-7 Ekim’in üçüncü yılında Gazze, vicdan ve bir barış tasavvuru üzerine-
Dilin tükendiği yerde
Mehmet Akif bir asır önce,
“Ağlarım, ağlatamam; hissederim, söyleyemem;
Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!”
diye yazdığında, belki de bugünü yazıyordu. Üç yıldır Gazze’ye bakan her vicdan sahibi bu iki mısranın içinde yaşıyor. Kelimeler eskidi, kavramlar aşındı; “katliam ve imha” yetmedi, “dram” hakaret gibi kaldı, “soykırım” kelimesi bile ekranların uğultusunda sıradanlaşma tehlikesiyle karşı karşıya. Dil, kalbin taşıdığını taşıyamıyor.
Gazze İslam Üniversitesi’nde edebiyat hocası olan Refaat Alareer, Aralık 2023’te bir hava saldırısında öldürülmeden kısa süre önce yazdığı şiirinde geride kalanlardan bir şey istemişti: Eğer ölmesi gerekiyorsa, hikâyesi anlatılsın; eşyaları satılsın, bir parça kumaşla birkaç metre ip alınsın ve bir uçurtma yapılsın. Gazze’de bir yerde, kendi bedenine bile veda edemeden giden babasını bekleyen bir çocuk o uçurtmayı gökyüzünde görsün ve bir an için kendisine sevgiyi geri getiren bir melek olduğunu düşünsün. Bir edebiyat hocasının vasiyetiydi bu: Ölümüm umut getirsin, bir masal olsun.
Bu yazı o vasiyete verilmiş küçük bir cevaptır. Çünkü hak ve hakikat bitmedikçe söz de bitmez. Dil aciz kalabilir; fakat susmak, aczin değil suç ortaklığının dilidir.
Ateşkes var, barış yok
Üç yılın bilançosu, bir halkın bedenine kazınmış bir yara haritasıdır. Gazze Sağlık Bakanlığı’nın Eylül 2026 verilerine göre 7 Ekim 2023’ten bu yana 73 binden fazla Filistinli hayatını kaybetti, 174 binden fazlası yaralandı. Ölenlerin büyük çoğunluğu kadınlar, çocuklar ve yaşlılardı. Ekim 2025’te ilan edilen ateşkes savaşı büyük ölçüde durdurdu; ama ölümü durdurmadı. Ateşkesten bu yana da binden fazla insan öldürüldü, yüzlercesinin cansız bedeni ancak şimdi evlerinin enkazı altından çıkarılabiliyor. İki milyonluk bir nüfus, yıkılmış mahallelerin arasında çadırlarda, belirsizliğin ortasında yaşamaya çalışıyor.
Ömrümün önemli bir kısmını okumaya ve anlamaya hasrettiğim, kaderin cilvesi olsa gerek Portekiz’den engizisyondan Hollanda’ya kaçan yahudi asıllı bir ailenin mensubu olan Spinoza, Siyasi İnceleme’de barışın savaşın yokluğu olmadığını, ruhun kuvvetinden doğan bir erdem olduğunu söyler. Gazze bu sözün ne kadar derin olduğunu bize her gün hatırlatıyor. Bombaların seyrekleşmesi barış değildir. İnsanların korkmadan uyuyabildiği, çocukların okula, hastaların hastaneye, ölülerin onurlu bir mezara kavuşabildiği, bir halkın kendi geleceğine kendisinin karar verebildiği bir hâldir barış. Bugün Gazze’de olan, barış değil; savaşın daha sessiz bir biçimidir.
Ve her rakamın arkasında bir isim vardır. Alareer bir isimdi. Bir araçta ailesinin cesetleri arasında saatlerce yardım bekleyen beş yaşındaki Hind Recep bir isimdi. Tarihin hiçbir savaşında bu kadar çok gazeteci öldürülmedi; Gazze’deki üniversitelerin neredeyse tamamı yıkıldı, hocalar, öğrenciler, kütüphaneler, arşivler hedef oldu. Bir halkın yalnızca bedeni değil hafızası, kalemi ve kürsüsü de bombalandı. Biz buna yalnızca soykırım değil, aynı zamanda hafıza kırımı ve eğitim kırımı demek zorundayız.
Hayatın kutsiyetini savunan bir vicdan seçici olamaz: 7 Ekim sabahı hayatını kaybeden sivillerin acısı da gerçektir ve bir ahlak insanı hiçbir masumun ölümünü alkışlayamaz. Ama hiçbir acı, iki milyonluk bir halkın topyekûn cezalandırılmasının, açlığın silah olarak kullanılmasının, hastanelerin, okulların, çadırların hedef alınmasının gerekçesi olamaz. Ahlakın ilk cümlesi budur; ondan sonra söylenen her şey bu cümlenin şerhidir.
Enkazın altında kalan insanlık
Gazze’de yaşananlar artık yalnızca bir “Orta Doğu meselesi” ya da “Arap-İsrail ihtilafı” değildir. Bu, insanlığın kendi aynasına bakma imtihanıdır. Ekranlardan canlı izlenen ilk soykırımı yaşadık. Her şeyi gördük ve buna rağmen durduramadık. Asıl yıkım belki de burada: Bilmemek mazeretini kaybetmiş bir insanlık, bildiği hâlde seyirci kalmayı öğrendi.
Kur’an, inananlara “insanlara şahit olasınız diye sizi orta bir ümmet kıldık” (Bakara, 2/143) der. Şahitlik seyircilik değildir. Şahit, gördüğünü kayda geçiren, hakikati çarpıtmadan söyleyen ve gerektiğinde mahkemenin önünde duran kişidir. Bugün hepimiz bir zulmün suçüstü şahitleriyiz. Şahitlerle kayda geçmiş bir zulüm, bu dünyada olmasa bile tarihin ve ahiretin mahkemesinde asla zalimin yanına kalmaz.
Dilin çürümesi de bu yıkımın bir parçasıydı. Toplu açlığa “insani duraklama”, zorla yerinden etmeye “gönüllü göç”, yerle bir edilmiş şehirlere “tampon bölge” denildi. Kelimeler hakikati örtmek için kullanıldığında, bir edebiyatçının ve bir akademisyenin ilk görevi kelimeleri yerli yerine koymaktır. Hukuk da kelimeleri yerine koymaya başladı: Uluslararası Adalet Divanı Ocak 2024’te ihtiyati tedbir kararı verdi ve Temmuz 2024’teki danışma görüşünde işgalin hukuka aykırı olduğunu tespit etti; Uluslararası Ceza Mahkemesi Kasım 2024’te İsrail Başbakanı ve eski Savunma Bakanı hakkında tutuklama müzekkeresi çıkardı; BM Bağımsız Uluslararası Soruşturma Komisyonu Eylül 2025’te Gazze’de soykırım işlendiği sonucuna ulaştı. Türkiye de Güney Afrika’nın açtığı davaya müdahil oldu. Kararlar yazıldı; fakat uygulanmayan bir karar, adaletin değil acizliğin belgesi olarak kalır. Uluslararası düzenin en büyük yarası, kuralların herkese değil yalnızca zayıflara uygulanmasıdır.
Yüz yıllık bir yara
7 Ekim bir başlangıç değildir. Bu yara, bugün yaşayan hiçbir Gazzelinin henüz dünyada olmadığı bir zamanda açıldı. 1917’de Balfour Deklarasyonu ile başka bir halkın toprağı üzerinde, o halka sorulmadan vaatte bulunuldu. Manda yönetimi, 1948’de yedi yüz binden fazla Filistinlinin yurdundan sürüldüğü Nekbe, 1967 işgali, Oslo’nun gerçekleşmeyen vaatleri ve 2007’den bu yana Gazze’yi dünyanın en büyük açık hava hapishanesine dönüştüren abluka…
Bugünü anlamak isteyen her gencin bu yüz yılı okuması gerekir; çünkü tarihini bilmeyen bir vicdan, her yeni katliamı ilk katliam sanır ve her defasında yeniden şaşırmakla yetinir.
Burada bir ayrımı açıkça koymak, hem hakikatin hem de ahlakın gereğidir: Bizim karşı durduğumuz şey bir din ya da bir halk değil; dinî kavramları toprak gasbının ve ırk üstünlüğünün aracı hâline getiren siyasi bir ideoloji ve onun yerleşimci-sömürgeci uygulamalarıdır. Dünyanın dört bir yanında “benim adıma değil” diyerek sokaklara çıkan, ateşkes için tutuklanmayı göze alan Yahudi kadınlar ve erkekler de bu vicdan cephesinin bir parçasıdır. Hz. Musa’ya inandığını söyleyen herkese On Emir’in en yalın hükmünü hatırlatmak istiyoruz: Öldürmeyeceksin. Musa’ya inanan Musa gibi olsun; Firavun gibi değil.
Öncelikleri yeniden sıralamak
İslam düşüncesinin en derin kavramlarından biri “öncelikler fıkhı”dır. Şeriatın gözettiği beş temel değerin başında canın korunması gelir. Fıkıh kitapları, namaz kılan bir kimsenin boğulmak üzere olan bir çocuğu kurtarmak için namazını bozmasının farz olduğunu söyler. Büyük âlim Abdullah bin Mübarek’in kıssası da bunu anlatır: Hac yolunda, açlıktan ölmüş bir hayvanın etiyle hayatta kalmaya çalışan yetim bir kız çocuğuyla karşılaşır; hac için biriktirdiği bütün parayı ona verir ve geri döner. Rivayete göre o yıl haccı, gidenlerinkinden daha makbul sayılır.
Gazze, ümmet için namazı bozup çocuğu kurtarma anıdır. Bu anda lüks organizasyonlar, gösterişli programlar, bitmeyen kınama metinleri ve şekle sıkışmış dindarlık, öncelik hatasının ta kendisidir. Siyasetin, ticaretin, hatta zaman zaman dinî kurumların önceliklerinin değişmediğini gördük. Bir ümmetin izzeti, mazlumun yanında ne kadar durabildiğiyle ölçülür. Halk arasında dolaşan söz bunu ne güzel anlatır: Ehlü Gazze ehlü’l-izze, Gazze halkı izzet ehlidir. İzzet isteyen, o izzetin yanında yer almak zorundadır.
Makul ve ideal bir vizyon
Öfke anlaşılırdır, ama öfke bir program değildir. Üçüncü yılda yapılması gereken, duyguyu kalıcı bir akla, aklı da kalıcı bir emeğe dönüştürmektir. Bu yüzden, hemen hemen her konuşmasında ve son BM hitaplarında da Sayın Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın da dile getirdiği müşterek fikirler yanında ve benim de naçizane olarak ideal olanla mümkün olanı buluşturan bir yol haritası önermek istiyorum.
1. Ateşkesten barışa. Sivillerin korunmasını, insani yardımın engelsiz ve kesintisiz ulaşmasını, işgal güçlerinin çekilmesini güvence altına alan, uluslararası denetime tabi kalıcı bir ateşkes. Barış, silahların susmasıyla değil, adaletin konuşmasıyla başlar.
2. Cezasızlığa son. Uluslararası Adalet Divanı ve Uluslararası Ceza Mahkemesi kararlarının uygulanması; bu kararları tanımayanlara karşı diplomatik ve ekonomik sonuç doğuran tutarlı bir tavır. Cezasız kalan her suç, bir sonraki suçun davetiyesidir.
3. Gazze Gazzelilerindir. Yeniden inşa sürgünle değil, Gazzelilerin kendi toprağında, kendi iradesiyle yapılmalıdır. Vesayet değil temsil; dışarıdan biçilmiş yönetimler değil, Filistin halkının kendi seçtiği kurumlar.
4. Devlet ve tanınma. 1967 sınırları temelinde, başkenti Doğu Kudüs olan, coğrafi bütünlüğe sahip egemen bir Filistin devleti. Eylül 2025’te Batı’dan pek çok ülkenin Filistin’i tanıması tarihî bir eşikti; geride kalanların da bu adımı atması, tanımanın sembolik bir jest olarak kalmayıp sahada karşılığı olan bir siyasete dönüşmesi gerekir.
5. İslam dünyasının söylemden araca geçmesi. Ticaret, enerji, diplomasi ve yatırım gibi gerçek araçların ortak bir irade ile kullanılması; yapay sınırların ve bürokratik engellerin insani yardımın önünden kaldırılması; Mescid-i Aksa’nın ve Kudüs’ün statüsünü koruyan ortak bir duruş.
6. Hafızanın ve bilginin inşası. Üniversiteler ve yazarlar olarak bize düşen pay büyüktür. Yıkılan Gazze üniversitelerinin yeniden ayağa kalkması için akademik ortaklıklar, Gazzeli öğrenciler ve akademisyenler için burslar ve misafir araştırmacılık imkânları, Filistin tanıklık edebiyatının dilimize ve dünya dillerine çevrilmesi, yaşananların belgelendiği kalıcı arşivler… Gazze’de hafıza bombalandıysa, biz hafızayı yeniden inşa edeceğiz. Gençlerimize sözüm şudur: Okuyun, öğrenin, tarihi kaynağından bilin; öfkenizi bilgiye, bilginizi kalıcı ve sabırlı bir emeğe dönüştürün.
7. İnsanlık ittifakı. Gazze’nin yanında durmak için Müslüman olmak gerekmez; insan olmak yeter. Londra’da, New York’ta, Johannesburg’da, Tokyo’da sokağa çıkan milyonlar bize şunu gösterdi: Vicdanın coğrafyası yoktur. Bu ittifakı dinlerin, kültürlerin ve dillerin üzerinde, adalet ve onur zemininde büyütmek; Gazze’yi bir “taraf” meselesi olmaktan çıkarıp insanlığın ortak meselesi olarak tutmak zorundayız.
Uçurtmayı biz uçuracağız
Refaat Alareer hikâyesinin anlatılmasını, bir uçurtmanın uçurulmasını istemişti. Bugün o uçurtmanın ipi hepimizin elinde. Her doğru kurulmuş cümle, her çevrilen şiir, her verilen burs, her yeniden açılan sınıf, her hukuki dosya, her boykot, her dua ve her anlatılan isim o uçurtmanın bir parçasıdır. Gazzeli bir çocuk gökyüzüne baktığında yalnızca insansız hava araçlarını değil, uçurtmaları da görebilmelidir.
Akif’in kalbinin dili yoktu belki; ama bu milletin, bu ümmetin ve insanlığın elleri var. O ellerin bir kısmı yazacak, bir kısmı inşa edecek, bir kısmı yaralı bir çocuğun saçını okşayacak, bir kısmı da adalet terazisini yeniden kuracak. Üçüncü yılın çağrısı budur: Seyirci değil şahit, şahit değil hakikatin ve adaletin işçisi olmak.
Gazze bize bir şey öğretti: Her şeyi kaybetmiş bir halk, onurunu kaybetmediği sürece yenilmiş sayılmaz. Asıl yenilgi, bu kadar şeyi gördükten sonra insanlığını kaybetmektir. Dilerim ki tarih bizi, enkazın altında insanlığını kaybedenler arasında değil, uçurtmayı gökyüzüne yeniden çıkaranlar arasında yazar.

























Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.