Prof. Dr. Şevkiye Kazan Nas: Safahat’ın “Gölgeler”inin Işığında

Prof. Dr. Şevkiye Kazan Nas: Safahat’ın “Gölgeler”inin Işığında
Mehmet Âkif, 1908-1910 arasında yazdığı ve Sırat-ı Müstakim’de yer verdiği şiirlerini bir ara­ya toplayarak 1911’de Safahat adlı ilk şiir kitabını yayınlamıştır.

Eser, “Safahat”, “Süleymaniye Kürsüsünde”, “Hakkın Sesleri”, “Fatih Kürsüsünde”, “Hatıralar”, “Asım” ve “Gölgeler” başlıkları altında yedi kitaptan meydana gelmiştir.

Safahat’ının ilk altı kitabı İstanbul’da, son kitabı olan “Gölgeler” ise Mısır’da basılmıştır. İlk sayfadaki “Şark’ın tek dâhî-i san’atı Şerif Muhyiddin Beyefendi’ye hatıra-i ta’zim” kaydından an­laşılacağı gibi kitap, Şerif Muhyiddin Targan’a[1] ithaf edilmiş ve 1933 yılında Kahire’de neşre­dilmiştir. Gölgeler’in tamamı 1374 mısra ve 41 şiirden ibaret olup manzumelerin en eski ta­rihlisi 1918, en yenisi ise 1935’tir. Bu şiirlerin bir kısmına Mehmet Âkif’in “son şiirler”i gözüyle bakılmaktadır.

Gölgeler’deki şiirleri kronolojik olarak sıraladığımızda Mısır’a gitmeden önce Türkiye’de yazdığı şiirler ve Mısır’a gittikten sonra orada yazdığı şiirler olmak üzere iki grupta incele­nebilir: “Şark” (1918), “Kişi Hissettiği Nisbette Yaşar” (1918), “Alınlar Terlemeli” (1918), “Umar mıydın” (1918), “Mehmet Ali’ye” (1918), “Hâlâ mı Boğuşmak” (1918), “Hüsran” (1919), “Yeis Yok” (1919), “Azimden Sonra Tevekkül” (1919), “Süleyman Nazif’e” (1921), “Bülbül” (1921) ve “Leylâ” (1922) şiirleri şairin Mısır’a gitmeden önce Türkiye’de yazdıklarıdır. “Firavun ile Yüz Yüze” (1923), “Vahdet” (1924), “Gece” (1925), “Hicran” (1925), “Secde” (1925), Hüsam Efendi Hoca” (1925), Şehidler Abidesi İçin” (1924), “Bir Gece” (1928), “Bir Ariza” (1929), Ne Eser Ne de Semer (1930), “Derviş Ahmed” (1930), “Said Paşa İmamı” (1931), “Sanatkâr” (1933) ile Safahat’a almadığı “Şarkın Yegâne Dâhî-i San’atine” (1930) ve “İkinci Ariza” (1932) şiirleri onun Mısır’da yazdığı şiirlerdir. Ayrıca “Resmim İçin” (1931), “Nefs-i Nefis” (1932), “Yaş Altmış” (1932), “Nerdesin” (1932), “Tek Hakikat” (1933), “Hayat Arkadaşıma” (-?), Safahat’a alınmayan “Kıt’a” (1935), “Kasr-ı Gülşen” (1935), “Resmimin Arkasına” (1935), “Resmim İçin” (1935) gibi kıt’aları da Mısır’dayken yazdıklarıdır.

Gölgeler’in yayımıyla bir önceki kitabın yayımı arasında uzun bir süre vardır ve şiirler miktar olarak geçen uzun süreye göre çok azdır. Bunun başlıca nedeni kimilerine göre Akif’in İs­lam âleminin perişanlığı karşısında ferdî duygusallığı, hasreti, yalnızlığı ve ailevî problemleri; kimilerine göre de 1926 yılında Maarif Vekâleti’nce kendisine ısmarlanmış olan Kur’an Ter­cümesi üzerinde çalışması ve yazmayı plânladığı konular olduğu hâlde üzerinde yeterince çalışabileceği zamanının olmamasıdır. 1923 yılından sonra yazmış olduğu şiirlerin genellikle kısa manzumeler ve birçoğunun da kıtalardan meydana gelmesi bu hususla ilgilidir. Akif’in bu dönemde yazdığı şiirlerini ferdî ve tasavvufî muhtevaya sahip şiirler olarak ele alan Fazıl Gökçek, bu şiirleri tasavvufî şiirler, hayat ve ölüm hakkında karamsar mülahazalar ve mizahî manzumeler olmak üzere üçe ayırır.[2]

Mehmet Âkif’in daha önce hiç meşgul olmadığı şahsî duygularına yönelen birkaç şiir yaz­ması, onun “farklı vadiye yönelme”si olarak düşünülünce o, “Benim asıl vadim buydu. Ben şiirlerimi cemiyete faydalı olsun diye yazdım.”[3] der.

Orhan Okay’a göre[4] Mehmet Âkif’in görmeyi arzuladığı iki hedefi vardı. Birinci hedefi, va­tanının düşmanların elinden kurtarılmasıydı ve bunun için maaşını, ailesini, İstanbul’u terk etmiş; fiilen milli mücadele hareketine katılmıştı. İkinci hedefi ise İslâm idealinin gerçekleş- mesiydi ve Türkiye’nin kurtulmasıyla büyük İslâm idealinin gerçekleşeceğine inanıyordu. Bi­rinci hedefinin gerçekleşmesi onu memnun etti; ancak ikinci hedefin arzu ettiği noktaya ge­lememiş olması onu üzdü. Kendisini bir sürgün gibi vatanından uzakta yaşamaya mahkûm eden Âkif; vatan hasreti, ailesinden uzakta yaşayış, hastalık, yaşlılık ve maddi sıkıntılar içinde daha mistik ve münzevi oldu. Gölgeler’deki şiirler bu sebeple öteki Safahat’lardan farklıdır.

Nurettin Topçu’ya göre[5] Mimar Sinan’ın sanatındaki üç devre, Mehmet Âkif’in yedi kitap­tan oluşan Safahat’ında da bulunmaktadır. Mimar Sinan’ın ustalık devrinin eseri Edirne’deki Selimiye Camii ile Mehmet Akif’in ustalık dönemi Asım ve Gölgeler arasında ilgi kuran Top­çu, “Asım”ı muazzam bir kubbeye, “Gölgeler”i de minarelerine benzetir ve bütün bir mer­mer dağından tek bir heykel yapmak isteyen İtalyan heykeltıraş Michel-Ange gibi Akif’in de Gölgeler’de arzımızın sonsuzluğa olan mesafesini ölçmeye çalıştığını söyler.

Nurettin Topçu, Hasan Basri Çantay’ın Akifname isimli eserine yazmış olduğu “Takdim” ya­zısında Mehmet Akif’in sanat tarihimizdeki yerini şu şekilde ifade etmektedir: “Edebiyat ve sanat tarihimizde Akif’in yeri, derinlikte Yunusların ayak ucunda ise azametle parlaklıkta Fuzûlilerle Sinanların başucundadır. Akif, yalnız yirminci asrın Müslüman-Türk şairi değil, dokuz yüz yıllık tarihimizin en yükseklerde duran terennümcüsüdür. O koca bir tarihin türbedarıdır. San’atta fertten Allah’a, ferdi sevdalardan ilahi aşka, birlerden bütün sevdasına doğru basa- maklanan, bu cüz’ilerden külliye gidiş davasında, Mevlânalarla Yunusların yürüttükleri kerva­nın önünde yarışan atletler, taştan yapılmış Koca Sinan ise söz sanatında Fuzûli ile Akif değil midir? Dini san’at denen zirve edebiyatının kapısı yirminci asırda Akif’in eliyle açıldı. Bu kapıdan girmek kolay değil; çünkü pek yüksek. Ona tırmanmak için büyük ruh kuvveti lazım... Âkif'i ko­nuda, kafiyede, tasavvurların dar çemberi içinde tanımaya çalışmak beyhudedir.”[6]

Özlem Fedai, Platon’un mağara istiaresindeki insanın, mağara duvarına yansıyan gölgeleri gerçek sanması ile Âkif’in Gölgeler’i arasında bir ilgi kurar ve “Garp’ın kurguladığı trajik gerçek­le tek başına hesaplaşma cesareti göstermesiyle iman şövalyesi olan Âkif, Gölgeler’de, Platon’un aksine, yalnız bir savaşçı olarak zihninin ve kalbinin içindeki mağaradan dışarı taşan gölgeleri Müslümanlara haykırmıştır. İslâm dünyasının vahdetten kopmuş durumu sebebiyle başına ge­lenleri, izlenmesi gereken yol haritasını, kitabının başına eklediği şiirlerle çizmiştir.” [7] der.

Mehmet Âkif’in Mısır’a Gitmeden Önce Türkiye’de Yazdığı Şiirleri

Gölgeler kitabında yer alan “Şark” (1918), “Kişi Hissettiği Nisbette Yaşar” (1918), “Alınlar Terle- meli” (1918), “Umar mıydın” (1918), “Mehmet Ali’ye” (1918), “Hâlâ mı Boğuşmak” (1918), “Hüs­ran” (1919), “Yeis Yok” (1919), “Azimden Sonra Tevekkül” (1919), “Süleyman Nazif’e” (1921), “Bülbül” (1921) ve “Leylâ” (1922) şiirleri şairin Mısır’a gitmeden önce Türkiye’de yazdıklarıdır.

Mehmet Âkif’in gözüyle “Şark[8], “Harâb iller; serilmiş hânümanlar; başsız ümmetler / Yıkılmış köprüler; çökmüş kanallar; yolcusuz yollar / Buruşmuş çehreler; tersiz alınlar; işlemez kollar / Bü­külmüş beller; incelmiş boyunlar; kaynamaz kanlar / Düşünmez başlar; aldırmaz yürekler; paslı vicdanlar / Tegallübler, esâretler; tehakkümler, mezelletler / Riyâlar; türlü iğrenç ibtilâlar, türlü illetler / Örümcek bağlamış, tütmez ocaklar; yanmış ormanlar / Ekinsiz tarlalar; ot basmış evler; küflü harmanlar / Cemâ’atsiz imamlar; kirli yüzler; secdesiz baçlar / “Gazâ” nâmıyle dindaş öldü­ren bîçâre dindaşlar / Ipıssız âşiyanlar; kimsesiz köyler; çökük damlar / Emek mahrûmu günler; fikr-i ferdâ bilmez akşamlar!..” yurdudur.

Mehmet Âkif, Şark’ın tembelliğinden, cehaletinden ve taassubundan muzdarip olur; çök­müş ve kokuşmuşlukları “insaniyetin mehdi” olan Şark’a yakıştıramaz ve şaşkınlığını şöyle ifade eder:

İlâhî! Gördüğüm âlemi insâniyyetin mehdi?

Bütün umrânı târîhin bu çöllerden mi yükseldi? Şu zâirsiz bucaklar mıydı vahdâniyyetin yurdu? Bu kumlardan mı, Allâh’ım, nebîler fışkırıp durdu?

Bir zamanlar medeniyetin merkezi olan Şark, şimdi yabancıların işgali altındadır; ama bu du­rumdan kurtulmaya yönelik bir gayret de görülmemektedir. Âkif, Şark’ın perişan durumuna baktığında mazinin “yıkık bir rüya”dan başka bir şey olmadığını görür. Şark’ın geçmişini ha­tırlatır ve Allah’a “huzurundan ümitsiz mi dönsün?” diyerek O’ndan kurtuluş ümidini arzular: Cihânın Garb’ı vahşet-zâr iken, Şark’ında Karnak’lar, Herem’ler, Sedd-i Çin’ler, Tâk-i Kisra’lar, Havernak’lar, İrem’ler, Sûr-i Bâbil’ler semâ-peymâ değil miydi?

O mâziler, İlâhî, bir yıkık rüyâ mıdır şimdi?

Ne yapsın, nâ-ümid olsun mu Şark’ın intibâhından,

Perişân ruhumuz, hâib dönerken bâr-gâhından?

Mehmet Âkif, “Kişi Hissettiği Nisbette Yaşar[9] adlı şiirini “Gölgeler’e alırken yeniden yazmış ve adını “Şark” olarak değiştirmiştir. Şiirin birinci yarısında, ilk şeklin aynı olan sadece sekiz mıs­raı kalmış, ikinci yarı ise yeniden kaleme alınmıştır. O’na göre hayâsız, manevîyattan kopuk bir neslin bu millete verebileceği bir şey olmadığı gibi bu milletten alıp götüreceği çok şey vardır. O, ilimsizliğe, köksüzlüğe, taassuba, tembelliğe savaş açmış ve bütün bunları bir dev­leti çökerten en önemli sebepler olarak görmüş; değerlerine sahip ve ahlâkî açıdan üstün bir nesille her türlü kötülük ve sıkıntılardan kurtulacağımıza inanmıştır. 1918’li yıllarda Robert Koleji’nden yetişen bir kızın verdiği konferansta Mehmet Akif’ten “beyni sağır, gözü kör” ola­rak bahsetmesi üzerine, Âkif “Ne yapsam, neyle kurtarsam şu yatmış inleyen halkı?” mısraı ile başlayan “Bırak tahsili, evlâdım, sen ilkin bir hayâ öğren!” mısraıyla sona eren manzumesini yazar:

Evet, beynim sağırdır... Kâinâtım, çünki, hep feryâd...

İşitmem başka bir ses milletim eylerken istimdâd.

Gözüm görmez, evet, zîrâ mûhitim kapkaranlıktır;

Fakat sînemde imânım müebbed fecr-i sâdıktır.

Kör olmaz ağlayan gözler, sağırlaşmaz tutuşmuş beyn;

Yaşarmaz gözle yanmaz beyni hilkat addeder bir şeyn!

Geçilmez kahkahandan her tarafyangın içindeyken.

Yanan bir sîneden, lâkin, ne istersin? Nedir öfken?

Beraber ağlamazsın, sonra, kör dersin, sağır dersin. Bu hissizlikten insanlık hem iğrensin, hem ürpersin! Ne ibret, yok mu, bir bilsen kızarmak bilmeyen çehren? Bırak tahsîli, evlâdım, sen ilkin bir hayâ öğren!

I.Dünya Savaşı’nın başlaması ve akabinde Osmanlı topraklarında işgallerin baş gösterme­si üzerine Mehmet Âkif, hürriyet ve bağımsızlığın yeniden kazanılabilmesi için insanlara ümit aşılamak ve onları harekete geçirmek ister. Hürriyet kavgasının nasıl olacağını “Alınlar Terlemeli[10] [11] başlıklı şiirinde anlatır:

Desen bir kere “İnsânım!” kanan kim? Hem niçin kansın?

Hayır, hürriyetin, hakkın masûn oldukça insansın. Bu hürriyet, bu hak bizden bugün âheng-i sa’y ister: Nedir üç dört alın? Bir yurdun alnından boşansın ter.

Umar mıydın?11 şiiri, “Şimal Müslümanlarından Atâullah Behâeddin”in bir cümlesiyle su­nulur: “Odama girdim; kapıyı kapadım; ağlamaya başladım: O gün akşama kadar İslam’ın garibliğine, müslümanların inhitâtına ağladım, ağladım...” İslâmiyet’in yasakladığı hayâsızlık, vefasızlık, yalancılık, iki yüzlülük, cehalet gibi ahlâki çöküş içinde Müslümanlar, bağımsızlık­larını kaybetmişlerdir. Bu yüzden İslâm dünyasının içinde bulunduğu çöküşün tek sebebi Müslümanlardır:

Hayâ sıyrılmış, inmiş: Öyle yüzsüzlük ki her yerde...

Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde!

Vefâ yok ahde hürmet hiç, emânet lâfz-ı bî-medlûl;

Yalan râic, hıyânet mültezem her yerde, hak meçhûl.

Yürekler merhametsiz, duygular süflî, emeller hâr;

Nazarlardan taşan ma’nâ ibâdullâhı istihkâr.

Beyinler ürperir, yâ Rab, ne korkunç inkılâb olmuş:

Ne din kalmış, ne îman, din harâb, îman türâb olmuş!

Âkif’e göre ahlâkî çöküş, devletin ve milletin çökmesidir:

Mefâhir kaynasın gitsin de, vicdanlar kesilsin lâl... Bu izmihlâl-i ahlâki yürürken, durmaz istiklâl!

“Umar mıydın?” şiirinde kurtuluşun tek çaresi olan emek ve gayretin ne şekilde olması gerek­tiği açıkça söylenir ve Allah’ın yardımının ancak emek harcamaya bağlı olduğu vurgulanır:

Sen ey bîçâre dindaş, sanki, bizden hayr ümîd ettin;

Nihâyet, ye’se düştün, ağladın, ağlattın, inlettin.

Samîmî yaşlarında coştu rûhum, herc ü merc oldu;

Fakat, mâtem halâs etmez cehennemler saran yurdu.

Cemâ’at intibâh ister, uyanmaz gizli yaşlarla?

Çalışmak!.. Başka yol yok hem nasıl? Canlarla, başlarla.

Alınlar terlesin, derhal iner mev’ûd olan rahmet,

Nasıl hâsir kalır “tevfıki hakkettim” diyen millet?

İlâhî! Bir müeyyed bir kerim el yok mu, tutsun da,

Çıkarsın Şark’ı zulmetten, götürsün fecr-i maksûda?

Mehmet Ali’ye[12] şiirinde sözü edilen Mehmed Ali, Râtip Paşa’nın oğlu, Mehmet Âkif’in tale­besi ve aynı zamanda birinci Safahat’ın da ithaf edildiği gençtir. Bu şiir, kimilerine göre bir iç hesaplaşma kimilerine göre ise bir mersiye özelliği taşır:

Bir nüsha-i kübrâ idin, oğlum, elimizde:

Sen benden okurdun seni, ben senden okurdum.

Yüksekliğin idrâkimi yorgun bırakınca,

Kalbimle yetişsem diye, şâirliğe vurdum.

Şi’rin başı hilkatteki âheng-i ezelmiş...

Lâkin, ben o âhengi ne duydum, ne duyurdum!

Yıktım koca bir ömrü de, başkuş gibi, geçtim, Kırk beş yılın eyyâm-ı harâbında oturdum. Sen, başka ufuklar bularak, yükseledurdun; Ben, kendi harâbemde kalıp, çırpınadurdum!

Mağmûm iki üç nevha işittiyse işitti;

Bir hoşça sadâ duymadı benden hele yurdum.

Mehmet Akif, “Hâlâ mı Boğuşmak[13] adlı şiirine, “Birbirinize de girmeyin ki, ma’neviyâtınız sarsıl­masın, devletiniz gitmesin.” meâlindeki Enfal suresinin 46. âyetiyle başlamakta ve toplumun parçalanması durumunda zayıflayacağını, bir birine düşeceğini, milletin yok olabileceğini ifade etmektedir:

Sen! Ben! Desin efrâd, aradan vahdeti kaldır;

Milletler için işte kıyâmet o zamandır.

Şair, koparılmış yurtların sorumlusunu arar. “Balkanları biz herhangi bir fikrî temelden hare­ket ederek mi kaybetmiştik? Yoksa bu kayıpta asıl rol oynayan iradesizlik ve bununla beraber sen-ben ihtirasları mı idi? Birinci Dünya Savaşı’na niçin girmiştik? Panislâmizm veya Pan- türkizm gibi düşünce ve idealleri gerçekleştirmek mi istiyorduk? Yoksa bu da Alman men­faatlerinin, Alman hayranlığının; iktidarda bulunan İttihat ve Terakki liderlerinin ihtiras ve beceriksizliklerinin bir neticesi mi idi?”[14]

Post üstüne hem kavgaların hepsi nihâyet,

Hâlâ mı boğuşmak? Bu ne gaflet, ne rezâlet!

“Hürriyeti aldık!” dediler, gaybe inandık;

“Eyvah, bu baziçede bizler yine yandık!”

Mehmet Âkif’e göre “Turan mefkûresi”, Osmanlı devletinin parçalanmasında en büyük ve önemli sebeplerden birisidir. Şair, “Turancılık”a bir efsane gibi inananların birlik olmayışla­rına sitem eder. Böyle bir efsane edinmeseydik de o yurtları, bu idareciler sayesinde yine kaybedecektik:

Cem’iyyete bir fırka dedik, tefrika çıktı;

Sapsağlam iken milletin erkânını yıktı.

“Turan İli” namıyla bir efsane edindik;

“Efsane, fakat gaye!” deyip az mı didindik?

Kaç yurda veda etmedik artık bu uğurda?

Elverdi gidenler, acıyın eldeki yurda!

Mehmet Âkif, İslam âlemine bin yıldır hizmet edenin Türk milletinden başka bir millet ol­madığını bilmektedir. Kendisine “Üstad! Seni Türkçü görüyoruz” diyenlere “ne zannediyor­sun hiçbir kavmin Türk’e baş olmasına tahammül edemem” der. O, kavmiyetçi değildi; ama onun milliyetçiliği, başında Türk milleti olmak kaydıyla milyonlarca Müslüman’ı ihata etmek şeklindeydi.[15]

Ümitle ümitsizlik arasında bir ruh hali yaşayan Akif, “Hüsran[16] şiirinde, İslâm dünyasının sa­hipsizliğinden dolayı üzgündür:

Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı, / İslâm’ı uyandırmak için haykıracaktım.

diyen şair, aslında hayatı boyunca Müslümanları uyandırmak için İslam’ı haykırmıştır. Bir yandan hürriyet arayışı, bir yandan işgale karşı direniş; bir yandan devletin yıkılışı ve bir yan­dan da yeni devletin kuruluşu onun karamsarlığına zemin hazırlar. Oysa onun döneminde milletinin hislerine onun kadar tercüman olan başka bir şair yoktur. Feryadını şiirlerine gö­men şair, kendi acizliğinden dolayı şikâyet eder ve zaman içinde susmayı yeğler:

Feryâdımı artık boğarak, na’şını, tuttum, Bin parça edip şi’rime gömdüm de bıraktım;

Seller gibi vâdiyi enînim saracakken, Hiç çağlamadan, gizli inen yaş gibi aktım.

Şair, dünyadan el etek çekip susmanın memnuniyetini değil, davanın sahipsiz kalışının hüs­ranını duymaktadır:

Yoktur elemimden şu sağır kubbede biraz;

İnler “Safahât”ındaki hüsran bile sessiz!

“Hüsran” şiiri, “Gölgeler”in ilk şiiri olması bakımından manidardır. Şairin bu kitaptaki manzu­melerinin karakteristiğini özetler. Daha önce yazdığı kitaplarda yer alan şiirlerdeki karamsar psikolojisinin de şair tarafından bir itirafıdır.[17]

İslâm dünyasındaki birtakım karışıklıkların devleti batışa sürüklediğini haykıran Mehmet Âkif, “Yeis Yok[18] şiirinde umutsuzluğu ortadan kaldırır. Şiirinin başına Hicr suresinin 56. âyetinin “Dalâile düşmüşlerden başka kim Tanrı’sının rahmetinden ümîdini keser?” meâlini alır ve ümitsizliğin Allah’a küfür anlamına gelen fikrini bu âyete dayandırır. Şair, ümidini, azmini, mücadele gücünü yitiren bir insanın veya bir toplumun karşı karşıya kalacağı karanlığı tasvir ederek şiirine giriş yaptıktan sonra “ye’s” ile “tevhid”in bir arada olamayacağını, bu durumun “mülhidlik” yani dinsizlik, sapıklık olduğunu ifade eder:

Ey, Hakk’a taparken şaşıran, kalb-i muvâhhid!

Bir sîne emelsiz yaşar ancak o da: Mülhid.

Birleşmesi kâbil mi ya tevhîd ile ye’sin

Hâşâ! Bunun imkânı yok elbette bilirsin.

Öyleyse neden boynunu bükmüş, duruyorsun?

Hiç merhametin yok mudur evlâdına olsun?

Mehmet Âkif, Müslümanların bütün olumsuz durumlara rağmen Allah’tan ümit kesmeme­leri gerektiğini, önceki nesillerin kendilerine ümit telkin etmediğini, bu durumun İslâm’a aykırı olduğunu ve Müslümanların azmini kırdığını söyler. Gençliğe birlik ve dayanışmayı aşılamak, onları gelecekten ümitli kılmak gerekir. Onlar, gelecekten ümitsiz ve ye’s içinde olurlarsa milletin bekâsı da tehlikeye girer. Gençlere hayatın güzelliği, geleceğin parlaklığı telkin edilmezse, onların ruhunu karartır ve “mel’un aşı” onları uyuşturur:

Doğduk, “Yaşamak yok size!” derlerdi beşikten;

Dünyâyı mezarlık bilerek indik eşikten!

Telkîn-i hayât etmedi aslâ bize bir ses;

Yurdun ezelî yasçısı baykuş gibi herkes,

Ye’sin bulanık rûhunu zerk etmeye baktı;

Mel’un aşı bir nesli uyuşturdu, bıraktı!

Şair, önce “Devlet batacak!” çığlığı beyninde öter de, / Millette bekâ hissi ezilmez mi? Nerde! / “Devlet batacak!” İşte bu öldürdü şebâbı” dedikten sonra bu devlet, “batmazdı”,“batmadı”, “bat­mayacaktır” ifadeleriyle ümit telkin eder. “Uluyan ye’si gebert”meyi ve “azmi uyandır”mayı emreder:

Batmazdı, hayır batmadı, hem batmıyacaktır;

Tek sen uluyan ye’si gebert, azmi uyandır.

Azmin uyanmasını ve canlanmasını da iman üfleme, yenilemeye, ümidini davrandırmaya dayandırır:

Kâfi ona can vermeye bir nefha-i îman;

Davransın ümidîn; bu ne haybet, bu ne hirman?

Karanlıklardan tek çıkış yolu olarak Allah’a dayanmayı, sa’ye sarılmayı, hikmete râm olmayı görür:

Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol...

Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.

“Azimden Sonra Tevekkül”[19] şiirinde Mehmet Âkif, tevekkülün nasıl anlaşılması ve uygulan­ması gerektiğini vurgular. Âl-i İmran Sûresi “Bir kerre de azmettin mi, artık Allah’a dayan...” 159. âyetinin yorumu olarak şiirini kaleme alan Âkif, asırlardır Allah’a dayanan Müslüman­ların, insanlığın gerisinde kaldığını iddia ederek bütün bunların bir “efsane” olduğunu iddia eden, tembelliğine bahane arayan ve içine düştüğü olumsuz şartları Allah’a güvenmeye bağlayan bir kişinin konuşmasıyla şiirine başlar:

-”Allah’a dayanmak mı? Asırlarca dayandık!

Düşdükse bu hüsrâna, onun nârına yandık!

Yetmez mi çocukluktaki efsâneye hürmet?

Dersen ki: Ufuklarda bir aydınlık uyansın;

Mâzîyi ateş vermeli, baştan başa yansın!

Şaşkınlık olur köhne telâkkîleri ihyâ;

Şeydâ-yı terakkî, koşuyor, baksana dünyâ.

Elverdi masal dinlediğim bunca zamandır;

Ben kanmıyorum, git de sen aptalları kandır!”

Mehmet Âkif’i temsil eden ikinci kişi, insan iradesine ve azmine işaret ederek Müslümanların asırlardır Allah’a değil “evhama” dayandığını, “tevekkül”e yanlış manalar verdiğini söyler:

-Allah’a değil, taptığın evhâma dayandın;

Yandınsa eğer, hakk-ı sarîhindi ki yandın...

“Allah’a dayandım!” diye sen çıkma yataktan... Ma’nâ yı tevekkül bu mudur? Hey gidi nâdan!

İradî bir felç ile azmimizi felçli hale getirdiğimizi söyleyerek tembellikten kurtulmamız ge­rektiğini, Allah’ın insana irade verdiğini ve çalışmayı emrettiğini vurgular:

vurgular:

Meflûc ederek azmini bir felc-i irâdî,

Yattın, kötürümler gibi, yattın mütemâdî!

Mâdem ki didinmez, edemez, uğraşamazsın;

İksîr-i bekâ içsen, emîn ol, yaşamazsın.

Mehmet Âkif, “Süleyman Nazif’e[20] şiirine Süleyman Nazif (1870-1927)’in Malta sürgünlüğü sırasında yazdığı bir şiirinin beytiyle giriş yapar:

“Rûhum benim oldukça bu îmanla berâber

Üç yüz sene, dört yüz sene, beş yüz sene bekler.”

Mehmet Âkif’in bu şiirini yazma sebebi Süleyman Nazif’in yanlış sabır telakkisi olarak düşü­nülen “beklemek” sözüne itiraz etmek ve sürgündeki dostuna ümit telkin etmektir:

Beş yüz sene bekler mi? Nasıl bekleyeceksin?

Rûhun da asırlarca bu hüsrânı mı çeksin?

Süleyman Nazif, “İstanbul’un 23 Kasım 1918’teki işgaline, ertesi günü yayınladığı “Kara Bir Gün” adlı makalesiyle karşı çıkmış” bir şahsiyettir.[21] Âkif, Süleyman Nazif’in Doğu’nun içinde bulunduğu durumdan kurtulamayacağından doğan ümitsizliğe karşı çıkar:

Ey, tek karagün dostu, bu hicran-zede yurdun!

Sen milletin âlâmını dünyâya duyurdun, En korkulu günlerde o müdhiş kaleminle... Takdîs ederiz nâmını... Lâkin, beni dinle:

Mehmet Âkif, şiirinin bu bölümüne “Nazif, kahraman bir vatanperverdi. Bu hakikat kendisinin birkaç defa hayatını istihkarıyla sabittir.” şeklinde bir dipnot koyar.

Aslında Süleyman Nazif’in şiirinde geleceğe ait bir ümitsizlik yoktur. O da Âkif gibi düşü­nerek Doğu’nun bir diriliş gerçekleştireceğine inanır. Âkif, “Süleyman Nazif’e” şiirinde, İslâm dünyasının durumundan dolayı hissettiği umutsuzluk ile İslâm’ın getireceği kurtuluşa olan inancını karşı karşıya getirir. Allah’ın vaat ettiği hakkın çok kısa bir zamanda gerçekleşeceğini vurgular:

“İslâm’a göz açtırmayacak, dersen, o kâbûs”

Mâdâm ki Hakk’ın bize va’dettiği haktır,

Şark’ın ezelî fecri yakındır, doğacaktır

Âkif’in ümit aşılayan coşkulu söyleyişlerinden sonra, ideali olan İslâm âleminin birliği şu di­zelerle dile getirilir:

Saldırsa da kırk Ehl-i Salîb ordusu, ko1 kol,

Dört yüz bu kadar milyon esîr olmaz, emîn ol.

Mehmet Âkif, “Bülbül[22] şiirini “Basri Bey Oğlumuza” diyerek Hasan Basri Çantay’a ithaf eder. Şiirinin sonuna bir açıklama ekler: “Bu manzume yazılırken Yunan istilası altındaki toprakları­mıza, hususiyle Bursa’ya dair elim haberler geliyordu.” Âkif, kendini anlatan lirik ve etkileyici bir ifadeyle şiirine başlar. Mustarip bir ruh hâli içindeki şair, bu hâlden kurtulmak amacıyla tabiata çıkmıştır. Bir süre sonra da akşam olup ortalık kararmış; tabiata derin bir sessizlik çökmüştür:

Bütün dünyâya küskündüm, dün akşam pek bunalmıştım;

Nihâyet, bir zaman kırlarda gezmiş, köyde kalmıştım.

Şehirden kaçmak isterken sular zâten kararmıştı;

Pek ıssız bir karanlık sonradan vâdîyi sarmıştı.

Işık yok yolcu yok ses yok, bütün hilkat kesilmiş lâl...

Bu istiğrâkı tek bir nefha olsun etmiyor ihlâl.

Şair, maziyle ilgili birçok hatırayı aklına getirdiği sırada, karanlık içinden bir bülbül feryat etmeye başlar. Az önce derin bir sessizlik içinde bulunan tabiat coşar; vadide bülbülün inle­mesi yankılanmaya başlar. Ağaçları, taşları ürperten bülbülün bu yakıcı nağmeleri, mahşer gününde çalınacak olan Sûr’a benzetilir:

Taşarken haşrolup beynimden artık bin müselsel yâd,

Zalâmın sînesinden fışkıran memdûd bir feryâd,

O müstağrak o durgun vecdi nâgâh öyle coşturdu:

Ki vâdîden bütün, yer yer, eninler çağlayıp durdu.

Ne muhrik nağmeler, yâ Rab, ne mevcâ mevc demlerdi:

Ağaçlar, taşlar ürpermişti, gûyâ Sûr-i Mahşerdi!

Şair, gecenin sessizliği içinde acıklı bir sesle figan eden bülbülle hasbihale başlar. Eşi, yuvası olduğu ve üstelik özlemle beklediği bahar geldiği, zümrüt bir tahta sahip olduğu halde kı­yametler kopararak öten bülbülün bu hâlinin sebebini anlamaya çalışır:

-Eşin var, âşiyânın var, bahârın var, ki beklerdin;

Kıyâmetler koparmak neydi, ey bülbül, nedir derdin?

O zümrüd tahta kondun, bir semâvî saltanat kurdun;

Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun.

Yemyeşil bir vadide pek çok gülün bulunduğu kıpkızıl bir gül bahçesinde dolaşan bülbül, herhangi bir kayda, bağa sığmayan pervasız ruhuyla uçarak başka ufuklara gidebilir. Onun bu özgür hayatı, hür olanların bu dünyadaki en muhayyel gayesidir. Şair onun bir damlacık göğsünde bir okyanusun coşup çağlamasının sebebini sorar:

Bugün bir yemyeşil vâdî, yarın bir kıpkızıl gülşen, Gezersin, hânümânın şen, için şen, kâinâtın şen. Hazansız bir zemîn isterse, şâyed ıûh-i ser-bâzın, Ufuklar, bu’d-i mutlaklar bütün mahkûm-i pervâzın.

Değil bir kayda, sığmazsın - kanatlandım mı - eb’âda;

Hayâtın en muhayyel gâyedir ahrâra dünyâda.

Neden öyleyse mâtemlerle eyyâmın perîşandır?

Niçin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır?

Gecenin sessizliği içinde acıklı bir sesle figan eden bülbülle kendisi arasında bir karşılaştırma yapan şair, ülkenin içinde bulunduğu kötü durum nedeniyle asıl feryat etmesi gerekenin kendisi olduğunu ifade eder. Bülbülün beklediği bahar er geç gelecektir, bu yüzden feryat etmesine gerek yoktur. Ayrıca, bulunduğu yerden memnun kalmazsa başka diyarlara da gi­debilir. Oysa Âkif için böyle bir durum söz konusu değildir:

Hayır, mâtem senin hakkın değil... Mâtem benim hakkım:

Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!

Bahar mevsimi olmasına rağmen işgal altındaki memlekete sonbahar havası hâkimdir. Teselliden nasibi olmayan şair, öz yurdunda evsiz barksız bir serseri gibidir. Ne acıdır ki Doğu’nun vefasız, kansız evladı, ecdadın toprağını Batı’ya baştanbaşa çiğnetmiştir. Selahat- tin Eyyubiler’in, Fatihler’in yurduna karmaşa hâkim olmuş; ezan yerine çan sesi duyulmaya başlamıştır:

Tesellîden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;

Bugün bir hânümansız serserîyim öz diyârımda!

Ne hüsrandır ki: Şark’ın ben vefâsız, kansız evlâdı, Serâpâ Garb’a çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı! Hayâlimden geçerken şimdi; fikrim herc ü merc oldu, Salâhaddîn-i Eyyûbî’lerin, Fâtih’lerin yurdu.

Ne zillettir ki: Nâkûs inlesin beyninde Osmân’ın;

Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ’nın!

Ne acıdır ki eskiye ait bütün kudretler, kuvvetler toprak olmuş; Yıldırım Beyazıt Han’ın ma­bedinden sadece çökük bir kubbe kalmış; Orhan Bey’in muazzam kabri kötülüklerle çiğnen­miştir. Ne haybettir ki dinin vahdet yeri taş taş devrilip sığınaksız kalan milyonlarca dindaş perişan bir hâlde sürünmekte; İslâm’ın kutsal mekânında yabancılar dolaşmaktadır. Ülkenin bu kadar kötü bir hâlde bulunduğu bu zamanda matem bülbülün değil, şairin hakkıdır:

Ne hicrandır ki: En şevketli bir mâzî serâb olsun;

O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!

Çökük bir kubbe kalsın ma’bedinden Yıldırım Hân’ın;

Şenâ’atlerle çiğnensin muazzam Kabri Orhan’ın!

Ne haybettir ki: Vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş, Sürünsün şimdi milyonlarca me’vâsız kalan dindaş! Yıkılmış hânümalar yerde işkenceyle kıvransın;

Serilmiş gövdeler, binlerce, yüzbinlerce doğransın!

Dolaşsın, sonra, İslâm’ın harem-gâhında nâ-mahrem...

Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!

Şairin “Leylâ[23]da İslâm’ın kurtuluşu için çağırdığı “cândan yakın cânân” sözü, İslâm dünyasına dünyadaki varlık sebebinin ne olduğunun ve ne için savaştığının çağrışımıdır. “Leylâ” kurtu­luşun sembolü; “Mecnûn” ise kurtuluşu bekleyen İslâm âlemidir:

Gel ey Leylâ, gel ey candan yakın cânan, uzaklaşma!

Senin derdinle canlardan geçen Mecnun’la uğraşma!

Bu milletin en kahraman, en gürbüz evladı kurban olmuş ve onun uğrunda feda edilmiştir. Yüz binlerce sönmüş yurt, onun için yanmış; onun uğruna insanlar katledilmiş, zindanlara atılmıştır. Bütün bunlar İslâm’a helâl olsun; yeter ki ümitsizlik istilâ etmesin:

Düşün: Bîçârenin en kahraman, en gürbüz evlâdı,

Kimin uğrunda kurbandır ki, doğrandıkça doğrandı?

Şu yüz binlerce sönmüş yurda yangınlar veren kimdi?

Şu milyonlarca öksüz, dul kimin boynundadır şimdi?

Kimin boynundadır serden geçip berdâr olan canlar?

Kimin uğrundadır, Leylâ, o makteller, o zindanlar?

Helâl olsun o kurbanlar, o kanlar, tek sen ey Leylâ, Görün bir kerrecik, ye’s etmeden Mecnûn’u istîlâ.

Müslümanlar, Balkan Savaşlarından Kurtuluş Savaşı’na kadar büyük sıkıntılar çekmişlerdir. Kendilerine vaat edilen İslâm’ın o güzel günlerinin gelmesi lâzımdır. Cemaatlerin ona köle, Kâbelerin hacle, âlemlerin ise cihâz olduğu “Leylâ”, yıllarca mesnevilerde sevgiliden vefa bekleyen Şark dünyasının âşığı, güneşidir. Dolayısıyla Leylâ, İslâm’ın geleceğidir. Bu kadar nazlanmaya bir son vermek gerekir. Bir an önce gel ki Allah’tan şu yanmış yurda sonsuz bir bahar gelsin:

Cemâ’atler kölendir: Kâ’be’ler haclen... Gel ey Leylâ;

Gel ey candan yakın cânan ki gâiblerdesin, hâlâ!

Bu nâzın elverir, Leylâ, in artık in ki bâlâdan,

Müebbed bir bahâr insin şu yanmış yurda, Mevlâ’dan.

Şair, hem İslâm dünyasının kötü durumunu tasvir etmekte hem de ülkesinin kurtulması için Allah’tan yardım dilemektedir. Fazıl Gökçek,[24] Mehmet Âkif’in 1912-1918 yılları arasında yazdığı şiirlerde savaşların, İslâm dünyasındaki tesirlerini konu alan şiirlerde ümitsizlik ve yılgınlık ile ümit ve azmin bir arada olduğunu; savaşların yapmış olduğu tahribatın tasvir edildiği şiirlerde şairin genellikle karamsar bir psikoloji içinde olduğunu; ancak bu karam­sarlığın sürekli olmadığını şairin İslâm dünyasının bütün olumsuzluklara rağmen bir dirilişi gerçekleştireceğine dair inancının hep var olduğunu söyler.

Mehmet Akif’in Mısır’dayken Yazdığı Şiirleri

“Firavun ile Yüz Yüze” (1923), “Vahdet” (1924), “Gece” (1925), “Hicran” (1925), “Secde” (1925), Hüsam Efendi Hoca” (1925), Şehidler Abidesi İçin” (1924), “Bir Gece” (1928), “Bir Ariza” (1929),

Ne Eser Ne de Semer (1930), “Derviş Ahmed” (1930), “Said Paşa İmamı” (1931), “Sanatkâr” (1933) ile Safahat’a almadığı “Şarkın Yegâne Dâhî-i San’atine” (1930) ve “İkinci Ariza” (1932) şiirleri onun Mısır’da yazdığı şiirlerdir. Ayrıca “Resmim İçin” (1931), “Nefs-i Nefis” (1932), “Yaş Altmış” (1932), “Nerdesin” (1932), “Tek Hakikat” (1933), “Hayat Arkadaşıma” (-?), Safahat’a alın­mayan “Kıt’a” (1935), “Kasr-ı Gülşen” (1935), “Resmimin Arkasına” (1935), “Resmim İçin” (1935) gibi kıt’aları da Mısır’da iken yazdıklarıdır.

Abbas Halim Paşa’nın davetiyle Mısır’a giden Mehmet Âkif, 1925’ten itibaren Mısır’da kalıcı olarak ikamet etmeye başlar ve bu süre içinde ruh hali tamamen değişir. Türkiye’de son yaz­dığı şiirler olan “Bülbül” ve “Leylâ”dan da görüldüğü gibi idealinin gerçekleşme ihtimalinin ortadan kalkması onda bir değişime yol açar. Bu değişimi gösteren şiirler, “Hicran”, “Gece”, “Secde”, “Bir Gece”, “Said Paşa”, “Hüsam Efendi Hoca” ve “Sanatkâr”dır. Şiirlerinde kendi dert­lerini anlatan, sosyal konular yazan, toplum meselelerini ele alan, âyet ve hadis yorumlarıyla dinî konuları işleyen Akif’in yerine şahsî konulara yer veren mistik bir Âkif vardır. Farklı bir ruh haliyle kendi içine yönelmiş, Allah’a sığınmış, O’nunla söyleşmiştir.

Gece”, “Hicran” ve “Secde” adlı şiirler, Mısır’da beşer gün arayla arka arkaya yazılmışlardır. Bu şiirler, Âkif’in cemiyet mistisizminden ferdî mistisizme geçişin güzel örnekleri olarak kabul edilir. Fazıl Gökçek’e göre[25] bu şiirleri Mehmet Âkif’in çok kısa süren bir ruh halinin tezahürü olarak değerlendirmek gerekir ve sadece bu üç şiirden yola çıkarak hayatının son yıllarında tasavvufa yöneldiğini söylemek doğru değildir. “Gece”de Allah’ın tecellisine mazhar olama­ma acısı, “Hicran”da Allah’a ulaşmak ve Allah’ın kalpte tecellisi için tutulan yol, “Secde”de ise Allah’ın vahdet şarabı ile kendinden geçmiş bir hâlde iken bu coşkuya katılamamanın verdi­ği ıstırap yer alır.

Nurettin Topçu ise[26] Âkif’in önceleri mistik olmadığını, vahdet-i vücuda inanmadığını ancak yurdundan ayrılıp Mısır’a gittikten sonra Eflatunları, Mevlanaları mest eden mistisizmin or­taya çıktığını; “Gölgeler”deki son şiirlerinde vahdet-i vücûdun değilse de vahdet-i şuhûdun mertebesine ulaştığını söyler. Ona göre “Asım”dan sonra “Gölgeler”in peyda olması bir bakı­ma hakikat âleminden dünyamıza uzanan gölgelerdir ve Akif, “Gölgeler”iyle yeniden ve yep­yeni bir hüviyetle dünyaya gelmiştir. Böylece “Gölgeler”de, “ahlâkî milliyetçilik ve din davaları, şimşekli, yıldırımlı, fırtınalı bir âlem içinde vecdin lisanı ile hakikatin sanki bizzat kendi diliyle halledildi. İstiklal Harbi’mizi hazırlayan felaket, bu yeni vahyin sebebi olmuştu.”

Orhan Okay, Mehmet Âkif’in Mısır’da yazdıklarını “gerçekleşmeyen bir idealin verdiği ümitsiz­likle vatandan uzak yaşamaya mecbur bir halet-i ruhiyenin doğurduğu bedbin şiirler[27] olarak nitelendirir.

Sezai Karakoç, Âkif’in Mısır’da yazdığı şiirleri için “denize yaklaşmış bir nehrin psikolojisini ta­şır. Ölümün gölgesi vurmuştur bu hayat şiirlerinin üstüne. Hayattan ve zamandan kopuş, me­tafiziğin kendini duyuruşudur bu dönem. Bir ehram, bir Firavun anıtı önünde faniliği elle tutar gibi yoklar. Sonra tasavvuf içinde avunuş gelir... Bu metafizik örneklerde bile, bir nehrin denize

karışırken faydalılığını kaybetmeyişi gibi. Akif de faniliğe sosyal açıdan bakar; zulmün ebedileş­meyeceğini, sonsuzluğu yalnız dinin kucaklayabileceğini görür ve artık olaylara sırt çevirerek mutlak içinde erir.”[28] der.

Firavun ile Yüz Yüze[29]Fahru’n-nisâ Emîre Hadîce Hanımefendi Hazretlerine”[30] şeklinde bir ithafla başlar. Bilindiği gibi Emire Hadice Hanımefendi, Abbas Halim Paşa’nın eşidir ve Meh­met Akif’in Mısır’da ikameti esnasında ona yakın davranmıştır.

Mehmet Âkif, zulüm altında ezilen mazlumlar adına Firavun’u sorgular. Sezai Karakoç’a göre Mehmet Akif, bu şiirde sosyal plânda faniliği değerlendirir ve zulmün asla ebedileşemeye- ceğini, sonsuzluğun dinî inanç ve tasavvufî bakış açısıyla kazanılabileceğini vurgular.[31] Fazıl Gökçek’e göre bu şiir, Akif’in 1923’ten sonra yazdığı şiirler içerisinde kendi beninden söz etmediği ve dolayısıyla bir bakıma sosyal bir muhteva taşıyan ender manzumelerdendir.[32] Himmet Uç’a göre de Mehmet Âkif’in Mısır’da yazdığı şiirlerinde kişiliğinin izlerini taşıyan bakış açıları görülür. [33]

“Firavun ile Yüz Yüze”, İkinci Amnofis’in ehramına yaptığı bir gezinin hikâyeleşmesidir. Şiirde Nil nehrinde yelkenlilerle yapılan gezi, geçmişe yapılan yolculuğun başlangıcı olur:

Şu bağlı yelkeni çözsek de, nehri altıyarak

Biraz da karşıki vâdîye doğru yollansak.

Güneş çocuk: Yoracak hâli yok sular durgun;

Gelin gecikmeyelim, tam zamânı yolculuğun.

Kürekler işlesin öyleyse, durmadan gideriz.

“Nil-i mübarek”, firavunlar döneminde yapılan tarihî eserlere yıllarca eşlik etmiş; firavunların işledikleri suçlara hissiz kalmıştır:

Fakat, bu “Nîl-i Mübârek” mezar kadar hissiz:

Bütün sevâhili boğmuş, gömerken emvâcı, Ne vardı bir acı duysaydı? Şöyle dursun acı, Huzûr içinde, sanırsın ki ninniler duyuyor. Semâyı altına sermiş, derin derin, uyuyor.

Gezi sırasında firavuna çeşitli şekillerde hitap eden Mehmet Âkif, mumyanın özel bölümün­deki görünüşünü şöyle anlatır:

Benekli kırmızı benziyle parlayan lâhdi.

Açıktı üstü, kapak, şimdi, bir kalın camdı;

Başında düğme de varmış ki, asrın evlâdı, Koşup bükünce, ziyâ huzme huzme fışkırararak Göründü, kalkamaz olmuş, zavallı bir hortlak!

Şiirde, firavunun yaşadığı dönemde yaptığı kötülükler uzun uzun anlatılır. O, boynunu sa­dece kendi bekâsı ve kendi nefsine eğmiş, insanlığa huzur vermemiş ve onlara ölmeden önce hayatı cehennem yapmıştır. İnsanlar korkudan onun heykelini tavaf etmişler, kendisine tapmışlar ve “Rabbune’l-a’lâ!” demişlerdir. Himmet Uç’a göre,[34] cesedin tasviri natüralist bir tablodur. Âkif’in bakışı optik, çok net ve ayrıntılıdır. O, şair gibi değil, romancı gibi görmesini bilir. Uluhiyyet’e karşı olumsuz bir tavır sergileyen firavun, lanetli bir şöhret kazanmıştır.

Firavun kendisine hitap edilen ama konuşmayan birisidir. Mehmet Âkif, vaka içindedir. Fira­vunu eleştirir; onun hayat felsefesini, yaptığı zulümleri anlatır ve yanlış beka anlayışını eleş­tirir. Firavun, Allah’ın ezel kanunu karşısında çürüyüp leş haline gelmekten kurtulamamıştır:

Bileydim, ey koca Mısr’ın ilâh-i üryânı!

Mezâra, heykele âid bütün bu velveleler,

Bekân için mi hakîkat? Merâmın oysa, heder!

Evet, bütün beşerin hakkıdır bekâ emeli;

Fakat bu hakkı ne taştan, ne leşten istemeli!

Mehmet Âkif “Vahdet[35] adlı şiirinde Huzeyfet-ül Adevî’nin başından geçen tarihî bir olayı onun ağzından anlatır. Olay bittikten sonra şair, vaka örgüsüne bir şahıs, bir sosyal eleştir­men olarak girer. Hikâyedeki olayla bağlantı kurarak insanımızı eleştirir. Ölümle pençeleşir­ken bile şahsî menfaat fikrinden arınmış insanların yerine tefrika zehiriyle şaşırmış insanlar etrafı almıştır. İnanç birliği gerekirken toplum parça parça olmuştur.[36]

“Gece”[37] şiiri, “Üstâd-ı hakîmim Ferid Beyefendi’ye” şeklinde bir ithafla başlar. Burada sözü edi­len Ferid Beyefendi, Mehmet Akif’in arkadaşı Ömer Ferit Kam’dır. Âkif’in tasavvuftan besle­nerek mistik duygularla kaleme aldığı bir münacat şiiridir. Şiirin ilk bendinde bütün varlık­ların kendi dilleriyle Allah’ı tespih etmeleri anlatılır. Şiirde gök cisimlerinin güneşle; insanın Allah’la ilişkisi arasında bir benzerlik kurulur. Kâinatın yaratılışı sırasında güneşten kopmuş parçacıklardan meydana gelen gök cisimleri, bu kopuşun verdiği şaşkınlıkla sürekli hareket halindedir. Şair de aynı şekilde Allah’tan ayrılmış olmanın şaşkınlığı içindedir. Şairde Allah’ın tecellisine mazhar olamayışından kaynaklanan bir hüzün vardır. Şiirde kâinattaki esrarengiz oluşumu ve ilahî tecellileri konu alan şiirde derin bir vecd ve istiğrak terennüm edilir:

Bütün kandillerin tehlîle dalmışlar... Şaşırdım ben:

Nasıl ma’bed ki sun’un, sermedi bir secde gökkubben!

Kapanmış, titriyor dünyâların haşyetle karşında;

Melekler, sanki baş kesmiş durur dâmân-ı Arş’ında.

Ne rengâreng ubûdiyyetle, yâ Rab, herc ü merc âfâk:

Karanlıklar, ışıklar, gölgeler, lebrîz-i istiğrâk.

Bu istiğrâk uyandırmaz mı, devrettikçe, ekvânı,

Perişan rûhumun inler harâb evtâr-ı îmânı.

Perîşan: çünkü, yükselmiş değil feryâd-ı gümrâhım;

Şu mahşer mahşer envârın biraz yol verse, Allah’ım!

Şairin ruhu manevi anlamda perişan ve ihtiyaç içindedir. Bu durumu “Benim bîçâre gölgem çırpınır bir damla toprakta” mısraıyla ifade eder:

Evet, milyarla âlem vecde gelmiç bu’d-i mutlakta;

Benim bîçâre gölgem çırpınır bir damla toprakta!

Samîmîdir bütün gûş ettiğin âvâz hilkatten,

Niçin gözyaşlarım haybetle dönsün sermediyyetten?

Âkif, kendisini bir “gölge” olarak niteler. Bu durum tasavvufun varlıkların Allah’ın yeryüzün- deki gölgeleri olduğu düşüncesiyle ilgilidir:[38]

Diyorlar, hep senin şemsinden ayrılmış, bu ecrâmı...

İlâhî, onların bir ân için olmazsa ârâmı;

Nasıl dursun, benim bîçâre gölgem, senden ayrılmış?

Güneşlerden değil, yâ Rab, senin sînenden ayrılmış!

Henüz yâdındadır bezminde medhûş olduğum demler;

O demlerdir ki yâdından kopar beynimde bin mahşer!

Bu şiir, şairin evren tasavvurunun parçalanması demektir. Varlığın birliği yani vahdeti vücut felsefesi şairde varlığın dağılması ve parçalanması sonucunu doğurmuştur.[39]

Aşağıdaki mısralarda şairin dile getirdiği ümitsizlik, ömrü boyunca gerçekleşmesi için müca­delesini verdiği Müslümanların dünyevî birliğine dair bir ümitsizliktir:

Ömürler geçti, sen yoksun, gel ey bir tânecik Ma’bûd,

Gel ey bir tânecik gâib, gel ey bir tânecik mevcûd!

Ya sıyrılsın şu vahdet-gâhı vahşet-zâr eden hicran,

Ya bir nefhanla serpilsin bu hâsir kalbe itmînan.

Hayır, îmanla, imtînanla dinmez rûhumun ye’si:

Ne âfâk isterim sensiz, ne enfüs, tamtakır hepsi!

Â’raf sûresinin 72. Ayetinde, insanoğluna “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sorusunun yönel­tildiği “Bezm-i Elest”e telmih yapılır:

Senin mecnûnunum, bir sensin ancak taptığım Leylâ;

Ezelden sunduğun Şehlâ-nigâhın mestiyim hâlâ!

Gel ey sâkî-i bâkî, gel, Elest’in yâdı şâd olsun:

Yarım peymâne sun, bir cür’a sun, tek aynı meyden sun!

Şair, Bezm-i Elest’ten beri ayrı düştüğü Tanrı’sına kavuşmak, yakınlaşmak arzusunu dile geti­rir. Bu, şiiri sürükleyen ana tema olur.

Hicran[40] şiirinde Allah’a kavuşma arzusu dile getirilir. Şiirde vahdet-i vücutçu tasavvuf anla­yışında olduğu gibi insanın Allah’la bir olması veya Allah’ta yok olması söz konusu değildir. Aksine Allah’ın insanın kalbine bütün varlığıyla yerleşmesi veya tecelli etmesi arzusu vardır. Şair bu arzusunun gerçekleşmesi için hazırlık yapar. Bir mabede benzettiği kalbini Allah’ın ziyareti için hazırlar, bir seccade serer ve bir kandille aydınlatır. Ancak bütün bu hazırlıklar, Allah’ın kendisinden iyice uzaklaşmasına sebep olur. Allah’ın insanın kalbinde tecelli etmesi için orası bütün maddi varlıklardan arınmalıdır.[41] Hatasını anlayan şair, kalbini bütün maddi varlıklardan arındırır ve Allah’a seslenir.

Ne yanlışmış hesâbım: Hiç kapımdan geçmez oldun bak!

İlâhî! Söktüm attım, işte hücrem şimdi çırçıplak:

Ne âfâkında tek kandil, ne mihrâbında seccâde;

Ezelden bildiğin toprak bütün varlıktan âzâde.

“Hicran” şiiri “Güneşler geçti, aylar geçti, artık gel ki, mihmânım, / Şuhûdundan cüdâ îmanla yoktur kalmak imkânım” beytiyle biter. “Secde” şiiri, “Şuhûdundan cüdâdır, çok zamanlar var ki, îmânım; / Bu vahdet-zâra - gûyâ! - geldim amma bin peşîmânım” beytiyle başlar. Bu yüzden “Secde”yi “Hicran”ın devamı gibi düşünmek mümkündür.[42]

Secde[43] şiirinde şairin Allah’ın varlığını içinde hissetme arzusu ve bu arzuya kavuşmak için gösterilen çaba ve bekleyişi anlatılır. Bütün varlık âlemi Allah’ın sunduğu vahdet şarabı ile sar­hoş bir haldeyken bu coşkuya katılamayan şair, sıranın kendisine gelmesini beklemektedir:[44] Bu vahdet-zâra dün baktım: Ne meyhâneydi cûşâcûş!

Bugün rindânı gördüm: Başka bir peymâneden bî-hûş.

Bütün dünyâ serilmiş sunduğun vahdet şarâbından;

Ben’im mest olmıyan meczûbun, Allah’ım, benim meydan!

Bırak, hâsir kalan seyrinde mi’râcım devâm etsin;

Rükû’um yerde titrerken, huşû’um Arş’ı titretsin!

İlâhî! Serserî bir damlanım, yetmez mi hüsrânım?

Bırak taşsın da coştursun şu vahdet-zân îmânım.

Bırak hilkatte hiç ses yok bırak meczûbunun feryâd...

Bırak tehlîlim arnk dalgalansın, herçi-bâd-âbâd!

Kıyılmaz lâkin, Allah’ım, bu gaşyolmuş yatan vecde...

Bırak, “hilkat”le olsun varlığım yek pâre bir secde!

Konusunu Abdülhamid devrinden alan “Hüsam Efendi Hoca[45] padişaha bile iltifat etmeyen, onun davetlerine gitmeyen izzetli bir hocanın hayata bakış açısının hikâyesidir. “Hüsam Efendi Hoca”ya ad olan Hoca Hüsam Efendi, Mehmet Akif’in beğendiği ve takdir ettiği şeyh­lerden birisidir. Onun en önemli meziyetlerinden birisi üst kademedeki yöneticilerle müna­sebet kurmamasıdır. Padişahın kendisiyle görüşme isteklerini geri çeviren Hüsam Efendi’ye bir gün saraya dört adım mesafede sarayın adamları sultanın görüşme isteğini iletirler. Hoca, bahane bulamayacak bir duruma düşünce yıllardır gizlediği meşrebini ifşa eder. Gerçek din adamları ümeranın kapısında görünmeye iyi bakmamışlar, bu mizaçtaki kişileri aşağılamış­lardır:

Ben elli beş senedir teptiğim yegâne yolun,

Henüz sonundan uzakken, tükendi gitti ömür;

Tutup da bir geri döndüm mü, yandığım gündür!

Mehmet Akif “Bir Gece[46] adlı şiirinde peygamberimizin doğumundan peygamber oluşuna kadarki mücadelesini anlatır. Yine böyle bir gecede kumdan, ayın on dördü gibi bir öksüz çıkıvermiştir:

On dört asır evvel, yine bir böyle geceydi,

Kumdan, ayın on dördü; bir öksüz çıkıverdi!

Hz. Muhammed, kırkına vardıktan sonra bir nefhada bütün insanlığı kurtarmış, bir hamle­de İran ve Bizans’ı yıkmış, ezilen aczi diriltmiş, zulmü gebertmiş, bayrağını adalet isteyenin üstüne germiştir. Dünya neye sahipse onun vergisidir. Cemiyet, fert, bütün beşeriyet ona borçludur:

Derken, büyümüş, kırkına gelmişti ki öksüz,

Başlarda gezen kanlı ayaklar suya erdi!

Bir nefhada insanlığı kurtardı o ma’sûm,

Bir hamlede kayserleri, kisrâları serdi!

Aczin ki, ezilmekti bütün hakkı, dirildi;

Zulmün ki, zevâl aklına gelmezdi, geberdi!

Âlemlere, rahmetti, evet şer’-i mübîni, Şehbâlini adl isteyenin yurduna gerdi. Dünyâ neye sâhipse, onun vergisidir hep; Medyûn ona cem’iyyeti, medyûn ona ferdi. Medyûndur o ma’sûma bütün bir beşeriyyet...

Mehmet Âkif “ Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret.”mısraıyla şiirini sonlandırırken bu inançla dirilmek ister.

BirAriza”,“Ne Eser Ne de Semer”,“Ressam Haklı” şiirleri Akif’in Mısır’da iken yazdığı mizahî şiirler­dir. Fevziye Abdullah Tansel bu durumu onun “geçirdiği ruh buhranlarıyla, tereddütleriyle”[47] açıklarken Mustafa Özçelik ise “bu metinlerin dikkatli okunması halinde şairin hem kendi iç sorgulamasını hem de derinden derine sosyal bir eleştiri yaptığını”[48] da söyler.

Bir Arîza[49], Mehmet Âkif’in Abbas Halim Paşa’ya yazdığı manzum bir mektuptur. Şair, içinde bulunduğu çaresizlikten dolayı hem kendi şiir tarzıyla hem de temsil ettiği zihniyetle alay ediyor görünümündedir. Şairin burada kendisi hakkında söylediklerinin aslında o yıllarda Türkiye’de onun aleyhinde oluşturulan kamuoyunun düşüncelerini yansıttığını ve dolayısıy­la şiire ironik bir havanın hâkim olduğunu da ifade etmek gerekir.[50] Hilvan’da 1 Ağustos 1929 tarihinde kaleme alınan kırk dört mısralık bu şiirde Âkif’in hakkında oluşturulmak istenen kamuoyu nedeniyle hissettiği acıyla karışık bir mizah anlayışını görmekteyiz:

Mevzun düşürür saçmayı bir saçma adam var.

Manzûm sayıklargibi manzûme sayıklar!

Zannım, mütekîid şuarâdan olacak ki:

Hiçbir yenilik yok herifin her şeyi eski.

Hâlâ ne sakaldan geçebilmiş, ne bıyıktan;

Âsârı da memnun görünür köhne kılıktan.

Hicrî, kamerî aylan ezber sayar amma,

Yirnıinci asır zihnine sığmaz ne muamma!

Ma’mûre-i dünyâyı dolaştıysa da, yer yer,

Son son, “Hadi sen, kumda biraz oyna!” demişler.

Şair, memleket hasretiyle Mısır ile İstanbul’u karşılaştırır. İyice bunaldığı bir yaz sıcağında İstanbul’un yaz mevsimine olan özlemini dile getirir.

Ey bâd-ı sabâ uğrayacaksın ya şimâle?

Bilmem, bir işim var, sana etsem mi havâle?

Vaktâ ki sekiz yüz milli bir nefhada geçtin;

Vaktâ ki bizim yerleri rü’yâ gibi seçtin[51]

Siz, camları örter, sakınırken cereyandan;

Biz, bodruma sarkar da kaçarken galeyandan!

Ne Eser Ne Semer[52] şiirinde insanın dünyada bıraktığı eserlerle ebediyeti yakalayabileceği şeklindeki fikrinin aşırı bir karamsarlıkla reddedildiği görülür.[53] İnsanların öldükten sonra ge­riye eserler bırakması amacıyla çalışması gereksizdir. Geriye eser olarak bıraktıkları düşünce­ler, zamanı gelince eser olma özelliğini yitirmekte ve semer muamelesi görmektedir.

“Ölen insan mıdır, ondan kalacak şey: Eseri;

Bir eşek göçtü mü, ondan da nihâyet: Semeri. “

Sessiz yaşamak ve sessizce bu dünyayı terk etmek en doğrusudur: O ne çok bilmiş adamdır ki: Gider sessizce, Ne esermiş, ne semer, kimsenin olmaz haberi!

Mehmet Âkif, “Derviş Ahmed[54] şiirinin başlığına “Tevfik Neyzen’in üç bin dört yüzüncü töv­besinden istifası münasebetiyle” dipnotunu düşmüştür. “Derviş Ahmet”, Mehmet Akif’in “Neyzen-i Avare” dediği Neyzen Tevfik’in tövbesini bozmasının psikolojik bir derinlikle hikâye edilmesidir.[55] Tövbesi yarım gün süren Neyzen’in hayat anlayışıyla alay eden Mehmet Akif, dostunun içine düştüğü sıkıntıların ayrıntılarını tüm detaylarıyla anlatır: Derviş Ahmet, bir seher vakti tövbe eder. Sabah olduğunda postu sedire serer, çevreyi seyre başlar. Ancak bir süre sonra seyirden bıkar. Kalkar, yatar, döner, bir türlü içindeki boşluğu dolduramaz. Hû çeker, sine döver, vahdete girmek ister. Saatler uzar, beklemekten usanır ve “illâllah!” der. Meyhanenin yoluna düşer. Bir gizli el ona gitme der ama o dinlemez. Meyhaneye gelir, pos­tunu serer ve “lök gibi” oturur. Yorgi, dervişe “iki binlik” getirir.

Said Paşa İmamı[56], başlığını taşıyan şiir, mevlit okumak için saraya söz vermiş bir hocanın yaşlı, fakir ve kırk gün önce kızını kaybeden bir kadının ricasını kıramayarak saraya vaktinde gidemeyişi ve mazeretini sultan hanıma anlatmasının hikâyesidir.

Elin evlâdına yanmaz parasız bir kimse!

Çaresizdim sizi bekletmede, beklettimse.

Şiirin başında bize güzel sesli bir “mevlidhan”ın mevlit okuyacağı yalı tasvir edildikten sonra esas hikâyeye geçilir. Mehmet Akif bu şiirinin başlığına “Ahlâkı da sesi gibi ilâhi olan bu ada­mı çocukluğumda bir kere dinlemiştim. Said Paşa’nın kim olduğunu bilemiyorum.” şeklinde bir dipnot ekler ve Rifaî dervişlerinden Manisalı Hasan Efendi’yi anlatır. Said Paşa’nın gerçekte kim olduğunu unutan Mehmet Akif, onun güzel ahlâkını insanlara örnek gösterir. Mehmet Akif’e göre gerçek Müslüman kalmamış, çıkarları uğruna İslam’ı alet eden kişiler çoğalmıştır. Sesi kadar ahlâkı da güzel olan Sait Paşa İmamı’yla gerçek Müslümanlığı anlatır:

Mehmet Âkif, “Sanatkâr[57] şiirine “Mister Archibald Bulok Roosevelt Cenablarına” şeklinde bir ithafla başlar. Bu ithafa da “Vaktiyle Amerika’da iki defa reisicumhur intihâb edilmiş meş­hur Roosvelt’in oğludur. Afrika’daki bir münzevinin, böyle, Yeni Dünya evladından birine eser ithâfına kalkışması garip görünmesin: Şerif Muhyiddin Beyefendi, New-York’ta iken, bu asil genç, kendisine karşı ihlâsın, mihmanperverliğin, biz Şarklıları bile hayran edecek derecesini gösterdi. Bunun için gıyabî minnettarıyım.” şeklinde bir dipnot düşer.

Sanatkâr”, Mehmet Âkif’in yakın arkadaşı musikişinas Şerif Muhyittin’in Amerika’da geçmiş bir konserindeki anılarının hikâyesidir. Hikâyedeki olaylar, Amerika’nın Boston şehrinde ge­çer. Konser dönüşü Şerif Muhittin bir tren kompartımanında genç bir kızla oturur. Genç kız, konser anında olanları anlatarak sanatkârı takdir eder. Mehmet Âkif, tren kompartımanında, bir köşeden onları ürkütmemeye çalışarak konuşmalarını dinler:

Bu çifte kumrular ürkerse, pek yazık diyerek

Köşemde ben yine sessizce bir zaman tünedim

Daha sonra Mehmet Âkif, karamsar bir ruh haletiyle iki arkadaşa bakarak şöyle seslenir:

Senin bu gölge vücûdunla nerden uğraşacak?

Unut da kendini artık, ne söylüyor, kıza bak:

Âkif, “gölge” kelimesini Mısır’da yazdığı iki resim arkası şiirinde de kullanır. İnsan tasavvuf te­lakkilerine göre bir gölgedir. Burada anlatıcı bir gölge özelliğine sahiptir. Âkif, Şerif Muhittin’i çok defa dinlemiştir. Hikâyedeki kızın Şerif Muhittin’in müziği hakkında söyledikleri Akif’in gözlemleridir. Âkif, neşeden çok hüzün ve hicranın şairidir. Bu biraz da onun büyük yıkışlar döneminin gözlemcisi olmasından kaynaklanır. Arkadaşının müziğinin nağmeleri büyük bir coğrafyadaki kederin, elemin ifadesidir.[58] O, sanatını icra ederken yaşadığı coğrafyayı saran elemleri düşünür:

Hudâ bilir ki, inerken o yıldırım mızrab,

Gelirdi hep bana: “Mısr’ın, Irâk’ın, Îrân’ın,

Tihâme’nin, Yemen’in, Gazne’nin, Buhârâ’nın,

Hülâsa, Hind ile Şind’in serâb-ı mâzîsi,

Duman duman, tütüyor her harâbeden hissi!”

Sanatkâr, konseriyle etrafındakileri büyülemiştir. Konseri dinleyen kafalar, sanatın yaşayan belli başlı devreleridir. O, deha derecesinde ustadır. Onu dinlerlerken takdirlerini belirtmek amacıyla karşısında bir bir eğilirler. Hatta zamanın meşhur musikişinaslarından Godonski onu tebrik ederek hürmetle “Emir, o kudrete eş varsa nerde bilmiyorum, ne muhteşem çalıyor­sun! Seninle mağrurum. Bugün senaların üstündesin.”der. Diğer sanatçılar da bu türlü bir viyo- lensel işitmediklerini söylerler. Emir’in sanatının büyüklüğünün müzik uzmanlarınca kabul edilmesine rağmen o, kendisini ve sanatını beğenmez. O, Şark’ın duman ve alevle kuşatıl­masından üzgündür. Sanat, içindeki ıstırabı dindirmek için bir vasıtadır. İçinde bir buhran hüküm sürmektedir:[59]

Gücenme, anla nihâyet ki: Bir belâ-zedeyim, Kader dedikleri unsurla pençeleşmedeyim.

Kolum, kafam, gece gündüz didişmeden bîtâb;

Ayaktayım henüz amma, serildi, gitti, şebâb.

Serildi, hem de nasıl bir zamanda, haybete bak: Zafer hayâlini geçtim, halâs ümîdi uzak!

Mehmet Âkif, psikolojik ve fizikî unsurları ustaca birleştirmiştir. Arkadaşının buhranını da ruh çözümlemesiyle açıklar. O, “sularla engine düşmüş bir eski teknede”dir. Bu teknede tutunduğu

iki bîçâre tahta parçası”dır. Bunlarla koca denizde mücadele edilmez, “kaderle pençeleşil­mez.” Ümitsizdir ama intiharı da düşünmez; batar, çıkar ve gider:

“Kaderle pençeleşilmez, ecelse beklediğim, Şu tahta parçalarından tecerrüd etmeliyim...

Yeter boğuştuğum artık... “ derim... Hayır, duramam, Taş olsa başvururum, intihâra başvuramam!

Batar, çıkar, giderim...

-Söyledim ya, şimdi, Emîr,

Nebîlerin kanı rûhunda hükmeden te’sîr.

-Evet, batar, çıkarım - gâlibâ - ilerlemeden, Senin “kanat” dediğin tahtalarla hâlâ ben! O tahtalar ki, bir onlar elimde, varsa, kalan, Yıkık şebâbımın enkâz-ı târumârından.

Nasıl bu dağ kesilen dalgalarla çarpışılır?

Bulutların yayılır perde perde kâbûsu;

Çöker fezâlara artık leyâlin en koyusu.

Sağım, solum, önüm, arkam yığın yığın zulmet;

Ne gâye belli, ne mevki; ne veche var, ne cihet.

Döner döner çıkamam, ye’s içinde kıvranırım;

Mezâra canlı giren bir zavallıyım sanınm!

Zamân olur, kabaran dalgalarla savrulurum;

Zamân olur, açılan bir cehennemî uçurum, İner benimle berâber fezâyı inleterek;

Resmim İçin[60] başlıklı iki kıt’asında sessiz yaşadığını düşünen bir insanın bir iz bırakama- maktan kaynaklanan hüznü görülmektedir:

Topraktan gezen gölgeme toprak çekilince, Günler şu heyûlâyı da er geç silecektir.

Rahmetle anılmak ebediyyet budur amma, Sessiz yaşadım, kim beni, nerden bilecektir?

xxx

Bir canlı izin varsa şu toprakta, silinmez;

Ölsen, seni sırtında taşır toprağın altı.

Ey gölgeden ümmîd-i vefâ eyliyen insan!

Kaç gün seni hâtırlayacaktır şu karaltı?

Bu kıt’alarda sessiz yaşayıp bir iz bırakamamaktan dolayı hüzünlen Akif ile “Ne Eser Ne Semer[61] şiirinde sessiz yaşamayı tavsiye eden Akif arasında fark vardır. Bu şiirler onun ruh halindeki değişikliği göstermesi bakımından önemlidir. Aynı karamsar hali “Safahat İçin[62] başlıklı kıt’ada da görmekteyiz:

“Arkamda kalırsa, beni rahmetle anarsın. “

Derdim, sana baktıkça, a bîçâre kitâbım!

Kim derdi ki: Sen çök de senin arkana kalsın,

Uğrunda harâb eylediğim ömr-i harâbım?

Yaş Altmış[63] başlıklı kıt’ada da karamsarlık hâkimdir. Mehmet Âkif, ömrünün sonuna yak­laştığı halde Allah’ı ve insanları memnun edecek işler yapamadığı için hayıflanmaktadır. Hastalığı ve yaşının ilerlemesi gibi sebeplerden dolayı ölümü düşünen şair ömrünü boşa geçirdiğini düşünmekten kaynaklanan bir karamsarlık içindedir:

Hudâ râzî değil, halk istemez, hilkat “gebersin!” der;

Şu benden hoşlanan kim? Yoksa, hâşâ, ben mi hoşnûdum?

Hayâtımdan inerken, bir bir, altmış perde karşımda,

Utanmak bilmedim kendimden olsun, esnedim durdum!

O inmiş perdeler tekrâr açılsın, aynıdır te’sîr;

Bu hayvanlıkla artık ben de insandan mı ma’dûdum?

Âkif, zaman zaman dostlarına gönderdiği resimlerin altına bazı dörtlükler yazar. Bu manzu­meler, onun adeta ruhunun yansımaları olarak kabul edilir.

Sonuç

Türk milletinin sesi ve vicdanı olan Mehmet Akif, yaşadığı dönemde altı yüzyıllık bir impa­ratorluğun çöküş dönemine ve bir ulusun istiklal mücadelesine tanıklık etmiş; Türk ve İslam coğrafyasındaki karışıklık, çatışma ve geri kalmışlığın en derin hüznünü yüreğinde yaşamış; Türk coğrafyasında yaşanan tüm karışıklıkları ve bunalımları tüm çıplaklığıyla şiirlerinde iş­lemiştir.

Memleket meselelerini en temel öncelik olarak gören Mehmet Akif, milletimizin ve yurdu­muzun yoksulluktan ve geri kalmışlıktan kurtulabilmesi için marifet ve fazilet temellerine dayanılmasını ve bizi bir arada tutan maddî ve manevî kültür değerlerimize sahip çıkılmasını istemiştir. O; ilimsizliğe, köksüzlüğe, taassuba, tembelliğe savaş açmış ve bütün bunları bir devleti çökerten en önemli sebepler olarak görmüş; değerlerine sahip çıkan ve ahlâkî açıdan üstün olan bir nesille her türlü kötülük ve sıkıntılardan kurtulacağımıza inanmıştır. Hayâsız, manevîyattan kopuk bir neslin bu millete verebileceği bir şey olmadığı gibi bu milletten alıp götüreceği çok şey vardır.

Müslümanların uğradığı felaket ve zulüm karşısında Mehmet Akif’in tek arzusu İslam’ı yaşa­mak ve yaşatmaktır. Ona göre Müslümanlar, İslâmiyet’in yasakladığı hayâsızlık, vefasızlık, ya­lancılık, ikiyüzlülük, tembellik, uyuşukluk, cehalet gibi ahlâki çöküş içinde bağımsızlıklarını kaybetmişlerdir. Bu yüzden İslâm dünyasının içinde bulunduğu çöküşün tek sebebi Müslü- manlardır. İnsanın maddi ve manevi esaretinden kurtulması, kendisi olması gerekir.

Mehmet Âkif, Osmanlı’nın mağlup olmasından dolayı kendisini sorumlu tutmuş, yaptıklarını yeterli görmemiştir. Ona göre istese daha hisli, imanlı, beyinli, coşkulu olabilir ve Müslüman­ları uyandırabilirdi. Suçu kendisinde arayan şair, uyandıramadığı veya harekete geçiremedi- ği halkı suçlamaz.

Ümitle ümitsizlik arasında gidip gelen bir ruh hali yaşayan Mehmet Akif’in, birçok şiirinde­ki karamsarlığa rağmen geleceğe yönelik ümidi hep var olmuştur. Bütün olup bitenlerin Allah’ın takdiri olduğuna inanırken bir taraftan da Allah’ın irade sahibi olarak yarattığı insa­nın mevcut durumunun sorumlusu olduğuna inanmıştır.

İnsanın ölümsüzlüğü elde edebilmesi için Allah yolunda çalışması gerekir. Firavun gibi cese­dini mumyalatmak ve gösterişli mezarlar inşa ettirmek insanı ölümsüz kılmaz.

Gençliğe birlik ve dayanışmayı aşılamak, onları gelecekten ümitli kılmak gerekir. Onlar, ge­lecekten ümitsiz ve ye’s içinde olurlarsa milletin bekâsı da tehlikeye girer. Gençlere hayatın güzelliği, geleceğin parlaklığı telkin edilmezse, onların ruhları kararır ve “mel’un aşı” onları uyuşturur.

Diğer şiir kitapları gibi “Gölgeler” de Mehmet Âkif’in yaşamaya bakışını değerlendiren bir şiirler bütünüdür. Yaşadığı dünyayı da bir “gölge” olarak kabul eden Mehmet Akif, kitabın­da dini yanlış anlama veya algılama, Allah inancı, çalışma azmi, ahiretçilik, kadercilik ve te- vekkülcülük, sosyal gelişimi hiçe sayma, toplumsal çözülme, duyguda ve zihinde parçalan­mışlık, Doğu’nun geri kalma nedenleri gibi sorunları işlemiş ve bunlar için çözüm önerileri sunmuştur. Çözülmüşlükten iç gerçeklerimize doğru Akif’in bize göstermek istediği dünyayı tanımak ve onun sözlerine kulak vermek gerekir.

Kaynaklar

AKAY, Asuman (2008). Mehmet Akif Ersoy’un Şiirlerinde Mısır, Kahire.

ÇANTAY, Hasan Basri (2009). Akifnâme, Erguvan Yay., İstanbul.

DOĞAN, D.Mehmet (2006).Camideki Şair Mehmet Akif, 3.Baskı, İz Yay., İstanbul.

ERSOY, Mehmet Akif (1984.) Safahat.(Eseri tertip eden:Ömer Rıza Doğrul), İnkılap Yay., İstanbul.

FEDAİ, Özlem (2008).”İman Şövalyesi”nin Mağarasındaki Gölgeler, Hece, Mehmet Akif Özel Sayısı, s.314.

GÖKÇEK, Fazıl (2005). Mehmet Akif’in Şiir Dünyası, İstanbul: Dergâh Yayınları.

KARAKOÇ, Sezai (2011) Mehmet Akif, Diriliş Yay, (11.baskı), İstanbul.

OKAY, Orhan (2008). Mehmet Akif’in Karakteri ve Sanatı, Hece, Mehmet Akif Özel Sayısı, s.14.

OKAY, Orhan (2011). Mehmet Akif, Bir Karakter Heykelinin Anatomisi, Ankara, 1989.

ÖZÇELİK, Mustafa (2008). Mehmet Akif’in Mısır’daki Edebî Faaliyeti, Mehmet Akif Dönemi ve Çevresi, Vefatının

71. Yılında Mehmet Akif Ersoy Bilgi Şöleni, Ankara, s.99.

TANSEL, Fevziye Abdullah (1973). Mehmet Akif Ersoy, İstanbul.

TOPÇU, Nurettin (2010). Mehmet Akif, Dergâh Yay. İstanbul.

UÇ, Himmet (2007). Mehmet Akif ve Hikâye Sanatı, Ankara.

YETİŞ, Kâzım (1992). Mehmet Akif’in Sanat-Edebiyat ve Fikir Dünyasından Çizgiler, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları Ankara.

Özet

Mehmet Akif Ersoy’un yedinci ve son kitabı olan “Gölgeler”inin bir kısmı Mısır’da bir kısmı ise Türkiye’den ayrıl­madan önce yazdığı şiirlerinden oluşmaktadır. Hem içerik hem de üslup bakımından farklı bir yapıda olan bu şiirlerinde şair, kendi iç dünyasına yönelerek bir taraftan inançlarını, tereddütlerini, mistik duygularını, yalnızlı­ğını ortaya koyarken bir taraftan da tembelliğe, umutsuzluğa, kavmiyetçiliğe vurgu yaparak insanları gayrete davet etmiştir.

Bildirimizde “Gölgeler” kitabındaki şiirler, bir bütün olarak incelenmiş ve manzumelerden örnekler verilerek Mehmet Akif’in düşünceleri değerlendirilmiştir.

Anahtar Sözcükler: Mehmet Akif Ersoy, Safahat, Gölgeler.

Abstract

Mehmet Akif Ersoy’s seventh and final book, “ Shadows/Gölgeler” in Egypt a part in some of the poems he wrote before leaving Turkey consists of. Both content and style are different in structure, these poems the poet, his inner world by shifting to one side their beliefs, doubts, mystical feelings, loneliness while putting on the one hand laziness, despair emphasis on people endeavor has invited.

In this work, “Shadows/Gölgeler” poems in the book as a whole, giving examples of poems examined and Mehmet Akif’s thoughts were evaluated.

Gölgeler, 2014
TYB Vakfı Mehmed Âkif Araştırmaları Merkezi'nin düzenlediği bilgi şölenlerinin 6.sı. 

 


[1] Mehmet Akif’in yakın dostlarından olan Şerif Muhyiddin Targan (1892-1967) ud ve çello virtüözü, bestekâr, portre ressa­mıdır. Batı müziği icra şekillerini uda uygulamış Türk müziğinin önemli şahsiyetlerinden birisidir.
[2] Bkz.Gökçek, 2005: 236-254.
[3] Çantay, 2009: 25.
[4] Okay, 2008: 14.
[5]     Topçu, 2010: 25-26.
[6]     Topçu, 2010: 94.
[7] Fedai, 2008: 314.
[8] Safahat, “Şark”, 1984: 449-450.
[9]      Safahat, “Kişi Hissettiği Nisbette Yaşar”, 1984: 451-452.
[10] Safahat, “Alınlar Terlemeli”, 1984: 453-454.
[11] Safahat, “Umar mıydın?”, 1984: 455-456.
[12] Safahat, “Mehmet Ali’ye”, 1984: 457.
[13] Safahat, “Hâlâ mı Boğuşmak”, 1984: 461-462.
[14] Yetiş, 1992: 198.
[15] Çantay, 2009: 224.
[16] Safahat, “Husran”, 1984: 447.
[17] Gökçek, 2005: 215.
[18] Safahat, “Yeis Yok”, 1984: 465-466.
[19] Safahat, “Azimden Sonra Tevekkül”, 1984: 469-470.
[20] Safahat, “Süleyman Nazif’e”, 1984: 471-472.
[21] Ayrıntılı bilgi için bkz. D.Mehmet Doğan, Camideki Şair Mehmet Akif, 3.Baskı, İz Yay., İstanbul, 2006, s.82-84.
[22] Safahat, “Bülbül”, 1984: 473-474.
[23] Safahat, “Leylâ”, 1984: 476.
[24] Gökçek, 2005: 221.
[25] Gökçek 2005: 241.
[26] Topçu, 2010: 53, 69.
[27] Okay, 1989: 55.
[28] Karakoç, 2011: 43.
[29] Safahat, “Firavun İle Yüz Yüze”, 1984: 477-483.
[30] Emire Hadice Hanımefendi, Abbas Halim Paşa’nın eşidir. Mehmet Akif’in Mısır’da ikameti esnasında Hadice Hanımefendi’nin hizmetleri bilinmektedir.
[31] Karakoç, 2011:
[32] Gökçek, 2005:
[33] Uç, 2007: 33.
[34] Uç, 2007: 56.
[35] Safahat, “Vahdet”, 1984: 485-486.
[36] Uç, 2007: 25.
[37] Safahat, “Gece”, 1984: 487-488.
[38] Gökçek, 2005: 242.
[39] Gökçek, 2005: 242.
[40] Safahat, “Hicran”, 1984: 489-490.
[41] Gökçek, 2005: 243.
[42] Gökçek, 2005: 244.
[43] Safahat, “Secde”, 1984: 491-492.
[44] Gökçek, 2005: 244.
[45] Safahat, “Hüsam Efendi Hoca”, 1984: 493.
[46] Safahat, “Bir Gece”, 1984: 498.
[47] Tansel, 1973:123.
[48] Özçelik, 2008: 99.
[49]    Safahat, “Bir Arîza”, 1984: 497-498.
[50] Gökçek 2005:253.
[51]    Safahat, “Bir Arîza”, s.497.
[52]    Safahat, “Ne Eser Ne Semer”1984: 500.
[53] Gökçek 2005: 249.
[54] Safahat, Derviş Ahmet”, 1984: 501-503.
[55] Uç, 2007: 12.
[56] Safahat, “Said Paşa İmamı”, 1984: 504-507.
[57] Safahat, “Sanatkâr”, 1984: 510-517.
[58] Uç, 2007: 22.
[59] Uç, 2007: 57-58.
[60] Safahat, “Resmim İçin”, 1984: 494.
[61] Safahat, “Ne Eser Ne Semer”, 1984: 500.
[62] Safahat, “Safahat İçin”, 1984: 495.
[63] Safahat, “Yaş Altmış”, 1984: 508.
Bu haber toplam 187 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim