• İstanbul 19 °C
  • Ankara 9 °C
  • İzmir 17 °C
  • Konya 11 °C
  • Sakarya 13 °C
  • Şanlıurfa 20 °C
  • Trabzon 19 °C
  • Gaziantep 17 °C
  • Bolu 5 °C
  • Bursa 12 °C

Çankırı'da Bir Eğitim ve Medeniyet Günü: Taşın Hafızasından Okulun Ruhun

Musa Kazım ARICAN

-Taş Mescit’in suskun taşlarından Mevlevî nefesine, Selçuklu’nun darüşşifasından ve darülhadisinden bugünün okul yöneticilerine uzanan bir Çankırı günlüğü-

Şehrin Gezdirmesi

Bazı şehirleri gezersiniz; bazı şehirler ise sizi gezdirir. Sokaklarından geçirir, taşlarına dokundurur, unuttuğunuz kelimeleri yeniden hatırlatır ve nihayet size, geldiğiniz zamandan daha eski bir yerden seslenmeye başlar. Çankırı böylesi şehirlerden biridir.

29 Eylül Salı günü Ankara’dan Çankırı’ya doğru yola çıkarken esasen bir eğitim programına katılmak üzere hareket ediyorduk. Fakat günün sonunda yalnızca eğitim yöneticileriyle konuşmuş değildik. Selçuklu’dan Osmanlı’ya, darüşşifadan darülhadise, Mevlevîhâneden bugünün okuluna uzanan uzun bir medeniyet çizgisinin üzerinde yürümüş; şehir, hafıza, eğitim, yönetim ve insan yetiştirmek kavramlarını yeniden düşünmüştük.

Çankırı Valiliğinin himayelerinde, İl Millî Eğitim Müdürlüğünün koordinasyonunda yürütülen Bilimle Gelişen Eğitim (BİLGE) Projesi kapsamında düzenlenen “Öğretmenle Başlayan Hikâye – Öğretmen Buluşmaları”nın 29 Eylül’deki son programında okul yöneticileriyle bir araya geldik. Buluşmanın konusu eğitim liderliği, yöneticilik ve güçlü okul kültürüydü; mekânı ise başlı başına bir medeniyet metni olan Taş Mescit – Cemaleddin Ferruh Dârülhadîsi idi. Programa Çankırı Valimiz Sayın Hüseyin Çakırtaş, İl Millî Eğitim Müdürümüz Ayhan Işık ve Çankırı merkezde görev yapan okul yöneticileri iştirak etti. 

Fakat daha programa başlamadan önce insanın zihninde şu soru beliriyordu: Bir eğitim konuşması için bundan daha anlamlı kaç mekân bulunabilir?

Bir Şehri Yönetenle Bir Şehri Eğitenlerin Aynı Masada Buluşması

Program öncesinde Çankırı Valimiz Sayın Hüseyin Çakırtaş’ı makamında ziyaret ettik.

Görüşmemizde BİLGE Projesi başta olmak üzere Çankırı’daki eğitim faaliyetlerini, üniversite-şehir ilişkilerini, sosyal bilimler alanında gerçekleştirilebilecek ortak çalışmaları ve akademik birikimin şehirle daha güçlü biçimde buluşturulmasının imkânlarını değerlendirdik. Üniversitenin yalnız kampüs sınırları içinde yaşayan bir kurum olmadığı; şehrin okulu, öğretmeni, kültürü, hafızası ve insanıyla ilişki kurduğu ölçüde toplumsal vazifesini yerine getirebileceği hususunda verimli bir fikir alışverişimiz oldu. 

image1.jpeg

Burada özellikle bir hususun altını çizmek isterim. Bir şehrin eğitim meselesinin valilik düzeyinde sahiplenilmesi son derece kıymetlidir. Çünkü eğitim, yalnız Millî Eğitim Müdürlüğünün işi değildir. Eğitim bir şehrin müşterek meselesidir.

Valinin, öğretmenin, üniversitenin, ailenin, yerel kurumların, kültür insanlarının ve nihayet o şehirde yaşayan herkesin ortak sorumluluğudur.

Bu sebeple Çankırı Valiliği himayesinde yürütülen BİLGE Projesini ve onun içinden doğan “Öğretmenle Başlayan Hikâye” buluşmalarını özellikle anlamlı bulduğumu ifade etmek isterim. Öğretmenlerin ve okul yöneticilerinin yalnızca mevzuat, müfredat ve günlük idari işlerle değil; düşünceyle, tecrübeyle, farklı disiplinlerle ve farklı insanlarla buluşturulması eğitim hayatımız açısından son derece değerlidir. Program dizisinin lise öğretmenlerinden ortaokul, anaokulu ve ilkokul öğretmenlerine, nihayet okul yöneticilerine kadar farklı kademeleri içine alacak biçimde tasarlanmış olması da bu bütüncül yaklaşımın göstergesidir. 

Bu vesileyle Sayın Valimiz Hüseyin Çakırtaş’ı, eğitime gösterdiği yakın ilgi ve böylesi nitelikli çalışmaların önünü açan yaklaşımı dolayısıyla tebrik ediyorum. Nazik ev sahipliği ve samimi misafirperverliği için de kendisine ayrıca teşekkür ediyorum.

İl Millî Eğitim Müdürümüz Sayın Ayhan Işık’a, AR-GE birimindeki çalışma arkadaşlarına ve programın hazırlanmasında emeği bulunan bütün eğitim neferlerine de gönülden teşekkür ediyorum.

Çünkü bir ülkede büyük değişiklikler çoğu zaman büyük cümlelerle değil, işini önemseyen insanların küçük görünen fakat süreklilik taşıyan gayretleriyle başlar.

Taş Mescit: Taşın Ders Verdiği Yer

Daha sonra Taş Mescit’e geçtik. Bazen bir toplantı salonunun duvarları yalnızca duvardır.

Bazen ise siz konuşmaya başlamadan önce mekân konuşmaya başlamıştır. Taş Mescit böyle bir yer.

İçeri girerken insan yalnız bir Selçuklu yapısına girmiyor. Bilginin, şifanın, hadisin, sanatın, tasavvufun ve ölüm karşısındaki insan arayışının aynı mimari bünyede birbirine dokunduğu bir dünyaya giriyor.

Bugün halkın Taş Mescit adıyla bildiği yapı topluluğunun ilk bölümü, I. Alâeddin Keykubad devrinde Atabey Cemaleddin Ferruh tarafından 1235 yılında bir şifahane/darülâfiye olarak yaptırılmıştır. Bundan yedi yıl sonra, 1242-1243 yıllarında şifahanenin önüne darülhadis ilave edilmiştir. Şifahane kısmı zaman içerisinde ortadan kalkmış; kesme taştan inşa edilen darülhadis ve Cemaleddin Ferruh’un türbesinin bulunduğu bölüm ise günümüze kadar ulaşmıştır. Kaynaklar burayı Anadolu’daki ilk darülhadis olarak tanımlamaktadır. 

Düşündürücü olan tam da budur: Şifa ile ilim yan yana. Bedenin tedavi edildiği mekânın yanı başında sözün ve sünnetin öğretildiği bir ilim mekânı…

Bugünün parçalanmış bilgi anlayışının karşısına XIII. yüzyıldan sessizce yükselen çok güçlü bir medeniyet tasavvuru bu.

Modern insan (özellikle 19. Yüzyıl bilim felsefesi ve mantıkçı pozitivizm) bilgiyi bölümlere ayırdı. Tıp başka yere gitti. Ahlâk başka yere. Din başka yere. Sanat başka yere. Eğitim başka yere. İnsanı ise bu parçaların arasında bıraktık.

Oysa kadim medeniyet tasavvurumuzda insan parçalanmış bir varlık değildi. Bedeni tedavi edilirken ruhu ihmal edilmiyor; aklı eğitilirken ahlâkı unutulmuyor; bilgi öğretilirken hikmetten vazgeçilmiyordu.

Belki eğitim sistemlerimizin bugün yeniden sorması gereken en esaslı soru budur: Biz insanın hangi parçasını eğitiyoruz? Yalnız zihnini mi? Meslek edinmesini mi? Sınav kazanmasını mı?

Yoksa aklı, kalbi, vicdanı, iradesi, estetik duygusu ve sorumluluk bilinciyle bütün bir insanı mı?

Yılanın Taşa Yazdığı Şifa

Taş Mescit’in beni her ziyaretimde yeniden düşündüren taraflarından biri de yapıda bulunan olağanüstü figürlerdir.

Gövdeleri birbirine dolanan iki ejder-yılan kabartması… Ve bir kupa etrafında dolanan yılan figürü…

Bugün bunlardan ilki tıp, diğeri eczacılık sembolü olarak yorumlanmaktadır. Kültür ve Turizm Bakanlığının envanterinde de bu iki eser Taş Mescit’in ayırt edici unsurları arasında gösterilir. 

Fotoğraflarını çekerken uzun uzun baktım. Yılan…

İnsanın ilk bakışta çekindiği bir varlık nasıl olmuş da şifanın işaretlerinden biri hâline gelmiş?

Belki sembollerin gücü tam da burada başlıyor. Şifa ile zehir bazen birbirine çok yakındır.

İnsanı öldürebilecek olan şey, doğru bilgi ve doğru ölçüyle ilaca dönüşebilir.

Bilgi de böyledir. Güç de böyledir. Teknoloji de böyledir. Hatta yöneticilik de böyledir.

Doğru kullanılmayan bilgi tahakküme; doğru kullanılmayan otorite baskıya; doğru kullanılmayan teknoloji insanı kendi aracının nesnesine dönüştürebilir.

Bu yüzden medeniyet yalnız “ne biliyoruz?” sorusunu sormaz. Bir ikinci soru daha sorar: “Bildiğimizi hangi ahlâkla kullanıyoruz?”

Türk kültür dünyasında yılan ve ejder motifi ayrıca çok katmanlı bir sembolizme sahiptir. “Evran/Evren” kelimesinin tarihî kullanımında “yılan, ejderha” anlamlarının bulunması bunun ilginç örneklerinden biridir; TDV İslâm Ansiklopedisi Ahî Evran’ın adındaki “Evran” kelimesinin de “gök/kâinat” yanında “yılan, ejderha” anlamlarını taşıdığını kaydeder. Türk mitolojisi üzerine çalışmalar ise ejder motifinin farklı dönemlerde kuvvet, bereket, su ve yeniden doğuş gibi anlamlarla ilişkilendirildiğini gösterir. 

Taş Mescit’in yılanları böylece yalnız taşın üzerinde kalmıyor. İnsanı ilacın ve zehrin, bilginin ve sorumluluğun, kudretin ve ölçünün müşterek sınırında düşünmeye çağırıyor.

Darülhadisten Okul Müdürlüğüne

İşte böylesi bir mekânda okul yöneticileriyle yöneticilik ve liderliği konuşmak benim için ayrıca anlamlıydı.

Programda eğitim kurumlarının yönetiminden liderliğe, okul yöneticisinin rolünden kurum kültürüne kadar pek çok meseleyi ele aldık. Yerel haberlerde de buluşmanın odağının yöneticilik, eğitim kurumlarının yönetimi ve eğitim liderliği olduğu kayda geçirildi. 

Fakat kanaatimce okul yöneticiliğini yalnızca bir “idari görev” olarak tanımlarsak meselenin özünü ıskalarız.

Okul müdürü bina yönetmez; iklim kurar. Takvim yönetmez; zamanı anlamlandırır. Personel yönetmez; insanlarla beraber bir kurum kültürü inşa eder. Dosya tamamlamak elbette gerekir. Mevzuat bilmek gerekir.

Bütçeyi, planlamayı, insan kaynağını, güvenliği, ölçme ve değerlendirmeyi bilmek gerekir. Fakat bunların hiçbirisi tek başına okul meydana getirmez.

Okulu okul yapan, görünmeyen bir şeydir: Ruh.

Sabah okula giren bir öğrenci kendisini manevi anlamda da güvende hissediyor mu? Öğretmen fikrini söyleyebiliyor mu?

Hata yapan genç yeniden deneyebilme cesaretini bulabiliyor mu? Başarı yalnız notla mı ölçülüyor?Okulun koridorunda nezaket var mı? Öğretmenler birbirlerine güveniyor mu?

Müdür odasının kapısı yalnız problem olduğunda mı açılıyor? Merak teşvik ediliyor mu? Başkasının başarısı kıskançlık değil sevinç üretiyor mu?

Bütün bunlar yönetmeliğin satırlarında bulunmayabilir. Ama eğitimin hakikati tam da buralarda saklıdır.

image2-(1).jpeg

Yönetmekten Önce Emanet Etmek

Bizim düşünce geleneğimiz yöneticiliği hiçbir zaman yalnız kudret üzerinden okumamıştır. Esas kelime emanettir.

Emanet düşüncesi yöneticinin zihnindeki merkezi değiştirir. Kendinizi makamın sahibi olarak görürseniz kurum sizin etrafınızda dönmeye başlar.

Kendinizi emanetçi olarak görürseniz siz kurumun gayesi etrafında dönmeye başlarsınız. Aradaki fark küçümsenemez. Okul müdürlüğü de böyledir. Rektörlük de. Valilik de. Kamu görevi de.

İnsan kendisine teslim edilen makamı bir üstünlük alanı olarak değil, hesabı verilecek bir sorumluluk alanı olarak gördüğünde yönetimin ahlâkı değişir.

Farabî’nin erdemli şehir düşüncesinden Yusuf Has Hacib’in Kutadgu Bilig’ine, Nizâmülmülk’ün Siyasetnâme’sinden ahîlik geleneğine kadar bizim medeniyetimizde iyi yönetimin merkezinde yalnız emir verme gücü değil; adalet, liyakat, istişare, hikmet ve ahlâk bulunur.

Bugünün eğitim liderliğinin de bu kadim ilkeleri çağdaş yönetim bilimiyle yeniden buluşturması gerektiğine inanıyorum. Çünkü teknoloji değişebilir. Kurum modelleri değişebilir.

Yapay zekâ eğitimin bütün araçlarını yeniden şekillendirebilir. Ama bir yöneticinin adil olması ihtiyacı eskimez. İnsan dinleme ihtiyacı eskimez. Liyakat eskimez. Güven eskimez. Merhamet eskimez. Hakikat eskimez.

Taş Mescit’te Bir Başka Ses: Mevlevîhâne

Taş Mescit’in hikâyesi Selçuklu ile tamamlanmıyor. Mekân sonraki yüzyıllarda Mevlevîlikle de bütünleşiyor.

Çankırı Karatekin Üniversitesinin Taş Mescit tarihçesi, Darülhadis ile Mevlevîhâne arasındaki ilişkinin farklı dönemlere yayılan, tarihî belgeler ışığında dikkatle ele alınması gereken bir süreç olduğunu gösteriyor. Kesin olan şu ki XIX. yüzyılın sonlarında burası artık Mevlevî kültürünün önemli mekânlarından biridir. 

Ve hikâyenin son büyük isimlerinden biri Hasib Dede’dir. Çankırı Mevlevîhânesinin son postnişini Hüseyin Hasib Burdurî, 1912’de göreve geldikten sonra yalnız bir tekke şeyhi olarak kalmamış; Mevlevîhâneyi yeniden canlı bir kültür ve eğitim merkezine dönüştürmüştür.

Semâ ayinleri… Mesnevî okumaları… Musiki… Farsça… Kütüphane… Ramazan ve kandil programları… Bir tarafta irfan, diğer tarafta toplumsal dayanışma.

Çankırı Karatekin Üniversitesi yayınlarında Hasib Dede’nin döneminde dergâhın sosyo-kültürel bakımdan yeniden canlandığı, kütüphanesinin zenginleştirildiği, Mesnevî kıraatlerinin ve semâ ayinlerinin yapıldığı; Balkan Harbi yıllarında ise Hasib Dede öncülüğünde yardım çalışmalarına girişildiği ve Çankırı’dan 33 dervişin Gönüllü Mevlevî Alayı’na katıldığı aktarılmaktadır. 

Bu bilgi üzerinde biraz durmak gerekir. Çünkü bazen tasavvufu yalnız inziva olarak okuyoruz.

Oysa Anadolu irfanı dünyadan kaçmanın değil, dünyayı anlamlandırarak içinde sorumluluk üstlenmenin tarihidir.

Dergâh gerektiğinde mekteptir. Gerektiğinde aşevidir. Gerektiğinde musikinin evidir. Gerektiğinde kütüphanedir. Gerektiğinde cephe gerisinin dayanışma merkezidir.

İrfan, hayattan kopunca değil, hayata ahlâk kattığında anlamını bulur.

Hasib Dede’nin musiki ve Farsça öğretmesi, Ali Dehri Dilçin gibi isimlerin ondan ders alması, Ragıp Tuğtekin’in kendisinden tambur meşketmesi de Çankırı Mevlevîhânesinin bir zamanlar nasıl çok yönlü bir eğitim çevresi oluşturduğunu gösteriyor. 

Böyle bakıldığında dün Taş Mescit’te okul yöneticileriyle yaptığımız toplantı bana hiç tesadüf gibi görünmedi.

Yüzyıllar önce burada başka hocalar başka talebelere söz söylüyordu. Sonra Mevlevîler Mesnevî okuyordu.

Dün ise Türkiye’nin bugünkü eğitim meselelerini konuşuyorduk. Mekân aynı soruyu sormaya devam ediyordu: İnsan nasıl yetişir?

Bir Şehrin Manevî Haritası

Çankırı yalnız Taş Mescit’ten ibaret değil elbette. Taş Mescit’in önünde durduğunuzda zihniniz ister istemez şehrin öteki hafıza duraklarına da uzanıyor.

Bir tarafta Emir Karatekin… Çankırı’nın fethiyle adı özdeşleşmiş bir kumandan.

Çankırı Kalesi’ndeki türbesi, şehrin yalnız coğrafyasına değil adeta adına da mühür vurmuş bir tarihî şahsiyetin hatırasını taşıyor. Kültür kaynakları türbenin ilk kuruluşunu Danişmendliler dönemine bağlamakta ve Emir Karatekin’i “Çankırı Fatihi” olarak kaydetmektedir. 

Diğer tarafta Hacı Murad-ı Veli…

Eldivan’ın Seydi Köyü’nde Anadolu’nun irfan coğrafyasının başka bir damarını temsil eden Horasan erenlerinden biri olarak hatırlanıyor. Türbe ve caminin bulunduğu külliye bugün de ziyaret kültürünün yaşayan duraklarından biridir. 

Karatekin’in kılıcıyla açılan coğrafyada Murad-ı Veli’nin sözü, Cemaleddin Ferruh’un ilmi ve şifası, Mevlevîlerin ney sesi birbirine eklenmiş gibidir.

Belki Anadolu’nun sırrı biraz da burada. Fetih vardır ama yalnız fetih yoktur. Ardından imar gelir. Mektep gelir. Şifahane gelir. Tekke gelir. Cami gelir. Kütüphane gelir. Şiir gelir. Musiki gelir.

Yani toprağın vatana dönüşmesi, yalnız sınır çizmekle değil, anlam inşa etmekle gerçekleşir.

Bir beldeye yalnız askerî olarak sahip olabilirsiniz. Fakat oraya mektep kurmadıkça, şiir söylemedikçe, hastayı tedavi etmedikçe, adalet tesis etmedikçe, ölüyü hürmetle defnetmedikçe ve çocuğa bir gelecek tasavvuru vermedikçe o toprak medeniyet coğrafyasına dönüşmez.

Şehir Bir Açık Hava Üniversitesidir

Uzun zamandır üzerinde düşündüğüm bir mesele var: Biz şehirlerimizin eğitim kapasitesinden yeterince yararlanıyor muyuz? Çocuklarımız tarih dersini yalnız kitaptan mı öğrenmeli?

Bir Çankırılı öğrenci, Selçuklu’yu anlatan on sayfa metinden önce Taş Mescit’in taşına dokunsa ne kaybeder?

Tıp tarihini anlatırken karşılıklı iki ejder kabartmasını görse…

Mevlevîliği anlatırken Hasib Dede’nin hikâyesini dinlese…

İstiklâl mücadelesini öğrenirken İstiklâl Yolu’nu yürüse…

Şehrin kalesinden ovaya bakarken Emir Karatekin’i düşünse…

Seydi Köyü’nde Hacı Murad-ı Veli’nin etrafında oluşan kültürü yerinde görse…

O zaman tarih “geçmiş zaman bilgisi” olmaktan çıkar. Hafızaya dönüşür.

Burada okul yöneticilerimize de büyük görev düşüyor.

Her şehrin kendisi bir ders kitabıdır.

Okulun duvarlarını şehrin sınırlarına kadar genişletebilmek gerekir.

Müze sınıftır. Kütüphane sınıftır. Cami sınıftır. Tarihî çeşme sınıftır. Mezarlık dahi sınıftır. Bir ustanın dükkânı sınıftır. Bir şairin evi sınıftır.

Bir şehrin yaşayan hafızası eğitimin parçası hâline getirilebilirse, çocuk yalnız bilgi öğrenmez; aidiyet kazanır.

Aidiyet ise sloganla verilmez. Aidiyet, insanın kendi hikâyesini tanımasıyla doğar.

image4.jpeg

Öğretmenle Başlayan Hikâye

Programın adını bu yüzden ayrıca sevdim: “Öğretmenle Başlayan Hikâye.”

Gerçekten öyledir. Bir milletin hikâyesi öğretmenle başlar.

Bir fizikçinin hikâyesinin başlangıcında bir fizik öğretmeni vardır.

Bir şairin hafızasında Türkçe öğretmeninin sesi kalmıştır.

Bir doktorun elinden ilk defa fen bilgisi kitabını açan bir öğretmen vardır.

Bir akademisyenin merakını uyandırmış bir hoca…

Bir yöneticinin karakterine yön vermiş bir okul müdürü…

Bir çocuğa “sen yapabilirsin” demiş bir öğretmen…

Bazen insanın bütün hayatı, çocukken duyduğu tek bir cümlenin peşinden gider.

Bu yüzden öğretmenlik yalnız bilgi aktarma mesleği değildir.

İhtimal görme sanatıdır.

Henüz kendisinin farkına varmamış bir çocuğun içinde saklı olan ihtimali fark etmek…

Ona güvenmek… Onu çağırmak… Ayağa kaldırmak… Belki öğretmenliğin en büyük tarafı budur.

Yöneticiye düşen görev ise öğretmenin bunu yapabileceği iklimi kurmaktır.

İyi okul yöneticisi öğretmenin önüne çıkmaz. Öğretmenin önünü açar.

Kendisini görünür kılmaya değil, okulunu güçlü kılmaya çalışır.

Çünkü gerçek liderlikte başarı yöneticinin etrafında birikmez; kurumun bütününe dağılır.

Üniversite Şehre Dokunmadıkça Eksiktir

Çankırı’daki görüşmelerimiz sırasında üniversite-şehir iş birliği üzerinde özellikle durmamızın sebebi de buydu.

Üniversite yalnız diploma veren bir yapı değildir. Şehirden kopmuş üniversite eksiktir.

Üniversiteden kopmuş şehir de büyük bir imkândan mahrum kalır.

Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi olarak sosyal bilimlerde ürettiğimiz bilginin topluma, okullara, kamu kurumlarına, kültür hayatına ve şehirlerin geleceğine katkı sunmasını önemsiyoruz.

Çankırı ile Ankara birbirine uzak iki dünya değil. Tarihî yollar, İstiklâl Yolu, Selçuklu mirası, ahîlik, Mevlevîlik, eğitim ve ortak kültür havzası bakımından birbirine konuşabilecek iki komşu şehir.

Nitekim ASBÜ ile Çankırı Karatekin Üniversitesi arasında daha önce de özellikle İstiklâl Yolu ve Millî Mücadele eksenli ortak çalışmaların geliştirilmesi hususunda irade ortaya konulmuştu.  Bu zeminin daha da kuvvetlenmesi gerektiğine inanıyorum.

Üniversitelerimizin bilgi birikimi şehirlerin meseleleriyle buluşmalı. Şehirlerimizin tarihî mirası üniversitelerimizin araştırma gündemine girmeli.

Öğretmenler akademisyenlerle daha sık buluşmalı. Öğrenciler üniversitenin imkânlarından haberdar olmalı.

Kültürel miras yalnız korunmamalı; okunmalı, yorumlanmalı ve yeniden hayata katılmalıdır.

dd-001.jpg

Taş Kalır mı, İnsan mı?

Taş Mescit’ten ayrılırken insan kaçınılmaz olarak zaman üzerine düşünüyor. Sekiz asra yaklaşan bir yapı karşınızda duruyor.

Onu yaptıranlar gitmiş. Orada tedavi gören hastalar gitmiş. Hadis okuyan talebeler gitmiş. Müderrisler gitmiş. Dervişler gitmiş. Neyzenler gitmiş. Hasib Dede gitmiş. Orada namaz kılan nice insan gitmiş.

Bugün biz geldik. Yarın biz de olmayacağız. Ama taş kalıyor.

Yine de biraz dikkatli düşününce aslında kalan şeyin yalnız taş olmadığını fark ediyorsunuz.

Taşı anlamlı kılan insanın ona yüklediği mana. Bir taş sekiz yüz yıl ayakta kalabilir. Fakat insanlar onun niçin orada olduğunu unutursa artık o yalnızca eski bir taştır.

Hafıza tam da burada başlıyor. Medeniyet, taşı korumak kadar taşın anlattığı şeyi korumaktır.

Bu sebeple kültürel miras çalışmaları yalnız restorasyon değildir. Restorasyon yapıyı kurtarır.

Eğitim ise manayı kurtarır. Ve bazen manayı kurtarmak, yapıyı kurtarmaktan daha zordur.

image0.jpeg

Çankırı’dan Ayrılırken

Akşam Çankırı’dan ayrılırken zihnimde gün boyunca karşılaştığımız bütün görüntüler birbirine karışıyordu.

Valilik makamında konuştuğumuz eğitim projeleri…

Okul yöneticilerimizin dikkatle dinleyen yüzleri…

Taş Mescit’in serin duvarları…

Cemaleddin Ferruh’un asırlar öncesinden kalan emaneti…

Birbirine dolanan iki yılan… Şifayı simgeleyen kupa…

Mevlevîhânenin artık duyulmayan neyleri… Hasib Dede’nin hatırası…

Karatekin’in şehre bıraktığı isim… Horasan’dan Anadolu’ya uzanan irfan yolu…

Ve bugünün çocukları. Aslında hepsi aynı sorunun farklı zamanlardaki cevaplarıydı: Bir memleket nasıl kurulur?

Cevap belki de düşündüğümüzden daha sade. İyi insan yetiştirerek. İyi öğretmen yetiştirerek. İyi yönetici yetiştirerek.

Bilgiyi ahlâkla, gücü adaletle, geleneği yenilikle, hafızayı gelecek tasavvuruyla buluşturarak.

Çankırı’nın Taş Mescit’i bana bir kez daha şunu söyledi: Bir medeniyet, geçmişi tekrar ederek değil; geçmişinin ne söylediğini anlayıp onu geleceğin diline tercüme ederek yaşar.

Bugünün okul yöneticisinin önünde yapay zekâdan dijitalleşmeye, değişen öğrenci profilinden yeni pedagojilere kadar XIII. yüzyıl insanının tahayyül dahi edemeyeceği meseleler bulunuyor.

Fakat temel soru değişmedi: İnsanı nasıl daha iyi insan yapacağız?

Sekiz asır önce darüşşifanın ve darülhadisin yan yana kurulmasının ardındaki hikmet neyse, bugün iyi okul kurmanın arkasındaki hikmet de odur: İnsanı bütünüyle görmek.

Aklıyla. Kalbiyle. Bedeniyle. Ahlâkıyla. Hafızasıyla. Hayaliyle. Ve geleceğiyle. Çankırı’da geçirdiğimiz günün bende bıraktığı en güçlü cümle budur.

Bu güzel buluşmaya vesile olan başta Çankırı Valimiz Sayın Hüseyin Çakırtaş olmak üzere İl Millî Eğitim Müdürümüz Sayın Ayhan Işık’a, İl Millî Eğitim Müdürlüğümüzün AR-GE ekibine, emeği geçen bütün çalışma arkadaşlarına ve bizleri içtenlikle karşılayan Çankırı eğitim camiasına teşekkür ediyorum. Sayın Valimizi, eğitimi şehrin müşterek meselesi hâline getiren bu kıymetli çalışmalar ve BİLGE Projesi vesilesiyle ayrıca tebrik ediyorum.

Ve Çankırı’ya teşekkür ediyorum.

Bize yalnız ev sahipliği yaptığı için değil; taşın da konuşabileceğini, bir şehrin de öğretmen olabileceğini ve geçmişin, doğru dinlediğimizde, geleceğe dair hâlâ söyleyecek sözü bulunduğunu bir kez daha hatırlattığı için.

Çünkü bazı şehirlerden dönülür. Bazı şehirler ise insanın içinde yolculuğuna devam eder.

Çankırı, benim için artık biraz da böyle bir şehir.

Bu yazı toplam 28 defa okunmuştur.
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim