Hoca-talebe ilişkisini, müşterek fikir üretimine dönüştüren bu duruma özenle dikkat çekerek Vuqar kardeşimin tasavvuf düşüncesinden -özellikle de İbn Arabî ve Gazâlî’den- beslenerek zihin açıcı bir derinlik kattığı yazılarını sizlerle paylaşmak istiyorum.
Bu yazılar, Türkiye-Azerbaycan hattında verimli bir düşünce köprüsünün inşasının mütevazi ama uzun soluklu temellerini de atan ve Ehl-i Sünnet fikriyatının Türk dünyasında kök salmasının ilk kurucu örneklerini de oluşturan çok anlamlı ve çok katmanlı yazılar.
Zihin açıcı okumalar…
Tarih çoğu zaman iyilikle kötülüğün açık bir savaş alanı gibi anlatılır: iki karşıt güç, iki ayrı cephe, biri galip gelir, diğeri mağlup olur. Bu anlatı, modern zihnin sevdiği çerçevedir; çünkü çatışmayı merkeze alır ve meseleleri basitleştirir. “İyilik” ve “kötülük” anlayışını doğru anlamak gerekiyor.
Medeniyetler, özellikle köklü olanlar, bu kadar düz bir zeminde kurulmaz. Bazı medeniyetler vardır ki, kötülüğü yenerek değil, ona ontolojik bir ağırlık yüklemeyerek ayakta kalır. Kilit nokta burasıdır...
İyilik, bir savunma refleksi olarak görülmüyor kadim medeniyetlerde. Varlığın aslî ilkesidir. Burada «kötülük», modern anlayıştan farklı olarak bağımsız bir güç olmaktan çıkarak, insanın imtihanını derinleştiren sınır hâline gelir.
İslâm düşünce geleneğinde iyilik, varlıkla özdeştir; kötülük ise müstakil bir varlık değildir. Noksanlığın, kopuşun ve yön kaybının adıdır. Bu bakış açısı, iyilik ve kötülüğü eşit iki cephe olarak görmez; birini merkez, diğerini arıza kabul eder. Medeniyet dediğimiz şey de tam burada başlar: hangi ilkenin merkeze alındığı, hangisinin sınırda tutulduğuyla.
Yazının devamı için:https://www.yenisafak.com/yazarlar/yusuf-kaplan/iyilik-ve-kotuluk-tasavvuru-ve-osmanli-ruhu-4794832































Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.