Doç. Dr. Mümtaz Sarıçiçek: Gölgeler’de “Gölge” Arketipi

Doç. Dr. Mümtaz Sarıçiçek: Gölgeler’de “Gölge” Arketipi
Mehmet Âkif Ersoy’un Safahat'ının son kitabı Gölgeler başlığını taşır. 1918-1933 arasında ya­zılmış manzumeleri içeren eser bağımsız bir kitap olarak Mısır’da yayımlanmıştır.

Modern psikolojinin kurucularından Carl Gustav Jung’un Eski Yunancadan ödünç aldığı1, Türkçe’de “ilk imge”, “ilk örnek”, “ilk model” gibi adlandırmamalarla anılan “arketip” sözcüğü insan türünün ilk atalarından tevarüs ederek ortak bilinçdışında yaşamaya devam eden davranış kalıpları anlamına gelmektedir. Mitolojik metinlere, dinî anlatılara, geçiş ayinlerine, rüyalara, sanat eserlerine çeşitli sembollerle yansıdığı gibi modern hayatta da gözlemlenen arketipler İslam kültüründeki “âyân-ı sâbite” olgusuna benzemekle birlikte, iki kavrama yük­lenen anlamlar arasında bazı farklılıkların bulunduğu görülmektedir. Arketip kuramının ön­cüsü Jung, kavram hakkında şu açıklamaları yapar:

“Aynı şekilde, bir insanın insan gibi davranmasını sağlayan bilinçdışı psişik yapıların işleyişini de bilmiyoruz. Bunlar benim “imgeler” diye tanımladığım işlev biçimleri olsa gerek. “İmge” yalnızca gerçekleştirilecek eylemin biçimini değil, eyleme neden olan tipik durumu da ifade eder. Bu imgeler, türe özgü olmaları nedeniyle “ilkimgeler”dir ve eğer bir şekilde “oluşmuş” iseler bile, oluşumları türün ortaya çıkışıyla eşzamanlıdır. İnsanı insan kılan özelliklerdir bun­lar, insan eylemlerinin insana özgü biçimleridir. Bu spesifik tarz insanın çekirdeğinde vardır ve kalıtsal olmadığı, her insanda yeni baştan oluştuğu varsayımı, sabah doğan güneşin ön­ceki akşam batan güneşten farklı bir güneş olduğu biçimindeki ilkel inanç kadar saçmadır.”[1] [2]

İslam dünyasının ünlü düşünürlerinden Muhyiddin İbn Arabî (1165-1240) tarafından litera­türe sokulan “âyân-ı sâbite” sözcüğü “Arapça, değişmez aynlar, özler anlamına gelmektedir. İbn Arabî’ye göre, varlıkların “Allah (CC) ilminde sabit olan ezeli hakikatlerin varlık âlemine çıkmadan önce bunlar hakkındaki ilmi”dir.”[3] Arabî ve diğer mutasavvıfların Eflatun’un ideala- rına benzer biçimde dünyevî varlığı “gölge”; asıl varlığı ise Rabbin kelamı olarak tanımlama eğilimi Jung’un arketip olgusundan kısmen farklı bir nitelik arz eder. Arketip, dünyevî varo­luşun sorgulanması bağlamında bir önerme içermez; varlığın ve bilhassa insanın davranış biçimlerinin kökenlerini ortaya koymaya çalışır. Jung’un aşağıdaki açıklaması ise arketipe kendisinin yüklediği anlamdan çok; Antik çağda yüklenen anlamı açıklamaya yöneliktir.

“Arketip” antik çağda bile kullanılan ve Platon’un “idea”sıyla eşanlamlı bir kavramdır. Örne­ğin, muhtemelen 3. yüzyıla ait Corpus Hermeticum'da Tanrı’nın to apx^Tunov olarak tanım­lanması, Tanrı’nın “ışık” fenomeninin öncesinde ve üstünde olan tüm ışıkların “ilkimgesi” ol­duğu düşüncesini ifade eder.”[4]

Jung’un arketipleri arasında, kahramanın ejderha ile savaşı, yolculuk (yeraltına, balinanın karnına, bir mağaraya), çarmıha gerilme gibi eylemler; büyük ana, hilebaz, yaşlı bilge gibi figürler; persona (maske), gölge, anima ve animus gibi ruhsal benlik yapıları vardır. Bunlar­dan “gölge” ruhun karanlık ve kötücül yanını temsil eder. Jung, hem kişisel hem de ortak bilinçdışında yaşayan bastırılmış kişiliğe “gölge” adını vermiştir. Kişisel yönden bakıldığında bilinçdışının kendisi; engellediğimiz her şeyi yapmak isteyen, olamadığımız her şey olmak isteyendir[5]; tüm insanlarda var olan bir yönü; doğal yanımızı temsil etmesi bakımından da ortaktır. Arketip kuramının en önemli figürlerinden biri olan “gölge” kompleksinin temelin­de “düşman, yırtıcı hayvan, yabancı” arketipi vardır[6]. Gölgenin yansıdığı en önemli arketipsel figür hilebazdır. Türlü hilelerle huzur bozan bu figürü Jung şöyle açıklar:

“Kimi zaman açık seçik, kimi zaman da muğlâk biçimlerde, tüm zaman ve mekânların mito­lojisinde dolanır durur, belli ki bir “psikologem”, yani çok eski bir arketipik psişik yapıdır. Zira en belirgin tezahürlerinde, hayvansal düzeyin henüz pek üstüne çıkamamış, ayrımlaşmamış insan bilincinin sadık bir yansıması olan hilebaz, gölgenin kolektif yönüdür.”[7]

Görüldüğü üzere netice itibariyle, gölge insanın içindeki düşmandır; nefstir; şeytandır; onu güzel ve yararlı şeyler yapmaktan; üretmekten alıkoyan kötülük duygusudur.

Mehmet Âkif Ersoy’un Safahat'ının son kitabı Gölgeler başlığını taşır. 1918-1933 arasında ya­zılmış manzumeleri içeren eser bağımsız bir kitap olarak Mısır’da yayımlanmıştır[8]. Toplum­sal, bireysel ve mistik duyarlılıkların[9] işlendiği eserde temalar bireysel psikolojinin konuları arasına giren ruhsal benlik yapılarını yansıtacak bir derinlikte sunulur. Bu benlik yapılarından biri olan ve yukarıda özellikleri anlatılan gölge kişilik, hem bir figür olarak hem de bir davra­nış biçimi olarak bu şiirlerde sıkça gözlemlenmektedir.

Gölgeler’de “Gölge”ler

Gölgeler’de “gölge” arketipinin yansıdığı figürlerden biri “şeytan”dır. Gölgenin yani karanlığın şeytan oluşu Tanrı’nın ışık/nur/aydınlık oluşuyla da uyumlu en köklü arketipal durumdur. Mitolojik ve çağdaş metinlerde sık sık bu ışık-gölge ikilemi ile karşılaşılır ve ışık, doğruyu, gü­zeli, adaleti; gölge, yanlışı, çirkini ve haksızlığı temsil eder. İslam’a ve diğer İbrahimî dinlere göre de şeytan ateşten; yani ışıktan yaratılmış olmasına rağmen ihanet ettiği için ışığı sön­dürülmüş; karanlığa dönüşmüştür. Mısır mitolojisinde kötülüğün, kaosun ve karanlığın tan­rısı “Set” (Seth, Setesh) şeytanın dengi mertebesindedir. Türk mitolojisinde ise “albız” olarak adlandırılan şeytan, “al”ın yani ateşin ilâhesi iken yaptığı kötülük yüzünden ocaktan kovul­muş; ateşi sönerek karanlığa dönüşmüştür[10]. Keza, “erlik” de yeraltının; yani karanlığın tanrısı şeytandır. Modern metinlerde şeytan figürünün işlendiği en ünlü eserler arasında İngiliz Şair John Milton’un Kayıp Cennet (Paradise Lost, 1667) başlıklı destanı ve Johann Wolfgang von Goethe’nin Faust (Faust I, 1806; Faust II, 1832) isimli tiyatrosu en ünlü olanlardandır.

Gölgeler’in mukaddimesi olan Hüsran (Ersoy, 1987: 411) gölgenin şeytanlaştığı metinlerden biridir. On iki dizeden müteşekkil bu şiir 1919 yılının Ekim ayında neşredilmiş olup İzmir’in iş­gali sonrasında memleketin ufuklarını kaplamış olan karamsar ruh hâlini yansıtan bir içeriğe sahiptir. Önce bu kısa şiiri verelim:

Hüsran

Ben böyle bakıp durmayacaktım, dili bağlı, İslâmı uyandırmak için haykıracaktım.

Gür hisli, gür imanlı beyinler, coşar ancak,

Ben zaten uzun boylu düşünmekten uzaktım?

Haykır! Kime, lâkin? Hani sâhipleri yurdun?

Ellerdi yatanlar, sağa baktım, sola baktım;

Feryâdımı artık boğarak, na’şını, tuttum,

Bin parça edip şi’rime gömdüm de bıraktım.

Seller gibi vâdîyi enînim saracakken,

Hiç çağlamadan, gizli inen yaş gibi aktım.

Yoktur elemimden şu sağır kubbede bir iz;

İnler “Safahât”ımdaki husran bile sessiz!

Şair bu dizelerde, kendisini, yurdun işgali karşısında sessiz kalmakla suçlayarak kendisinden “dili bağlı bakıp duran”; “düşünmekten uzak”; “eleminden sağır kubbede iz bırakmayan” bir varlık olarak söz etmektedir. Esasında Mehmet Akif, o dönemde bir Türk aydınının yapması gerekenleri nazım ve nesir türü yazılarıyla yapmış olmasına rağmen burada, başkalarının iş­lediği suçlardan bile kendisini sorumlu tutan büyük muzdaripler gibi kendi çabalarını “şiirine gömüp bırakma” biçiminde yetersiz bir tutum olarak nitelendirmektedir. Bu davranış biçimi “kötülük karşısında susan dilsiz şeytandır” algısına telmihen şeytan-gölge figürünü hatırlatır. Kaos anlarında bilinçdışının karanlıklarından çıkarak kişiliği ele geçirmeye çalışan gölge, ül­kenin işgali sürecinde oluşan kargaşa ortamında amacına ulaşmış ve aydın bireyi “dili bağlı, bakıp duran” bir varlığa; şeytanın işbirlikçisine dönüştürmüştür.

Şair şeytan-gölge figürünün belirginleşmesi için onu zıddıyla birlikte anma yoluna gider. Bi- linçdışı karanlığın temsilcisi gölge kişiliğin zıddı; bilincin aydınlığını temsil eden “persona” (maske) kişiliktir. Öncelikle bunun varoluşsal bakımdan yerinde bir tercih olduğunu belirt­mek gerekir. Çünkü gölge ışıkla kaimdir; ışık olmazsa gölge de olmaz. Şair, ışığı/maske kişi­liği “İslâmı uyandırmak için haykıracak; feryadı vadileri tutacak, gür sesli, gür imanlı” aydın birey olarak belirler; sorumluluğu ona yükler. Ancak, toplumsal sorumluluk sahibi, gelişkin bir bilinç düzeyine erişmiş, bireyleşmiş, sosyal ve fizikî çevreyle barışık bu insan varlığıyla değil yokluğuyla anılır. Şairin yücelttiği bu aydın birey donanımı, sadece kültürel öğretiler aracılığıyla elde edilen kazanımlar değil aynı zamanda zorlayıcı bir güç olan persona (maske kişilik) arketipidir. Bireyi toplumsal bir varlık haline getiren bu arketip, sağlıklı yaşayakalma-

riodical For The Languages, Literature And History Of Turkish Or Turkic, Volume 8/6 Spring 2013, P. 61-67, Ankara-Turkey nın anahtarı olduğu gibi, kişiyi çalışmak, üretmek, empati kurmak gibi insanî öze uygun davranışlara zorlayarak bir halkla ilişkiler uzmanı gibi öteki ile bağ kurmanın yolunu da açar. Ancak, metinde Haykır! Kime, lâkin? Hani sâhipleri yurdun? dizesinde de ifade edildiği gibi aydınlar gölgenin “sus” emrine boyun eğdikleri için bu türden ideal insan kalmamıştır.

Gölge-şeytan figürünün kötülük karşısında suskun kalma tutumunun anlatıldığı bir diğer metin Umar mıydın? (Ersoy, 1987: 419-420) başlıklı manzumedir. Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarında, Mondros Mütarekesinden yaklaşık bir hafta önce (24 Ekim 1918) yayımlanan bu şiirde İslâm diyarının düşman çizmelerince çiğnenmesini yeis içinde anan Mehmet Âkif, Müslümanların tepkisizliğini şöyle anlatır:

Gezerken tavr-ı istilâ alıp meydanda bin münker Şu milyonlarca îman “nehye kalkışsam” demez, ürker! Ömürlerdir bir alçak zulme miskin inkıyâdından, Silinmiş emr-i bi’l-ma’rûfun artık ismi yâdından

Bu dizelerde Al-i İmran (104. ayet) başta olmak üzere çeşitli surelerde açıkça ifade edilen “emr-i bil maruf; nehy-i anil münker”; yani, iyiliği emredip kötülükten men etme ilahî em­rinin çiğnendiğini gözlemleriz. Memleketin dört bir yanı işgal edilirken milyonlarca Müs- lümanın buna karşı çıkmak bir yana bu ilahî emri aklının ucundan bile geçirmemesi ancak kişiliğin gölge tarafından ele geçirilmesiyle açıklanabilir.

Gölge-şeytanın insana telkin ettiği kötülüklerden biri de “hayâsızlık”tır. Araf suresinde şey­tanın Âdem’le Havva’yı kandırmasının asıl amacının onları hayâsızlığa sevk etmek olduğu “Derken, şeytan, kendilerinden gizlenmiş çirkin yerlerini onlara açmak için ikisine de ves­vese verdi. Rabbinizin sizi şu ağaçtan uzak tutması, iki melek olmayasınız yahut ölümsüz­ler arasına katılmayasınız diyedir.” (Araf: 20) ayeti ve devamındaki ayetlerde açıkça anlatılır. Gölgeler’de şeytanın bu işlevi ile ilgili metinlerden biri Umar mıydın? (Ersoy, 1987: 420) baş­lıklı şiirdir. Şair Müslümanların hâlini Hayâ sıyrılmış, inmiş: Öyle yüzsüzlük ki her yerde.../Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde dizelerinde dile getirir. Bu dizelerin devamında da, bastırılmış, yasaklanmış duyguların temsilcisi olan gölgenin esiri olmuş Müslümanların hayâsızca yalan söylemekten, ahde vefasızlık ve emanete ihanet etmekten, hakkı çiğne­mekten, süfli duygulara ve ihtiraslarına boyun eğmekten çekinmeyen tutumları şiddetle eleştirilir. Bu insanlar için verilecek hüküm şudur: Ne dîn kalmış, ne îman, din harâb, imân türâb olmuş; dinin düşmanı şeytan/gölge emeline ulaşmıştır. Zira hayâsızlık dinin en büyük düşmanıdır; Hz. Peygamberin güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderilmiş olmasına yapı­lan vurgu hayâsızlığın şeytanın sığınağı olduğunu da gösterir. Şair de Bu izmihlâl-i ahlâkî yürürken durmaz istiklâl! diyerek ahlâkî çöküşün bağımsızlığı da yok ederek insanı şeytanî bir esarete sürükleyeceğini vurgular.

Gölge-şeytan figürünün en köklü yansımalarından biri de “hilebaz”dır. O yaratıldığı günden beri insanları aldatmak üzere vazife üstlenmiştir. Yukarıda Araf suresinden alıntılanan ayet­te olduğu gibi insana sürekli hileli tuzaklar kuran şeytan Gölgeler’de de karşımıza çıkar. Bu manzumelerden biri Alınlar Terlemeli (Ersoy, 1987: 417-418) başlıklı şiirdir. Jung’un “hayvan­sal düzeyin henüz pek üstüne çıkamamış, ayrımlaşmamış insan bilincinin sadık bir yansıma­sı olan hilebaz, gölgenin kolektif yönüdür.”[11] diye tanımladığı bu arketipsel figürün hayvanî yanı bu şiirde çok belirgindir. Bugün bir serseri, bir derbedersin kendi yurdunda dizesiyle be­timlenen bu görüntü başıboş dolaşan bir gölge varlığa işaret eder; devamında da bu varlık açıkça bir hayvana benzetilir:

Zimâmın hangi ellerdeyse, artık onlarınsın sen;

Behimî bir tahammül, varlığından hisse istersen!

Ezilmek, inlemek, yatmak, sürünmek var ki âdettir;

Ölüm dünyada mahkûmîne en son sa’âdettir.

Desen bin kere “İnsanım!” kanan kim? Hem niçin kansın?

Hayır, hürriyetin, hakkın masûn oldukça insansın

Bu dizelerde, “zimâmı”; yani yuları başkalarının eline geçmiş; her türlü zulme “behimî” (hayvanî) bir tahammülle boyun eğen, sürüngen gibi yaşamayı hak eden bir hilebaz dolaş­maktadır. Emeklerken, sabî tavrıyla, topraklarda sen hâlâ dizesinde de dört ayaklı bir hayvan gibi betimlenen bu varlık, bilinci yeterince gelişmemiş bir çocuğa benzetilir. Buna rağmen o kendisinin insan olduğunu iddia eder ki; kimsenin ona inanmayacağı ve insan muamelesi yapmayacağı aşikârdır. Şaire göre, bir varlık ancak gölgenin esaretinden kurtulup hak ve hür­riyetine sahip çıkma bilincine eriştiğinde insan seviyesine yükselebilir.

Şark (Ersoy, 1987: 413) başlıklı manzumede de hilebaz figürüyle karşılaşırız. Burada hilebaz vicdanı paslanmış, düşüncesiz, kalpsiz, riyakâr, iğrenç iptilaları ve illetleri olan şeytanî bir varlık olarak kurgulanır. Onun görüntüsü de mitolojik metinlerdeki bu figüre benzer; beli bükülmüş, boynu incelmiş, kanı çekilmiştir. Keza onun yaşadığı fiziki çevre de bu karanlık kişiliğe oldukça uygun tasvir edilir: Harabeye dönmüş şehirler, yıkılmış köprüler, örümcek bağlamış, sönmüş ocaklar, çorak topraklar, çobanını kaybetmiş sürüye dönmüş insanlarla dolu tam bir mitolojik ya da fantastik bir mekân. Aşağıdaki dizeler de bu trajik iklimin canlı betimlemelerini içerir:

Mezarlar, âhiretler, yükselen karşında dûrâdûr;

Ne topraktan güler bir yüz, ne göklerden güler bir nûr!

Derinlerden gelir feryâdı yüz binlerce âlâmın;

Ufuklar bir kızıl çenber, bükük boynunda İslâm’ın!

Göğüsler hırlayıp durmakta, zincirler daralmakta;

Bunalmış kalmış üç yüz elli milyon cansa gırtlakta!

Hilebazın oyunlarına kurban gitmiş Müslümanlar, “cemaatsiz imamlar”, “kirli yüzler”, “secde- siz başlar”, “gaza namıyla dindaş öldüren biçare dindaşlar”, Rabbini ve kendini bilmeyen bir şeytana dönüşerek Allah davasının binlerce yılda inşa ettiği medeniyetin yok olmasına göz yummuştur. Bu üç yüz elli milyonluk camianın beyni ve kolları asırlardır atıl bir vaziyettedir ve bu durumdan ancak “Hayat elbette hakkımdır!” diyerek; “kâbusu üstünden atarak” kurtu­lacaktır. Bunu söyleyebilmek ancak, kişiliği ele geçirmiş gölgenin tahakkümüne son verip, bilincin ve toplumsal kişiliğin denetimi ele almasıyla mümkün olabilir.

Gölge-şeytan arketipinin sık gözlemlenen tutumlarından biri de “toplum düşmanlığı”dır.

Hâlâ mı Boğuşmak (Ersoy, 1987: 423-425) gölgenin bu yönünü anlatan metinlerdendir. Şii­rin başına Enfâl suresinin 46. ayetinden “Birbirinize de girmeyin ki, ma’neviyâtınız sarsılmasın, devletiniz gitmesin” kısmı alıntılanmış ve şiir şu dizelerle başlatılmıştır: “Sen! Ben! Desin efrâd, aradan vahdeti kaldır;/Milletler için kıyâmet o zamandır” Şair, Müslümanların cemiyet ruhuna aykırı düşen tutumlarını bilinçsizliklerine bağlar; bilincini kaybeden insan bilinçdışına yani gölgesine esir olur; o artık bir toplum düşmanıdır. Oysa sen-ben kavgasına düşmek Kuran’ın yasakladığı şeytanî enaniyetin bir sonucudur ve bu durum milletler için felaket demektir. Bilindiği gibi, şeytanın Cennetten kovulmasının; yani toplum dışına atılmasının ve toplum düşmanı olmasının sebebi de enaniyetidir. Enfâl suresinin takip eden ayetlerinde de açıkça şeytanın zemmedilmesi şairin bilinçli tutumunun göstergesidir.

Gölgenin toplum düşmanı yönü Süleyman Nazif'e (Ersoy, 1987: 433-434) başlıklı şiirde de işlenmiştir. Bilindiği gibi, Süleyman Nazif’in Malta sürgünü günlerinde söylediği Ruhum benim oldukça bu îmanla beraber/Üç yüz sene, dört yüz sene, beş yüz sene bekler beytine kı­zan ve bu beyti şiirinin başına epigraf yapan Mehmet Akif şiirin on dizelik son bölümünde Müslümanların cemiyet ruhuna aykırı düşen tutumları yüzünden başlarına gelen felaketleri anlatır. İslâm’ı, evet, tefrikalar kastı kavurdu/Kardeş, bilerek, bilmeyerek, kardeşi vurdu/Can git­ti, vatan gitti, bıçak dine dayandı. Bu dizelerde anlatılan insanlar da, bilinçlerini kaybederek gölgelerinin esiri olmuş; toplum düşmanı hâline gelmiş varlıklardır. Bu yüzden canlar gitmiş, vatan toprakları çiğnenmiş ve sıra dine gelmiştir. Ancak, şair burada önceki metinlerden farklı olarak ümitvârdır. Çünkü 1921’de yayımlanan şiir Milli Mücadele’nin en ateşli günleri­nin yansımasıdır. Gölgenin esaretinden kurtularak uyanan; bilinçlenen Müslümanlar uhuv­vete yani kardeşliğe sarılarak düşmana karşı direnişe geçmiştir. Artık; Bir gör ki: Bugün can da onun, kan da onundur;/Dünya da onun, din de onun, şan da onundur. denilerek tebcîl edilme zamanıdır.

Şair, bu konuya bir kez de Vahdet (Ersoy, 1987: 447) şiirinde temas eder. Manzumenin büyük bir kısmında, Hz. Ebubekir döneminde Doğu Roma ile yapılan Yermûk Harbi sürecinde Müs­lümanların gösterdiği birlik ve beraberlik ruhunun onları nasıl zafere ulaştırdığı hatırlatılır. On dizelik son kıtada ise mazide kalmış bu vahdaniyet ruhunun yerini hâlde nasıl tefrikanın aldığı anlatılır.

Şark’ın ki mefahir dolu, mâzî-i kemâli, Yâ Rab, ne onulmaz yaradır şimdiki hâli! Şirâzesi kopmuş gibi, manzûme-i îman Yaprakları yırtık, sürünür yerde perişan. “Vahdet” mi şiarıydı? Görün şimdi gelin de: Her parçası bir mel’abe eyyâmın elinde! Târîhine mev’ud-i ezelken “ebediyet”, Ey tefrika zehriyle şaşırmış giden ümmet! “Nisyân”a çıkan yolda mı kaldın güm-rah? La-havle ve lâ-kuvvete illâ billâh!

Şair, imanın disiplinini kaybetmiş Müslümanların şirazesinden kopmuş sayfalar gibi yerler­de süründüğünü; her bir parçasının güç sahiplerinin oyuncağı olduğunu; tefrika zehriyle doğru yoldan çıkıp güç ve kuvvetin yalnızca Allah’a ait olduğunu unuttuklarını söyler. Şiirin tamamı açısından bakıldığında vahdaniyetin toplumsal benliği; tefrikanın da gölgeyi temsil ettiği görülür.

Gölge doğası gereği aydınlığın düşmanıdır. Aydınlık; refah, huzur, mutluluk demektir ancak gölge bunlara tahammül edemez; tembelliği, kaosu, mutsuzluğu teşvik eder. Âkif’in gölgeyi bu biçimiyle işlediği metinlerinden biri Leylâ (Ersoy, 1987: 437-438) manzumesidir. Eser is­minden başlayarak gölge figürünün değişik yansımalarını içeren bir metindir. Bilindiği gibi “leylâ” karanlık yani gölge demektir. Şiirin başlığı, Leylâ ile Mecnûn öyküsüne telmihen seçil­miştir. Bilinen hikâyenin nesnesi olan Leylâ; burada yüzyıllardır karanlıklar içinde boğulmuş milletin aydınlık tutkusu olarak anılmıştır. Bu kullanım biçimi ilk bakışta bir çelişki gibi gö­rünse de karanlığın en koyu olduğu anın aydınlığın en yakın olduğu an olduğu düşünülürse leylâ aydınlığa geçiş yoludur. Işık ve gölge biri diğeriyle kaim olan olgulardır; karanlık ışıksız, ışık karanlıksız var olamaz.

Şiirin ilk dizelerinde çok karanlık bir gece tasviri yapılır; ürkütücü bir sessizlik ve boşluk duy­gusu uyandırılır. Sonra bu hâl Ne bitmez bir geceymiş! Nerden etmiş Şark’ı istilâ? denilerek İslam dünyasının içinde bulunduğu sefaletle özdeşleştirilir. Üç yüz elli, dört yüz milyonluk İslâm milletinin gölgenin esaretine düştüğü Asırlardır ki, İslâm’ın bu her gün çiğnenen yurdu dizesiyle ifade edilir. Sonra, bu karanlıkları yırtacak bir aydınlık umudu belirir: Bu kat kat per­deler, bilmem, neden sıyrılmasın artık?/Niçin serpilmesin, hâlâ, ufuklardan bir aydınlık? Aydınlık, karanlığın; ışık, gölgenin düşmanıdır ve O “aydınlık” ki, sönmek bilmeyen ümmîd-i işrâkı; yani, güneşin doğacağına dair beslenen ümittir. Füsunkâr bir sevgiliye benzeyen bu aydınlığa kavuşma ümidi milleti sevdadan sevdaya sürüklemiştir. Leylâ’nın bir kerecik görünmesinin aydınlığın gelişi için kâfi olacağının söylenmesi fecr-i sâdık beklentisidir. Tekrar etmek gere­kirse; karanlığın en koyu olduğu an, aydınlığın en yakın olduğu andır.

Gölge-şeytan iktidar ve güç sahibi insanları ele geçirdiğinde onlardan zalim diktatörler, kan dökücü caniler yaratır. Firavun ile Yüzyüze (Ersoy, 1987: 443-446) manzumesi gölge fi­gürünün bu yönünü anlatan metinlerdendir. Mehmet Akif’in Mısır’da Firavun II. Amnofis’in mezarının bulunduğu piramidi ziyareti esnasında edindiği izlenimleri anlattığı bu şiirde Bu Fir’avun ki, o zıllin hayâl-i te’bîdi (Bu Firavun o sonsuz hayat hayalinin gölgesidir) dizesiyle Firavun’un zıll yani bir gölge olduğunu vurgular. Hatırlanacağı gibi şeytan Âdem’le Havva’yı ölümsüzlük vaadi ile kandırıp günaha sevk etmişti; gölge-şeytan Firavun da sonsuzluk ha­yalinin cismaniyetidir. Şiirde onun sadece ruhsal yönden değil tasvirî özellikleri bakımından da şeytana benzetilmesi dikkat çeker. Gözlerinden yıldırımlar çakan, elindeki kırbacı çıplak bedenlere şaklatan bu muktedir görüntüsü tıpkı mitolojik-fantastik metinlerin şeytan figü­rüne benzer. Şiir ilerledikçe onun kan dökücü, zalim, haneleri yakıp yıkan bir tufan, kendisini tanrı diye tanıtan bir şeytan olduğu görülür. Bu şeytanın leş, cife gibi sözlerle anılan mumyası da bir insan cenazesinden çok bir yaratık cesedi gibidir.

Gelen geçenlere ibret yatar sefîl, üryân Soyulmadık eti kalmış, bilinmiyor kefeni, (...)

Birer siyah uçurum gürleyen çakan gözler

(...)

Ölüm derinleşedursun çökük şakaklarında

Düğümlü bir acı hüsran henüz dudaklarında

(...)

Yanık kütüklere dönmüş, karın, kasık, el, ayak

Şiirin bundan sonraki kısmında Firavun’un piramidin inşası sürecinde yaptığı kitlesel zulüm­lere yer verilir ki, bu tutum bir cinnet hâlinin yansımasıdır. Gölgenin kendiliği ele geçirmesini cinnet olarak tanımlayan Jung, bu tür insanlarla ilgili şu yorumu yapar:

“Gölgesi tarafından ele geçirilen bir insan daima kendi ışığını keser ve kendi tuzağına düşer. Eline geçen her fırsatta başkaları üzerinde olumsuz bir izlenim bırakmayı tercih eder. Ço­ğunlukla şanssız kişi konumundadır, çünkü kendi düzeyinin altında yaşar, olsa olsa kendine iyi gelmeyen şeylere ulaşabilir. Tökezleyeceği bir eşik yoksa da yaratır, üstelik de faydalı bir iş yaptığını sanır.”[12]

Mehmet Âkif, şiirin sonunda Firavun’un zulmünün sebebinin kendince masum bir isteğe; ebedî yaşama arzusuna dayandığını; ancak herkesin taşıdığı bu duygunun meşru yöntem­lerle tatmin edilmesi gerektiğini söyler. Oysa gölgesi tarafından ele geçirilerek şeytanlaşan Firavun geçirdiği cinnet sebebiyle doğruyu ve yanlışı ayırt etme yeteneğini kaybetmiş bir zavallıdır.

Sonuç

Edebî metin çözümlemelerinde kullanılan yöntemlerden biri olan psikanalitik inceleme ve onun bir kolu olan arketipsel eleştiri edebî metni bilinçaltı psikolojisi bağlamında, biçim ve içerik bakımından yeni bir okumaya tabi tutma işlemidir. Mehmet Âkif Ersoy’un Gölgeler’inin “gölge” arketipinin işlevleri ve metne yansıyan görüngüleri bakımından çözümlendiği bu çalışmada şu bulgular elde edilmiştir:

  1. Gölgeler adlandırması eserdeki “gölge” figürüyle ilişkilidir. Arketip söz konusu ol­duğunda bir sanatçının bu ögeleri bilinçli ve kasıtlı kullanıp kullanmadığı prob­lemi sorgulama dışı kalır; arketip bilinçdışı bir ögedir. Bu bağlamda Gölgeler’de gölgenin sorgusu şairin niyetinden bağımsız düşünülmüştür.
  2. Arketipler, edebî metnin aslî unsuru olan evrensel insanın saf değerlerini taşıyan ortak bilinçdışı ögeleridir. Gölge figürü de tüm insanlarda var olan; hem kişisel hem de arketipsel bir benlik yapısı olması hasebiyle tüm okuyucuların bilinçli ya da farkında olmadan eserle özdeşlik kurmasına imkân verir ki bu bir sanat metninde estetik haz yaratmanın yöntemlerinden biridir. Mehmet Akif, gölge figürünü çok yönlü davranış kalıpları ve sembollerle yansıtarak okuyucuda zihnî zenginlik ve özdeşlik kurma duygusu yaratmayı başarmıştır.
  3. Arketiplerle tanışmak kendimizi ve türümüzü bilmenin yollarındandır. Bireyin hayatının herhangi bir aşamasında gerçekleştirmesinin kaçınılmaz olduğu içsel yolculuğun menzilinde bilinçdışı ögelerimiz ve bilhassa gölgemiz vardır. Hayat sürecinde sık sık başkalarına yansıtarak yadsıdığımız kimi olumsuz özelliklerin esasında kendimizde olduğunu fark etmek ürpertir, acı verir; her ikisi de, estetik haz yaratıcı duygu hâllerindendir. Gölgeler’de içimizdeki şeytanın türlü hilelere başvurarak bizi nasıl kötülüklere alet ettiğini; toplum dışına ittiğini ve nihayet cinnet geçirterek bir zalime dönüştürdüğünü gözlemleriz.
  4. Gölgemizle tanışmak bir hesaplaşma; “ölmeden önce ölme” aşamasına vararak ölümsüzlüğe erişme ve bu bağlamda bir arınmadır ki bu da bir başka estetik haz yaratıcı durumdur. Gölgeler’de şerefli bir insan olmanın şartı, kendimizle he­saplaşarak hayvanî eğilimlerimizi yenmemize ve kötülüklerden arınıp din, millet, vatan, devlet ve hürriyet sevdalısı bir aydın kimliğine ulaşmada görülmüştür.

Kaynakça

ÇETİN, Nurullah (2012). Emperyalizme Direnen Türk: Mehmet Âkif Ersoy, Akçağ Yayınları, Ankara

ERSOY, Mehmet Âkif (1987). Safahat, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara.

FORDHAM, Frieda (2008). Jung Psikolojisinin Ana Hatları, Say Yayınları, İstanbul. (Çev. Aslan Yalçıner)

JUNG, Carl Gustav (1992). Analitik Psikolojinin Temel İlkeleri -Konferanslar-, Cem Yayınevi, İstanbul. (Türkçesi: Kâmuran Şipal).

JUNG, Carl Gustav (2005). Dört Arketip, Metis Yayınevi, İstanbul. (Çev. Zehra Aksu Yılmazer)

KABAKLI, Ahmet (2006). Mehmet Akif, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları, İstanbul.

OKAY, Orhan (1998). Bir Karakterinin Heykelinin Anatomisi, Akçağ Yayınları, Ankara.

ÖZTEKİN, Ayşe (2011), “İbn Arabî’nin “Âyân-ı Sâbite”si ile Jung’un “Arketipler”i Üzerine Bir Değerlendirme”, An­kara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, S. 52:1, s. 293-303.

YETİŞ, Kazım (2006). Bir Mustarip: Mehmet Âkif Ersoy, Akçağ Yayınları, Ankara.

Özet

Arketipsel eleştirinin çalışma alanlarından biri de ruhsal benlik yapılarının edebî metindeki tezahürlerinin gözlemlenmesidir. Bu ruhsal benliklerden biri “gölge” figürüdür. İnsan ruhunun ilkel ve kötücül yönünü temsil eden gölge arketipi bilinçdışının karanlıklarında bastırılmış kişiliktir. O sık sık yüzeye çıkar ve kendiliğe hâkim olmaya çalışır. Gölgesi tarafından ele geçirilmiş kişilikler her türlü kötülüğü yapabilen hilekâr, zalim, şeytanî varlıklara dönüşürler. Mehmet Âkif’in Safahat’ının “Gölgeler” başlığını taşıyan yedinci bölümünde gölge ile öz­deşleşen insan tipleriyle sıkça karşılaşılmaktadır. Şaire göre, milletin içine düştüğü sefaletin sorumlusu gölge­sine yenik düşmüş; nefsinin esiri olmuş, zavallı, tembel, öngörüsüz, idealsiz halk ve aydınlardır. Mehmet Âkif bu figürleri, ruhsal ve fiziksel yönlerden mitolojik metinlerin karanlık yüzlü kötü karakterleri gibi kurgulamıştır. Onlar yaşadıkları çevreyi de kendilerine benzetmiştir.

Gölgeler’in şahıslar kadrosu, okuyucunun metne ilgisini diri tutacak düzeyde güçlü betimlemelerle ve evren­sel yönleriyle belirginleşir. Okuyucunun bu figürlerle özdeşlik kurmasına veya onlara yabancılaşmasına ve şaşaa duygusuna kapılmasına imkân veren bu tutum estetik haz uyandırmanın bir yolu olarak kullanılmıştır. Edebî metnin asıl gayesinin okuyucuda estetik haz uyandırmak olduğu göz önüne alınırsa, kendisine sık sık “sanatkârâne”likten uzak bir rol biçen Mehmet Akif’in aslında bunu mütevazılıktan yaptığı; esasında usta bir sanatçı olduğu anlaşılır.

Anahtar Sözcükler: Arketipsel inceleme, gölge, Mehmet Âkif Ersoy, Safahat, Gölgeler.

Absract

One of the study areas of archetypal criticism is observed the manifestations of literary texts of spiritual self- structure. “Shadow” figure is also one of the spiritual selves. Representing the primitive and the evil aspects of the human psyche shadow archetype is repressed personality in the darkness of the unconscious. It often comes to the surface and tries to be dominant the self. Personalities were seized by shadow are transformed the beings that they can do all kinds of evil, deceitful, cruel. In Mehmet Akif Ersoy’s Safahat’s the seventh chapter which was titled “Shadows” are frequently encountered the human type is synonymous with the shadow. According to Mehmet Akif, public and intellectuals succumbed to shade that thay ara lazy, short- sighted, poor, prisoner of his ego are responsible for the misery of the nation. Mehmet Akif have fictionalized these figures are such as the dark-faced evil characters of mythological texts with his spiritual and physical aspects. They also likened their environment themselves.

Shadow’s fictional figures are crystallize to keep alive the interest of the reader to the text level imagery with a powerful and universal aspects. With these figures to establish the identity of the reader and glitter to them or the feeling of alienation that allows the aesthetic pleasure of this attitude has been used as a way to wake up. The literary text of the original purpose of the reader aesthetically evoke the Given, he often “artful” like away from the role to Mehmet Akif fact that modesty which he did, in fact a master artist that are understandable.

Key words: Archetypal criticism, Shadow, Mehmet Akif Ersoy, Safahat, Shadows.

Gölgeler, 2014
TYB Vakfı Mehmed Âkif Araştırmaları Merkezi'nin düzenlediği bilgi şölenlerinin 6.sı. 

[1] C. G. Jung, Analitik Psikolojinin Temel İlkeleri -Konferanslar-, Cem Yayınevi., İstanbul, 1992, s. 51. (Türkçesi: Kâmuran Şipal).
[2]      Jung, Carl Gustav Jung, Dört Arketip, Metis Yayınevi., İstanbul, 2005, s. 20. (Çev. Zehra Aksu Yılmazer)
[3]      Ayşe Öztekin,” İbn Arabî’nin “Âyân-ı Sâbite”si ile Jung’un “Arketipler”i Üzerine Bir Değerlendirme”, Ankara Üniversitesi
İlahiyat Fakültesi Dergisi, 52:1(2011), s. 293.
[4] Jung, a.g.e. s. 17.
[5] Frieda Fordham, Jung Psikolojisinin Ana Hatları, Say Y., İstanbul, 2008, s. 35-55. (Çev. Aslan Yalçıner)
[6]      Jung, a.g.e., s. 128.
[7]      Jung, a.g.e., s.126.
[8] Safahat, Yedinci Kitap: Gölgeler, Matba’atü’ş-Şebâb, Kahire, H. 1352, M. 1933, 95 s.
[9] Kazım Yetiş, Bir Mustarip: Mehmet Akif Ersoy, Akçağ yayınları, Ankara, 2006, 143 vd.
[10]    Adem Aydemir, Sarıkız Efsanesindeki Sarıkız Ve Eski Türk İnançlarındaki Albız Üzerine, Turkish Studies - International Pe-
[11] Jung, a.g.e., s.126.
[12] Jung, a.g.e., s. 56.
Bu haber toplam 196 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim