Prof. Dr. Tülin Arseven: Gölgeler’de Mehmet Âkif

Prof. Dr. Tülin Arseven: Gölgeler’de Mehmet Âkif
Günümüz edebiyat araştırmalarında edebî türler ve eserler pek çok açıdan ele alınıp incelen­mektedir.

 Şiir türü üzerine de farklı yöntem ve bakış açılarıyla pek çok araştırma yapılmakta­dır. Türler biçim, içerik, söyleyiş yönünden incelenirken çalışma alanı daha da daralmaktadır. Sanatçı ile eser arasındaki ilişki de pek çok farklı noktadan ele alınmaktadır. Sanatçının ya­şamı ile eseri arasındaki bağın irdelenmekte; yazarın ya da şairin sanat anlayışları ile eserleri arasındaki uyum ortaya konulmaya çalışılmaktadır. Pek çok sanatçının yaşamıyla ve/veya sanat anlayışı ile eserinin örtüşmediği görülmektedir. Sanatçılar açısından sanat anlayışları ile eserleri arasındaki karşıtlık veya uyum çoğunlukla bilinçli bir seçime dayanabilmektedir. Mehmet Âkif Ersoy, poetikasını bir anlamda özetlediği “Hayır, hayal ile yoktur benim alış veri- şim./İnan ki, her ne demişsem görüp de söylemişim” dizeleriyle yaşamıyla ve kişiliğiyle eserleri­nin birbirinden çok uzak olmadığını belirtmektedir. Bu çalışmada Gölgeler, şair-şiirin öznesi ilişkisi noktasında ele alınacak ve şiirinde Mehmet Âkif Ersoy’un yansımasının izi sürülecektir.

  1. Şair / Şiirin Öznesi Kimdir?

Şiirde şairin sözünü şiirin öznesine teslim edip etmediği, aslında Platon ve Aristoteles’ten beri var olagelen bir tartışma konusudur. Kimi araştırmacılara göre, Platon’un Devlet’inin üçüncü kitabında şiir sanatının tarzı meselesini ele alıp tüm mitosların ve şiirin geçmişte olan, şimdi de olan ve gelecekte de olacak olayların öyküsü olduğunu söylemekte ve burada ‘mimesis’ anlatım tarzı anlamında kullanılmaktadır. Benzer bir ayrım Aristoteles tarafından da yapılmakta, ancak Aristoteles’in Homeros’un yaptığı gibi başka bir kişiliğe bürünerek ve başka bir kimliğe bürünmeksizin kendi adına anlatma şeklinde anlatma tarzını ikiye ayır­maktadır (Sumer, 1996, 19-20). Platon ve Aristoteles’ten günümüze bu konunun aydınlığa kavuşamadığı görülmektedir. Bu da son derece doğaldır. Şiirin öznesi kesinlikle şairdir ya da hiçbir şekilde şair değildir gibi kesin bir yargıya varmak mümkün değildir. Bu noktada ilk sorun şu noktada ortaya çıkmaktadır: Batı sanatı şiiri temelde üç ana türe ayırmaktadır: lirik, destan, tragedya. Ali Galip Yener’in Wellek-Warren’den aktardığına göre “Lirik şiir, şairin kendi persona’sıdır; destan şiirde (ya da romanda) şair anlatıcı olarak bir ölçüde kendi adına konuşur, doğrudan konuşmalarda (karışık anlatıda) da bir ölçüde kişilerini konuşturur; tiyatrodaysa şair yarattığı kişiler topluluğunun arkasında kaybolur.” (2012, 17) Bu ayrımdan sonra da bunlar­dan sadece ‘lirik şiir’ ya da ‘lirik ben’ diye adandırdığı türde sanatçının şiirin öznesi olduğu­nu kabul etmekte; diğer ikisinde ise toplumun duygularına tercüman olan şairin sözünü bir başkasına emanet ettiğini öne sürmektedir. İkinci sorun ise ‘lirik ben’in büyük bir sinestazi ile yoğrulmuş olarak anlattığı konunun bireysel mi toplumcu mu olduğu meselesidir. Mese­lenin özünü bireysel olduğunda şairin kendi ‘ben’ini, toplumcu şiirde ise başkalarının duygu dünyasını anlattığı düşüncesi oluşturmaktadır. Bunların yanı sıra tartışmanın bir başka yö­nünü de bazı sanatçıların şiirde işlenilen konunun bireysel de olsa kendi dünyalarını yan­sıtmadığı oluşturmaktadır. Bu konu üzerine çok farklı düşüncelere rastlamak mümkündür. Sözgelimi Özdemir İnce “Gerçek şairler her zaman uluslarının ve dillerinin ortak belleğinin sicil muhafızları olmuşlardır. (...) Şairin eylemi bir yüreğin eylemine benzer: Yürek hem yaşamak hem de yaşatmak için çarpar.” (2000, 9.) demektedir. Oysa Mehmet H. Doğan, şiirin öznesi ve şair ilişkisini irdelerken düşüncelerini “Genç bir şairin şiirlerini okurken her şiirde ayrı bir kişiliği haber veren dizelere, duygulanımlara rastlamak ne kötü! Şiir yazmak bu denli mekanik bir işe dönüşmez. Dönüşürse şiir kalmaz. Oysa şiir, süregiden bir kişiliğin oluşmasıdır da. Tek tek şiirler o şairin portresini çizer bize gün gün. Her şiir yeni bir çizgi atar bu portreye, her renk yeni bir boyut getirir.” (1986, 49) sözleriyle dile getirir. Mme de Stael’e göre de “Lirik şiir yazar adına konuşan şiirdir; şair artık başka bir kişiliğe taşınmaz, dile getirdiği çeşitli devinimlerin kaynağı kendidir.” (Alkan, 1995, 46) Kendi şiirinin poetikasının ilkelerini çizerken Murat Kapkıner’in konuya M. H. Doğan ile benzer bir noktadan baktığı görülür: “Şair fotoğrafçı değil. Şair ken­disinin dışına çıkabilmiş biri değil.” (2001, 34) “Şiir ‘Ben’in dilidir. Şair ‘ben’ dedikçe ortada şiir var olur.” (Kapkıner, 2001, 35). Kapkıner, şiirin nesnesi konusuna ilişkin görüşlerini de aktarır ve böylece şiir dilinde birinci tekil kişi dışındaki zamirlerin kullanılması durumuna da açıklık getirir: “ ‘Dil’i itibariyle ilkin ‘Ben’li konuşan şiir, bazen ‘biz’ diyebilir. Ama hiçbir zaman üçüncü tekil kişi betimlemesi şiire yamanamaz.

Merkezde ‘ben’in bulunduğu, birinci tekil şahıstan söyleyen şiirde hissesi kadar ‘sen’, ‘o’, ‘biz’, ‘siz’, ‘onlar’ nesne olarak bulunur. Fakat ‘dil’ olarak, şiirde konuşan kişi mutlaka şair olmalıdır. Birinci çoğulla yazılan şiirin hiç olmayacağını söylemiyorum, fakat zor. Çünkü esasen şiir tekildir: şair yalnız. Fakat şiir ‘Sen’i ve ‘O’nu da söyleyebilir. Çünkü ‘sen’ derken, sen diyen ‘şair’dir. ‘O’ derken de ‘o’ diyen gene şair. Bu bakımdan sen’li ve o’lu şiirler hatta ‘biz’li şiirler mümkün. Yukarda da be­lirttiğim gibi bunlar da gene gözlem, tesbit, betimleme, sergileme olmamalı; şairi tamamlayan, şair için, şiir için ‘ben’ için harcanan, kullanılan malzemeler olmalı.” (2001, 36)

Kendisiyle yapılan bir röportaj sırasında Haydar Ergülen sanat anlayışını değerlendirirken şiiri ‘yaban’ ile arasında bir ‘yakınlık’ kurmak olarak tanımlar ve kendini şair olarak kabul et­mediğini belirtir. Şiirin insanın hem en doğal, hem en yalın, hem de en ‘yaban’ hali olduğunu öne sürer. Hiç bitmeyen ve yazdıkça da bitmeyecek olan bir arayış (insanı aramak ve bulma­ya çalışmak) içinde oluş şeklinde tanımladığı şiiri ile ilgili olarak şöyle der: “ ‘Mutlaklık’ yoktur ‘belki’ vardır, o ‘yaban’la aramda bir ‘yakınlık’ kurarsam şair olur muyum? Belki olurum, belki de öyle derler, ama bu benim istediğim bir şey değil ki, hiçbir zaman da olmadı. Şiir başkasından gelir diye düşündüğüm için, şair de başkasıdır derim. Öyleyse çok yaşasın başkası! (.) Bazı şa­irleri ve yazarları öyle çok seviyorum ki, onlar için hayatta en değer verdiğim şeylerden biri olan şeyi yapıp, şiir yazmalıyım isteğinin sonucu bu. Şiir şiire bakarak yazılır ama bazen şaire bakarak yazıldığı da olur.” (Kitap-lık, 19)

Bazılarına göre de şiir sadece şairin ‘ben’inin sesi değildir. Şiir, her ne kadar şairin iç dünya­sındaki duygulanımların bir sonucu olsa da okuyanda karşılık bulmasıyla aslında zamirler arası bir yapıya dönüşebilmektedir. Susan Stewart lirik şiirin kökeninde acının dile getiril­mesinin ama bunu sağlamak için de insanın öncelikle kendi bireyselliğinin farkına varmış olmasının gerekliliğinden söz eder. Bu konuda “Acıyı öznellikle eşitlemek, bedeni öznellikle eşitlemek, bu nedenle de en çok topluluğa özgü olan şeyi en çok bireysel olan şeyle birbirine karıştırmak demektir. Acının belleği yoktur; acının dışavurulması, çağrışımın ve eğretilemenin öznelerarası olarak icat edilmesine bağlıdır. Kişinin durumu, öznelerarası koşullarda, eylemin ve deneyimin anısının ortaya çıkmasında -başka deyişle, ilk ortaya çıkan acının sözcelendirilmesi ve denetim altına alınmasında-yatar. (...) Coleridge'in açıklaması duyu deneyimleriyle, anılarla ve beklentiyle edilgin ve ilişkiden çıkarak etkinliğe geçen bir özneyi gösterir. Burada yaratılan söz sanatları ve biçimler, kendini sözcelendiren bir öznelliğin söz sanatları ve biçimleridir. Böy­lelikle, lirikte bölünme, dille müzik arasında değil, öznenin -erkek olsun, kadın olsun- kendisini bedensel olandan yola çıkarak hem topluma doğru, hem de ona karşı dönüştürmesi arasındadır. Liriğin tarihi, bu nedenle adıllar arasında bir ilişkinin tarihidir; zamanın işleyişi yoluyla kendisini ve dinleyicilerini ortaya koyan ve bütünleştiren bir imgelemin karşılıklığında ego-tu ve egovos’un doğmasındadır.” (Kitap-lık, 94-95)

Sanatın bir çeşit dışavurum olduğu görüşünden hareket eden Adorno ise konuya başka bir açıdan bakar. Adorno, sanatçının kendi iç dünyasına yönelirken dış dünyanın gerçekliğine öykünmenin verdiği hazdan feragat etmeyi öğrendiğini öne sürer ve “Sanatçının kendini dı- şavurmakta ustalaşması ölçüsünde, dışavurduğu şeyin kendisi olması gereği de azalmakta ve dışavurulan şeyle birlikte öznelliğin içeriği de sadece üretim sürecinin bir türevine dönüşmekte­dir.” der (2002, 221-222). Aslında Adorno’ya göre lirik yapıt her zaman bir toplumsal çatışma­nın öznel ifadesidir. Ama liriği doğuran nesnel dünya hep kendi içinde çatışmalı bir dünya olduğu için sadece dilin nesnellik bağışladığı bir öznelliğin dışavurumuna indirgenemez. Bu durumda lirik özne kendini ne kadar çok ifade ederse bütünü de o kadar güçlü biçimde canlandırır. Ancak her şey bundan ibaret değildir, “Çünkü şiirsel öznelliğin kendisi de varlığı­nı ancak belli sayıda insanın benliğe gömülmek yoluyla tümeli kavramasına ya da kendilerini özgürce ifade edebilecek özerk özneler olarak gelişmesine imkan tanır.” (2008, 124-125). Şair ve şiir ilişkisine bir de okur eklenir ve tartışma alanı genişler. Eliot ise, şiirin ne olduğuna bir açıklık getirirken; şiiri şahsiyetin ifade bulacağı bir sanat ortamı, duyguların başıboş kalması değil, ama şahsiyetten bir kaçış olarak niteler. Bunun da ne denli zor olduğunu sadece kaça­cak bir şahsiyete ve duygulara sahip olanlar bilirler, diye düşüncelerini ifade eder (1990, 11)

Susanne K. Langer ise Gerçek Bellek adlı yazısında “Lirik dışavurum üzerinde, başka yazınsal yapıtların ışığında düşünürken hemen şunu fark ederiz: Konuşan kişi de, seslenilen kişi de, yazar olsun, okur olsun, gerçek bir kişi değildir; bu uzanlatım biçimi, kişisel olmayan bir öznellik yarat­ma aracıdır; hiçbir karakter, hiçbir kamusal olay yaratmayan bir türün kendine özgü deneyimsel yanılsamasıdır.” (Kitap-lık, 104-105) diyerek bir dışavurum olarak gördüğü şiirde seslenen ve seslenilen kişilerin gerçek olmadığı öne sürer. Langer’e göre şiir, kişisel olmayan bir öznellik yaratma aracıdır. Şiirin öznesi ve şair arasındaki ilişkiyi tanımlayan bu açıklama da diğerleri gibi tartışmaya açıktır. Tartışmaya açık bir başka noktayı da konuyla ilgili olarak psikanalitik edebiyat kuramı çerçevesinde öne sürülen görüşler oluşturmaktadır. Oğuz Cebeci eseri, sa­natçının bir anlamda itirafı olarak niteler ve şöyle der: “(.) sanatçının çağının ideolojileriyle çatışmaya girebildiği ve kendisinin bir ideoloji getirebildiği de unutulmamalıdır. Bu anlamda, ‘modern sanatçı’ kendisini oluşturduğu yapıt aracılığıyla bilen ve kendi kişisel ideolojisini yan­sıttığı için ister istemez ‘itirafçı’ bir ruh durumunda olan sanatçıdır. Öte yandan, sanatçının iti­raflarının tam anlaşılmaması, yapıtın bazı illüzyonları muhafaza etmesi de önemlidir. Yapıt iz­leyicilerin kendi duygusal gereksinimlerine karşılık verdiği için başarılı olur. İzleyici/okuyucunun kendi duygusal durumunu yansıtamadığı ya da göremediği bir yapıttan zevk alması ve onun başarılı olarak tanımlanması bu nedenle söz konusu değildir. (...) Sanatçının bireysel yaratıcılık­la, toplumun öne sürdüğü ideolojik gerekler arasında üretim yapması, üstesinden gelinmesi güç bir süreçtir. Yaratım deneyimi, deneyim ise artistik formu gerektirmektedir. Burada sanatçının yaşadığı problem, kendisini belirli açılardan sınırlamak ve bir bakıma dünyadan vazgeçmek zo­runda kalma biçiminde ortaya çıkar. Büyük sanatçıların yapıtlarının böyle ortaya çıktığı görül­mektedir. Bu anlamda, romantikler dışında, büyük sanatçıların yaşamları ile yapıtları arasında bir paralellik kurmadıkları da söylenebilir.” (2009, 136-137)

Yukarıdan beri sayılan bu görüşler, şiirin öznesi ile şairi arasındaki bağı irdeleyen tartışmala­rın sadece küçük bir bölümünü oluşturmaktadır. Konuya ilişkin görüşlerin ve tartışmaların tamamının burada verilmesi bu çalışmanın sınırlarını aşmaktadır. Hemen her şairin/sanat- çının sanat anlayışlarının temel noktalarını oluştururken kendilerini mi; yoksa başkalarının ‘lirik ben’ini mi anlatmak konusunda bir tercihlerinin bulunduğu bilgisi göz önüne alındığın­da bütün görüşlere yer vermenin zorluğu görülecektir. Ancak burada ele alınması gereken asıl konu, sanatçının sanat anlayışına, duruşuna, yaşama bakış açısına eserlerinin ne ölçüde uyduğudur. Birçok sanatçının iddia ettiğinin aksine yaşamı, sanatı ve görüşleri ile eserlerinin örtüşmediği bilinmektedir. Lirik şiir ‘ben’i ele alır. Şair ile şiirin öznesinin aynı kişi olduğu var­sayımından hareket eder. Bu noktada lirik olanın aynı zamanda toplumsal olamayacağı gibi bir anlayış da açıkça dillendirilmese de vardır. Bu görüşe göre Mehmet Âkif’in vatan sevgisi ve dinin bütünülüğü ekseninde kurulu olan; toplumu aydınlatmak, ona bir yön vermek is­teyen şiirinin öznesinin şairden başkası olması gerekir. Mehmet Âkif, kendi ‘ben’i üzerinden topluma ulaşan bir şiirin şairi olmuştur. Lirik şiir üzerine değerlendirme yaptığı, Genç Bir Şa­ire Öğütler başlıklı yazısında Max Jacob, şöyle der: “İnsanlar, şair olmak için yarım cinaslarla biten ve aynı uzunlukta olmayan mısraları alt alta dizmenin yeteceğini sanıyorlar. Oysa, şair olmak için, ilkin insan, sonra da şair-insan olmak gerekir.” (Nayır, Bolat, 2003, 205) Mehmet Âkif Ersoy, yaşamı ile sanatı; dili ile şiir dili birbirinden farklı olmayan ender şairlerden biridir.

  1. Mehmet Âkif’in Yaşamı ve Edebî Kişiliği

Mehmet Âkif, 1873 yılında İstanbul’un Fatih semtinde mütevazı bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir. Annesi Emine Şerif Hanım, babası ise Fatih dersiamlarından Mehmet Tahir Efendi’dir. Âkif, sağlam karakterli, şefkatli ve dindar bir anne ile büyük din âlimi olan bir ba­banın birlikte oluşturdukları zengin bir fikir ve duygu dünyasının içinde büyür. İlköğrenimi- ne Fatih’te henüz dört yaşında iken Emir Buhara Mahalle Mektebi’nde başlar, ardından yine aynı semtte bir ilkokula devam eder. Fatih Merkez Rüştiyesi’nde eğitimine devam ederken bir yandan da Arapça ve Farsça öğrenir. Şiirle ilk ilgisi bu yıllarda başlar. Rüştiyeyi başarıyla tamamladıktan sonra Mülkiye’nin İdadi kısmına gider, ardından da âli kısmına geçer. Âli kıs­mındaki birinci yılında babasını kaybeder. Felaketler üst üste gelir, kısa bir süre sonra evleri yanar. Bu iki olay aileyi çok güç durumda bırakır. Âkif, öğrenimini devam ettirecek maddi güçten yoksun kalır ve aileye bakma sorumluluğu da üstüne eklenir. Bunun üzerine Âkif, o yıl Mülkiye’ye bağlı olarak açılan Baytar Mektebi’ne -mezunlarının hemen iş bulacağı dü­şüncesi- ile kaydolur. İlk ciddi şiir denemelerini de Baytar Mektebi’nde iken yapar. Bu okulda çok iyi hocalardan ders gören Âkif, dinî bilgilerinin yanına bir de pozitif bilimleri öğrenir (Ekiz, 1985, 9-10). Baytar Mektebi’nde okurken Batı’yı, Batı’daki fikir ve sanat hareketlerini yakından tanımak isteğiyle Fransızca öğrenmeye başlar. Baytar Mektebi’ni birincilikle bitirir ve aynı yıl Tophane-i Âmire Veznedarı Emin Beyin kızı İsmet Hanım ile evlenir. Çeşitli memu­riyetlerde bulunur ve Anadolu’yu dolaşır. II. Meşrutiyet’ten sonra şiirlerini Sırat-ı Müstakim’de yayımlamaya başlar. II. Meşrutiyet’in ilanından sonra memleketin durumunun kötüye git­mesi Âkif’in fikir ve sanat anlayışını derinden sarsar. Ülkenin içinde bulunduğu durum onu, sosyal meselelerin yanı sıra millî meselelere de yöneltir. Millî Mücadele’ye katılır ve halkı düşmana karşı direnmeye davet eden konuşmalar yapar. Bu nedenle İstanbul hükümeti onu Darü’l-Hikmet-i İslamiye katipliğinden uzaklaştırır. Daha sonra Ankara’ya yerleşen Âkif, Millî Mücadele içindeki çalışmalarını sürdürür. İlk Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde Burdur millet­vekili olarak görev alır. 23 Aralık 1920’de bir millî marş yarışması açılır. Âkif, Milli Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Tanrıöver’in ricasıyla yazdığı İstiklal Marşı’nı 17 Şubat 1920’de tamamlar (Ekiz, 1985, 11-19). Kahraman Ordumuza ithaf edilen bu marş, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından millî marş olarak kabul edilir.

Âkif, 1923 yılında Abbas Halim Paşa’nın davetlisi olarak Mısır’a gider. 1926’da Mısır Üniversi­tesinin Edebiyat Fakültesinde Türkçe profesörlüğü görevine getirilir. Mısır’da geçirdiği yıllar Âkif’in sağlığını olumsuz yönde etkiler, fiziksel ve ruhsal yorgunluk sonucunda siroza yaka­lanır. Memleket özlemini gidermek ve dinlenmek üzere 1936 yılında İstanbul’a döner. Ama hastalığı ilerlemiştir. İstanbul’da ciddi bir tedavi görse de yararlı olmaz. Ömrünün bu son ayını İstanbul’da Mısır Apartmanı’ndaki dairede tamamlar ve 27 Aralık 1936 tarihinde ebedi yaşama göç eder. Cenazesi Edirnekapı Mezarlığı’na defnedilmiş, daha sonra 1962 yılının Ma­yıs ayında Edirnekapı Şehitliği’ne nakledilmiştir (Ekiz, 1985, 20-21).

Âkif hiçbir zaman para, şöhret ve makama itibar etmemiştir. Bu düşüncesini de “Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle

Bana hiç tasmalık etmemiştir altın lale.” “Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam. Hele bak namına haksızlığa ölsem tapamam”

şeklinde dile getiren şairin yaşamı da bu sözlerden farklı değildir. Onun yaşamında bu öz ve sözde bir olmayı doğrulayan birçok olayı görmek mümkündür. H. Bolay, bir yazısında Emin Erişirgil’in yatılı bir okula kayıt olmak için girdiği sınavda Âkif tarafından kayırıldığı söylen­tilerinin yayılması üzerine Âkif’in derhal müdürlükten istifa edip tahkikat tamamlanıp ger­çek ortaya çıkıncaya kadar görevine dönmediğini belirtir (Bilim ve Aklın Aydınlığında Eği- tim,118-119). Âkif, sözüne sadık bir insandır. Ona göre insanın kıymeti verdiği sözü tutmaya gösterdiği özenden anlaşılmaktadır. O, sözünde durmayanlara insan nazarıyla bakmaz. Kimi araştırmacılar onun, sonsuz bir öğrenme ve araştırma azmi ile dolup taşan bir yapıya sa­hip olduğunu ileri sürerler (Ekiz, 1985, 25). Çalışmaya büyük önem vermiştir. Ona göre her şey çalışarak elde edilir. İslam inancında yer alan tevekkülün yanlış anlaşıldığını söyleyen Âkif, ümitsizliğe, tembelliğe ve cehalete düşmanıdır. Japonların kendi benliklerini koruyarak Avrupa’nın bilim ve teknikteki gelişmelerini almalarına ise hayrandır. İlerlemek için çocuk­ların okutulup, asrın gereklerine göre terbiye edilmesinden başka çare olmadığını vurgula­mıştır (Yalçın, vd., 1992, 29). Araştırmacılara göre Âkif’in dünya görüşü, İslam birliği temeline dayanmaktadır. O, İslam ülkelerinin lideri olarak gördüğü Osmanlı-Türk devletinin önderli­ğinde Hıristiyan Batı’ya karşı meydana getirilmiş güçlü bir bütünlükten yanadır. Bu özelli­ğiyle de edebiyatımızda ve fikir hayatımızda milletin dertlerini dert edinmiş, Türk milletinin güçlü bir devlet olarak düşmanları karşısında büyük bir dinamizme ulaşmasını düşlemiş, bu uğurda mücadeleye de girişmiştir (Ekiz, 1985, 25). Orhan Okay ise Mehmet Âkif’in edebi kişiliğinin başlangıcının tam olarak aydınlık olmadığı düşüncesindedir. Onun herkes tara­fından bilinen şiirleri, Safahat’ta toplananlardır. Bunlar da 1904’ten sonra yazılmış ve çeşitli dergilerde yayımlanmışlardır. İlk Safahat’ın 1911’de yayımlandığı dikkate alınırsa Âkif’in ilk şiirini 31 yaşında iken yazmış, ilk kitabını da 37 yaşında çıkarmış olması gerekir. Oysa üretken bir şair olan Âkif’in Safahat’tan önce de çok sayıda şiir yazmış olması beklenir. Nitekim ölü­münden sonra yapılan araştırmalar Âkif’in yazılıp da basılmamış ve zamanın dergilerinde çıkmış ama Safahat’a alınmamış birtakım şiirlerinin varlığını ortaya koymuştur. Âkif’in 1904 öncesi yazdığı şiirleri elde değildir. Bu şiirlerden kimi, şairin ölümünden sonra yapılan araş­tırmalarda bulunmuştur. Bulunan bu şiirlerin sayısının artması şairin edebi hayatının izlen­mesi açısından kolaylık sağlayacaktır (Hece, 17). Âkif, otuzlu yaşlarına kadar bir çeşit arayış dönemi geçirmiş ve bu döneme ait ürünlerini de ortadan kaldırmıştır. Âkif’in yakın arkadaşı Eşref Edip, onun gençlik devresinde gazeller yazdığını, müteaddit defterler doldurduğunu, bir aralık bunların birini kaybettiğini, bu nedenle de hayli üzüldüğünü, fakat ardından top­lumsal konulara yönelince üzüntüsünün geçtiğini, hatta diğer defterini de kendisinin imha ettiğini, yayımlamadığı çok sayıda şiiri bulunduğunu söyler (Okay, Hece,17).

Âkif’in edebi kişiliğini oluşturan önemli durumlar ve olaylar vardır. Zeki Sarıhan’a göre dar gelirli bir aileden gelmesi onun sanatında önemli bir belirleyicidir. Öğrenimi maddi sıkıntılar içinde geçer, 40 yaşına kadar memurluk yapar, geçim sıkıntısını azaltmak amacıyla zengin konaklarında özel dersler verir. Kendi yaşadığı hayat, Âkif’in gözlerini İstanbul’un yoksul in­sanlarına çevirmesine neden olur, sefalet içinde yüzen Anadolu köylüsüne yakınlık duyar. O, acı çekenlerin şairidir. Bu da Safahat’ın birinci kitabında ve Asım’da açık biçimde görülmek­tedir. Onun sanatını besleyen ikinci önemli unsur, dindar bir aileden gelmesidir. İlk dersle­rini dindar bir adam olan babasından alır, İstanbul’un gelenekçi-Müslüman bir çevresi olan Fatih’te büyür. İlk tanıdığı kurumlardan biri camidir ve onun manevi varlığını Kur’an, ezan, ilahi sesleri doldurur. Sanatını oluşturan bir diğer unsur almış olduğu eğitim ve gördüğü öğrenimdir. Kısa süren mahalle mektebi sayılmazsa Âkif, devrinin yeni tip okullarında oku­yup, burada bilim ve tekniğe karşı saygılı olmayı, hatta hayranlık duymayı öğrenir. Okul onu Batı dilleriyle ve edebiyatlarıyla yüz yüze getirir. Bu okullarda aldığı eğitim sayesinde İslam’a sonradan giren, birçok boş inançtan kurtulur. Efgani ve Abduh’un bütün İslam dünyasını etkileyen görüşleri, Âkif’teki özgün İslamcı anlayışı biçimlendiren önemli bir diğer etmendir (1996, 224). Ayrıca Almanya ve Arabistan’a yaptığı geziler de Âkif’in Doğu ve Batı dünya­sını yakından tanımasını sağlar; onda Doğu toplumlarının uyuşukluk ve geri kalmışlıktan kurtulmaları gerektiği fikrini doğur. Âkif’in baytar oluşu da taşrayı ve köylüleri yakından ta­nımasına, Anadolu’yu ve Rumeli’yi gezip görmesine vesile olur (Sarıhan, 1996, 225). Ayrıca devrinin edebi akımlarının ve Namık Kemal, Abdülhak Hamit Tarhan, Muallim Naci ve Tevfik Fikret’in etkisinde kalır (Sarıhan, 1996, 224). Tüm bu etkiler, kendi ferdi duygularını değil, toplumun acılarını dile getiren, realist bir şair çizgisi yaratır. Realist bir bakış ile toplumsal te­malara yönelen bir şiir anlayışı ilk anda, lirizmden uzak, kuru bir anlatımı akla getirmektedir. Kimi araştırmacılara göre, Türk edebiyatında Âkif kadar devrinin aynası olmuş, devrinin he­men bütün sosyal meselelerine sahip çıkmış başka bir şair yoktur. Bir ankete verdiği cevapta “Nazımla, bugün yürümek istediğim gaye, rezail-i içtimaiyemizi ortaya koyup, halkı bunlardan tenvire çalışmaktır” demektedir (Yalçın, vd., 1992, 24). Onun çalkantılı bir devirde yetişmiş ol­ması, içinde yaşadığı devrin felaketleri ve acı olayları hem yaşamını hem de sanatını etkiler. Bir şiirinde,

“Viranelerin yasçısı baykuşlara döndüm, Gördüm de hazânında bu cennet gibi yurdu! Gül devrini bilseydim onun bülbül olurdum, Yâ-Râb, beni evvel getireydin ne olurdu!..”

diyerek içinde bulunduğu durumu dile getirir. Toplumun dertleriyle böylesine hemhal ol­muş Âkif için kimi araştırmacılar, sanat sanat içindir tezini anlamak bile istemediği; bir sa­natçının fildişi kulesine çekilip içinde yaşadığı topluma kayıtsız kalamayacağını savunduğu; “edepsizliğin başladığı yerde edebiyat biter” ilkesiyle toplumun ahlakını bozmak yerine gü­zelleştirecek, mükemmelleştirecek bir edebiyatın peşinde olduğu değerlendirmesinde bu­lunurlar (Yetiş, 1992, 2). Timurtaş’a göre de içinde yaşadığı cemiyeti bu kadar geniş şekilde eserlerine aksettiren ondan başka şairimiz yoktur. Âkif’te bireysel duyguları anlatan şiirlere rastlanılamaz, o cemiyetin üzüntüsünü kendi derdi bilmiş bir şairdir (1987, 46-47). Onun benimseyerek bir yaşayış felsefesi haline getirmediği, bizzat yaşamadığı hiçbir düşünce ve hareket tarzı eserlerinde yer almamıştır. Sanatçı şahsiyetinin oluştuğu yıllardan itibaren nasıl bir insan olarak duymuş, düşünmüş ve yaşamışsa eserlerinde onları işlemiştir. Bu nedenle hemen bütün şiirlerinde ve eserlerinde Âkif’i bulmak mümkündür (Ekiz, 1985, 25). Eserlerin­de Âkif’i bulmak mümkün olduğu gibi Âkif’in yaşamı da eserlerinde çizdiğinden çok farklı değildir. Yetiş’e göre onun şiirini kuran asıl unsur samimiyetidir ve her ne söylemişse duymuş ve içinde yaşamıştır. Onun asıl kudreti de bu duyduklarını, yaşadıklarını ve içinde kopan fır­tınaları büyük bir maharetle, asaletinden ve kendi olmaktan hiçbir şey kaybetmeden ifa­de edebilmesindedir (1992, 7). Orhan Okay bu konudaki düşünceleri şu cümlelerle aktarır: "Mehmed Âkif hakkında yazılmış biyografiler;yakınlarının ve hasımlarının yazıları; ona şâirdir - değildir diyenler; gericidir- değildir hükmünü verenler; değişmeyen, ortak bir noktada birleşirler: Âkif, hayatı boyunca, belli ahlâki prensiplerle yaşamış karakter adamıdır. Dostları arasında her zaman dürüst ve sözüne güvenilir bir insan olarak kalmıştır. Bütün Safahat’ında, nesir yazıların­da ve vaazlarında ortaya koyduğu İslâmi prensiplere, husûsî hayatında da son derece bağlı kal- mıştır”(Hece, 8) Bütün bunların yanı sıra Ertuğrul Düzdağ’ın Gölgeler üzerine yaptığı “(...) İlk şiirler, ‘Hakkın Sesleri’ndeki benzer, Ankara’da çıkanlar ‘Süleyman Nazif’e’, ‘Bülbül’, ‘Leylâ’dır. Geri kalanlar Mısır’da yazılmıştır. Bunlardan 216 mısralık ‘Firavun ile Yüz Yüze’ Akif’in alışılan kuvvet­li şiirlerdendir. Gece, Hicran, Secde ise şairin, birinci Safahat’taki bâzı şiirlerde görülen, manevi tasavvufi iç dünyasının ve gönül âleminin ortaya çıktığı şiirlerdir. Cemiyetin dertleri, savaşlar, felaketlerle uğraşan, inleyen Akif, gönlünün öz duygularını bu üç şiirinde açığa vurmuştur. Ken­disine ‘Vadiyi değiştiriyorsunuz’ diyen bir arkadaşına, ‘Hayır benim asıl vâdim buydu, ötekileri cemiyet için yazmıştım’ cevabını verdiği bilinmektedir.” (1988, 132) şeklindeki değerlendirmesi de burada anılmaya ve üzerinde durulmaya değer niteliktedir.

  1. Şiirin Öznesi Bağlamında Gölgeler

Şiirin öznesinin şairin bizzat kendisi olabileceği düşüncesinden hareketle Gölgeler incelendi­ğinde aslında beklenilenden farklı bir sonuç ile karşılaşılmamaktadır. Ancak şair-şiirin öznesi koşutluğunda dikkat çeken bazı noktalara da ulaşılmıştır.

Gölgeler’in ilk şiiri 1919 tarihli Hüsran’dır. Bu şiir, “Ben böyle durmayacaktım, dili bağlı,/İslâm’ı uyandırmak için haykıracaktım./Gür hisli, gür îmanlı beyinler, coşar ancak,[1]/Ben zâten uzun boylu düşünmekten uzaktım!” dizeleriyle başlar. Bu dizelerde şiirin öznesinin kendisine ge­tirdiği düşünmekten uzak oluş eleştirisi dikkat çekicidir. Şiirin bütününde ise öznenin aczi, içinde bulunulan durum karşısında elden bir şey gelmeyişin verdiği huzursuzluk ve keder ön plana çıkan duygudur. Buradaki patetik ton öznenin “Yoktur elemimden şu sağır kubbede bir iz;/ İnler ‘Safahât’ımdaki hüsran bile sessiz!” dizeleriyle sağır kubbede sessiz inlemeler im­gesiyle doruk noktasına ulaşır. Karşımızda etrafında olup biteni gören ama çaresizlik içinde kıvranan bir aydın bulunmaktadır. Her ne kadar içinde yaşanılan durum açıkça söylenmese de şiirin altında yer alan tarih 1919’dur ve I. Dünya Savaşı yıllarıdır.

1918 tarihli ve Şark başlıklı şiir, Batı’nın kanlı kâbusuyla göz açtırmadığı bilgisinin verildiği bir dize ile başlar ve son dört dizeye kadar da Şark’ın o günkü kötü durumu tablolaştırılır. Bu tablo, hiç de iç açıcı değildir. Ekinsiz tarlalar, kirli yüzler, secdesiz başlar, türlü iğrenç ihtilalar, tahakkümler, mezelletler, vb. Ardından Doğu dünyasının bir zamanlar ne denli müreffeh ol­duğu bilgisi verilir. Bir zamanlar dünyanın batısı vahşetten inlerken doğusunun İrem Bağları, Çin Seddi, Babil Surlarıyla çevrili son derece güzel ve gelişmiş bir halde oluşundan söz edilir. Batı ve Doğu’nun o günkü durumunu karşılaştırdıktan sonra iman sahibi bir kişi olarak şii­rin öznesi, Allah’a sığınır ve bütün dünyanın aksine artık Doğu’nun üstüne çöken kâbustan sıyrılıp yaşamanın hakkı olduğunun haykırılmasını ister. Bu şiirde şiirin öznesi kürsüsünde konuşan bir hatip, gür sesiyle topluma yön vermeye çalışırken bir yandan da Allah’a sığınan bir vaiz görünümündedir.

Alınlar Terlemeli başlıklı üçüncü şiirde özne, oldukça öfkelidir. Şiirin ilk iki dizesi “Cihan alt üst olurken, seyre baktın, öyle durdun da,/ Bugün bir serserî, bir derbedersin kendi yurdunda!” şeklindedir. Bu dizeler çevresine karşı ilgisiz, dünyadaki hızlı değişime arkasını dönmüş ve her şeyden önemlisi yaşam içinde edilgen bir duruş sergileyen insana duyulan kızgınlığın dile gelişidir. “Oturmuş, ağlayan âvâre bir mazlûmu kim dinler?/Emeklerken, sabî tavrıyla, top­raklarda sen hâlâ,/ Beşer doğrulmuş, etmiş, bir de baktın, cevvî istilâ!” sözleriyle içinde yaşadığı topluma sert bir dille karşı çıkış vardır. Bu noktada şiirin öznesi, halkı bir yanda sergilediği tavır noktasında eleştirirken diğer yandan da halka yol gösterici olmaya çalışır. Bu aşamada özne, çağının ne olduğu konusunda toplumu uyarmakta ve kurtuluş için yol göstermekte­dir. Ona göre her şeyden önce yapılacak iş, bir ve beraber olarak ama imandan uzaklaşma­dan mücadele etmektir. Gür bir sesle hürriyet olmadan insanca yaşamanın mümkün olma­dığı anlatılır.

Umar Mıydın? başlıklı ve 1918 tarihli şiirde özne, İslam dininin ve Müslümanların içinde bu­lunduğu durumdan duyduğu üzüntüyü dile getirir. Mabetlerin ve ibadetlerin yetim kaldığı düşüncesi boş camiler ve minberler; örümcek ağı bağlamış mihrap, yosun tutmuş eşiklerle desteklenir. Ses tonu oldukça yüksektir ve özne oldukça öfkelidir. Yer yer şiirde Müslümanları vefasızlıkla, merhametsizlikle, utanmazlıkla, yüzsüzlükle suçlama görülür.

Şairin oğlu Mehmed Ali için kaleme aldığı yine 1918 tarihli ve Mehmed Ali’ye başlıklı şiirde bir özeleştiri vardır. Şiirin öznesi 45 yıllık ömrünü, baykuş gibi kendi harabesinde çöküp kalmak olarak niteler. Böylece hayat içinde etkin olmayan bir varoluş sergilediğini düşünür, sanatçı kimliğinde de benzerlik olduğunu söyler. Şiirin son dizesi “Bir hoşça sadâ duymadı benden hele yurdum.” şeklindedir ve özne ile şair birleşir. Şiire bir babanın oğluna öğüt veren hitabın­dan çok yaşamının muhasebesini yapan bir adamın hüzünlü tonu hâkimdir.

Hâlâ Mı Boğuşmak?’ta özne birlik ve beraberliğin olmayışının milletleri yıkıma götüren en önemli etken olduğunu söyler. Enfâl suresinin 46. Ayetinin “Birbirinize de girmeyin ki, ma’neviyâtınız sarsılmasın, devletiniz gitmesin.” şeklindeki bir kısmının bir anlamda yorumu da olan bu şiir ile özne öne sürdüğü düşünceyi Kur’an-ı Kerim gibi sağlam bir kaynağa da dayandırır. Burada yine özne ile şairin aynı kişi; Âkif’in de dünya görüşü ile sözleri ve kişiliği bütünlük arz eden bir aydın olduğu görülür. Şiirin bir de tezi vardır: Tarihin yok olup gitmiş milletlerine bakmak, hakikati bu kadar uzakta aramak yerine Âyât-ı İlâhî’ye yönelmek yeter- lidir. Özne/şair anlayışları, alışkanlıkları, kültürleri farklı çok sayıda millet tek bir gaye uğruna birleşmiş iken, bir avuç halkın makam mevki derine düşüp birleşemeyişlerine kızar. Şiirin yazılış tarihi Aralık 1918’dir ve Anadolu işgal altındadır. “Cem’iyyete bir fırka dedik, tefrika çıktı;/ Sapsağlam iken milletin erkânını yıktı.” dizeleriyle birlik ve beraberlik içinde olunması gereken bir zamanda yaşanan düşünce ayrılıklarına karşı çıktığı gibi İttihat ve Terakki Partisi ve zama­nının siyasi durumuna da göndermede bulunur.

Yeis Yok! adlı ve 30 Ekim 1919 tarihli bu şiirde yine bir âyetten yola çıkarak (Hicr suresi 56. Ayetin bir kısmı “Dalâle düşmüşlerden başka kim Tanrı’sının rahmetinden ümîdini keser?”) özne, vatanın kurtuluşundan ümit kesmemek gerektiğini söyler. Yine kürsüden bir vaaz veri- liyormuşçasına ümit olmadan yaşamanın mümkün olmadığını belirtir.

1919 tarihli Azimden Sonra Tevekkül adlı şiirin ilk on mısrası bir karşı görüş şeklindedir. Şiir yine Kur’an’dan bir âyet ile (Âl-i İmrân suresi 159. Ayetin bir kısmı) başlar. Bu âyette önce azmetmek sonra Allah’a dayanmak gerektiği ifade edilmektedir. İşte karşı görüş bu âyete isti- nadendir. Asırlarca dayandık da ne oldu diyen bir düşüncenin dile getirilmesi söz konusudur. Buna karşın özne, hiçbir iş yapmayıp en ufak bir çaba bir gayret göstermeyip sadece Allah’a dayanmayı öngören bir anlayışa; tevekkülün yanlış anlaşılmasına karşı çıkar. Bu şiir, tez ve anti-tez söylemiyle özneyi iki ayrı kişi görünümüne sokmuştur ve bu yönüyle diğerlerinden farklıdır.

Süleyman Nazif’e ithafen yazılmış Süleyman Nazif’e başlıklı şiirde özne, geleceğe dair ümidini yitirmemiş ve çevresine de ümit telkin eden bir kişi olarak görünmektedir. Burada “Mâdâm ki Hakk’ın bize va’dettiği haktır, / Şark’ın ezelî fecri yakındır, doğacaktır.” diyerek bir yandan ge­leceğe ümitle bakar, ancak öte yandan İslam’ı tefrikalar kastı kavurdu, bilmeyerek kardeş kardeşi vurdu, can gitti, vatan gitti ve bıçak dine dayandı; işte o anda millet uyandı ve Ehl-i Salib’in ordusuna direndi, der. Bu şiirin altında “Ankara-Tâceddin Dergâhı, 15 Nisan 1337 (1921)” notu bulunmaktadır. Bu da şairin kurtuluş yolunda halktan beklediği uyanışın gel­mesiyle birlikte büründüğü ruh halini göstermesi bakımından dikkate değer niteliktedir.

Bülbül, Kurtuluş Mücadelesi veren memleketin içler acısı hâlinin şiiridir. Yunan işgali altın­daki topraklardan özellikle de Bursa’dan son derece vahim haberler gelmektedir. Bu duygu­larla kaleme alınan Bülbül’de "Cihânın yurdu hep çiğnense, çiğnenmez senin yurdun. (...)/Ni­çin bir damlacık göğsünde bir umman hurûşandır?/Hayır, mâtem senin hakkın değil... Mâtem benim hakkım:/Asırlar var ki, aydınlık nedir, hiç bilmez âfâkım!/Teselliden nasîbim yok, hazân ağlar bahârımda;/ Bugün bir hânümansız serserîyim öz diyârımda! ” dizeleriyle özne içinde bulunulan kötü durumun sorumlusu olarak kendini ve insanlığı gördüğünü söyler. Bülbül, lirik ben’deki duygu yükünün en güçlü aktarıldığı şiirlerden biridir.

Leyla’da şiire ad da olan Leyla özgürlüğün Mecnun ise bundan uzak kalmış milletin simge­sidir. Bir aşkın anlatımından, âşık bir adamın edasından çok, 1922 tarihli bu şiirde öznenin hürriyete duyduğu arzu ifadesini bulur.

Altında 28 Aralık 1923 tarihi bulunan Fir’avun İle Yüz Yüze adlı şiir manzum bir hikâyedir. Şiirin öznesi aynı zamanda anlatıcı konumundadır. Firavun mezarları ve mumyalarından hareketle insanın ölümsüz olmak düşüncesine bir eleştiri getirilir. Özellikle de firavunların kendi ölümsüzlükleri uğruna görkemli anıtlarını insanlara eziyet çektirerek yaptırmaları ve bundan da ötesi insanoğlunun ölümsüzlüğü mezarlarda ve mumyalarda (ki Âkif’in ifadesiy­le “leşlerde”) aramaları yanlıştır. Ona göre beka tek bir insana özgü olmamalı, milletler baki kalmalıdır.

Gölgeler’de yer alan ve altında 1924 yılı ve sonrasına ait tarihler bulunan şiirlerde söylem farklılaşır. Bu şiirlerden biri de Şehidler Âbidesi İçin’dir. Artık vatanın kurtuluşu, milletin beka­sının arzusunun yerini vatan için canını feda eden şehitlere duyulan minnet alır. "Hakk’ın bu velî kulları taş türbeye girmez; Gufrâna bürünmüş, yalınız Fâtiha bekler.” dizesinde de ifadesini bulduğu gibi vatanın kurtuluşu için çırpınan öznenin yerinde daha sakin bir söyleyişe sahip bir kişi görülür.

Vahdet başlıklı ve 1924 tarihli şiir Yermûk Savaşı’nda yaşanılan bir olayın anlatımıdır. Şiir iki bölümden oluşur. Birinci kısımda asıl konuyu oluşturan olay, Huzeyfetü’l-Adevî’nin ağzın­dan anlatılır. Buna göre, Huzeyfetü’l-Adevî savaş meydanında dolaşıp sağ kalan olup olma­dığını araştırmaktadır. Hava çok sıcaktır, şehitlerin arasında amcasının oğlunu yaralı olduğu halde bulur, ona su vermek ister. Bu sırada başka bir yerden başka bir yaralının, Hişam’ın inleyen sesi gelir. Suyu ona götürür, ancak bir başkasının inleyen sesi duyulur. Hişam da bu su isteyen sesi duymuştur ve ona kaşlarıyla suyu diğer yaralıya götürmesini belirtir. Sesin sahibini bulduğunda yaralı son nefesini verip şehâdete erişir. Adevi yeniden önce Hişam’a sonra amcasına oğluna döner. Ancak onlar da son nefeslerini vermişlerdir. Böylece yaralılar birbirlerini düşünerek son nefeslerinde bir yudum su içemeden şehadete ermişlerdir. İkin­ci bölümde özne, bu öyküden hareketle "Şark’ın ki mefahir dolu, mâzi-i kemâli,” der ve "Ey, tefrika zehriyle şaşırmış giden, ümmet!/Nisyân’a çıkan yolda mı kaldın güm-râh?/La-havle ve lâ-kuvvete illâ billâh!” sözleriyle yine dönemine bir eleştiri getirir.

1925 tarihli Gece, Hicran ve Secde başlıklı şiirlerde ana mesele İslam’ın o günkü durumudur. Gece’de özne "Serilmiş, secdemin inler durur yerlerde mi’râcı!” sözüyle mevcut durumu göz önüne sererken, Hicran ve Secde’de kurtuluş ve bir çareye kavuşma adına Allah’a yakarır.

Hüsam Efendi Hoca Gölgeler’deki şiirlerden farklı bir tarza sahiptir. Makam mevki sahiplerine yakın olmayı arzu eden kimselere örtülü bir biçimde öğüt verme amacı taşıdığı söylenebilir. Vahdet’te olduğu gibi yine bir hikâyenin anlatımı söz konusudur. Şiirin öznesinin yerini anla­tıcı alır. Hüsam Efendi Hoca ile Sultan Abdülmecid’in erkanı arasında geçen bir olay aktarılır. Buna göre Sultan Abdülmecid, Hüsam Efendi Hoca’nın şöhretini duyar ve onu makamına al­dırmak ister. Hüsam Efendi Hoca, sultanın iradesine itiraz eder ve gitmez. Günün birinde Hü- sam Efendi’nin Beşiktaş civarında bir işi olur bunu duyan erkan, Hüsam Efendi’yi padişahın huzuruna çıkarmak ister. Bu noktada Hüsam Efendi elli beş senedir yürümekte olduğu yolun sonunu daha göremezken ve bir ömrü bu uğurda tüketmişken geriye dönmenin yanmak, mahvolmakla eş olduğunu söyler ve bu daveti yine reddeder. Burada kişinin Hak yolundan ayrılmamasının öneminin altı çizilir. Şiirin öznesi, sağlam ahlaki değerleri olan ve bunu da savunan görüntüsü ile Âkif ile birebir örtüşür.

Gölgeler’de yer alan şiirlerin bir kısmı kıta şeklindedir ve bunlarda felsefi bir söylem esastır. Kıssadan Hisse’de tarihten ders alınması gerektiği düşüncesi ile tarih tekerrürden ibarettir sözü arasındaki çelişki irdelenir. Resmim İçin adlı üç kıta vardır. Bunlardan ilkinde özne, ebe­diyetin rahmetle anılmak olduğunu belirtirken sessiz sedasız yaşadığı için kimsenin kendi­sini hatırlamayacağından duyduğu üzüntüyü dile getirir. Aynı başlıklı ikinci kıtada ise bir anlamda kendi kendine cevap verir. Eğer bu dünyada bıraktığın bir canlı iz varsa ölsen de toprağın altı seni sırtında taşır, der. Üçüncüsünde ise yaşlandıkça, saçları beyazlaştıkça kendi deyimiyle dış yüzü ağardıkça iç yüzünün karardığını öne sürer. Kendisine hiç benzemediğini söylediği dış görünüşünden utandığını belirtir. Çocuklara başlıklı bir diğer şiirinde iki oğ­luyla birlikte çektirdiği bir resmin arkasına yazdığı “Ne odunmuş babanız: Olmadı bir baltaya sap!/Ona siz benzemeyin, sonra ateştir yolunuz. /Meşe hâlinde yaşanmaz, o zamanlar geçti; / Gelen incelmiş adam devri, hemen yontulunuz./Ama dikkatli olun: Bir kafanız yontulacak;/Sakın aldanmayın: İncelmeye gelmez kolunuz!” demektedir. Böylece özne, düz ve doğru kişiliğinin devri içinde kabul görmeyişinden yakınır. Bu şiir Âkif’in çağına ve çağının genel geçer ha­reket tarzına bir karşı çıkışıdır. Resmim İçin başlıklı dördüncü şiirin altındaki tarih 10 Kasım 1931’dir. Şiirin öznesinin tek arzusu ölümünden sonra rahmetle anılmaktır.

Abbas Halim Paşa için yazılmış olan Tebrik başlıklı iki de kıta bulunmaktadır. Bunlarda özne Paşa için övgü ve iyi dileklerini dile getirmektedir.

Safahat başlıklı kıtanın ve genel olarak diğer kıtaların ana duygusunu yitip giden bir ömür, arkada bırakılanlar -ki burada eş dost mal mülk gibi maddi varlıklardan değil, kişinin eserleri hayat içinde duruşu, iyi bir ad ve iyi yad edilmek arzusu- oluşturmaktadır.

Kıtaların arasında 1929 tarihli Arîza yer almaktadır ki, bu kendinden, zamanından, içinde bulunduğu durumdan şikayet eden; en çok da Mısır’ın sıcağından bunalmış ve hiç değilse birkaç gün için İstanbul’a gelmek isteyen öznenin hüzünlü şiiridir.

1928 tarihli Bir Gece; peygamberin doğumu ve peygamber oluşu üzerine kaleme alınmıştır. İman sahibi bir adamın duygularının dile getirilmesi vardır.

1930 tarihli Ne Semer Ne De Eser başlıklı şiir, insan ölünce eseri kalır eşek ölünce semeri ka­lır şeklindeki atasözüyle başlar. Şiirin öznesi bu sözü tartışmaya açar. İnsanların bir eser bı­rakmak gerektiği düşüncesini, aslında baki kalmak hırsının bir dışavurumu olarak görür. Bu beka hırsına bir türlü akıl erdiremediğini belirtir. Bırakılan eserlerin birçoğunun hak ettiği değeri görmediği, zaman içinde etkisini yitirdiği gibi bir takım iddialarla tezini destekleme­ye çalışır. Şiir, “Ne çok bilmiş adamdır ki: Gider sessizce,/Ne esermiş, ne semer, kimsenin olmaz haberi!” dizeleriyle son bulur.

1930 tarihli ve Derviş Ahmed isimli şiirde “Tevfik Neyzen’in üçbin dört yüzüncü tövbesinden isti’fası münâsebetiyle.” dipnotu bulunmaktadır. Oldukça keyifli, mizahi bir hikâye anlatılır. Derviş Ahmed’in içki içmeyeceğine dair aldığı kararı bir türlü uygulayamayışından hareket­le özne, Neyzen Tevfik’e esprili bir dille göndermede bulunur. Şiirdeki samimi hava dikkat çekicidir.

Said Paşa İmamı adındaki şiirin altındaki tarih 1931’dir. Gerçek bir olayın hikâye edilmesi söz konusudur. Hikâyeye göre Valide Sultan, sarayında Mevlit okutacaktır ve bunun için ünlü bir imamı davet eder. Misafirler gelir, her türlü hazırlık tamamlanır, ancak Mevlit okuyacak olan Hoca bir türlü gelmez. Mevlit başka hocalarca okunur, ilerleyen saatlerde asıl gelmesi gereken imam gelir. Valide Sultan haklı olarak sitem eder, ancak imam geç kalma sebebini açıkladığında sorun ortadan kalkar. Burada önemli olan imamın geç kalma nedenidir. İmam, yolda gelirken kızının ölümünün kırkıncı gecesi vesile ile bir mevlithan arayan, fakir bir an­neye rast gelmiş ve bu kederli kadının isteğini geri çevirememiştir. Şiirin en çarpıcı yönünü, imamın Valide Sultan’a neden bu yaşlı kadına yardımcı olduğunu belirtirken söyledikleri oluşturur. İmam, fakir bir kadıncağıza yardımcı olacak, dua edecek kendisinden başka kim­senin bulunmayacağını “Elin evladına parasız yanmaz bir kimse” sözleriyle dile getirir. Âkif, Said Paşa İmamı’nın kişiliğinde devrinin din adamlarını eleştirir. Onun davranışlarıyla ve söz­leriyle topluma örnek olarak gösterdiği kişiler de aslında kendisi gibi doğru ve güzel ahlaklı olanlardır. Âkif’in özü ile şiirin öznesinin hatta şiirdeki hikâyenin protogonistinin dahi aynı olması, onun özü sözü bir duruşunun sonucudur.

Sonuç olarak, şiirlerdeki öznelerin dolayısıyla da şairin özellikle üç meselenin altını çizdiği görülür. Birincisi işgal altındaki vatan toprağı ve hürriyetin kıymetidir. İnsanca yaşamak için hür olmanın gerekliliğinin altını çizer. İkincisi ise Müslümanların yaşam içinde dini birçok vecibeyi yerine getirmeyişlerine ve İslam dininin temel inanç sisteminden uzak kalışlarına karşı duyulan üzüntü ve öfkedir. 20. Asra gelindiğinde 14 asırlık İslam medeniyetinin vardığı nokta şairi üzer. Her tarafı “tevhit enkazı” kaplamıştır ve bu durum onu yürekten yaralar. Onu en çok da Müslümanların korkmuş ve ürkek hali, olaylar karşısındaki edilgen tutumu öfke­lendirir. Bu durumu utanmazlık, ahde vefasızlık, merhametsizlik gibi çok ağır sözcüklerle tanımlar. Bu iki gruptaki şiirlerin ortak yönü vatan topraklarının işgal altında oluşu ve iman ile ancak ihlasa kavuşulacağı düşüncesidir. Üçüncü olarak da kendinden şikâyet söz konu­sudur. Bu şikâyetin temel noktasını ömrün boşa geçirildiği düşüncesi ve inanan bir insan olarak yeterince dine ve topluma hizmet etmiş olup olmadığını sorgulama oluşturur. Bu da aslında Âkif’i en çok üzen durumdur.

Özellikle şiirlerin altındaki tarihlere bakıldığında 1930 ve sonrası olanlarda bir ömrü tüketmiş ve hayatının muhasebesini yapan bir adamın açmazları, sancıları görünmektedir. Gölgeler’in ilk şiirlerinde ve yayım /yazılış tarihleri daha erken bir döneme ait olanlarındaki vatan ve din uğruna mücadeleyi millete öğütleyen öznenin yerini, daha sonrakilerde kendi düşünce dün­yasını ve buradan hareketle insanlığı irdeleyen bir adam alır. Bu kişi zaman zaman mutsuz, çoğunlukla umutsuz, ama en çok da kendinden hoşnutsuzdur. Bu dönem yazdığı şiirlerinde yine kendinden yola çıkarak genç nesillere seslenme ve doğru yolu gösterme arzusu içinde olduğu dikkati çeker. Gölgeler’de yer alan ve 1932 ve 1933 yıllarına ait olan iki kıtasında artık şiirin öznesi dünyadan ve dünyaya ait meselelerden biraz daha uzaklaşmış görünmektedir. Bu aşamada şiirde patetik ton da daha belirgindir. Âkif’in elli altmış yıllık ömründe ulaştığı gerçek, aslında insanın kendi kendisinin bağrı yanık âşığı olduğu ve bunun ilan edilmesinin de çekilmez olduğu düşüncesidir.

Kaynakça

ADORNO, T. W. (2002). Minima Moralia (3. Basım). Çev.: Orhan Koçak, Ahmet Doğukan. İstanbul: Metis Yay.

ADORNO, T. W. (2008). Edebiyat Yazıları (2.Basım). Çev.: Sabir Yücesoy, Orhan Koçak. İstanbul: Metis Eleştiri.

ALKAN, E. (1995), Şiir Sanatı Dünyada ve Türkiye’de Şiir Akımları Şiirin Temel Sorunları-Kavramları, İstanbul: Yön

Yay.

CEBECİ, O. (2009). Psikanalitik Edebiyat Kuramı (2. Baskı). İstanbul: İthaki Yay.

DOĞAN, M. H. (1986), Şiirin Yalnızlığı, İstanbul: Broy Yay.

DÜZDAĞ, E. (1988). Mehmet Âkif Ersoy, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay.

EKİZ, O. N. (1985). Mehmet Akif Ersoy, İstanbul: Toker Yay.

ELİOT, T.S. (1990). Edebiyat Üzerine Düşünceler. Çev: Prof. Dr. Sevim Kantarcıoğlu, Ankara: Kültür Bakanlığı Yay.

ERGÜLEN, H. (Haziran 2008). “Şiir Başkasıdır”. Söyleşi: Tozan Alkan. Kitap-lık. Sayı 117.

ERSOY, M. Â. (2008). Safahat, Hazırlayanlar: Hüseyin Su, Abdürrahim Karadeniz. Ankara: Hece Yay.

İNCE, Ö. (2000,. Şiirde Devrim. İstanbul: Adam Yay.

KAPKINER, M. (2001). Şiir Üzerine Bir Şeyler Söylemek. İstanbul: Beyan Yay.

LANGER, S. K. (Haziran 2008). “Gerçek Bellek”. Çev.: Yurdanur Salman, Deniz Hakyemez. Kitap-lık. Sayı 117.

NAYIR, Y. N., Bolat, S. (2003). Şiir Sanatı. İstanbul: Varlık Yay.

OKAY, O. (Ocak 2008). “Mehmet Âkif’in Karakteri ve Sanatı”, Hece dergisi Mehmet Âkif Özel Sayısı. Yıl:12. Sayı: 133.

SARIHAN, Z. (1996). Mehmet Akif, İstanbul: Kaynak Yay.

STEWART, Susan. (Haziran 2008). “Lirik Biçim”. Çev.: Yurdanur Salman, Deniz Hakyemez. Kitap-lık. Sayı 117.

SUMER, N. (1996). “Poetika Klasik Çağ: Aristoteles / Horatius / Longinus”, Şiir ve Şiir Kuramı Üstüne Söylemler.

İstanbul: Düzlem Yay.

TİMURTAŞ, F. K. (1987). Mehmet Âkif ve Cemiyetimiz, Ankara: Kültür ve Turizm Bakanlığı Yay.

YALÇIN, S., Yetiş, K., Kabaklı, A., Bolak, A. A., Birinci, N., Ergin, M. (1992). Mehmet Âkif’i Anlatıyorlar (2. Baskı).

İstanbul: Aydınlar Ocağı Yay.

YENER, A. G. (2012). Şiir Bilinci -Şiir Okuru İçin Teorik Tespitler Defteri, Ankara: Hece Yay.

YETİŞ, K. (1992), Mehmet Akif’in Sanat-Edebiyat ve Fikir Dünyasından Çizgiler, Ankara: Atatürk Kültür Dil ve Tarih

Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi Yay

Özet

Günümüz edebiyat araştırmalarında şiirin öznesi ile şairin aynı kişi olup olmadığı sorusu sıkça gündeme gelmektedir. Kimi araştırmacılar ve edebiyat kuramcıları sanatçının eserinde kendi hayal, düşünce ve duygu dünyasını anlattığını öne sürmekte; kimi buna şiddetle karşı çıkmaktadır. Aynı tartışma sanatçıların günde­mini de meşgul etmektedir. Pek çok şair ve yazar sanat anlayışlarını kuran temellerden söz ederken bu ko­nudaki görüşlerini de açıkça ifade etmektedir. Bazıları sanatçının en iyi bildikleri konu olduğu gerekçesiyle eserlerinde kendilerinden söz etmelerinin gerekliliğini savunmakta; diğerleri ise bu görüşe karşı çıkmakta ve bunu sanatın yaratıcılık vasfını göz ardı etmek olarak nitelendirmektedir. Bunların yanı sıra sanatçının yapmak istedikleriyle, düşünce ve davranışlarıyla, poetikasıyla eserinin her zaman uyuşmadığı; hedef ile menzilin ör- tüşmediği örneklere de sıkça rastlanmaktadır.

Mehmet Âkif Ersoy ve şiiri, bu edebî tartışmaların ışığında ele alındığında çok az şair ve yazar için söz konusu olabilecek bir durum ile karşılaşılmaktadır. Mehmet Âkif hakkında çalışma yapan araştırıcıların üzerinde hem­fikir oldukları tek bir nokta vardır. Bu da şairin yaşamı ile sanatı arasında sarsılmaz bir bağ olduğudur. Mehmet Âkif’in yaşam felsefesi haline getirmediği, inanmadığı hiçbir düşünce onun eserlerinde yer almaz. Sanatçı nasıl duymuş, düşünmüş ve yaşamışsa eserlerinde de bunları dile getirmiştir.

Bu çalışmada Gölgeler, şair ve şiirin öznesi ilişkisinden hareketle irdelenecek; iman sahibi, doğruluğun ve güzel ahlâkın tek kurtuluş çaresi olduğuna inanmış bir şairin hızla değişen dünya karşısında derinden du­yumsadığı acı ile birlikte açmazları ele alınacaktır.

Anahtar sözcükler: Gölgeler, şiirin öznesi, Mehmet Âkif Ersoy

Mehmet Akif in Shadows

Abstract

The question of whether subject of the poem and the poet is the same person is a question in today’s litera- ture research. Some researchers and literary theorists claim that the artist tells his/her own world of imagi- nation, thought and emotion in his/her work while some oppose this idea drastically. The same controversy is occupying the agenda of the artists. Many poets and writers state their idea about this point while talking about the foundations forming their concept of art. Some assert on the necessity to mention about them- selves in their works as this is the subject the artist knows best; however, others oppose to this opinion and describe this as to ignore the creativity aspect of art. In addition to these, the work may not always match with the artist’s desires, thoughts, behaviours and poetics, that is, examples in which target and aim do not overlap can be seen in their works.

When Mehmet Akif Ersoy and his poem is taken into consideration in the light of these discussions, a case which can be seen at very few poets and writers stands out. Researchers who studied on Mehmet Akif agree on one point. This is the unshakable connection between the poet’s art and the poet’s life. Any idea which Mehmet Akif did not make a philosophy of life and believe does not take place in his works. However the writer mentions about in his works what he perceives, thinks and lives.

In this study, Golgeler (Shadows) will be examined on a base in relation with the subject of poet and poem; In the face of a rapidly changing world, a deeply felt pain and dilemmas of a poet who is in faith of religion and believes that accuracy and good ethics are the only cure for salvation will be examined.

Key words: Golgeler (Shadows), subject of the poem, Mehmet Akif Ersoy

Gölgeler, 2014
TYB Vakfı Mehmed Âkif Araştırmaları Merkezi'nin düzenlediği bilgi şölenlerinin 6.sı. 

[1]          Gölgeler’in bu çalışmaya esas olarak alınan safahat baskısında şiirin bu kısmında “ Bu­

radan itibaren dört mısra şiirin 1919’daki ilk neşrinde çok farklıdır. 1933’deki kitap baskısı sırasında şairimiz tarafından değiştirilmişlerdir. Mısraların ilk şekli şöyledir:

Bir şeydi benim hilkatimin gâyesi: Feryâd;

Susmak ki düşünmekti ben ondan pek uzaktım.

Haykırmadım, ‘Eller duyacak sus!’ dedi herkes;

Ağyâr uyanıkmış, meğer, etrâfıma baktım.”

şeklinde bir dipnot bulunmaktadır (s.437).

Bu haber toplam 148 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim