunan birkaç kitaptan biriydi ve o, modern bir eser olmasına rağmen, Hz. Ali Cenkleri, Battal Gazi Destanı, Ahmediye ve Muhammediye arasında geleneğin bir parçası haline gelivermişti. Sadece bu durum bile onun hakkında konuşmak için yeterli bir neden olsa gerektir.

Burada ben, konuyu aşağı yukarı hepimizin bildiği bir noktaya çekecek, Akif'in şiirinden, şiirdeki düşüncelerden ziyade onun kişiliğine vurgu yapmaya gayret edecek, şair Akif'ten ve fikri şiirde işleyen fikir işçisi Akif'ten daha çok, en az onlar kadar önemli, hatta daha önemli bir Akif'e vurgu yapacağım. Bu, Âkifleri kişiliğinde taşıyan ve onların gerçek değerini kendi yaşantında model olarak gösteren bir karakter abidesi Akif'tir: Ahlâkî ölçüleri ve sağlam karakteriyle bir model olarak Mehmet Âkif. Onun hatırasına düzenlenen bu bilgi şöleninde, şair ve ideolog kimliğinden daha çok, hem kendi hayatıyla model olarak hem de Asım ile ideal oluşturarak ahlâkî-toplumsal hayata yaptığı katkı açısından da ele alınmalı idi. Benimki sadece bir işaret ve kastımı bildirimin başlığında verdiğimi sanıyorum: "Model ve Teklif: Âkif ve Asım" 

Âkif nasıl bir kişiliktir? 

Hatıraların izini sürüp hayat hikâyesinde gördüğümüz, görebileceğimiz ve görmeyenlere gösterebileceğimiz; muhafazakâr görünümüne rağmen yenilikçi, pozitif bilimin gerekliliğine inanan (Kolera ve Pasteur hakkındaki düşünceleri için bkz. Erişirgil, 1986:20), batı musikisinden hoşlanan, dostluğu bir hayat tarzı olarak taşıyan ve hayatın içinde olan, meselâ çocuklarla taş sektiren, güreş tutan, doğru bildiğini sözünü esirgemeden saklamadan söyleyen, bununla beraber dostlarının ve değer taşıdığına inandığı insanların kahırlarını çeken, hürriyet ve adaletin temel erdem olduğuna inanan ve inandığı ile yaşayan bir kişilik. Onu hatıralarında bize nakledenler (Eşref Edip, Mithat C. Kuntay, Emin Erişirgil'in kitapları) toplumsal hayatta artık pek kolay rastlayamayacağımız bir modeli tasvir ederler. Evet! Akif'i model olarak gösterebileceğimiz en uygun yer hatıralardır. Bu oturumun başlığının "Hatıralar" olması da konuya denk düşüyor aslında. Âkif model olarak önemli mi? Bize model olabilir mi? Bir modele ihtiyacımız var mı? Eğer bu sorulara evet cevabı veriyorsak Âkif kişiliği bizim için hâlâ yaşıyor demektir. Nedir Akif'in bizde hâlâ yaşayan yanı, onun duyuşundan ve bu duyuşu yaşayışından başka? Sözü namus olarak gören, akit yapmaya "sözleşme", hayatı birleştirmenin ilk atılan adımına "sözlenme" adı veren bir kültürde; söz artık hayatı kuşatamaz, yaşamaya sınır çizemez olmuşsa yaşama ile söz arasında mesafe kalıyorsa, sözü ve eylemi arasında bocalamayan özü ile sözü bir modele ihtiyaç vardır. Bu durum özellikle ahlâkî hayat için böyledir. Ahlak, sözde değil yaşama pratiğindedir. Bu pratikte dilin de ancak bir eylem olarak değeri bulunmaktadır. Zira ahlâk, eylemle yaşama alanına çıkar, belirir, görünür hale gelir. Bundan dolayı ahlakî olan'şu'eylem diye gösterilir. Ahlakın tanımlanabilir değil, gösterilebilir oluşu da bu yüzdendir Ahlâkta sözün ancak eylem olarak bir değeri vardır. Ahlakta söz, eylemdir. Söz verme eylemi, bir ahlak tasavvuru içerisinde değerlidir ve yükümlülük de o ahlâk içinde ortaya çıkar. Bundan dolayı söz verme eylemi ahlâkî bir eylemdir. Aksi halde, ahlak sözde kalırdı.

Pek çok örnek içinden bir örnek olay: 

Âkif, Vaniköy'de Fatin (Gökmen) Hoca'ya öğle yemeğine davetlidir. Yağmur, bora, sel alır ortalığı. Fatin Hoca, on bir vapurunda beklediği misafir çıkmayınca komşuya geçer. Bu yolu vapurla değil yürüyerek gelen Âkif, ev sahibini evde bulamayınca hizmetçinin ısrarlarına rağmen durmaz gider. Daha sonra özür için gelen Fatin Hoca'nın özrünü kabul etmez ve şöyle der: "Hoca, hoca, bir söz, ya ölüm yahut ona yakın bir felâketle yerine getirilmezse insan ancak o vakit mazur görülebilir"der. (Erişirgil, 1986:114;Eşref Edip, 1960:328) Âkif ve Âkif gibiler bunun için önemli bir modeldir. Onun ahlâkî bir model olarak karakterini ve bu karakterin somutlaştığı hayatı örnek olarak yeniden hatırlatmak, toplumsal hafızaya yeniden sokmak ve bu hafızada ahlâkî bir model olarak yaşamasını sağlamak gerekiyor. Bu nasıl yapılabilir? Fikir modele, model hayata nasıl aksettirilebilir? Beraber düşünelim! Bu çabanın, gayretin hayırla neticeleneceğine inanıyorum. Çünkü doğru bir model ortaya koyarsanız eğer doğru sonuçlar elde edersiniz. Zira söz muhatabını bulur! Şahsi olarak bu konuda sanatın fikirden daha etkili olduğunu düşünüyorum. Yine, sadece bu nedenle onun şairliği ele almak istiyorum. Şairliği de, şiirindeki mesaj da ancak yaşayan bir model olarak onun şahsında bir anlam kazanıyor. Âkif, doğru dürüst bir duruşa sahip olan ve durduğu yerden konuşan bir adam. Onu değerli kılan en önemli özelliği, şairliği ve fikir adamlığından önce adamlığı. Bütün erdemleri üzerinde taşıyacak olan bu erdemle, kendini gerçekleştirecek olan öz ya da mayanın sağlamlığı. Bu maya sağlam ve yeniden mayalamak için son derece elverişli. Biraz önce de belirttiğimiz gibi o bir filozof değil. Eserlerinde tefekkür vardır, belki felsefecilere ilham verici sözlerde... Ama bu durum onu mütefekkir yapmaya yetmez. Şiirinde işlediği fikir Abduh gibi, Afganî gibi ana temsilcileriyle irtibatlandırılarak bu salonda anlatıldığı için onun islâmcılığı üzerinde durmayacağım. Şiiri hakkında şunu söyleyebilirim: Çanakkale destanından başka hiç şiir yazmamış bile olsa sadece bu şiiri bile bir şaheserdir ve onun şairliğinin belgesi için yeter, Mehmet Doğan ile Çanakkale destanı hakkında sohbet ederken,"Âkif bu şiiri, sanki ruhunun vahyini duyarak yazmıştır" demişti Çanakkale şiirindeki "Ruhumun vahyini duysam da geçirsem taşına" mısraına binaen. El hak doğrudur. Şair ruhunun vahyini duyan adamdır. Bu manada onun şiirindeki anlam dünyasına, Haşan Akay'ın Safahat'ın yüzleri ve gizlerini tartıştığı "Safahat'ın Öbür Yüzüne Bak. Korkma!" başlıklı yazısında yaptığı bir tespiti nakletmek istiyorum:: istiklâl marşının ilk sözü "Korkma!", sıradan bir emir değildir.Tarihsel koşulların yarattığı kolektif korkuya, yeise karşı çağrıdır: "Korkma sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak" Bu sözden anlaşılan yalnız biçim ve biçem sorunu değildir, bu sorunu aşan daha büyük bir vizyona açılan başka bir şeydir, kültürel köklerini oldukça eski dönemlere çıkarabileceğimiz ve tek bir dizede, tek bir çırpıda yeni bir evren tanımı çıkarabileceğimiz evrensel bir bakıştır. Bu tabloya göre "şafaklar" sadece "şafak" değildir. Orada bir "al sancağın"varolduğu ve"yüzdüğü"görülmektedir. Şafaklar kalıcıdır, onun sönücü olması kıyamet saatidir. Şafağa baktığımızda o kızıllığın içinde dalgalanan al sancağı göreceğimiz evren çökmedikçe, yani kıyamet kopmadıkça şafaklarda yüzen al sancak da sönmez. Müslüman Türk'ün varlık ve devlet sahibi oluşunun simgesi olan bu nesne, evrensel leşmiş, evrene ulusal bir kimlik eklenmiştir. Bu ülkenin yokluk saati, kıyamet saatidir. Bundan dolayı tüten en son ocak sönmeden sönmez demek değildir. Fakat aynı zamanda gökteki yıldız sönmeden sönmez demektir. Bu dizede, tüten en son ocağı ve gökteki yıldızı milletin yıldızı olarak sahiplenmek, dile getirilmektedir (Akay, 2006-2007:64). 

Onu niçin bir model olarak düşünmemiz gerektiğinin cevabı da bu şuur ve fark ediştir. Bu fark ediş her zaman felsefenin ve bilimin aradığı rasyonel kalıplar içinde gerçekleşmez, ruhunun vahyini duyan şairin şuurunda fark ettiği bir iç fark ediştir. Şiirin bilim ve felsefeden daha çok İnsanî bir faaliyet olduğunu belirtir Heidegger. Şiirsel edimler (poetik aktlar) dünyaya nevi şahsına mahsus açılımlar getirir ve bu edimler yeni tür varlık'ları var eder. Şiirsel edimler, insanın dünyadaki duruşunu değiştirirler. Felsefenin bunu gerçekleştirebilmesi için bunu ancak şiirsel söylemin içinden yapılabilir olmasıyla mümkündür. (Yavuz, 2001; Rorty, 1989) Benim anladığım biçimiyle felsefenin yolu kültürün içinden geçer. Şiir bu manada kültürün derinlerindeki şuura ulaşmanın önemli bir kanalı. Diltheyci bir bakış açısıyla diyebiliriz ki, nesnel tinin yani o döneme ait bütün yaşama formlarının en iyi yansıdığı alandır şiirdir (Özlem, 2006; Dilthey, 1999:46-7). Fakat şiire akseden bu şuuru, bir de fikir işçiliği ile kavramla dokumak, nesnel tinin canlılığının sabitlemek için kavramsal düşünceyi motif motif işlemek lazımdır. Bu değerlendirme ışığında birara hüküm olarak şunu söyleyebiliriz: Türk fikir hayatını kaleme alanlar, model olarak batılı düşünce tarihi yazımını esas aldıkları için, şair ve edebiyatçılar çerçeve dışında bırakmakta ve bu durum, Türk düşüncesinin ruhunu özelikle döneminin esprisini eksik kavramamıza neden olmaktadır. Düşünce tarihimize dönüp baktığımızda şiir hep vardır. Sadece Mevlâna adı bile örnek olarak yeter. Bizde fikir hayatı daha çok şairler tarafından temsil edildiği bir vakıadır. Bu durumun bir taraftan müspet bir taraftan menfi tarafı var tabi ki. Fikrin estetik kuruluşuna evet ama fikrin fikirle işlenmesi gerekiyor esas olarak. Şiir hakikati yakalamak için önemli bir ve zenginlik ama hakikatin kavramsal mantıksal bir kurgu içinde bir fikir işçiğine de ihtiyaç var.

İslamcılık, Batıcılık, Osmanlıcılık, dönemin ideolojileri. Onların bir düşünce sistematiği içinde işleyen fikir işçilerinden ziyade şair ve edebiyatçılar tarafından temsil edildiğini fark etmek, bunun sonucunda da fikir yerine belagatın, akıl yerine hissiyatın öne çıktığını da görmek gerekiyor. 

Şimdi İslâmcı bir şair olarak Akif'in de yer aldığı bu tabloya kuşbakışı bakalım: Sait Halim Paşa, Babanzâde Ahmet Naim, Filibeli Ahmet Hilmi, Yusuf Akçura, Abdullah Cevdet gibi düşünürler yerine önde görünenler Tevfik Fikret, Mehmet Âkif, Yahya Kemâl, Nazım Hikmet, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Atilla İlhan, ismet Özel gibi şairlerdir. Hatta Ziya Gökalp ve Nihal Atsız da bu kategoriye girebilir.

Tefekkür dünyamızın yıldızları onlardır. 

Fikir işçiliğinin kavram hassasiyeti yerine şair ve edebiyatçının duygu hassasiyeti son dönem Türk düşüncesinin doğasını meydana getiriyor. Aslında bu durum, demin söylediğimiz gibi bir zenginlik. Fakat fikir başka bir fikirle yeterince işlenemediği için fikrin yerini retorik alıyor ve sonuçta fikirler değil, retorikler çatışıyor. Aksi halde müsademe-i efkardan barika-i hakikat doğardı. Bu tespit bizde niçin entelektüel yok sorusuna cevap verir mi, bilemiyorum.

Tevfik Fikret-Mehmet Akif/Nazım Hikmet-Necip Fazıl karşıtlıkları ve benzeri karşıtlıklar da bu zeminden okunabilir. 

Son olarak şu noktaya temas etmek istiyorum. Tevfik Fikret, Mehmet Âkif, Nazım Hikmet, Necip Fazıl gibi fikri şiir planında işleyen ve ondan bir dünya görüşü ve gelecek projeksiyonu üreten şairlerin bir kimlik tasarımları da muhakkak var. ideolojileri gelecek odaklıdır ve geleceğin yeni nesillerine, ismi Haluk olan, Asım olan, Mehmet olan ve ister kurucusu ile doğrudan kan bağıyla bağlı olsun ister olmasın, kendindeki fikri takip edecek bir kimlik modeli kurarlar. Dünya görüşlerinin doğruluğuna olan inançları, er geç hakkın ve haklının galip geleceği üzerindeki "yarın"fikri ile, geleceği kuracak olan bu modeldir. "Yarın elbet bizim, elbet bizimdir/Gün doğmuş, gün batmış ebed bizimdir" veya,"Akın var akın Güneşe akın/Güneşi zaptedeceğiz güneşin zaptı yakın" diyen şairler gibi Âkif de atiyi karanlık görerek azmi bırakmanın alçak bir ölüm olduğunu söyler: "Çalış azmi bırakma/kendin yanacaksan bile evladını yakma!"

Azim ve Âsim, işte Akif'in teklifi! 

Bizim model olarak sunduğumuz Akif'in modeli olan Asım hakkında da bir-iki sözle konuşmamı bitireyim: Asım, Çanakkale zaferine kadar her muharebeyi kaybetmiş, İktisadî ve ahlâkî çöküş karşısında umudunu yitirmiş bir kişilik olan Köse İmam ile ümitsizliklerini inançla değiştiren Hocazâde'nin Âkif tarafından ustalıkla meczedilmesidir (Okay, 1-988:109)

Köse imam, milletin dindar ve mütevekkil yanını, hayat tecrübesi ile akl-ı selimini, Hocazâde de aslında aynı ahlak ve hayat idealine göre yetişmiş olmakla beraber, yeniliğe açık, gelecekten umut bekleyen yanını temsil eder. Hocazâde de, Köse imam da aslında Akif'in kişiliğinde çatışan iki yandır. Yaşanan tragedyada bu tragedyanın kahramanı olarak Âsım'ı doğurur Âkif. Âsım'ın gerçekte kim olduğu çok önemli değil, aslında o Akif'tir: Hocazâde de Köse İmam da Akif'in iki veçhesi...

Bir ara not olarak belirtelim: Köse imam karakterinin kaynağı olan Şevki Efendi hiç evlenmemiştir. Safahat'ın birinci cildinde bu imama verdiği çocuğun adını Safahat'taki manzumenin adı olur. "Hiç şüphe yok ki Âsım'ı Âkif kafasından yaratmıştır. Böyle bir genç yoktur"diyor Erişirgil ve ekliyor, Bu gün kesin olarak Âsım'ın karakteri nerden doğmuştu? Bilmiyoruz. Yalnız tahmin edilebilir ki, onun karakteri kendinde olan ve özlediği vasıflardan çıkmıştır (Erişirgil, 1986:276)."Safahat'ın altıncı kitabını teşkil eden Âsim, muayyen bir zat değil, muhayyel bir timsaldir; Türk neslinin kahraman timsali" diyen Eşref Edip, Akif'in yakın çevresinde bulunan ve herkesin Âsim zannettiği Hafız Âsım'ı, Akif'in adı geçen manzumesinin yazılışından birkaç yıl sonra tanıdığını belirtir ( Eşref Edip, 1960:343, dn.2). 

Âsım'ın nesli, Akif'in kendi hayatından teklif ettiği model. Akl-ı selim ile umut, Âsım'da basiret erdemine dönüşüyor. Âsim, Akif'in dediği gibi, gerçek bir nesil. Kendi varlığını terk ederek hürriyetini yaşatıyor. Bu milletin yaşaması için bu modelin yaşaması ve yaşatılması gerekiyor. Onun sözüyle bitirelim: "Kendi ahlâkıyla bir millet ölür ya da yaşar" (Eşref Edip, 1960:63).

Safahat'ın yazarı, eserini yabancılaşmış kozmopolit bir bakışla değil kendi gözüyle -milli bakışla, baktığını etkileyen ve değiştiren bir nazarla- kaleme almıştır. Şiirlerinde işlediği düşünce ve fikir budur. Dilerim ki bu bilgi şöleni aslında bu fikrin yakın planını ve yansımalarını bize sunmak açısından önemli ufuklar açmış olsun.

"Mehmet Âkif, Türkiye'de Modernleşme ve Gençlik" 70 yıl sonra Mehmet Akif bilgi şöleninde sunulan bildirilerinden oluşan TYB'nin 30. Mehmet Akif Ersoy Araştırmaları Merkezinin 1. kitabı. Mart 2007

Bu haber toplam 64 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim