Bazen ellerim toprak kokuyor anne. Yüreğim sığmıyor bu dünyaya. Sonra kalkıp abdest alıyorum. Abdestim varsa her şeyim var gibi geliyor. Yazmak da iyi geliyor anne. Ve yazmak kalbimi sıkarcasına acıtan zulümlerden, haksızlıklardan, sorumsuzluklardan, yalanlardan uzaklaşıp nefes almamı sağlıyor.
İnsanlar zorlaştırıyor hayatı anne. Ne için geldiklerinin dahi haberi yokmuş gibi kendilerinde. Sanki hiç bitmeyecekmiş gibi dünya hayatı. Sanki hep burada kalınacakmış gibi. Nasıl olur, buna ne yürek dayanır ne de iman. İmanın şartlarında daha en başında, “ahirete, kader ve kazanın Allah’tan geldiğine iman etmek” var. Bu dünyaya sıkışma isteği neden o zaman?
Yazmak geliyor aklıma anne. Bu parmaklarla iş de yapılır yemek de. Ama yazmak başka.
Yazmanın ne anlama geldiğini ya da niçin yazmak ihtiyacı hissedip yazdıkça mutlu olunduğunu düşünürüm hep. Bir olay bir yaşanmışlık ya da bir söz bir bakış hepsi olabilir. Yazmak parmaklarıma iyi geliyor anne. Ve kalbime.
Bu satırlar tabii’de yayınlanan “Ayşe” dizisinden Ayşe Şasa’nın yaşadıklarından hareketle oluşan düşünceler.
**
Ayşe Şasa’yı anlamaya çalışıyorum. Kemal Tahir’in şu sözlerinden etkilenişini: “Yazmak direnmektir, kelimelerinle diren Ayşe. Sakın kendini terk etme.” Kemal Tahir’in bu sözünü duyduğumda, yazmanın farklı bir anlamı açılıyor bende.
Yazmak; -hakikat içinse eğer- insanın, kendi yazısına dönüşü olarak ifade edilebilir. İşte o zaman yazmak, insanın yazısını Yazan’a dönüşü olur. Yaradan’a dönüşü olur. Yaradan’ın emrettiği hayata, özüne dönüşü. Derdi olmayan yazamaz çünkü. Yazmak bu anlamda kişinin kendini (özünü) tekrar tekrar arayışı olmalı. Farklı konularda da olsa sürekli aynı hakikati dillendirmek, hakkı söylemek, haktan taraf olmak…
“Bütün hikâyeler bir meydan okumayla başlar.” der Ayşe Şasa. Kendisi de batıla meydan okuyan bir isim. Kendi hikâyesini haykıran bir isim. Yazdıkça Yaradan’a yakınlaşan. Batıldan Hakk’a doğru yürüyen bir ömür. Bir arayış ama öyle bir arayış ki sevgisizlikle oluşmuş büyük bir korku ve kendine yabancılaşmış insanların içinde cesaretini yitirmeden, pes etmeden devam eden bir arayış.
Batılılaşmanın iki farklı yüzüyle hesaplaşan bir isim. Batılılaşma, ona gönül verenler için bir yüzüyle arzu edilesi. Cazibeleriyle kendine çeken, anlık ve sathi “mutluluklar” sunan. Diğer yüzüyle ise; karanlığın içine çeken, kimliksizleştiren, insanı kendi benliğinden soyutlayan. İlk durum, onun anne babasının ve birçok anne babanın etkisinde kaldığı yüz. İkincisi ise, Ayşe Şasa’nın ilkinden uzaklaşıp tanıştığı yüz. O, batılılaşmanın ağır sancılarıyla hesaplaştıktan sonra bir an önce kendine gelmenin yollarını arayan nadide bir karakter. Kendini, benliğini, şahsiyetini inşa etme uğruna derunî dünyasında ağır bedeller ödeyen, uçurumun eşiğine gelmiş, çoğu zaman yalnız, hakikati nerede ve nasıl arayacağını bilmeyen ama bulmakta ısrarlı bir kadın. “Kıyamet günü Yaratıcıya anlamlı ve onurlu bir hikâye anlatabilmeliyim” sözü, bu ısrarın ve ümidin bir nişanesi.
**
Hak ve batılın mücadelesi dün olduğu gibi bugün de devam ediyor. Cahiliye döneminin insanı değersizleştiren yaklaşımı, adını değiştirip farklı kisvelere bürünerek hakkın ve hakikatin karşısına dikiliyor. Kız çocuklarını diri diri gömen tehlikeli/sapkın yaklaşım, bugün batılılaşmanın dayattığı karanlıkların farklı bir ortağı. Ancak “Allah nurunu tamamlayacaktır” (Saff, 8) ayet-i kerimesinden hareketle, değişen şartlar ve ideolojiler karşısında kalıcı olanı görmek bugün her zamankinden çok daha mühim.
Her dönem devam eden hak-batıl mücadelesinin bugünkü ismi “batılılaşma”. Ümmet-i Muhammed’in bugünkü imtihanı. Değişen ideolojiler varsa da değişmeyen hakikat bir. Allah’ın dini İslâm ve İslâm’ın insana sunduğu güzellikler.
Müslüman bir ailenin kızı olarak dünyaya gelen Ayşe Şasa, bu güzellikleri yaşayamadan büyüyen, ağır travmalardan ve korkulardan geçen bir insan. Batılılaşma sürecine kendini kaptıran aileler için, ağır hezeyanların yaşandığını günümüzde de görebiliyoruz. Batılılaşmanın iki yüzü var ikisi de neticeleri itibarıyla ağır. Ayşe Şasa’nın duruşu ise, bizi hem batılılaşmanın keskin yüzüyle hesaplaşmaya hem de kendine dönmenin zorunluluğuna davet ediyor…
Çıkışı, dinle temellenmiş; yerli ve millî kültürle yoğrulmuş bir dünya tasavvurunda buluyor.
Senaryo yazmak onun için belki de varoluşunun bir gereği. Ancak bunu yerli ve millî bir bakışla yapmanın önemine odaklanıyor.
Aradığı sevgiyi ve değeri İslâm’ı anlamaya ve yaşamaya başladığında hissedebiliyor. İnanılan dinin insana sağladığı değerler sistemi, beraberinde birtakım mesuliyetleri ve mükellefiyetleri getirirken aslında ona inandığı değerlerle ve kendisi kalarak dünyada bulunma imkânı sunmuş oluyor. Müslümanlar nezdinde bu sürecin anlaşılması ise batılılaşma cereyanında oldukça zorlaştı. Ancak farkındalığın, kendi olmanın, öze dönüşün çok zor şartlarda dahi mümkün olabileceğini Ayşe Şasa’nın hayatında görebiliyoruz.
Ayşe Şasa örnekliği bizim için bugün de önemli. Batılı yaşama tarzının ağır hasarları ailenin çöküşünde kendini gösterirken, Ayşe Şasa ve onun gibi birçok genç bu süreçlerden geçti. Ana dilinden önce yabancı dillerle büyümek, batılı dünyanın yaşama biçimini öğrenmek aidiyet problemi gibi temel problemleri gündemimize taşıdı.
Ayşe Şasa küçük yaşlarından gençliğine kadar bir arayış içindeydi, bugünkü gençlerin içinde olduğu bunalım ve anlam arayışında olduğu gibi.
Her gencin hem şahsi hayatında hem de aile hayatında yaşadıklarını sorgulaması bir ihtiyaç halini aldı. Batılılaşma, yabancılaşma ya da bizi kendi değerlerimizden uzaklaştıran her şeye karşı söyleyecek sözümüz dün vardı, bugün de olmalı.
Ayşe Şasa, kendi hayatında bu zorlu süreci tecrübe eden ve hamdolsun selamete kavuşan, ancak bununla kalmayıp, hâlâ devam eden batılılaşmanın bıraktığı etkileri görmek isteyen ya da ondan nasıl kurtulabileceğine dair yollar düşünenler için önemli. Onun hayatı, mücadelesi ve yazma/yaşama aşkı insana her gün yeniden kendisi olabileceği imkânı ve ümidi aşılayan bir örnek olarak önümüzde duruyor. Muazzez ve müeddep ruhuna rahmet olsun.































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.