Prof. Dr. Musa Kâzım Arıcan: Mehmet Âkif’te İslâm Düşüncesinin Temel Problemi Olarak Sorunlu Tevekkül Anlayışı ve Eleştirisi

Prof. Dr. Musa Kâzım Arıcan: Mehmet Âkif’te İslâm Düşüncesinin Temel Problemi Olarak Sorunlu Tevekkül Anlayışı ve Eleştirisi
Mehmet Âkif, hayatının her noktasında İslâm düşüncesinin içine düştüğü problemlere kafa yormuş bir isimdir. Müslümanların sosyal hayatlarındaki uygulamalarından ve tutumlarından hareketle bu duruma işaret etmeye çalışmıştır.

Âkif’in Müslümanların ve İslâm düşüncesinin en temel problemi olarak gördüğü meselelerin başında sorunlu tevekkül anlayışının geldiğini söyleyebiliriz. Safahatında dile getirdiği yanlış tevekkül anlayışının, aynı zamanda Müslümanların tembellik ve cehaletlerinin de kaynağı olduğuna işaret etmektedir. Diğer taraftan ona göre sorunlu ya da yanlış tevekkül anlayışı, Müslümanların ya da İslam düşüncesinin problemli bir ulûhiyet anlayışına sahip olmalarına da kapı açmaktadır. Dolayısıyla Âkif’in, İslam düşüncesinin veya Müslümanların en önde ge­len sorunlarının başında sorunlu/yanlış tevekkül anlayışını gördüğünü söyleyebiliriz.

Biz de bu sempozyum vesilesiyle, Âkif’in İslam düşüncesinin ve Müslümanların halletmeleri durumunda birçok problemlerini çözebilecekleri bir mesele olarak gördüğü ‘sorunlu tevek­kül’ anlayışı ve eleştirisi üzerinde, teolojik ve felsefi açıdan durmak istiyoruz. Benzer sorunla­rın günümüz İslam düşüncesi için de birçok açıdan geçerli olduğunu düşünerek, söz konusu tebliğin Müslümanların yaşanan bazı problemlerine katkı sağlayacağını ve ışık tutacağını umuyoruz.

Tevekkülün Anlamı Üzerine

Tevekkül sözlük anlamı olarak ‘vkl.’ kökünden türeyen bir kelimedir. Anlam olarak ise; bir işin tamamını bir başkasına ısmarlamak, birini vekil kılmak, bir işte aciz olduğunu gösterip onu yapmayı terk etmek anlamlarına gelmektedir.

Bu bağlamda tevekkül, Arapça’da vekâlet formunda tefa’ul kalıbına nakledilmiş bir kelime­dir. Söz gelişi ‘Falan kimse, işini falan kimseye tevkîl etti’ denildiği zaman, bu ifade, ‘ona ha­vale etti, ona güvendi’ anlamına gelir. Kime vekâlet verildi ise, ona vekîl, vekâlet verene de mütevekkil denir.

Tevekkül anlayışının, İslâm düşüncesinde ve inanç sisteminde önemli bir yeri bulunmaktadır. Bilhassa, İslam düşünce sisteminde, iman, düşünce, çalışma ve sosyal hayat örgüsü içerisinde tevekkül fikri merkezî bir yere sahiptir. Bilinmektedir ki, İslâm düşünce ve sosyal hayatında, diğer bir ifadeyle fert ve toplum hayatında, tevekkül, gayret, sabır, azim ve istikrar anlayışla­rının moral ve motivasyon verici bir rolü olmuştur. Bunlar, İslâm toplumlarının inanç atmos­ferini anlamlı kılan ve maddi-manevi heyecan kaynağı olan değerlerdir. Daha da önemlisi, İslâm düşüncesinde inancın hayata yansımasının temeli oluşturan tevekkül; azim, sabır, cehd, gayret, kanaat, takva ve teslimiyet kavramlarıyla anlam ve önem kazanmaktadır.1

Öte yandan, tevekkül fikri çok kolay ve rahat suiistimal edilebilecek de bir kavramdır. İslâm düşüncesinde tevekkül, gerçekte, hiçbir zaman insanın kendi gayretini ihmal ederek, her şeyi Allah’a havale etmesi anlamında da kullanılmamıştır. Zira sebeplere başvurmaksızın bir şey talep etmek İslam’ın ve Kur’an’ın ruhuyla çelişmektedir. İslam’ın özü, insandan çalışıp gayret ederek elinden gelenin en iyisini ortaya koyduktan sonra, Allah’a güvenip dayanma­sını ve sonucu sadece Allah’a bırakmasını öngörmektedir. Böyle yapmaksızın kader neyse o olur diyerek, fatalist bir tavır, tembellik ve atalet olup, İslam düşüncesindeki tevekkül anla­yışıyla hiçbir şekilde bağdaşmamaktadır. Bununla birlikte sebeplere başvurmak da, hiçbir şekilde Allah’a tevekkül ve itimat etmeye aykırı bir durum değildir.[1] [2]

Âkif’te Sorunlu Tevekkül Anlayışının Eleştirisi

Âkif, İslam düşüncesi genelinde ve kendi bulunduğu Osmanlı toplumu özelinde yaygın ola­rak var olan tevekkül anlayışını sorunlu bir anlayış olarak görür. Hatta ona göre yanlış tevek­kül anlayışı, yanlış bir kader anlayışı da oluşturmaktadır. Ona göre sorunlu tevekkül anlayışı, İslam toplumunda, aynı zamanda cehalet ve tembellik oluşturmuştur.

Âkif’e göre yanlış bir tevekkül nedeniyle oluşan cehaletin ürünü olarak oluşan dinî zihniyet tembelliği besleyip, onu meşrulaştıran bir fonksiyon icra etmektedir. Çünkü ona göre söz konusu dinî zihniyet dünyaya, ‘tevekkül’, ‘kader’ gibi dinî değerlere ve daha da önemlisi İs­lam ulûhiyet anlayışına öyle bir anlam yüklemektedir ki artık çalışma, yorulma, gayret etme gibi kavramlar anlamsızlaşmaktadır.[3]

Âkif, tembelliği teşvik eden dünya görüşünün oluşmasına neden olan yanlış tevekkül an­layışlarının; ahretin ebediliğini, dünyanın geçiciliğini vurgulayan ayetlerin, dünyanın tama­men önemsiz olduğu şeklinde yorumlanması ile oluştuğu kanaatindedir. Nitekim sonuçta ona göre böyle bir yorum, bu dünyanın terk edilmesi gerektiği gibi yanlış bir çıkarıma yol açmıştır. Bu düşüncelerini o şu mısralarıyla dile getirmektedir.

Hatâdır ahretten beklemek dünyâda her hayrı:

Öbür dünyâ bu dünyâdan değil, hem hiç değil, ayrı.[4]

Dilinden ahiret hiç düşmüyor ey Müslüman, lâkin,

Onun hakkında âtıl bir heves mahsûlü idrakin![5]

Bu satırlarla Âkif, İslâm düşüncesinde ahiret âleminin ebediliğine bir itirazda bulunmuyor. Ancak ebedi olan bu âlemin kazanılmasının, geçici olan bu dünyada gerçekleştirilecek ça­lışma ile mümkün olduğuna vurgu yapmaktadır. Böylece yanlış bir tevekkül anlayışına da düşülmeyeceğine işaret etmektedir.

Âkif’e göre sorunlu bir tevekkül anlayışının oluşmasının en önemli nedenlerinden bir diğeri ve en önemlisi de tevekkül kavramına yüklenen yanlış anlamdır. Bu düşüncesini o, şu mıs­ralarla ifade eder:

Tevekkülün, hele, manası hiç de öyle değil.

Yazık ki: Beyni örümcekli bir yığın câhil,

Nihayet oynayarak dine en rezil oyunu,

Getirdiler, ne yapıp yaptılar, bu hâle onu![6]

Yine Âkif, tevekkülün anlamının hiçbir şekilde atalet olmadığını vurgular. O, ecdadın azme­dip, çalışıp, gayret ettikten sonra tevekkül ettiğini ve bu sayede eldeki yurdu miras bıraktı­ğını ve üç kıtadaki nişânelerin de bunun kanıtı olduğunu dile getirir. Şayet böyle bir anlamı olsaydı tevekkülün, ona göre ne İslam bugünlere kadar gelebilirdi ne de tevhid meş’alesi hala parıldardı:

‘Allah’a dayandım!’ diye sen çıkma yataktan...

Mânâ-yı tevekkül bu mudur? Hey gidi nâdan!

Ecdâdını, zannetme, asırlarca uyurdu;

Nerden bulacakdın o zaman eldeki yurdu?

Üç kıt’ada, yer yer, kanayan izleri şâhid;

Dinlenmedi bir gün o büyük nesl-i mücâhid.

Âlemde ‘tevekkül’ demek olsaydı ‘atâlet’,

Mîrâs-ı diyânetle yaşar mıydı bu millet?

Çoktan kürenin meş’al-i tevhîdi sönerdi;

Kur’an duramaz, nezd-i İlâhîye dönerdi.[7]

Öte yandan İslam’da ulûhiyet anlayışıyla yakından alakalı olan tevekkül inancıyla insan, çalış­maya teşvik edilmektedir. Çünkü Allah, çalışana, emeğinin karşılığını mutlaka veren bir güç ve adalet sahibidir. Âkif’in bu bağlamda da kendi döneminde mevcut olan tevekkül algısına itiraz ettiği görülmektedir.[8]

Âkif’in dikkat çektiği yanlış ve sorunlu tevekkül anlayışında Allah; ‘çalışana emeğinin karşılı­ğını adaletle veren’ olarak değil de, ‘tembellik eden Müslüman’’ın yerine kendisi çalışan’ ola­rak düşünülmeye başlanmış, böyle bir tevekkül anlayışı da ‘felaket’in başlangıcı olmuştur.[9] Bu kanaatini Akif’in şu ifadelerle dile getirdiğini görmekteyiz:

‘Çalış!’ dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun,

Onun hesabına birçok hurafe uydurdun!

Sonunda bir de ‘tevekkül’ sokuşturup araya,

Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya![10] [11]

Âkif, ‘Fatih Kürsüsünde’ ‘Vaiz Kürsüde’ kısmında dile getirdiği düşüncelerinde ise, yanlış ve sorunlu tevekkül anlayışının paralel olarak yanlış ve sorunlu bir ulûhiyet anlayışı oluşturdu­ğuna işaret etmektedir. Bu satırlarda şöyle demektedir:

Bırak çalışmayı, emr et oturduğun yerden,

Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!

Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini, Birer birer oku tekmil edince defterini;

Bütün o işleri Rabbim görür: Vazifesidir...

Yükün hafifledi...Sen şimdi doğru kahveye gir!

Çoluk, çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak.

Huda vekil-i umûrun değil mi? Keyfine bak!

Onun hazine-i in’amı kendi veznendir!

Havale et ne kadar masrafın olursa.Verir!11

Âkif’in burada işaret ettiği üzere, yanlış tevekkül anlayışı Müslümanlara, çalışmadan çalışan­ların sahip olacaklarına elde etmeyi umma algısını vermiştir. Dolayısıyla bu algı nedeniyle Müslümanlar Allah’ı, ‘çalışana emeğinin karşılığını adaletle veren’ olarak değil de, ‘tevekkül eden Müslüman’ın yerine kendisi çalışan’ olarak düşünmeye başlamışlardır. Kısacası yanlış tevekkül anlayışı yanlış bir ulûhiyet inancını doğurmuştur.

Diğer taraftan yukarıdaki mısralarıyla Âkif, Müslümanların bazısının yanlış tevekkül anlayışı nedeniyle inandığı Allah’ı, kişinin özel işlerini yerine getirmek üzere ücretle çalıştırdığı gün­delik işçiye (ecîr-i hâs) ya da bütün işlerinden sorumlu olan bir vekile (vekîl-i umûr) ben­zettiklerinin altını çizmektedir. Ona göre böyle bir Allah inancına sahip olan Müslüman da çalışmaya gerek duymayacaktır.[12]

Âkif’e göre yanlış tevekkül anlayışı sonucu oluşan sorunlu ulûhiyet anlayışında, insanın ye­rine getirmesi gereken bütün görevler Allah’a havale edilmektedir. Dolayısıyla ‘Allah-insan ilişkisi’ tersine çevrilmektedir.

Silahı kullanan Allah, hududu bekleyen O;

Levazımın bitivermiş, değil mi? Ekleyen O!

Çekip kumandası altında ordu ordu melek;

Senin hesabına küffarı hâk-sâr edecek!

Başın sıkıldı mı, kâfi senin o nazlı sesin:

‘Yetiş!’ de, kendisi gelsin, ya Hızr’ı göndersin!

Evinde hastalanan varsa, borcudur: Bakacak;

Şifa hazinesi derhal oluk oluk akacak.

Demek ki: Her şeyin Allah..Yanaşman, ırgadın O;

Çoluk çocuk O’na aid: Lalan, bacın, dadın O;

Vekil-i harcın O; kahyan, müdir-i veznen O;

Alış seninse de, mes’ul olan verişten O;

Denizde cenk olacakmış..Gemin O, kaptanın O;

Ya ordu lazım imiş..Askerin, kumandanın O;

Köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassılı O;

Tabib-i aile, eczacı..Hepsi hasılı O.

Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!

Biraz da saygı gerektir..Ne saygısızlık bu![13]

Âkif, bu satırlarla, kendine mütevekkil diyen ve tevekkül kavramının içini boşaltan Müslüman’ın bu anlayışa uygun bir ulûhiyet algısı da geliştirdiğini belirtir. Bu zihniyetin oluş­turduğu düşünceye göre Allah, sınırı bekleyen asker, düşmanı mağlup edecek ordu, orduyu yönetecek kumandan, işlerini görecek ırgat, eczacı, hekim gibi beşer düzeye indirgenmiştir. Akif’e göre bu yutturmacılığın adına da ‘tevekkül’ denmiştir.[14]

Âkif bu şekilde tezahür eden bir tevekkül ve ulûhiyet anlayışını da şirk olarak tanımlamakta­dır. Zira bu zihniyette Allah’ın konumu ile insanın konumu yer değiştirmiştir.[15] O, bu kanaati­ni şu satırlarla terennüm etmektedir:

Huda’yı kendine kul yaptı, kendi oldu huda!

Utanmadan da tevekkül diyor bu cür’ete..Ha?

Senin bu kopkoyu şirkin sığar mı imana?

Tevekkül öyle tahakküm demek mi Yezdân’a?

Kimin hesabına inmiş, düşünmüyor, Kur’an...

Cenab-ı Hak çıkacak, sorsalar, muhatap olan!

Bütün evâmire i’lân-ı harb eden şu sefih,

Mükellefiyeti Allah’a eyliyor tevcîh![16]

Âkif aynı zamanda bir kader anlayışına da dönüşen yanlış tevekkül fikrinin İslam’a yapılan bir iftira olduğunu savunur. Şu satırlarla bu ızdırabını dile getirir:

‘Kader’ senin dediğin yolda şer’an bühtandır;

Tevekkülün, hele, hüsrân içinde hüsrandır.[17]

Âkif, yanlış ve sorunlu tevekkül anlayışına karşı çıkan önemli şahsiyetlerden biri olarak Hz. Ömer’i örnek gösterir. Onun meskenete, zillete ve asalaklığa dayanan bir tevekkül anlayışına savaş açtığını dile getirir:

Ömer, tevekkülü elbette bilirdi bizden iyi...

Ne yaptı ‘biz mütevekkilleriz’ diyen kümeyi?

Dağıttı, kamçıya kuvvet, ‘gidip, ekin!’ diyerek.

Demek: Tevekkül eden, önce mutlaka ekecek;

Demek: Tevekküle pek sığmıyormuş, anladın a!

Sinek düşer gibi düşmek şunun kabına.[18]

Buna göre Âkif, Hz. Ömer’in de sebeplere ve tedbire dayalı bir tevekkül anlayışına sahip ol­duğunu göstermeye çalışmaktadır.

En nihayetinde Âkif, böylesi yanlış zihniyetler ve düşüncelerle dinin tahrif ve tağyir edildiği­ne inanmaktadır. Esasen dinin aslında ve esasında olmayan, hatta Kitap, Sünnet ve İcmâ’da bulunmayan yanlış anlayış ve algılar dine sokulmuştur. Bu da ona göre, cehaletin sonucun­da oluşmuş bir durumdur.

Bakın ne hâle getirmiş ki cehlimiz dîni:

Hurâfeler bürümüş en temiz menâbiini.

Değil hakâyıkı şer’in, bugün, bedîhiyyat

Bilâ-münâkaşa ikrâr olunmuyor.Heyhât!

Kitabı, sünneti, icmâı kaldırıp attık;

Havâssı maskara yaptık, avâmı aldattık.

Yıkıp şerîati, bambaşka bir binâ kurduk;

Nebi’ye atf ile binlerce herze uydurduk![19]

Âkif, her şeye rağmen, tüm bu sorunların üstesinden gelinebileceği kanaatindedir. Bu hu­susta o, iki noktanın altını çizmektedir. Birincisi, o, Müslümanların, cehaleti yenerek ve çok çalışarak bu sorunu çözebileceğini düşünmektedir:

Bir baksana: Gökler uyanık, yer uyanıktır;

Dünya uyanıkken uyumak maskaralıktır!

Eyvah! Bu zilletlere sensin yine illet.

Ey derd-i cehalet, sana düşmekle bu millet,

Bir hâle getirdin ki: Ne din kaldı, ne nâmûs!

Ey sîne-i İslâm’a çöken kapkara kâbûs,

Ey hasm-ı hakîkî, seni öldürmeli evvel:

Sensin bize düşmanları üstün çıkaran el!

Ey millet, uyan! Cehline kurban gidiyorsun!

İslâm’ı da ‘batsın!’ diye tutturmuş yediyorsun!

Allah’tan utan! Bâri bırak dîni elinden...2

Çalışmak!..Başka yol yok, hem nasıl? Canlarla, başlarla

Alınlar terlesin, derhal iner mev’ûd olan rahmet,

Nasıl hâsir kalır ‘tevfîki hak ettim’ diyen millet?

İlahi! Bir müeyyed, bir kerîm el yok mu, tutsun da,

Çıkarsın Şark’ı zulmetten, götürsün fecr-i maksûda?[20] [21]

İkinci olarak Âkif, Müslümanların içine düştüğü sorunlardan kurtulmasının ve ayağa kalma­sının ya da ayakta kalabilmesinin, ilim ve ahlak ile mümkün olacağına inanmaktadır. Hatta o, ahlak ile bir arada bulunan bilgi ile problemlere çözüm üretilebileceğini düşünmektedir:

Çünkü milletlerin ikbâli için, evlâdım, Ma’rifet, bir de fazilet iki kudret lâzım.[22]

Âkif, ilim olup ahlak olmazsa ya da ahlak olup ilim olmaz ise yine terakkinin ve sorunların üstesinden gelmenin mümkün olamayacağını belirtir:

Ma’rifet kudreti olmazsa bir millette eğer, Tek fazîletle teâlî edemez, za’fa düşer. İptidâîliğe mahsûs olan âvâre sükûn, Çöker âsâbına. Artık o da bundan memnûn! Ma’rifet, farz edelim, var da, fazîlet mefkûd. Bir felaket ki cemâatler için, nâ-mahdûd. Beşerin rûhunu tesmîm edecek karha budur; Ne musîbettir o: Tâûnlara rahmet okutur![23]

Şu halde, Âkif, milli mücadele yıllarında, beklide, bir anlamda, insanımızın mücadele ruhunu tutuşturmak ve bir meş’ale yakmak için, çalışma ve tevekkül anlayışındaki sorunlara dikkat çekmeye çalışmıştır. O, yukarıda dile getirilmeye çalışılan düşünceleriyle, bir yerde, milleti­mizin maruz kaldığı sıkıntılar karşısında, hatta en kötü şartlarda bile ümitsizliğe kapılmadan azim, gayret ve sebatla hareket etmesini hatırlatmaya çalışmıştır.[24]

Diğer taraftan Âkif, Müslümanların, içinde bulunduğu iyi durumları muhafaza edemediği için sefalete düştüğünü ve teselli bulmak istediğinde ise ‘kaderde varmış’ diyerek yanlış ve bir o kadarda tehlikeli bir inanca kapıldığını cesaretle ifade etmekten de geri durmamıştır. Bir filozof edasıyla onun, görülmek istenmeyen ve üstü kapatılan sorunların üzerine gittiğini ve söz konusu problemlerin altında yatan gerçek nedenleri, yanlış algıları ve düşünceleri yürekli bir şekilde sorgulamaktan ve eleştirmekten de kaçınmadığını görmekteyiz. Gerçek anlamda filozof, ‘kendi toplumunun sorunlarını doğru tespit edip, bunlara çözüm üretme çabasında olan kimsedir’ ilkesinden hareketle, Âkif’in Safahat’da dile getirdiği fikir ve düşün­celeriyle bu unvanı fazlasıyla hak ettiği düşüncesindeyim. Müslüman fert ve toplumlardaki sorunlu tevekkül anlayışını tespit etmesi ve bu problemin çözümü noktasındaki kanaatleri, onun filozofik yönüne en açık örneklerden bir tanesidir.

Sonuç

İslam düşüncesinde doğru ve sağlıklı tevekkül anlayışına göre, söz konusu kavram, çalışma hayatında en temel dinî değerlerden bir tanesidir. Buna göre tevekkül, ‘insanın gerçekleştir­mek istediği bir iş için gereken her şeyi yaptıktan sonra, sonucu Allah’tan beklemesi hali’nin adıdır. Bu anlamda tevekkül, insanı çalışma konusunda harekete geçiren ve ümitsizliğe düş­mekten kurtaran dinamik bir değerdir. Zira insan, ulaşmayı arzu edip de ulaşamadığı hedef­leri dolayısıyla, tevekkül sayesinde ümitsizliğe düşmekten kurtulacaktır. Hedefine ulaşama­yan insan, tevekkül ile, nerede hata yaptığını, hangi konularda yetersiz olduğunu sorgulaya­rak, hayatını sürekli gözden geçirecek ve kendi sorumluluğunu göz ardı etmeyecektir. İşte Âkif’in şiirleriyle bu manadaki tevekkül anlayışının kaybedildiğine bir isyanın, eleştirinin ve karşı çıkışın yapıldığını görmekteyiz. Gerçek tevekkül anlayışından uzaklaşılıp, bunun tama­men zıddı olan bir algıya düşüldüğüne işaret etmektedir Âkif.

Âkif’in de dikkat çektiği üzere, İslam düşüncesinde tevekkül kavramına yanlış anlamlar yüklenmesi sonucunda, zaman içinde İslam’ın ulûhiyet anlayışında da sapmalar ve sorun­lu algılar oluşmaya başlamıştır. İslam ulûhiyet anlayışında Allah; müminlerin dualarını işi­ten, icabet eden, yani duayı kabul edip, bir anlamda, gereğini yapan mutlak güç, ilim ve irade sahibi Müteâl Zât iken, Akif’in de vurguladığı üzere, sanki çalışmadan tevekkül eden Müslüman’ın yerine kendisi çalışan olarak düşünülmeye başlanmıştır. Âkif’e göre bunun doğrusu ise, Müslüman’ın çalışıp, gayret edip ardından Allah’a tevekkül edip dua etmesidir. Oysa tevekküle yanlış anlam yüklenmesi sonucunda Müslümanlar, çalışmadan çalışanların elde edebileceği seviyeyi yakalayabilmeyi, bilgili olmadan bilgili olanlarla eşit seviyede ol­mayı ister hale gelmişlerdir. Son tahlilde Âkif, İslamiyet çalışmayı emrettiği halde, tevekkülü Müslümanların, bir tembellik mesleği haline getirdiğini olabildiğince yüksek sesle haykıra­rak tenkit etmiştir.

Öte yandan Âkif, bir kısım Müslümanların sahip olduğu tevekkül anlayışının da fatalist ya da yazgıcı bir anlayış olduğunun altını çizer. Müslümanların durgunluğunun ve geri kalmışlığı­nın sebebini de o, bu sorunlu tevekkül anlayışına bağlamaktadır. Bu anlayış ona göre, zaman içerisinde, yanlış bir din algısı ve Allah fikri oluşturmuştur.

Âkif’in dikkat çektiği ve üzerinde durduğu sorunlu tevekkül anlayışının, günümüz Müslü­man toplumlarında yaygın olarak sürdürülmekte olduğunu gözlemlemek mümkündür. O halde İslam düşüncesinin ve Müslüman toplumların yeniden inkişafı, Âkif’in ifadesiyle ‘hasm-ı hakiki’ olan cehalet, tembellik ve yanlış tevekkül anlayışlarının üstesinden gelinme­siyle mümkün olacaktır.

Son olarak, bugün bile, Müslümanların ve İslam düşüncesinin, tefekkür sahasında ve uygar­laşma yolunda geri kalmışlığının ya da arzu edilen seviyede olmamasının sebeplerinden birisinin de, Âkif’in dikkat çektiği ve ısrarla üzerinde durduğu fatalist tevekkül anlayışı oldu­ğunu rahatlıkla söylememiz mümkündür.

Gölgeler, 2014
TYB Vakfı Mehmed Âkif Araştırmaları Merkezi'nin düzenlediği bilgi şölenlerinin 6.sı. 

[1] Tevekkül hakkında daha geniş bilgi için bkz. Ramazan Altıntaş, ‘Yazgıcı ve Özgürlükçü Tevekkül Anlayışının Çalışma Hayatına Etkileri’, Dini Araştırmalar, Mayıs-Ağustos 2000, C. 3, S. 7; Fikret Karaman, ‘Tevekkül İnancı Üzerine Bir İnceleme’, Fırat Üniv. İlahiyat Fak. Dergisi, Sayı 1, Elazığ 1996; Hayati Aydın, ‘Kur’an’da İrade-Azm ve Tevekkül’, Dinbilimleri Akademik Araştırma Dergisi, VIII (2008), Sayı: 2; Yakup Üstün, ‘Tevekkül ve Rızk’, Diyanet Dergisi, Cilt: 10, Sayı: 114-115, Kasım-Aralık 1971; İ. Hakkı Şen, ‘Peygamberimizin Tevekkül Anlayışı’, Diyanet Dergisi (1981 Yıllığı), Hicret Özel Sayısı.
[2] Nitekim Kur’an-ı Kerim Hz. Peygambere ve Onun şahsında Müslümanlara sebeplere dayalı bir tevekkül anlayışını em­retmektedir: ‘(Umuma ait) işlerde onlara danış. Artık kararını verdiğin zaman da Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah kendisine sığınanları (mütevekkilîn) sever), ayeti bunu ortaya koymaktadır. Al-i İmran 159.
[3] Recep Kılıç, ‘Mehmet Âkif’te Cehalet ve Tembelliğin Dinî Zihniyet İle İlişkisi’, Dini Anlam Üzerine, Ötüken Yay., Ankara 2004, içinde, s. 155.
[4] Mehmet Akif Ersoy, Safahat, Haz. Orhan Okay-Mustafa İsen, DİB Yay. Ankara 1992, s. 255.
[5]      Safahat, s. 256.
[6]      Safahat, s. 218.
[7]      Safahat, s. 394.
[8]      Kılıç, a.g.m., s. 156.
[9] Kılıç, a.g.m., s. 156.
[10]    Safahat, s. 215.
[11]    Safahat, s. 215.
[12] Kılıç, a.g.m. s. 157, 158.
[13] Safahat, s. 215-216.
[14]    Kılıç, a.g.m., s. 158.
[15]    Kılıç, a.g.m., s. 158.
[16]    Safahat, s. 216.
[17]    Safahat, s. 216.
[18] Safahat, s. 221.
[19] Safahat, s. 221.
[20]    Safahat, s. 178.
[21]    Safahat, s. 387.
[22]    Safahat, s. 374.
[23]    Safahat, s. 375.
[24]    Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı,
İslâmı uyandırmak için haykıracaktım.
Gür hisli, gür îmanlı beyinler, coşar ancak,
Ben zaten uzun boylu düşünmekten uzaktım!
Haykır! Kime, lâkin? Hani sâhipleri yurdun? Safahat, s. 381. Akif, bu mısralarla idealinin İslam’ı, Müslüman bilincini ve şuurunu uyandırmak olduğunu vurgular. Uyanık beyinler, zihinler ve gönüller oluşturmaktır onun gayesi. Hisleri gür, imanı gür ve iradesi gür beyinler ve zihinler ancak coşar ona göre.
Bu haber toplam 298 defa okunmuştur
  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim