• İstanbul 19 °C
  • Ankara 9 °C
  • İzmir 17 °C
  • Konya 11 °C
  • Sakarya 13 °C
  • Şanlıurfa 20 °C
  • Trabzon 19 °C
  • Gaziantep 17 °C
  • Bolu 5 °C
  • Bursa 12 °C

Türkçe ile Birlikte Varoluşmak

Muhammet Enes KALA

Dil, bir milletin ortak iletişim aracı olmakla birlikte varlığın ses bulduğu ontik; fikirlerin birbirine selâmetle seslenebildiği epistemik yurttur. Yûnus Emre, bu yurdun kapılarını aralayarak Türkçeyi sarayın sınır dışına çıkarmış, onu güçlü bir medeniyet dili kılmak sûretiyle halkın ortak irfânına, vicdânına ve varoluşuna mâl etmiştir. Tasavvufun derin hikmetini arı duru bir Türkçeyle dile getirerek bu dili ilmin, irfânın ve hikmetin asil taşıyıcısı kılmıştır. Halkı bu estetik ve mânevî inşânın merkezine yerleştiren Yûnus Emre, kelimeleri birer gönül taşı gibi işleyerek medeniyetimizin temellerini tahkîm etmiş, Türkçenin inanış, duyus, hissediş ve fikrediş imkânlarını güçlendirmiştir. Onun kelime dağarcığı, sıradan insanı hakîkatle buluşturan ilâhî bir köprü vazifesi de görmüştür. Böylece Türkçe, Yûnus gibi şahsiyetlerin dillerinde (lisanlarında ve gönüllerinde) ve işlerinde, Anadolu’da yeryüzünün gürültüsünden arınıp gökle irtibat kurarak aşkın ve hikmetin diline dönüşmüş, bir medeniyet dili hüvîyetine bürünmüştür. Dahası Yûnus’un nefesi, âdeta Türkçeyi coğrafî sınırların ötesine taşıyan ebedî bir kültür muştusu hâline gelmiştir. Bu yönüyle o, dilimizin hem bânisi hem de hakîkat arayışındaki sarsılmaz rehberlerinden ve büyük pîrlerinden birisi olmuştur.

Diğer yakadaysa XV. yüzyılın çoraklaşma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Türk diline rûh üfleyen Ali Şîr Nevâî, Türkçenin izzetini yeniden tesis etmiştir. Farsçanın zihinlerde yer edinen edebî üstünlüğü karşısında Nevâî, Türkçeyi şiir, ilim ve fikir dili kılmak için mücâdele etmiştir. O, Muhâkemetü’l-Lugateyn adlı şaheserinde Türkçenin Farsçadan üstün yönlerini delillendirerek âdeta millî şuurun manifestosunu kaleme almıştır. Herat sarayında başlattığı bu kültürel rönesans hareketiyle Çağatay Türkçesini zirveye taşımaya gayret göstermiştir. Dört Türkçe divânı ve muazzam hamsesiyle Türkçenin her türlü edebî ve felsefî formu rahatlıkla karşılayabileceğini bütün cihâna ispat etmiştir. Bu arada Nevâî’nin bu çabası, yalnızca edebî tercihten ibâret görülmemelidir, onun söz konusu hamlesi varoluşsal direniş ve haysiyet mücâdelesidir. Âtıl duruma düşürülmüş dili, hak ettiği tahtına oturtarak Türkçeyi, kültürel varoluş için âb-ı hayât kılmıştır. Böylece Çağatay sahasında yeniden doğan Türkçe güneşi, bütün Türk dünâysının ortak edebiyat ve fikir hâfızasını aydınlatmıştır.

Bir yakada Yûnus Emre’nin, diğer yakada Ali Şîr Nevâî’nin Türkçeye kazandırdığı bu muazzam ivme, aynı deryaya dökülen dil nehrini güçlendiren iki farklı koldur. Bu iki büyük ismi Türkçe ekseninde bir araya getirmek, Türk medeniyetinin omurgasını oluşturan Doğu-Batı bütünleşmesini anlamak için de hayatî önemi hâizdir. Yûnus’un gönül coğrafyasıyla Nevâî’nin zihin coğrafyası, Türkçenin çatıları altında kusursuz bir uyumla kucaklaşmaktadır. Biri dili aşkın ve irfânın sığınağı kılarken, diğeri edebiyatın, ilmin ve devlet aklının zirvesine taşımıştır. Bu iki büyük usta, eserleriyle aslında Türkçeyi Doğu’dan Batı’ya uzanan sarsılmaz medeniyet köprüsü hâline getirmiştir. Onların ortak gayreti, milletimizin târih sahnesindeki kalıcılığını tescîl eden en büyük delillerden birisi olarak kabul edilmelidir. Türkçe, bu iki dâhinin omuzlarında, konuşulan lisan olma hüviyetini aşmış, cihânşümul bir ortak varoluşu taşıyan, ona kıvam veren ontik ve epistemik idrâk biçimine dönüşmüştür. Bu birleşme aynı zamanda iki kardeş halkın kültürel coğrafyasındaki yapay sınırları bertaraf eden metafizik kavuşmayı da terennüm edebilmektedir.

Dil, insanın dünyayı anlamlandırma biçimimize ve varlıkla kurduğumuz ilk ontolojik bağa tekâbül eder. Yûnus ve Nevâî’nin önderliğinde gelişen Türkçe, milletimize, kendine has varlık ve bilgi dünyâsı inşâ etme imkânı sunmuştur. Bu dille geliştirilen ontoloji, varlığı ondan tecrit olunmak sûretiyle dışarıdan gözleyen değil, onun içinden hareket ederek kalbine nüfûz eden kurucu hikmet anlayışına dayanır. Epistemolojik düzlemde ise Türkçe, kelimelerin ötesindeki hakîkati açığa çıkaran, sızdıran derin idrâk ve tecrübe alanı açar önümüze. Bu iki ulu şahsiyet, Türkçenin kavramsal ve felsefî potansiyelini harekete geçirerek düşüncemizin sınırlarını da genişletmiştir. Türkçe ile kurulan dünyâ, hakîkatin dogmatik kalıplara hapsedilmediği, onu tahakküm edici şekilde kuşatma acullüğüne düşmeyen bilâkis hakîkate hayâtın içinden aşkla temas edilen canlı bir ekosisteme işâret eder. Bu bağlamda Türkçe, kendi başına ortak varoluşu ve idrâki seslendiren birlikte varoluşma zemînini de kurmuş olur. Türkçenin iki pîrinin açtığı bu çığır, Türk milletinin kendi kelimeleriyle düşünme ve var olma kâbiliyetinin en somut kanıtı olarak anlaşılmalıdır. Bu çığır sonraki yüzyıllarda ortak hissediş ve mücâdele etme bilincinin de taşıyıcı kolonu olarak yeniden milletlerin ortaklığını dillendirmeye vesîle olmuştur.

Nitekim târihin çetin virajlarında milletler, kendi köklerinden aldıkları sesle yeniden ayağa kalkarlar. Millî mücâdeleler döneminde Mehmed Âkif Ersoy, bu uyanışın hem vicdânı hem de gürleyen sesi olmuştur. Âkif, Süleymaniye Kürsüsünden halka seslenirken, geçmişin ihtişâmlı mîrasını bugünün direniş rûhuyla harmanlamıştır. Onun hitâbeti ve şiiri, uyuşmuş kitleleri silkeleyen, onlara izzetini ve târihi misyonunu hatırlatan mukaddes uyarıdır. Halkı istiklâl mücâdelesine aktif birer mesul özne olarak dâhil etmek, Âkif’in en büyük fikrî ve vicdânî başarısıdır. O, aydın ile halk arasındaki duvarları yıkarak ortak kader şuuru ve birlikte varoluş irfânı inşâ edebilmiştir. Bu dönemde yazılan her mısra, işgâl edilmek istenen bir vatanı (tüm Türkistan, Türkiye ve Merkezî Coğrafya) kelimelerin kalesinde yeniden kurma çabasıdır. Âkif’in güçlü duruşu ve seslenişi, inancın ve direnişin lisânıyla yazılmış târihin en kudretli destanlarından biridir. Onun öncülük ettiği Sırât-ı Müstakîm ve Sebilürreşâd dergileri de millî mücâdeleyi değil, millî mücadeleleri birlikte var olma destanı olarak kabûl etmek sûretiyle büyük ve küçük Türkistan’ın her bölgesini birbiriyle konuşan, konuşturan bir platform işlevi görmüştür. 

Mehmed Âkif’in düşünce dünyâsı bu îtibârla sâdece Anadolu topraklarıyla sınırlı kalmamış, bütün İslâm âlemini ve özellikle Türkistan’ı kuşatmıştır. Onun “Türkistan rüyası”, coğrafî sınırların ötesinde atan büyük Türk ve İslâm kalbinin ifâdesidir. Âkif, mazlûm ve esâret altındaki Türkistan coğrafyasının acısını kendi yüreğinde duymuştur. Bu rüya, Doğu ile Batı arasında koparılan bağların yeniden tesis edilmesine yönelik derin özlemi de terennüm eder. Bu arada şâirin şiir coğrafyası, Edirne’den Kaşgar’a uzanan muazzam bir kardeşlik ve mukâvemet hattına tekâbül eder. O, Türkistan’ın çilesini kendi istiklâl mücâdelesinin ayrılmaz parçası olarak görmüştür. Bu şuur ve irâde, milletimizin yalnız olmadığını, geniş bir coğrafî ve mânevî akrabâlık havzasına sâhip bulunduğunu haykırır. Âkif’in bu vizyonu, millî mücâdelemizin cihânşümul ve ümmetçi karakterini gözler önüne seren en parlak nişânelerinden birisidir.

Târih boyunca mukadderâtları bir olan Türkiye ve Türkistan, en karanlık günlerde bile birbirlerine omuz vermişlerdir. Bir taraftan Türkiye’den Türkistan’ın haklı mücâdelesine uzanan mânevî ve fiilî destek, diğer taraftan Özbekistan’dan ve husûsen Buhârâ’dan gelen yardımlarla taçlanmıştır. Özellikle Buhârâ emirlik hazînesine ait altınların, Abdurauf Fıtrat öncülüğünde Anadolu’daki millî mücâdeleye gönderilmesi bu ortak varoluşun en somut ve târihe mâl olmuş belgesidir. Bu fedakârlık, coğrafî mesâfelerin îman ve kardeşlik bağı karşısında nasıl eridiğinin eşsiz göstergesidir. Özbekistan’ın ve Türkistan’ın evlatları, Türk milletinin istiklâl savaşını kendi şerefli dâvâları olarak benimsemişlerdir. Bu karşılıklı dayanışma, iki coğrafya arasındaki kan bağının ve târihî akrabalığın en zor zamanlardaki imtihânıdır. Bu bakımdan mücâdele, toprak parçasını savunmak için olduğu kadar ortak medeniyet idealini ayağa kaldırmak için de verilmiştir. Bu asil yardımlaşma rûhu, târihin kaydettiği en yüce milletlerarası dayanışma örneklerinden biridir. Bu mücâdelelerin ortaklaşma zemîni zamanında Yûnus ve Ali Şîr Nevâî tarafından inşâ edilen o ortak hissediş, fikrediş ve nihâyetinde varoluş zemîni olan eskimeyen, tahrîp edilmeyen ve müdâhelede bulunulmamış Türkçe üzerinden (Sırât-ı Müstakîm ve Sebîlürreşâd) gerçekleşmiştir. Sadreddin Aynî bu duruma şöyle değinmektedir: “Türkiye’de inkılâptan sonra neşredilen Sırât-ı Müstakîm dergisini mütalaa etmeye muvaffak olduk. İşbu yayın dinî, ilmi, içtimai, siyasi ve edebi bir yayın olup, merkez hilafetinin en büyük ve ulu kişilerinin iştirakiyle çıkarıldı. Bu yayında siyasi ve içtimai inkılâplar ayet ve hadislerle tetkik edilerek yazıldığından, bizim fikrimizde de esas değişimler yaşandı.”

Târihî krizler ve büyük buhrânlar, milletlerin kendi aksiyolojilerini, yani değerler sistemini yeniden üretmelerini zorunlu kılar. Türkistan’dan Anadolu’ya uzanan bu büyük direniş hattı, ortak ahlâk, vicdân ve mücâdele aksiyolojisi doğurmuştur. Bu aksiyoloji, fedakârlığı, adâleti, hürriyet sevgisini ve mazlûmun yanında durmayı en üstün erdemler olarak tanımlar. Yûnus’un aşkı, Nevâî’nin zihin disiplini, Âkif’in îmanı, şahsiyeti, Fıtrat’ın derdi, Çolpan’ın feryâdı ve bu coğrafyaların direniş rûhu tek bir potada erimiştir. Ve böylece ortak varoluşumuz, ortak acı ve umut üzerinden örülen sarsılmaz bir değerler bütününe dönüşmüştür. Mücâdele içinde pişen bu aksiyoloji, milletimize (Türk halklarına) bugünü kurtarmak kadar geleceği ortak bir ufukla inşâ etme gücü de vermiştir. Kelimelerimizden eylemlerimize kadar uzanan bu ahlâkî çizgi, medeniyetimizin omurgasını sağlam tutmaktadır. Bu yönüyle her direniş, aslında aynı zamanda yeni bir medeniyet tasavvurunun ve değerler inşâsının doğum sancısı olarak da değerlendirilmelidir.

Kelime, medeniyetin hem taşıyıcısı hem de kurucu öznesidir. Zîrâ her büyük medeniyet, kendi dilinin inşâsıyla başlar ve yaşar. Yûnus’un çağlayan pınarından dökülen ses, Nevâî’nin Herat’tan yaktığı meşale, Âkif’in camii kürsülerinden haykırdığı irfân, Çolpan’ın şiirlerine sinen selâmet tufanı, Fıtrat’ın derdi, aynı hakîkatin farklı tonlarını dillendirmektedir. Türkçe, bu müstesnâ akılların elinde, ontolojik direniş kalesi ve epistemolojik ufuk olmuştur. Türkistan’ın seherinden Anadolu’nun akşamına uzanan bu ortak kader ve varoluş sancısı, coğrafî hudutların ötesinde kurulan ebedî ontolojik akrabâlığa da işâret etmektedir. Buhârâ’nın hazîneleriyle sulanan bu mukaddes direniş, ortak aksiyolojinin ve sarsılmaz varoluş şuurunun asil nişânesidir. Dün olduğu gibi bugün de ortak kelimelerimiz ve inancımız, haysiyetimizin ve istiklâlimizin en güvenli siperlerini oluşturmaktadır. Türkistan coğrafyasındaki halkları mikro kimliklere hapsedip birbirinden ayrı düşüren, Türkçenin ortak kurucu sadâsından uzaklaştıran akıl ile Türklerin küllî ve ilâhî inanışını, onları bir millet kılan İslâm’dan uzaklaştırıp şamanizme indirgeyen akıl aynı akıldır. Bu akıl, Türk-İslâm medeniyetinden ürken ve bu medeniyetin yeniden söz sâhibi olmasından korkan emperyalist akıldır. Bu topraklarda konuşulan her Türkçe cümle ve Müslümanlar arasındaki kardeşliği perçinleyen, Hâlık ve mahlûk karşısında duruşu tanzîm eden tevhîd inancı, geçmişin kutsal emânetini geleceğe taşıyan ulvî birer istiklâl beyânnâmesidir. Varlık, dilin evinde kâimdir ve evimiz, doğudan batıya uzanan bu görkemli Türkçedir. Bize âlemde aslî kimliğimizi ve varoluşumuzu verense tevhîd inancıdır. Dilimiz ve dinimiz dün olduğu gibi bugün de istiklâl mücâdelelerimizde bize hep pusuladır.

Bu yazı toplam 18 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim