• İstanbul 30 °C
  • Ankara 28 °C

Ayşe Olgun: Bir Edebi Muhit Olarak Kızlarağası Medresesi

Ayşe Olgun: Bir Edebi Muhit Olarak Kızlarağası Medresesi
Kuruluşunun 45. Yılı dolayısıyla; ülkemizin önemli 45 edebiyatçısı Türkiye Yazarlar Birliği’ne dair önemli değerlendirmelerde bulundu. Kitap olarak da yayımlanan metinleri sırasıyla yayınlıyoruz.

**************

1990’lı yıllar… Hırka-yı Şerif Vakfı öğrenci evinde kalıyorum. Ev arkadaşımla bir bahar günü Fatih’ten Beyazıt’a kadar yürümüşüz.  Sahaflar Çarşısı’nı ve Beyazıt Meydanı’nda hafta sonları açılan ikinci el kitapların satıldığı sergileri dolaşmış, daha sonra da aldığımız kitapları okumak için Çemberlitaş’taki Sinan Paşa Medresesi’ne gelmişiz. Çünkü o yaşlarda o medreseye gitmek yani mezarlıklar arasından geçip aydınlık bir avluya çıkıp orada çay içmek bize tuhaf duygular yaşatıyor: Ölüme ve hayata aynı anda dokunmak gibi bir şey.  Yanlış hatırlamıyorsam Alev Alatlı’nın Viva La Muarte Yaşasın Ölüm kitabını okuyorum. Arkadaşımın elinde ise Dergâh dergisi var. Çaylarımızı içiyoruz ve medresenin diğer köşesinden kesik kesik gelen sohbetler ara sıra kulağımıza çalınıyor. Derken medresenin daha kalabalık olan tarafından orta boylu, ince yapılı, kıvırcık siyah saçlı, ince bıyıklı, üzerinde siyah eski bir ceket ve pantolon bulunan yetmişli yaşlarında bir beyefendi hızlı adımlarla bize doğru geliyor ve tam karşımızda durup eğiliyor. Yüksek sesle şöyle diyor: “Söylediklerinizi duydum, söylemediklerinizi zaten biliyorum.” Başımızı kaldırıp şaşkınlıkla birbirimize ve beyefendiye bakıyoruz. Gülümsüyor. Birkaç soruyla önce elimizdeki kitaplar hakkında konuşuyoruz sonra öğrenci olduğumuzu öğrenince bizi kalabalığın bulunduğu tarafa -biraz da emri vaki yaparak- davet ediyor: “Gelin siz bu tarafta oturun prensesler! Kalkın, gelin haydi!”

 “Gelin siz bu tarafa oturun prensesler” diye bizi -sonradan öğrendiğime göre- yazar, şair, akademisyen, öğrenci ve gazetecilerin bulunduğu kalabalık tarafa davet eden kişi Necip Fazıl Kısakürek’in dava arkadaşlarından Hilmi Oflaz. Herkes onu Necip Fazıl’ın “metafizik oğlu” olarak tanıyor aslında. 

O yıllardan hatırladığım Hilmi amcayla ilgili en net sahne: Bir elinde düşmeyen filtresiz sigarası diğerinde her daim içine dergi ve kitaplar koyduğu naylon poşeti. Eski gazeteleri, dergileri masalarda görürse toplayıp bu poşete koyuyor. Bu poşetlerin sayısı bazen iki hatta üçe yükseliyor bazen ise içi de çeşitleniyor mesela dergi, kitap ve gazetelerin yanı sıra peynir, ekmek, domates, zeytin de oluyor. İstanbul’a geldikten sonra ilk yüz yüze tanıştığım önemli isimlerin başındaydı kendisi. Sadece kendisi değil pek çok arkadaşı da Necip Fazıl ile birlikte ya Büyük Doğu dergisini yayına hazırlamış ya da dağıtım ve abone bulma işinde görev almışlardı. Necip Fazıl’ın çevresinden Mehmet Niyazi Özdemir ve Yurdakul Dağoğlu gibi isimler de o gün ilk kez Hilmi Amca vasıtasıyla bağlantı kurduğumuz o mekânın müdavimleriydi. Çorlulu Ali Paşa Medresesi’ndeki Erenler Kahvesi’ne yetişemesem de Sinan Paşa Medrese içindeki İLESAM’da, Çemberlitaş’taki Türk Ocağı’nda ya da Sultanahmet’teki Kızlarağası Medresesi’ndeki Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi benim için bir grup yazar, şair, dava adamı ve gazeteciyle öğrencilik yıllarımda tanışmam için ilk adım attığım muhitlerdi. Hikâyelerini severek okuduğum Mustafa Kutlu’yu mesela ilk kez bu mekânlarda gördüm. Maç izlerken heyecanla yerinden fırlaması nedense çok garibime giderdi o zamanlar. Oysa yıllarca Yeni Şafak gazetesinde spor yazıları yazdı kendisi.  Yine Lale Müldür, Nurettin Durman, Cihan Aktaş, Adnan Özer, Yıldız Ramazanoğlu, Ahmet Kot, Ali Ural, Ayşe Sevim,  Alper Çeker, Hasan Nail Canat, Necat Çavuş, Şaban Abak, Kamil Doruk, Nusret Özcan, Hamit Can, Hüseyin Akın, Osman Akkuşak, Kamil Eşfak Berki, Mevlana İdris, Ali Ayçil, Hakan Albayrak, Sedat Umran, Selman Cahit, Erkan Mumcu, Mümin Vatansever, Mehmet D. Doğan, Ahmet Yücel, Bekir Soysal, Belkıs İbrahimhakkıoğlu, Mükremin Atmaca, Erol Olçok gibi pek çok şair, gazeteci, iş adamı, siyasetçi ve yazarı ilk kez Babıali’nin bu edebi muhitlerinde gördüm, bir çoğuyla da tanıştım. Hilmi Oflaz’ın elinde taşıdığı torbalardan çıkarıp eski gazeteleri yayarak üzerinde kurduğu peynir, domates, zeytin ve peynirden oluşan nefis sofralarında tadı bugün hala damağımda kalan lezzetli sohbetler ettim. Fikri ve edebi tartışmalara tanık oldum.

Babıali’deki bu muhitler o dönemde yazarla okuru, öğrenciyle iş adamını buluştururdu. Yeni dergi ve gazete kurma fikirlerinin ilk tohumları buralarda atılır, çevredeki okuyan yazan isimlerle hemen yazar ve editör kadrosu oluşturulurdu. Burası farklı yaşlar ve farklı çevrelerde yetişmiş insanları sohbet halkasında buluşturduğu için ayrıca değerliydi. Zaman zaman bu muhitlere Anadolu’dan ya da yurtdışından okuyan yazan yazar ve akademisyenler de gelirdi. Gündüz saatlerinde daha çok öğrencilerin ya da mesaisi olmayanların  buluştuğu adreslerdi. Akşam ve hafta sonları ise mesaiden çıkanlar gelirdi. Yazar, akademisyen, siyasetçi ve iş adamlarının yanı sıra bu mekanların müdavimleri arasında bir de meczuplar vardı. Her seçime bağımsız aday olarak giren Ragibe Fatma Kanıkuru hanımı, emekli astsubay Ekrem beyi ve siyasal bilgiler mezunu “çok kitap okumaktan delirdi” diye bahsedilen sessiz sakin bir köşede oturan Halil İbrahim beyi hatırlıyorum ilk anda.

Babıali benim için çocukluk ve lise yıllarımda isimlerini sadece okuduğum kitapların ve dergilerin künyesinde ilk kez gördüğüm pek çok yayınevinin, kitabevinin ve derginin ana yurduydu aynı zamanda. O yıllarda Cağaloğlu’nda yürürken hala Sezai Karakoç’la karşılaşma ihtimaliniz ya da tramvayda İsmet Özel’le yolculuk yapma şansınız vardı.  Ankara Caddesi’nin ara sokaklarında Dergâh ya da Yedi İklim’in yeni sayılarını almak için dolaşmaktan daha güzel ne olabilirdi? Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları’nın satış dükkanında raflar arasında vakit geçirmek, Babıali Yokuşu’ndaki kitap sergisinden yeni kitaplar almak, hafta sonu Beyazıt Meydanı’nda ikinci el kitapların yer aldığı sergileri dolaşmak öğrencilik yıllarımın en unutulmaz anlarıydı. Sahaflar Çarşısı’nda tezgâhları karıştırmak, Çınaraltı’ndaki şair Hüseyin Avni Dede’ye selam vermek ve meydandaki çay bahçesinde yeni aldığımız kitapları okumak ne kadar da keyifliydi. İstanbul’a ilk geldiğim yıl Fatih’te kaldığım öğrenci evine her gün Milli Gazete gelirdi ve bu gazeteye verilen ilanlardan Türkiye gazetesinin tam karşısındaki Birleşik Dağıtım’da her cumartesi yapılan yazar sohbetlerinden haberim olurdu. Merak ettiğim yazarları dinlemek için ve bir yandan da kitap almak için yolumu özellikle cumartesi günleri buraya düşürürdüm. Beyazsaray Kitapçılar Çarşısı’na ise o yıllarda büyük ilgi gören ünlü şairlerin şiir kasetlerini ya da fikir dergilerini almaya giderdik.

Bu yıl 45. yaşını kutlayan ve Ankara’da 1980’lerde bir kebapçı dükkânında bir grup yazar tarafından kurulan Türkiye Yazarlar Birliği’nin İstanbul Şubesi 1990’lı yıllarda benim gibi gençler için bir edebiyat muhiti olmuştu daha çok. Sultanahmet’teki tarihi Kızlarağası Medresesi’nde faaliyetlerini sürdüren bu şube aynı zamanda gençliğimin fikir ve dostluk halkasının ilk filizlendiği adrestir.

Mimar Sinan eseri olan bu tarihi yapı 16. yüzyılda inşa edilmiş ve 1986 yılına kadar ise Çocuk Esirgeme Kurumu tarafından kullanılmış. 1989 yılında Bakanlar Kurulu kararıyla TYB İstanbul Şubesine tahsis edilmiş. Tarihle sanat ve kültürü buluşturan bu mekânda dostlarla buluşup çay içmek ya da burada düzenlenen panel, söyleşi gibi çeşitli etkinliklere katılmak özellikle ilk gençlik yıllarımda fikir ve düşünce dünyamın şekillenmesinde önemli rolü olmuştur. Üstelik burası fikri olan her yaştan her düşünceden insanı buluşturan bir edebi muhit olarak benim gibi pek çok gencin yetişmesinde de rol model olmuştu. Bu yüzden 2014 yılında Yazarlar Birliği’nin layık gördüğü basın ödülünü almak benim için bu anlamda ayrıca gurur vericiydi. Edebiyat Dergi Günleri, İstanbul Edebiyat Festivali, Türkiye Arapça Yayınlar Fuarı bu muhitin yaptığı önemli etkinlikler olarak kayda geçerken genç ve tecrübeli isimleri buluşturan anma programları, edebiyat sohbetleri ise bizden sonraki kuşakların önünü açan önemli çalışmalar olarak yerini aldı.

Yazarlar Birliği’nin faaliyetlerini sürdürdüğü Kızlarağası Medresesi, benim için biraz da beni ilk kez yazar ve şairlerle tanıştıran ve aynı zamanda edebi muhitlerin ilk adresinde ağırlayan Hilmi Amca’nın vefatından sonra dostlarının her yıl onu anmak için buluştuğu sofralardı. Bu sofralarda her yıl bir dostu eksilirdi. Derken son yıllarda bu sofralar artık belki de Hilmi Amcayı tanıyan dostlarının çok az kalmasından dolayı Kızlarağası’nda artık yapılmıyor. Gönül ister ki bu sofralar ve bu sofraları kuracak idealist insanlar her daim aramızda yaşasın, sayıları hiç eksilmesin.

Bizi bu muhitlerle tanıştıran, sofralar kuran, sohbetleriyle zihnimizi açan yüce gönüllü insanlara selam olsun!

Bu haber toplam 385 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim