D. Mehmet Doğan: Şairin Mısır’daki Gölgesi

D. Mehmet Doğan: Şairin Mısır’daki Gölgesi
Gölgeler yedi kitaplık Safahat’ın 7. ve son kitabıdır. Bu son kitaba “şairin ustalık eseri” denilebilir mi?
  1. Safahat ve Gölgeler

Mehmed Âkif’in şiir kitabının adının Safahat olduğunu Türkiye’de neredeyse herkes bilir. Safahat türkçenin en çok basılan edebî eseridir ve ülkemizde her evde, kütüphanede bu kitabı bulmak mümkündür. “Safahat’ın safahatı”nı da şairin hayatını ve eserlerini merak edenler bilir. Gölgeler’in macerasını ise ancak şairi ve hayatını derinlemesine araştıranlar bilebilir.

Gölgeler yedi kitaplık Safahat’ın 7. ve son kitabıdır. Bu son kitaba “şairin ustalık eseri” denilebilir mi? Bu sıfatı altıncı kitap Âsım’a yakıştırmak daha doğru olur. Fakat asıl ondan 9 sene sonra yayınlanan Gölgeler şairin ustalık döneminin eseri olmalı değil midir?1

Mehmed Âkif son kitabına neden “Gölgeler” adını verdi? Bunu bilmiyoruz. Gölgeler isminde Eflatun’un mağara alegorisini bir atıf hissedebiliriz.[1] [2] Gerçekçi (realist, hatta bazılarına göre natüralist); hayâlden, mübhemlikten kaçan, dolayısıyla yarı aydınlık ve gölgelik alanları tercih etmeyen şair neden son eserine bu ismi seçti?[3]

Türkiye’nin millî şairinin, daha ötesi millî marşının şairinin son eseri neden Mısır’da, Kahire’de yayınlandı?

“Harf İnkılâbı”ndan beş sene sonra yayınlanan bu kitap neden Latin hafleri ile basılmadı? Türkiye’de yayınlansa idi, mecburen Latin harfleriyle basılacaktı. Çünkü “Harf inkılâbı” ile ilgili kanun başka türlü bir yayına izin vermiyordu. Mısır’da ise, Latin harfleriyle basılmasına bir engel yoktu. Şair istese kitabı Latin harfleriyle bastırıp Türkiye’ye girişini de mümkün kılabilirdi.

Belki de asıl soru şudur: Şair Gölgeler’i Türkiye’de yayınlatması mümkün olmadığından mı Mısır’da bastırdı?

Mehmet Âkif ilk şiir kitaplarını peşpeşe yayınlar: Safahat 1911, Süleymaniye Kürsüsünde 1912, Hakkın Sesleri 1913, Fâtih Kürsüsünde 1914.

Dört yılda dört kitap. Beşinci kitap üç yıl sonradır: Hâtıralar 1917. 6. Kitapta fâsıla biraz daha artar. Âsım Hâtıralar’dan 7 sene sonra yayınlanır (1924). Son kitap ise, Âsım’dan 9 yıl sonra...

  1. Mısır ve türkçe basın-yayın

Mısır bir “Arap ülkesi” ise, türkçe bir eserin Kahire’de yayınlanmasının sebebihikmeti nedir? Neden buna ihtiyaç duyulmuştur?

Önce bu soruyu cevaplayalım. Mısır Lozan Andlaşması’na kadar, şöyle veya böyle, şeklen de olsa bir Osmanlı ülkesi idi. Tabiatıyla, “Arap devleti” karakteri baskın değildi. Hatta hanedan Türk asıllı olduğu ve türkçe konuştuğu için, askerî ve sivil bürokrasinin üst kademelerinde bir hayli türkçe konuşan bulunduğundan, Kahire’de böyle bir yayın çok fazla tuhaf kaçmaz.

Gölgeler’in Kahire’de yayınlanmasını olağanlaştıran başka unsurlar da vardır. İlk türkçe gazete Kahire’de yayınlanmıştır. Vakayi-i Mısriye, yani Mısır valisi/Hıdivi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın yayınladığı resmî gazete türkçe ve arapçadır. Bu süreli yayın, İslâm dünyasında bir ilktir. Osmanlı resmî gazetesi Takvim-i Vakayi’den üç yıl önce yayınlanmaya başlanmıştır. Bağdat valisi Davut Paşa’nın 1816’da yayınladığı rivayet edilen türkçe-arapça Curnalu’l- Irak’ın varlığı kesinleşinceye kadar 1828’de yayınlanmaya başlanan Vakiyi-i Mısriye’nin ilkliği devam edecektir.[4]

Mehmed Ali Paşa önce âdeta “hizmete özel” denilebilecek bir mevkute daha yayınlatmıştır: Curnalü’l-Hıdivî, 1826. Yine türkçe arapça bu süreli yayın 100 adet basılıp sadece üst kademe idarecilere dağıtılırmış. Vakayi-i Mısriye’nin yazıları önce türkçe olarak hazırlanır, sonra arapçaya çevrilirmiş. Hatta, 1847-1851 yıllarında tamamen türkçe yayınlanmış. Daha sonra tamamen arapça yayınlanan bir resmî gazete olarak devam etmiş.[5]

Demek oluyor ki, Mısır’ın basın tarihimizin başlangıcında gözden kaçırılan mühim bir yeri var. Sadece basın tarihimizde değil, “basım” yani “tab’”-matbaacılık tarihimizde de mümtaz bir yeri var bu ülkenin.

Yayıncılık tarihimizin efsanevî matbaası “Bulak” Mısır’da, Kahire’de. Diyebiliriz ki, en güzel, en kaliteli, eski harfli türkçe eserler bu matbaada basılmıştır. Bulak, Kahire’de bir semt. Matbaa 1819-1820’de inşa edilmiş, 1821’de açılmış. Vakayi-i Mısriye de başlangıçta 5 yıl sürekli bu matbaada basılmış. Kitabesi türkçe[6], ilk kitap türkçe bir eser, Şânizade Ataullah Efendi’nin tercüme ettiği, Prusya kıralı Fredrick’in generallerine talimatı. Matbaa kısa süre sonra genişletiliyor. 1848’de 169 çalışanı olan kocaman bir basımevi haline geliyor. Bastığı kitapların büyük çoğunluğu türkçe ve arapça. Az miktarda farsça ve diğer dillerde kitap basılmış.[7]

Demek ki, Mehmed Âkif’in Mısır’da olması sebepsiz değil; ve Mısır bize yabancı bir ülke değil. O sıralar Mısır semalarında dalgalanan bayrak da Mehmed Âkif’e yabancı gelmiyor olmalıdır. Çünkü o bayrakda da İstiklâl Marşı’nda hitab edilen “şanlı hilâl” var! Tek farkı, yıldızın bir yerine üç tane olması ve zemin rengi. Bizim al bayrağa mukabil, Mısır’ın bayrağı yeşil.

“Mısır ve türkçe” ilişkisinin tarihi ise daha eski. “Ed-Devletü’t-Türkiyye” de denilen Memlûk Sultanlığı, Eyyübiler’den sonra Mısır’da üç asra yakın (1250-1517) hâkim olan güçlü bir devlettir. Bu devlet Eyyübiler tarafından köle olarak istihdam edilen savaşçılar tarafından kurulmuştur. Bu devletin kurucuları ve yürütücüleri Türk (Kıpçak) ve Çerkes asıllıdır.

Kölemenlerin resmî yazışma dili arapça olmakla beraber, askerî lisan türkçe idi. Memlûk Sultanlar adına çok sayıda türkçe eser yazılmıştır. Sultan Kansu Gavri’nin, türkçe şiirler de yazdığı biliniyor. Bu hükümdar Firdevsi’nin Şahnamesi’ni türkçeye çevirtmiştir. Memlûk sultanlarının Aybeg, Kutuz, Baybars, Kayıtbay, Kansu, Tomanbay... gibi türkçe isimler taşıması ilgi çekicidir.

Memlûklar, Ortadoğudaki Moğol istilasına başarıyla karşılık vermişler, Haçlı kalıntılarının bölgeden atılmasını sağlamışlardır. Sultan Kutuz 1260’da Ayncalut’da Moğol ordusunu bozguna uğratmıştır. Bu muharebedeki başarısıyla temayüz eden Baybars, hükümdar olduktan sonra 1261 yılında Abbasi soyundan El-Mustansır’ı halife ilan etmiş ve böylece halifeliği, Bağdat’dan Kahire’ye getirmiştir. Suriye’de hâlâ Haçlıların elinde kalan kaleleri ele geçiren Sultan Baybars, 1268 yılında ise Antakya Haçlı prensliğine son vermiştir. Bu itibarla Baybars Selahaddin’in başladığı işi tamamlamıştır ve onun gibi Şam’da medfundur.

Moğol hakimiyetinden müştekî olan bazı beylerinin talebi üzerine Anadolu’ya gelen Baybars, İlhanlı ordusunu 1277’de Elbistan ovasında yenerek Kayseri’ye kadar ilerlemiştir. Baybars, Anadolu Selçuklu Veziri Süleyman Pervane’nin İlhanlı taraftarı siyaseti yüzünden Anadolu’dan ayrılmak zorunda kalmıştır. 1461’e kadar Memlûklar’la Osmanlı Devleti arasında ilişkiler iyi seyretmiştir. Bu tarihten itibaren iki güç arasında nüfuz çatışması başlamış, Sultan Kayıtbay zamanında 1485-1490 yılları boyunca Çukurova’da yapılan savaşlarda iki taraf da ciddi kayıplar vermiştir. Yavuz Sultan Selim, İran seferinden sonra Mısır’a yönelmiş, 1516 yılında Mercidabık’da Memlûk ordusu mağlub edilmiş, Ridaniye zaferinden sonra da (1517) Memlûk devleti sona ermiştir.

Osmanlılar Memlûk devletini sona erdirdikten sonra hilafeti Kahire’den İstanbul’a taşımışlardır. Mısır bundan sonra beylerbeyiilik veya eyalet olarak idare edilmiş, 1798’de maceracı Napolyon’un istilası vuku bulmuş, Fransızlar ülkeyi terk etmek zorunda kaldıktan sonra Kavalalı Mehmed Ali Paşa Mısır’a hâkim olmuş, Mısır Hıdivliği, Osmanlı Devleti’ne bağlı “özerk” bir yönetim haline gelmiştir. Daha sonra İngiliz işgaline maruz kalan Mısır, ancak Lozan’da 17. Madde hükmünce, İngilizlere terk edilmiştir (1923).

Mehmet Âkif’i Mısır’a davet eden Abbas Hilmi Paşa, Hıdiv ailesinden. Osmanlı Devleti’nin son sadrazamlarından ve büyük bir fikir adamı olan Sait Halim Paşa’nın kardeşi. Mehmet Âkif’in Said Halim Paşa’nın eserlerini fransızcadan tercüme ettiğini ve yayınladığını da unutmayalım.

  1. yüzyılın ikinci yarısında, bilhasa Abdülhamid devrinde yaygınlaştırılan öğretim sistemi bizim uzun süre görmezden geldiğimiz önemli sonuçlar doğurdu. Eğer bu sistem bir çeyrek asır daha devam ettirilebilse idi, İslâm dünyasının çehresi çok farklı olacaktı. Osmanlı okullarından mezun olan Araplar“genellikle türkçeyi arapçadan daha ustalıklı kullanıyorlardı. Aileleriyle, çoluk çocuklarıyla arapça, meslek ve okul arkadaşlarıyla türkçe konuşuyorlardı.”[8]

Bütün Arap dünyasında olduğu gibi, Mısır’ın entelektüelleri de türkçe biliyordu. Mehmet Âkif bir zamanlar “Müslüman kadını” ve “Müslümanlıkta medeniyet” isimli kitaplarını çevirdiği ünlü Mısırlı yazar Ferid Vecdi ile de Kahire’de görüşüyor. Mehmed Âkif, kendi ifadesiyle “ben Birgivî arapçasıyla (medresede öğretilen klasik arapçayı kastediyor) konuşmaya başlayınca Ferid Vecdi “zahmet etme ben türkçe biliyorum” diyor ve mükâleme türkçe olarak devam ediyor.

  1. Şair’in mecburi hicreti

Mehmet Âkif, 1918’den itibaren yazdığı şiirleri 1933’de Mısır’da “Gölgeler” adıyla bastırıyor. Matbaanın adı Matbaatü’ş-şebap, yani “gençlik matbaası”. Merhum, kitabın basılma macerasını, “Matbuatü’ş-şebap beni ihtiyarlattı” şeklinde anlatırmış!

Gölgeler Necmeddin Turinay’ın ifadesi ile “talihsiz bir kitap” sayılabilir mi?[9] Talihsizliği kitaba değil, Mehmed Âkif’e yakıştırsak daha doğru olur!

Mehmet Âkif Türkiye’den ayrılmak zorunda kalmasa idi, onun son kitabı (veya kitapları, çünkü muhtemelen şairin Mısır’da olduğundan daha verimli bir edebiyat hayatı olacaktı) İstanbul’da basılacaktı.

Mısır’da iken kitabını İstanbul’da bastırabilir miydi?

Eşref Edip’le birlikte yayınladıkları Sebilürreşad dergisi 5 mart 1925 tarihli 641. sayı ile kapatılır. 1925 Mayısında Eşref Edip Heybeliada’daki evinden alınarak tutuklanır, İstiklâl Mahkemesi’ne sevk edilir. Önce Ankara, bilahire Diyarbekir İstiklâl Mahkemesi’nde yargılanır. Diyarbekir mahkemesinin Elaziz’(Elazığ)e nakli üzerine mahkeme burada devam eder. Mahkemede Şeyh Said isyanı, inkılâplar, din, millliyet gibi konularda sorgulandığı gibi, Mehmed Âkif’le ilgili sorulara da muhatap olur. Eşref Edib, uzun mahkeme safahatından sonra, yayın faaliyetlerini durdurmak şartıyla, 13 Eyül 1925’te serbest bırakılır.

Şeyh Said isyanı 1925’te 13 şubatta başlamış, 31 mayısta bastırılmıştır. O yıl Mehmed Âkif, 1925’in mayıs sonunda İskenderiye’den vapurla İstanbul’a dönmüştür. Dergisi Sabilürreşad kapatılmış, dergiyi yayınlayan arkadaşı Eşref Edip İstiklâl Mahkemesi’nin pençesindedir. Sebilürreşad’da yayınlanan son şiiri Vahdet’dir. (Vahdet 22 ocakta yayınlanan 635. sayıda basılmış, dergi bir buçuk ay sonra kapatılmıştır.) Aynı sene damadı Ömer Rıza (Doğrul) da İstiklâl Mahkemesi tarafından bir süre tutuklanmıştır.

Yazı İstanbul’da geçiren Mehmed Âkif arkadaşı Eşref Edib’in tutukluluk hâli devam ederken Mısır’a döner (2 Eylül).[10] Birkaç yıl kışları Mısır’da, yazları İstanbul’da geçiren Mehmed Âkif bir daha ülkesine dönmeyecektir! Ta ki ölüme yaklaştığı günlere kadar.

Türkiye Cumhuriyet’ten sonra Mehmed Âkif’in yaşamasına uygun bir ülke olmaktan çıkmıştır. Eşref Edip belki de Mehmed Âkif’in yerine yargılanmaktadır! Eşref Bey’den sonra sıranın ona gelmesi kuvvetle muhtemeldir. Çünkü şairin peşine polis hafiyeleri takılmıştır.

Mehmed Âkif’ın Mısır’a gidiş (ve orada kalış) sebebi ortadadır, fakat bunun o sıralar ve hatta uzun süre dosdoğru söylenmesi mümkün değildi. Nitekim Eşref Edip,1940’ta tercüme ve tadil edilerek Devlet tarafından türkçesi yayınlanmaya başlanan şarkiyatçıların İslâm Ansiklopedisi’ne karşı aynı yıl çıkardığı Türk-İslâm Ansiklopedisi’nde, Âkif’in Haccetü’l-veda şiirini yazmak üzere “yâr-ı şefiki Abbas Halim Paşa ile birlikte Mısır’a çekildiği”ni yazmaktadır! Âkif, Kahire’de Halvan (imlâ onun) köyünde 11 sene inziva hayatı geçirmiş, mehtaplı gecelerde Nil kenarında şiirlerini okumuş, ehramlar önünde Firavun’un yüzüne silleler savurmuş!11 Bu ifadeler hakikatı ketmetmek gerektiğinde Eşref Edib’in şairaneliği şair Mehmed Âkif’e bırakmadığını gösteriyor!

  1. Âkif ve Mısır: Dostları, çevresi, meşguliyet

Mehmed Âkif’in ilk Mısır ziyareti, I. Dünya Savaşı’ndan önce. Onu 1914 başında Mısır ve Hicaz’da görüyoruz (ocak-mart1914). Mısır’la ilgili ilk şiiri bu ziyaretin eseri: El-Uksurda, Hâtıralar, 15 kânun-ı sânî 1329/ 1914 Ocak, Mısır’da, şiire başladığı tarih olabilir.)

Mehmed Âkif 1923 Ekiminde Abbas Halim Paşa’nın daveti üzerine Mısır’a gidiyor. 1924 baharında dönüyor. 1924 sonunda gidiyor, 1925 baharında tekrar dönüyor. 1925 Eylülünde/ Ekiminde ise dönmemek üzere gidiyor.

Mehmed Âkif’in Mısır’da dostları, tanıdıkları var. Başta Abbas Halim Paşa. Mısır’a onun daveti üzerine gidiyor. Paşa çok takdir ettiği Âkif’i himaye ediyor. Türkiye’den sıkı dostlukları var. 2 Yıl Paşa’nın misafiri oluyor, onun köşkünün karşısında küçük bir bina Âkif’e tahsis ediliyor. “Firavunla yüzyüze” şiirini orada yazıyor. Mehmed Âkif ailesini yanına aldırınca ayrı bir ev kiralamış. [11] [12] 1934’te Paşa’nın vefatından sonra, kızı Emine ve yeğeni Sait Halim Paşa’nın oğlu Sait Halim Bey Âkif’le ilgileniyor. Âkif’in hastalığı sırasında bir süre kaldığı Baltacı Çiftliği Halim Bey’in.

Abdülvahhab Azzam, 1920’li yıllarda Mısır’ın iktidar partisi olan Vefd partisi erkânından Abdurrahman Azzam’ın yeğeni, Kahire üniversitesinde hoca, Âkif’i buluyor ve üniversitede türkçe dersleri vermesini sağlıyor, (1929 Aralık). Abdülvehhab Azzam Hilvan’da, Âkif’le aynı semtte oturuyor.[13]

Abdülvehhab Azzam, Mehmed Âkif’in bazı şiirlerini arapçaya çeviriyor, hastalığını yakından takip ediyor ve vefatı üzerine, er-Risale mecmuasında onu tanıtan Şairü’l-İslâm başlıklı bir makale neşrediyor.[14]

Ferit Vecdi, Akif’in kitaplarını çevirdiği bir Mısırlı. Müslüman kadını, Hadika-i fikriye, Müslümanlıkta Medeniyet. Onunla tanışıyorlar. Âkif kitabî arapça konuşunca, Ferit Vecdi, “zahmet etme ben türkçe bilirim” diyor ve mükaleme türkçe devam ediyor.[15]

Mehmed Akif zamanın Ezher şeyhi Meragî ile görüşür ve takdir edermiş. Mısır hanedanından Ömer Tosun Paşa ile tanıştığı, bir daveti dolayısıyla biliniyor.[16]

Mısır’daki Türkler- talebeler. Yozgatlı İhsan Efendi ile 1925’te Mısır’a giderken vapurda tanışıyorlar.[17] [18] Tahsilini tamamladıktan sonra Sultan Mahmut Medresesi’nde müderris oluyor. İhsan Efendi’yi çok seven ve takdir eden Âkif yurda dönerken Kur’an tercümesini ona emanet ediyor. Âkif ona şöyle dermiş: “Ey bana gurbet elleri on senedir âşina kılan İhsan Efendi, sana bir ananın, bir babanın avladına duası gibi dualar ediyorum..."1

İhsan Efendi, Mehmed Âkif’in ıstırabını şöyle anlatırmış: “(Âkif) sarsılmıştan ileri perişan haldeydi. Memleketin başına gelenler, Âkif Bey’e çok tesir etmişti. Bizler bile perişan olmuşken, Âkif gibi, bütün ömrünü dinine, vatanına hizmete vakfetmiş bir fikir adamı, hassas bir şair ne kadar ızdırap çeker, bir hesap edelim?”

“Memleket yangın içinde. Hergün bir inkılâp, hargün bir inkılâp. Değişmeyen bir şey kalmamış. Memleket kimlerin elinde? Kimler hain olmuş, kimler vatansever? Bunların Âkif beye nasıl tesir ettiğini bir düşünmeli.”[19]

Eğinli Hafız Hasan Efendi, eski Şeyhülislamlardan Mustafa Sabri Efendi, oğlu İbrahim Sabri Bey[20], Bayramiçli Mehmed Eşref, Osmanpazarlı İsmail Hakkı, Oflu İbrahim, Zahidül Kevseri ve İsmail Ezherli Âkif’in Mısır’da görüştüğü, konuştuğu kişiler arasında sayılabilir.

Mehmed Âkif, Mısır’da İhvan-ı Müslimin’in kurucusu Hasanü’l-Benna ile de tanışmış ve görüşmüş. Hasanü’l-Benna ile tanışan, konferanslarına katılan Ali Ulvi Kurucu, 1946’da babasının ölümü üzerine Medine’ye dönerken Hasanü’l-Benna’nın cemaatiyle hacca gittiğini görmüş, vapurda görüşmüşler.

Benna, cemaatine konuşurken çanla ezanı kıyaslamış ve ezanın faikiyetini anlatmış. Ali Ulvi de, “bizim İstiklâl Marşımızda ezan var” demiş. Marş’ın Mehmed Âkif’e ait olduğunu öğrenen Benna, Âkif’le tanıştığını, Abdülvehhab Azzam’ın Hilvan’daki evinde görüştüklerini söylemiş. Ali Ulvi marşın ezanla ilgili kıtasını çeviriyor, üstad “bir millî marşa ezanı, ibadeti, mabedi koymak, çok mânalı, çok güzel” diyor.[21]

Mehmed Âkif’in damadı, yani kızı Cemile Hanım’ın kocası Mısırlı Ömer Rıza Doğrul’dur. Ömer Rıza’nın ailesi Burdur’dan Mısır’a göçmüş, Ömer Rıza Mısır’da doğmuş (1893) tahsilini Ezher Üniversitesi’nde tamamlamış, yazar ve gazeteci olarak geçimini sağlamıştır. Ömer Rıza’nın, Mehmed Âkif’le tanışması 1914 yılındaki Mısır ve Hicaz seyahati sırasındadır. Ömer Rıza o sırada Eş-Şaab gazetesinde muhabir olarak çalışmaktadır. 1914’ün ilk aylarında bir gün Mehmed Âkif gazeteyi ziyarete gelir. Ömer Rıza ona tercümanlık yapar, gezdirir. Ferid Vecdi’yi ziyarete birlikte giderler. Ferit Vecdi, Akif’le türkçe konuşur. Ömer Rıza, 1914 haziranında İstanbul’a gider. Sebilirreşad idarehanesinde Mehmet Âkifle görüşür. Beraber Akif’in Heybeliada’daki evine giderler. Daha sonra da çeşitli vesilelerle Âkif’in evine giden Ömer Rıza, Cihan harbinin başlaması üzerine Mısır’a dönemez. [22]

Kahire’de yaşarken Sebilürreşad’a yazılarını gönderen Ömer Rıza, hem Sebiliürreşad’da yazar, hem de Tasvir-i Efkâr gazetesinde de İslâm âlemi ile ilgili yazılar yayınlar, 1918’de Mehmed Âkif’in kızı Cemile hanımla evlenir. Mehmed Âkif’in son defa İstanbul’a geldiği 1925 yılında İstiklâl Mahkemesi tarafından tutuklananlar arasındadır. [23] Doğrul, Âkif’in vefatından sonra şiir kitaplarını tek cilt halinde toplayarak 1943’de yayınlamıştır. Safahat’ın başına, onun hayatı ve eseriyle ilgili uzun bir giriş yazmıştır.

O yıllarda, İskenderiye ile İstanbul arasında düzenli vapur seferleri vardır. Türkiye’nin meşhur lokumcusu Hacı Bekir İskenderiye ve Kahire’de şubeler açmıştır. Türkiye’den Mısır’a gelenler arasında Âkif’i ziyarete eden dostları da bulunmaktadır. Bunlar arasında Sebilürreşad’ı beraber yayınladıkları Eşref Edip’le meşhur Neyzen Tevfik de vardır. Neyzen Tevfik Türkiye’de tekkeler kapanmış olmasına rağmen faal durumda bulunan Kahire Mevlevihanesi’ne gider gelir. Mehmed Âkif onun içki içmemek kaydıyla evinde kalmasına razı olur. Fakat evde içmeyen Neyzen Kahire meyhanelerini mesken tutar.[24]

  1. Âkif Mısır’da nasıl bir hayat yaşadı?

Elbette Âkif Mısır’da rahat bir hayat sürmedi. Yalnız ülkesinin haricine çıkmamış, hayatın içinde iken, dışına düşmüştür. İçinde bulunduğu ruhî durumunu eski şeyhüsillamlardan Mustafa Sabri Efendi’nin oğlu İbrahim Bey’e şöyle açıklar: Mecali kalmamıştır, kendini toparlayamamaktadır, yapılanlar ona çok ağır gelmiştir. Perişanlığı o derecededir ki, sehiv secdesiz namaz kılamamaktadır![25]

İhsan Efendi Âkif’in ıstırap içinde olduğunu, memleketin başına gelenlerin ona çok tesir ettiğini belirtiyor. Ayrıca hanımı da rahatsızdır. Sinir krizleri geçirmektedir. Mehmed Âkif, İhsan Efendi’nin müdürü olduğu Sultan Mahmut Tekkesi’ne cuma günleri gelir, camide cuma namazını kılar, akşama kadar kalır, yemek yer, çay içermiş.[26]

Emir (Prens) Abbas Halim Paşa’ya karşı bile dikkatli davranırmış. Hilvan’da onun evinde oturmayı kabul etmiş ama bir kaç kere Kahire’de ev kiralamak istemiş, Emir kendisine darılmış.

Geçim sıkıntısı o raddededir ki, yakınlarından çok cüz’i borçlar istemektedir. Abdülvahab Azzam’ın Universite’de türkçe muallimliği teklifini “doktor size bunu arzetmek istiyorum.

Sizinki keramet gibi oldu. Param bitti, çareler düşünüyordum” cümleleriyle karşılar. Azzam, “Efendim Kahire’ye gidip geleceksiniz, çoluk çocuğa gramer okutacaksınız”, deyince, Âkif’in cevabı “hammalık yapmaya razıyım” olmuş.[27]

1932’de Mısır’a giden Eşref Edib, Âkif’in Mısır yaşayışı ile ilgili hayli ayrıntı vermektedir. Mehmed Akif dostunu gezdirir. Şehirde sıkılmaktadır. Hilvan’da hıfzını ilerletmiş, demir hafız olmuştur. Hafta’da iki gün Kahire’ye inmektedir. Üniversitedeki derslerini verir hemen tirenle Hilvan’a dönermiş. Bazan Ezher’e gider, Yozgatlı İhsan Efendi’nin odasında oturur, Türkiye’den gelen talebelerle çay içer, sohbet edermiş.[28]

Eşinin rahatsızlığı ev işlerini layıkıyla görmeye engel olmaktadır. Bu durumda, bazı işler Mehmed Akif’e kalmaktadır. Erkek çocuklarının durumundan memnun değildir. Bilhassa Emin’in hafızası zayıftır. Güç öğrenmektedir.[29]

Üniversite hocalığı ile ilgili bir billgi, Mahir İz’in hatıralarında yer almaktadır. Ona yazdığ ıbir mektupta, Arap çocuklarına türkçe öğretmek için bir kitap hazırlamaktadır. Bu tamamlanana kadar en beğendiği kıraat (okuma) kitabını göndermesini ister. O da, Süleyman Şevket’in “Güzel Yazılar”ını gönderir.[30] Eşref Edib, Âkif’in Türkiye’den giden bazılarının ve Mısır hanedanından bazılarının çocuklarına ders verdiğini belirtiyor.[31]

  1. Mısır’da yazılan şiirler

Mehmed Âkif 1923-1926 (Kur’an tercümesine başladığı tarih) arasında altısı uzun, biri kıt’a yedi şiir yazıyor.

Mealle uğraşırken, şiir üretkenliği azalıyor. 1926-1933 arasında 19 şiiri var, altısı uzun, geri kalanları kıt’a. Safahat’a alınmayan 1928-1935 arasında yazılan 8 şiir var.

Firavun ile yüz yüze, Hilvan, 29 Kânun-ı evvel 1339 (uzun bir şiir, 1923)

Şehidler âbidesi için, kıt’a, Hilvan, 27 kânun-ı evvel 1340 (1924)

Vahdet, Hilvan, 12 kânun-ı sâni 1340 (1924, 1925 de olabilir, yayın tarihine bakılarak)

Gece, Hilvan, 5 kânun-ı sani 1341 (1925, ihtilaflı)

Hicran, Hilvan 10 kânun-ı sani 1341 (1925)

Secde, Hilvan 15 kânun-ı sani 1341 (1925)

Hüsam Efendi hoca, Hilvan, 4 şubat 1341 (1925)

Bir arîza, Hilvan, 1 ağustos 1345 (1929)

Bir gece, Hilvan 14 rebiüevvel 1347 (1928)

Ne eser ne semer, Hilvan, 21 mart 1346 (1930)

Derviş Ahmed, Hilvan, 1 eylül 1346 (1930)

Said Paşa İmamı, Hilvan, 1 teşrinisani 1347 (1931)

Resmim için, kıt’a, Hilvan, 10 teşrinisani 1347 (1931)

Nefsi nefsi, (kıt’a) Hilvan 12 temmuz 1348 (1932)

Yaş altmış, Hilvan 4 ağustos 1348 (1932)

Nevruz’a, (kıt’a) Hilvan 15 teşrinisani 1348 (1932)

Nerdesin, kıta, Hilvan, 19 teşrin-i sâni 1348 (1932)

Tek hakikat, kıt’a, Hilvan, 17 temmuz 1349 (1933)

Hayat arkadaşıma, yer adı yok ama..

Sanatkâr, Hilvan, 22 ağustos 1349 (1933 Şerif Muhiddin’le ilgili)

Gölgeler kitabı mûsıkî üstadı Şerif Muhiddin’e ithaf edilmiş.

Safahat dışındaki şiirler,

Safahat için 1928, mektupta Mahir İz’e

Ferda kadın, torunu için, 1926

Tebrik, 1927 Abbas Halim Paşa için

Resmim için, 1929 Mahir İz’e

Tebrik, 5 temmuz 1928 Abbas Halim Paşa’ya (Mahir İz’e göndermiş).

Şarkın yegâne dahi-i san’atına, 18 eylül 1930, Şerif Muhiddin’e

İkinci mektup, 16 temmuz 1932 (Abbas Halim Paşa’ya)

Viranelerin yasçısı, kıt’a, ağustos 1935 Antakya ziyaretinde

Resmin arkasına not, 1935,

Kendim için, şubat 1936, “Resmim için” de denilir

Arkamda serilmiş yere 1936

  1. Mısır’da Mehmed Âkif farkı

Mehmed Akif’in Mısır şiirlerinin farklı bir muhtevaya sahip olduğu söylenebilir. Daha önce hep hayatın içinden konuşan şair, Mısır’da bu imkâna sahip değildir. Bir muhacir, bir münzevi olarak farklı bir iklimdedir. Bu yüzden içe yöneliş, ferdi duyuşlar şiirlerinde ağır basar.

Gölgeler’in başına konulan 1919’da yazılmış “Hüsran” şiiri, şairin bir nevi ön ve son sözüdür. Bütün hayatını İslâmı uyandırmak için haykırmak düşüncesi etrafında tanzim eden isteyen şairin dili bağlanmıştır. Zaten kime haykıracaktır ki?

Haykır! Kime lâkin? Hani sahipleri yurdun

Mısraı gerçek bir haykırıştır. Devamında, çaresizliğini

Feryadımı artık boğarak, na’şını tuttum,

Bin parça edip şi’rime gömdüm de bıraktım

Mısralarıyla ifade eder.

Seller gibi vadiyi eninim saracaken,

Hiç çağlamadan gizli inen yaş gibi aktım.

Âkif’in Hüsran’ı lirizmin şahikalarına tırmanan bu mısralardan sonra mücadelesinin arzu edilen tesiri meydana getirmediği düşüncesini/çaresizliğini ifade eden şu beyitle tamamlanır:

Yoktur elemimden şu sağır kubbede bir iz;

İnler “Safahat”ımdaki hüsran bile sessiz.

İşte Gölgelerde esas olarak bu “sessizce inleyen hüsran”ın şiirini buluruz...

Belki de onun asıl yazmak istedikleri yazamadıkları idi!

Mehmed Âkif’in 1925’te bir İsyanya gezisi tasavvuru var. Endülüs medeniyetinin zamanına kadar gelen nişanelerini görecek ve yazacaktı. Seyahat gerçekleşmiyor.

Mutlaka yazmak istediği konulardan biri Veda Haccı. Hatta Eşref Edib tarafından onun Mısır’da gidiş sebebi olarak gösteriliyor. Bu eser için bütün malzeme hazırmış. Sadece bu hadisenin cereyan ettiği yerleri görmek istiyor.

Haçlı savaşları ile ilgili bir piyes yazmak istiyor. Bu piyeste Salahaddin Eyyubi’nin kahramanlıklarını anlatacak.

Ve “İkinci Âsım”... Eşref Edip şöyle anlatıyor: “Âsım Avrupa’dan dönüyor. İstiklâl Harbi’ne iştirak ediyor. Asım’ın bu muharebedeki yararlıkları... İstiklâl Harbi’nin büyüklüğü... Harbin bütün safahatı... Milletin gösterdiği fedakârlık, kahramanlık...Tehlikeli zamanlar, acı tatlı günler... İnönü, Sakarya muharebeleri...Nihayet Büyük Zafer... Bütün bunları tasvir ediyor. Âsım bir timsal. Faziletli, iman ve irfanlı, kahraman Türk neslinin timsali. Âsım yükseliyor, bütün şark milletlerine örnek oluyor. Matemli, felaketli sahifeler kapanıyor şanlı bir refah ve saadet devri başlıyor...”[32]

Gölgeler, 2014
TYB Vakfı Mehmed Âkif Araştırmaları Merkezi'nin düzenlediği bilgi şölenlerinin 6.sı. 
 

[1] Böyle düşünmeyenler de var. Onun yakın dostu Hasan Basri Çantay Gölgeler’i Âkif’in san’atının zirve-i kemali (olgunluk zirvesi) olarak nitelendiriyor. (Bkz. Âkifname, İstanbul 1966, sf. 200)
[2] Eflatun’un Devlet’inde yer alan “mağara alegorisi” şöyle özetlenebilir: Âlem, yalnız bir tarafından ışık alınan bir mağaraya benzer. İnsanoğlu bu mağarada doğduğundan beri ışığın asıl kaynağını görmeden, âdeta ona sırtını çevirerek ve sadece mağara duvarına yansıyan gölgeleri fark ederek yaşar. İnsanoğlunun bu âlemde gördükleri şeyler, göremedikleri ışık kaynağının yansıttığı gölgelerden ibarettir.
[3] Mehmed Âkif Fatih Kürsüsünde şiirinde şöyle söylüyor:
-Hayır, hayâl ile yoktur benim alış verişim...
İnan ki: Her ne demişsem görüp de söylemişim.
Şudur cihanda benim en beğendiğim meslek:
Sözüm odun gibi olsun; hakîkat olsun tek!
[4]      Nesimi Yazıcı: “Vakayi-i Mısriye üzerine birkaç söz”, OTAM, Sayı: 2, 1991, sf. 267
[5] Aynı kaynak, sf. 268 vd.
[6] Bulak Matbaası’nın kitabesi halen İskenderiye Kütüphanesi’nde muhafaza ve teşhir ediliyor. 2013 yılı başındaki ziyareti­mizde bizzat gördük.
[7] Bulak matbaası, “Darüssınati’l-âmiriyye”, kitabesine göre, 1819-1820’de inşa edilmiş. 14 kasım 1821’de resmen açılmış. Kitabesi türkçe. (Turgut Kut: “Bulak Matbaası” T.Diyanet V. İslâm Ansiklopedisi C. 6)
[8] Bernard Lewis: “Çağdaş arapçanın siyaset terminolojisinde Osmanlı mirası” sf. 313 (L.Carl Brown: İmparatorluk Mirası, İstanbul, 1996 içinde. )
[9]      bk. Mehmed Âkif Ersoy Şiir Külliyatı Safahat, Ankara (2013) sf.1167
[10] Bkz. Mustafa Özçelik: Mehmet Akif Ersoy-Kronolojik hayat hikâyesi. İstanbul 2009, sf. 74. 26 Ekim 1925 tarihli Beyoğlu 4. Noteri Mithat Cemal (Kuntay) tarafından tasdik edilen Kur’an tercümesi mukavelesinde imzasının bulunması bu tarihi tartışmalı hale getiriyor. (Sözleşme metni için bkz. Talip Mert: Açıklamalı Sahafat Lügati. İstanbul 2011, sf. 386-387)
[11] Bkz. M. Emin Gerger-Ramazan Topdemir: Bilinmeyen Yönleriyle İslâm ve İstiklâl Marşı Şairimiz Mehmet Âkif Ersoy, İstanbul 2011, sf. 25
[12] Eşref Edib: Mehmed Âkif. İstanbul 1960, sf 208
[13] Mahir İz, Abdurrahman Azzam’ın İstanbul’a gelip görüşerek Âkif’e Mısır Üniversitesi’nde Türk dili ve edebiyatı dersleri okutmasını teklif ettiğini yazıyor. “İstiklâl Marşı şairinin barınacak evi olmadığı gibi, ne bir geliri ne de tekaüd (emekli) ma­aşı vardı, bu teklife hüsnü Kabul gösterdi” diyor. (Yılların İzi, İstanbul 1975, sf. 143) Bu durumda, Âkif’in en azından 1925’te ders vermeye başlaması gerekir. Fakat bizzat Mehmed Âkif, Mısır’dan Mahir İz’e yazdığı 17 aralık 1929 tarihli mektupta iki hafta evvel derslere başladığını bildiriyor. (bkz. M. Ertuğrul Düzdağ: Mehmet Âkif Ersoy, Ankara 1998, sf. 138-139) M. Emin Erişirgil “İslâmcı Bir Şair’in Romanı”nda, Abdülvahhab Azzam’ın 1929’da İstanbul’a gelişinde Âkif’in damadı Ömer Rıza Doğrul ile görüştüğünü, onun Hilvan’da, oturduğunu böylece öğrendiğini ve dönüşte teklifi yaptığını yazıyor. (Sf. 396-397) Ömer Rıza Doğrul ise Safahat’ın başında Âkif’in hayatını anlatırken derslere 1926’da başladığını kaydediyor. (Safahat, 15. bs. İstanbul, 1982) Doğrul, Eşref Edib’in Mehmed Âkif kitabında yer alan “Mehmed Âkif: Şahsî ve aile hayatı” başlıklı yazısında 25 senedir tanıdığı Abdurrahman Azzam’ın Âkif’in vefatından 4-5 sene önce İstanbul’a geldiğinde, yeğeni Abdülvehhab Azzam’ın Mısır Üniversitesi için türkçe okutacak salahiyetli bir zat aradıklarını söyleyince, Âkif’in ismini ortaya attığını belirtiyor. (Eşref Edib: Mehmed Âkif. Hayatı, eserleri ve yetmiş muharririn yazıları. Haz. Fahrettin Gün, İstanbul 2010, sf. 450-451)
[14] Eşref Edib, 236-239. Abdülvehab Azzam’ın biyografisi için bkz. Fuat Günel: “Azzam, Abdülvehhab” TDV İslâm Ansiklope­disi, C. 4, sf. 352-353
[15] eşref edib, sf. 246, m. ertuğrul düzdağ: Mehmed Âkif. Mısır Hayatı ve Kur’an Meali, sf. 65
[16] Eşref Edib, sf. 22
[17] M. Ertuğrul Düzdağ: Üstad Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar 1, 4. bs. İzmir 2008, sf. 331
[18]    Aynı eser, 375
[19]    Aynı eser, 377[20] İbrahim Sabri, Mehmet Âkif’in şiirlerine hayrandır. Gölgeler’i arapçaya tercüme ettirip, el-Zılal adıyla Mısır’da bastırmıştır. 1961’de Akif’ini mealinin yakılmasında birinci derecede rolü vardır. (Ali Ulvi Kurucu, Hatıralar C. 2. , sf. 156)
[21] Aynı eser, 263-264
[22] Doğrul, sf. 430-438
[23] Bkz. Mustafa Uzun: “Ömer Rıza Doğrul” TDV. İslâm Ansiklopedisi, C.9, sf. 489-492
[24] Eşref Edib, 353
[25] Ali Ulvi Kurucu, C. 2, sf. 114
[26] Ali Ulvi Kurucu, C. 1, sf. 376, 378
[27] Ali Ulvi Kurucu, C. 1, sf. 379
[28] Eşref Edib, sf. 206-207
[29] Aynı eser, sf. 219-220[30] Mahir İz, sf. 143-144 Süleyman Şevket’in Güzel Yazılar’ı 4 kitaptır. Ilk üçü eski harfi olan bu serinin ilk 3 kitabının gönde­rildiği tahmin edilebilir.
[31] E.Edib, sf. 248, 253
[32] Eşref Edib, 254

 
Bu haber toplam 679 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim