• İstanbul 13 °C
  • Ankara 4 °C
  • İzmir 13 °C
  • Konya 9 °C
  • Sakarya 3 °C
  • Şanlıurfa 12 °C
  • Trabzon 13 °C
  • Gaziantep 12 °C
  • Bolu 1 °C
  • Bursa 9 °C

Allah Yeniden Başlayanların Yardımcısıdır ya da Dünden Bugüne Türkiye Yazarlar Birliği

Allah Yeniden Başlayanların Yardımcısıdır ya da Dünden Bugüne Türkiye Yazarlar Birliği
1970’lerden bugüne uzanan hikâyeye şöyle uzaktan bir bakınca insan şunu fark ediyor:

Dünya değişirken yalnızca siyaset değişmemiş, insanların birbirini anlama biçimi, konuşma dili de değişime uğramış. Öyle görünüyor ki asıl kırılma da galiba tam burada başlamış…

1970ler… Küresel ölçekte ideolojik kamplaşmanın zirveye ulaştığı bir dönem olmuş. Soğuk Savaş bağlamında şekillenen dünya düzeni, askerî ve siyasî bloklaşmaya kültürel ve entelektüel alanlarda da keskin ayrışmaları eklemiş. 1973 petrol krizi ve ekonomik dalgalanmalar, bu ideolojik gerilimi daha da derinleştirmiş. 2. Dünya Harbinden sonra ortaya konan tüm para birimlerini dolara, doları ise altına endeksleyen Bretton Woods sistemi küresel derebeylerine beklediklerini verememiş olacak ki bu sistem lağvedilmiş. Ekonomi sisteminde oynamalar küresel arenada tüm halkları ciddi şekilde etkilemiş. Krizler derinleşmiş, sosyal ve siyasî arenalarda tahribatlar şiddetlenmiş. 

Soğuk Savaş, devletlerle birlikte insanların zihinlerini de kutuplara ayırmış. Türkiyede bu kutuplaşma sokaklara inmiş. Sağ-sol dediğimiz mesele fikir ayrılığından öte hayat-memat meselesi olarak görülmüş. Üniversiteler, mahalleler, sokaklar, kahvehaneler… Her bir yer ötekine yaşam hakkı tanınmayan birer cepheye dönüşmüş.

Ancak burada sanki gözden kaçan bir şey olmuş. O dönem canlarla birlikte dil de solmuş. Anlaşmanın zemini olması gereken o ortak dil kaybedilmiş. İnsanlar birbiriyle konuşamaz hâle gelmiş. Cümleler yerini sloganlara bırakmış; fikir, yerini öfkeye terk etmiş. Bu durum, ideolojik kampları öfke ve nefret zemininde keskinleştirirken, ortak bir paydada buluşabilme imkânı olan büyük anlatıyı/hikâyeyi tahrip etmiş. İkisi bir araya gelince vesayet sistemi güç kazanıp semirmiş. Yoksa 12 Mart 1971 muhtırasını ve 12 Eylül 1980 darbesini ulusal ve uluslararası boyutlarıyla nasıl yorumlar, nasıl anlamlandırabilirdik! 

Tam da böyle bir zamanda, 7 Ağustos 1978de Türkiye Yazarlar Birliği kurulmuş.  Herkesin bağırdığı bir dönemde, birileri yazalım, konuşalım, düşünelim” demek için bir araya gelmiş. Sessiz ve fakat çok güçlü bir itiraz olarak ilmek ilmek biz”i örmeye başlamış. Şiddete karşı ortak dilin, kutuplaşmaya karşı ortak arayışın, redd-i mirasa karşı keşf-i kadimin, günlük sıradan politik çözümler yerine uzun erimli kuşatıcı çözüm yollarının savunu imkânını ortaya koymuş…

Türkiye Yazarlar Birliği, merhum Kurucu ve Şeref Başkanı D. Mehmet Doğan ile birlikte on üç isimle kurulmuş. Temel gaye kalemleri bu topraklarda sabit, nazarlarıyla tüm âlemleri seyreyleyen isimler arasındaki meslekî dayanışmayı artırmak ve bu isimlerin ülkenin kültür dünyasına iştiraklerini sağlamak olmuş. Burada öne çıkan anlayış sadece o gün değil, günümüz için de çok kıymetli; çünkü TYB siyaset üstü ve demokratik bir yapı olarak ilk günden itibaren temayüz etmiş…

Bu yapının işlevini o gün için üç temel düzeyde okuyabiliriz.  Birincisi, meslekî dayanışma üretmek... Kutuplaşmanın yazarı yalnızlaştırdığı, yayın ve ifade alanlarını ideolojik kamplara böldüğü bir dönemde yazarlık etrafında müşterek bir zemin kurmak, başlı başına kamusal bir tamir hareketi olarak yorumlanabilir. İkincisi, kültür hayatını siyasetin kısa vadeli gerilimlerinden daha geniş bir ufka yerleştirmek... Parti merkezli politika, toplumu anlık saflaşmalara zorlar. Kültür ise daha uzun süreli hafızaya, ortak dile ve anlama işaret eder. Gündelik politika çekişmeleri arasında yorulan düşünceler, kültür nehrine karıştığında kurucu ve sağaltıcı bir işleve sahip olabilir. Üçüncüsü de, yazıyı estetik bir faaliyet alanı olmakla birlikte toplumun kendini düşünme biçimi ve rehabilitasyon aracı olarak savunmak... Türkiye Yazarlar Birliğinin gerçekleştirdiği faaliyetleri bu bağlamda okumak ve anlamak, kuruluş işlevini bu doğrultuda anlamlandırmak, zaman ve zemin kesişiminde kurumu konumlandırmakta bize yardımcı olacaktır.  

Sonra 1990lar geliyor...

Bu kez dünya başka türlü sarsılmış… Sarsılmanın unsurlarından birisi yine ekonomi olmuş. 1970lerin başında Bretton Woods düzeninin çözülmesi ve Vietnam Savaşı’nın ABD devlet hegemonyasında açtığı gedik, küresel ölçekte bir tür yön arayışını tetiklemiş.  On yılın sonunda ise Reagan-Thatcher çizgisiyle belirginleşen neoliberal dönüşüm, bu krize verilen ancak müesses nizamı tahkim eden yeni cevap olmuş. Neoliberal dönüşümle birlikte devlet ve sermaye ilişkisi çok daha karmaşık ve belirleyici hâle gelmiş. Sovyetler Birliğinin dağılması ile birlikte o büyük ideolojik kavga da bitmiş daha doğrusu şekil ve yön değiştirmiş. Zira ilginçtir ki kavganın bitmesi huzur getirmemiş. Büyük bir boşluk doğmuş. İnsanlar artık kimin karşısında olduklarını da neyin yanında olduklarını da bilemez hâle gelmişler. Kuşkusuz bunda, anlam üretiminde yüzeyselleşen ve mahremiyeti tahribiyle düzeysizleşen medyanın da büyük rolü olmuş.

Türkiyede bu boşluk daha sert hissedilmiş. Terör, ekonomik krizler, koalisyonlar… Ve sonra 28 Şubat Süreci… Bu kez kavga ideolojiler arasında değil de daha çok kimlikler arasında peyda olmuş veya devam etmiş. Kim nasıl yaşayacak? Kim kamusal alanda nasıl görünecek? Makbul vatandaş hangisi olacak? Hülasa, Müslümanların siyaset arenasındaki varlıkları rejim için tehdit olarak görülmüş. Toplum, bu sınanmada da yavaş yavaş ortak zeminini kaybedeyazmış ama kaybetmemiş. Toplumu yukarıdan dizayn etmeye çalışan, milli iradeyi görmezden gelen tüm arayışlar görece o gün başarılı görünse de hem milletin hafızasında hem de tarih sahnesinde kaybeden taraf olmuşlar.

Türkiye Yazarlar Birliği gibi kurumların rolü yeni eksende daha da ziyadeleşmiş. Artık mesele yazarlığı korumak dışında ortak hafızayı ve milli iradeyi de korumak olarak tebarüz etmiş. Çünkü hafıza kaybolursa, toplum kendini de kaybeder, milli irade ortadan kalkarsa gayri meşru yönetim tarzları peyda olur ve toplumu, tarihi ve dili ezer.

Sovyetler Birliğinin yıkılmasıyla Türkistan’ın kurucu unsuları olan devletler de bağımsızlıklarını kazanmış. Yalnız onların kendi başlarına değil de birlik ve dirlik içinde ortak hissiyatı ve fikriyatı terennüm edebilmesiyle özlenen Türkistan yeniden inşa olabilirmiş. Türkiye Yazarlar Birliği bu zemini görüp geleneksel hale gelen Türk dünyası şiir şölenlerini tertip etmiş. 1992-1995 yılları arasında meydana gelen trajik Bosna Savaşı da en az Anadolu kadar Osmanlı olan Balkanların bu ufuktan ayrı düşünülmemesi gerektiğini salık vermiş. TYBnin yıllıklarına, ilmî toplantılarına, kültür kervanlarına, şiir ve bilgi şölenlerine şöyle bir bakıldığında hem millî hafızanın hem Türkistan ve Balkanlar arasındaki Yeseviden Sarı Saltuka büyük coğrafyada yazılan ortak hikâyenin muhafaza ve yeniden inşasına nasıl katkıda bulunduğunu görebiliriz. Türkiye Yazarlar Birliği şunu söylüyor bize: Biz buradaydık, düşündük, yazdık; yine düşünüyor ve yazıyoruz ve hâlâ burada var olmaya devam ediyoruz.”

Ve 2000ler…

Bu kez sahneye teknoloji çıkmış. 11 Eylül saldırıları ile dünya, emperyalistlerin kazanımlarını daha da artırabileceği güvenlik eksenli bir yere kaydırılırken, sözüm ona beyaz adamın” medenileştirme! vazifesini icra edip ortadoğu”da kan ve gözyaşı üzerinde güç odakları pozisyonlarını tahkim ederken internet ve sosyal medya hayatın merkezine yerleşmiş. Türkiyede 2000lerin başında yaşanan ekonomik kriz sonrası yeni bir dönem başlamış. Ekonomi toparlanmış, şehirler değişmiş, hayat hızlanmış, konfor alanlarının kapsamı artıp genişlemiş... Birileri yıkarken yeniden inşâ edebilmenin zihnî ve bedenî yetkinlikleri unutulmuş. Sürekli savunmada olanların iktidarla imtihanı başlamış. Ve iktidar olmanın da, hızlı dönüşümün de bir bedeli varmış. Bu bedelleri önceden öngörebilmek, ön alabilmek, imkânları daha verimli kullanabilmek, yıkılmışı ve yapılamamışı yeniden inşâ edebilmek için tevârüs edilen mirası hatırlatabilmek, özgüven aşılayabilmek ve her dem taze olan hikâyemize davet edebilmek için güçlü kurumlara ihtiyaç olurmuş. Bu kurumlarını yaşatamayanlar kendilerini ve geleceklerini yaşatamaz hale düşürürlermiş.

Tanıklık ettiğimiz yeni bir çağ ve şimdi… Artık herkes konuşuyor ve yazıyor. Ama tuhaf bir şekilde, anlam azalıyor. Verilerin arttığı eşikte bilgi azalıyor ve hikmet eksiliyor. Herkesin sesi belli belirsiz veya gürültüye karışmış duyulurken çok az kişinin söz sahibi olduğunu görebiliyoruz. Bu kişilerin hem sözlerinin artırılmasına hem de etkilerinin yaygınlaştırılmasına ihtiyacımız var. Bunu gürültü içinde anlam arayan yürekli insanlar için yapmak durumundayız.

1970lerde ortak dil kayboluyordu, 1990larda hafıza dağılmış, bizi biz kılan ortak kimlik parçalanmaya çalışılmıştı, bugün ise anlam eriyor…

Bu yüzden Türkiye Yazarlar Birliği gibi kurumların önemi artıyor. Ama görevleri de her dem yenileniyor. Dün sloganlara karşı güçlü fikri korumak gerekiyordu. Sonra dağılmaya karşı ortak hafızayı… Bugün ise hızın, yüzeyselliğin ve düzeysizliğin karşısında derinliği ve yeniden manayı korumak gerekiyor. Belki de asıl sormamız gereken soru şu:

Bu kadar hızlı akan bir dünyada, insan nasıl fikretmeye devam edebilir?

Çünkü düşünmek yavaş bir iştir. Okumak, odaklanmak, yazmaksa sabır ister. Anlamaksa sakinlik…

Ve galiba en çok kaybettiğimiz şey de bu: sakinlik ve sessizlik.

Günümüzde meydan okuyan ortamların peşi sıra peyda olmalarıyla meseleyi yeniden anlamlandırmak mümkün. 1998de Google, 2003te LinkedIn, 2004te Facebook, 2005te YouTube, 2006da Twitter (X), 2007de Tumblr, 2010da Instagram ve Pinterest kurulmuş. Bunlarla beraber yeni bir dünya da kurulmuş; metaverse. Her çağ kendi meydan okumasıyla birlikte gelmiş. Bu çağın meydan okuması da dijital mecralar. Bu mecralarda kültür, fikir, sanat ve edebiyat için var olmak gerekiyor. Hele ki 2022 itibarıyla halkın kullanımına açılan üretken yapay zekâ ile bambaşka sabahlara uyandık. Şimdi bu sabahlara doğan güneşten en iyi şekilde istifade etme, dijital mecralara en güçlü, kalıcı ve faydalı içerikler üretme zamanı… Yeni meydan okumalara cevaplar verme zamanı… Âlemlerin Rabbinin dijital âlemin de Rabbi olduğu bilinciyle küresel ve yerel ölçekte bu toprakların özgün sesini, hakikat ve adalet teklifini seslendirme, kendisine mahsus hikâyesini anlatma zamanı… Tüm bunları inşa ve icra edecek mekanizmaları ve enstrümanları arayıp bulmak ve kullanmak zamanı… Dünyadaki gelişmeleri yakından takip etme, çağın gerekliliklerine vakıf olabilme, dilimizi, zihnimizi, gönlümüzü ve kelimelerimizi tüm kolonyal tortulardan temizleme zamanı...

Son olarak bir hususa değinebiliriz. Bölgemiz, Siyonizmin ve şürekâsının sebep olduğu ateş çemberi altında… Olanlar bize Yermük Harbini hatırlatıyor ve tarih, bizleri yeniden davet ediyor. Bize niçin olup bitenler Yermük’ü hatırlatıyor? Yermük nehrine baktığımızda bir tarafta İsrail, bir tarafta Suriye diğer tarafta Ürdün ve kocaman Golan Tepelerini görebiliyoruz. Bu Harpte çok dersler ve ibretler olduğunu düşünürüm. Ne zaman dört komutan ortak gaye için bir araya gelmişler ve birlikte mücadele etmişler, o zaman zafer müyesser olmuş. Hz. Ebu Ubeyde bin Cerrah Suriyeden, Hz. Halid bin Velid Iraktan, Hz. Amr bin As Mısır ve Filistinden, Şurahbil bin Hasene ise Ürdünden sorumlu komutanlar. Yermük nehrinde Hz. Halid bin Velidin himayesinde birlikte mücadele ederek, Herakleios himayesindeki büyük Bizans ordusunu bozguna uğratıyorlar ve o dönemin emperyalistlerini merkezî coğrafyadan uzaklaştırıyorlar. Sonra da Kudüs’ün fethi geliyor,  Kudüs Patriği Sophronius Kudüs’ün anahtarını Hz. Ömere teslim ediyor. Orası selametin ve bir-arada yaşama ahlâkının mekanı oluyor. Burada bugüne hitap eden mana bence şu; Türkistan’ı bir cephe, Arap dünyasını bir cephe, İran’ı bir cephe ve Irak’ı bir cephe olarak gördüğümüzde ne zaman Türkler, Araplar, Farslar ve Kürtler ortak gaye ile hareket ederlerse dün olduğu gibi bugün de emperyalistler ve Siyonistler emellerine ulaşamayacaklar. Bunun en somut örneğine mikro düzeyde ülkemizde 2021 senesinde şahit olduk. 2021 yılının İstiklâl Marşı ve Mehmed Âkif yılı olarak ilan edilmesi sürecinde çok kıymetli bir çaba söz konusu oldu. Kurucu Şeref Başkanımız D. Mehmet Doğan ve Genel Başkanımız Prof. Dr. Musa Kazım Arıcan süreci devlet büyüklerine ısrarla anlattı. Dönemin Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Prof. Dr. Mustafa Şentop, meseleyi sahiplendi, ilk imzayı atarak konuyu Meclis grubuna arz etti. Nihayetinde Türkiye Büyük Millet Meclisinde grubu olan tüm siyasi partilerin (Ak Parti, CHP, HDP,  MHP ve İyi Parti) ortak önergesi sonucunda 6 Mart 2021 tarihli Resmi Gazetede Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın imzasıyla yayımlanan genelgeyle 2021 yılı İstiklâl Marşı ve Mehmed Âkif yılı ilan edildi. İki şeye sevinebiliriz. Birincisi İstiklâl Marşı ve Mehmed Âkif bu toprakların ortak anlaşma ve sulh zeminidir. Kuşkusuz sadece Mehmed Âkif değil, bu toprakların tüm uluları için bu böyledir. İkincisi Türkiye Yazarlar Birliği tam da bu zeminden neşet etmiş tüm Anadolu, Türkistan ve Balkanları ihâta edebilecek bir sivil toplum kuruluşudur.   

Bu birlik, dirlik ve ortak uzlaşıya sevdalı anlatıyı hem siyaset arenasında hem kültür ve edebiyat dünyasında sıkça işlemek ve büyütmek gerekiyor. Yermükte bize aktarılan hikmet esintileri de var.  Hz. Ömer, sürekli zaferlerin sebebi olarak Hz. Halid bin Velidin anılmaması, zaferlerin Allah’ın takdiri olduğunu anlatmak gayesiyle olsa gerek komutan olarak kendisini azledip yerine Hz. Ebu Ubeyde bin Cerrah’ı atar. Bu emir, Hz. Ubeyde bin Cerraha ulaştırıldığında harp devam ettiği için insicamı bozmamak için bu emri o an için ulaştırmaz ve kendisi Hz. Halid bin Velidin komutasında bir er olarak harbetmeye devam eder. Nihayet zafer kazanılınca emri Hz. Halide iletir. Hikmet dolu bir cevap alır. Ben Hz. Ömer için değil, Allah için cihad ettim, onun için cihad etmeye er olarak devam edeceğim.” Şimdi hangi niyeti ve cümleyi alırsak alalım hepsinde hikmet dolu nazarı görebiliriz. Bu bir şuur ve terbiye işidir. Bu şuuru inşa edecek irfan ocaklarına her zaman ihtiyaç var. Türkiye Yazarlar Birliği böylesi bir irfan sofrasıdır. Bu sofrayı kuran başta D. Mehmet Doğan hocamız olmak üzere önden gidenlere rahmet olsun, bu ocağa vefa ile sahip çıkan başta Prof. Dr. Musa Kazım Arıcan hocama, başkanlarımıza, yönetimlerimize ve şubelerimize şükran borçluyuz. Şimdi yeni bir sayfa açıldı. Aynı samimiyet, istikamet ve adanmışlıkla yola devam edebilmeyi Rabbimiz bizlere, yönetim kurulumuzdaki kıymetli dostlarımıza ve şubelerimize nasip ve müyesser eylesin. Allah kuşkusuz yeniden başlayanların yardımcısıdır. 

 

Muhammet Enes Kala
TYB Genel Başkanı
Bu haber toplam 1067 defa okunmuştur
  • Yorumlar 1
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Diğer Haberler
    Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
    Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim