• İstanbul 13 °C
  • Ankara 6 °C
  • İzmir 14 °C
  • Konya 9 °C
  • Sakarya 10 °C
  • Şanlıurfa 14 °C
  • Trabzon 12 °C
  • Gaziantep 9 °C
  • Bolu 4 °C
  • Bursa 10 °C

TÜRKÇE: MÜSLÜMANLIK DİLİ (Müslümanlık Dili Olarak Türkçe)

TÜRKÇE: MÜSLÜMANLIK DİLİ (Müslümanlık Dili Olarak Türkçe)
Yazar: Musa Kazım Arıcan "Bir Dilin Hafızadan Medeniyete, Gönülden Tarihe Uzanan Büyük Yürüyüşü"

Balkanların bir köyünde, Osmanlı’dan kalma bir hatıranın içinden konuşan yaşlı kadınların Türkçeye “Müslümanlık dili” demesi, ilk bakışta sade, mahallî, hatta folklorik bir ifade gibi görünebilir. Fakat bazı cümleler vardır ki, halkın ağzından çıkar; fakat arkasında asırların irfanı, tarihin derin hafızası, medeniyetlerin uzun yürüyüşü vardır. “Türkçe Müslümanlık dilidir” sözü de böyle bir sözdür. Bu söz, ne sıradan bir nostaljidir ne de romantik bir yakıştırmadır. Bu söz, Türkçenin bin yılı aşan İslamî tecrübe içinde üstlendiği vazifenin halk dilindeki en sade, en yoğun ve en sahici ifadesidir.

Bu sözün Balkanlar’daki karşılığı ise yalnızca bir duygu değil, somut bir tarihî tecrübedir. Nitekim Boşnakça yazılmış eski metinlerde ve ders kitaplarında “Türk” kelimesinin etnik bir kimlikten ziyade doğrudan “Müslüman” anlamında kullanıldığı açıkça görülür. “Ben Türküm, müminim, Müslümanım elhamdülillah” ifadesi, yalnızca bir inanç beyanı değil, kimliğin dil üzerinden kurulmuş hâlidir. Hatta çocuklara öğretilen bir diyalogda “Ne zamandan beri Türksün?” sorusuna verilen “Beşikten kefene kadar” cevabı, Türklüğün burada bir ırk değil, bir iman sürekliliği olarak kavrandığını gösterir.

Daha da dikkat çekici olan, bu anlayışın metafizik bir zemine oturtulmasıdır: İnsan ruhlarının yaratılışıyla birlikte “Müslümanlık” ile “Türklük” arasında kurulan özdeşlik, dilin yalnızca bir iletişim aracı değil, bir varoluş yorumu olduğunu ortaya koyar. Bu yüzden Balkanlarda “Türk” kelimesi çoğu zaman “Müslüman”, “Türkçe” ise “Müslümanların Dili” anlamında kullanılmıştır. Bir halk türküsünde paradoksal olarak geçen “Beni bir Hristiyan doğurmuş olsa da beni bir Türk doğurmuştur” ifadesi, biyolojik köken ile inanç kimliği arasındaki ayrımı aşan bu derin zihniyetin şiirleşmiş hâlidir.

Elbette Türkçe, İslam’ın vahiy dili değildir. Kur’an Arapçadır; namazın, tilavetin, vahyin asli dili Arapçadır. Fakat mesele burada başka bir yerde durur. Türkçe, Türkler için İslam’ın anlaşıldığı, sevildiği, yaşandığı, şiirleştiği, ahlaklaştığı, devletleştiği, şehirleştiği, direnişe dönüştüğü ve medeniyet hafızasına yerleştiği dil olmuştur. Bir başka ifadeyle Türkçe, vahyin dili değildir; fakat Türklerin vahyi hayat haline getirme serüveninin dilidir.

Bu büyük serüvenin başlangıcında Kaşgarlı Mahmud vardır. Onun Dîvânu Lugâti’t-Türk adlı eseri, yalnızca bir sözlük değil, Türkçenin İslam dünyasına takdimidir. Kaşgarlı, Türkçeyi Araplara öğretmek isterken aslında bir dili değil, bir dünyanın kapısını açar. O, Türkçenin tesadüfi bir milletin ve kültürün dili olmadığını; düzeni, söz varlığı, anlatım kudreti ve kültürel hafızasıyla medeniyet taşıyabilecek bir dil olduğunu gösterir. Onun meşhur “Türk dilini öğreniniz” vurgusu, tarihî şartlar içinde okunduğunda, Türklerin İslam dünyasında yükselen rolünü ve Türkçenin bu yükselişteki taşıyıcı gücünü haber verir.

Kaşgarlı’nın açtığı yolda Yusuf Has Hâcib, Kutadgu Bilig ile Türkçeyi devlet, adalet, saadet, bilgi ve ahlak dili haline getirir. Artık Türkçe yalnızca konuşma dili değildir; yönetim felsefesinin, insan terbiyesinin, hükümdarlık ahlakının ve İslamî siyaset düşüncesinin dilidir. 

Edib Ahmed Yüknekî, Atebetü’l-Hakâyık ile Türkçeyi öğüt, nasihat ve ahlakın dili kılar. Rabgûzî, peygamber kıssalarını Türkçe anlatarak Türkçeyi Kur’anî anlatının, imanî hafızanın ve halk eğitim geleneğinin dili haline getirir.

Fakat Türkçenin asıl büyük dönüşümü Hoca Ahmed Yesevî ile gerçekleşir. Yesevî’nin Divân-ı Hikmeti, Türkçeyi hikmetin, irşadın, tasavvufun ve gönül terbiyesinin dili yapar. Yesevî’nin en büyük hamlesi, İslam’ın yüksek hakikatlerini halkın anlayacağı dilde söylemesidir. O, Arapça ve Farsça bilmeyen Türk topluluklarına İslam’ı Türkçe ile anlatır. Böylece Türkçe, yalnızca bir kavmin dili olmaktan çıkar; iman terbiyesinin, ahlak inşasının, nefis muhasebesinin ve Allah’a yönelişin dili olur.

Yesevî’den sonra Yunus Emre gelir. Yunus, Türkçenin içine gönlü koyar. Onun Türkçesinde kelimeler yalnızca anlam taşımaz; yanar, ağlar, sever, arar, secde eder. Yunus’ta Türkçe, tevhidin en sade, aşkın en derin, insanlığın en içli dilidir. “Gönül”, “aşk”, “can”, “Hak”, “eren”, “yol”, “derviş” gibi kelimeler, onun dilinde sadece kelime olmaktan çıkar; Türkçe Dili Müslümanlığının varoluş kavramları haline gelir. Yunus’un Türkçesi, medrese dilinin uzağında değildir; fakat onu halkın kalbine indirir. Onun büyüklüğü buradadır: Hakikati sadeleştirmez; sade bir dille derinleştirir.

Anadolu’da Hacı Bektaş-ı Velî ve Hacı Bayram-ı Velî de bu çizginin büyük halkalarıdır. Hacı Bektaş geleneğinde Türkçe, yolun, ikrarın, edebin, hizmetin ve insan-ı kâmil arayışının dilidir. Hacı Bayram’da Türkçe, nefs terbiyesinin, zikir ve gönül şehrinin dilidir. Bu geleneklerde Türkçe, yalnızca şiir veya nasihat dili değil; toplumsal birlik, kardeşlik ve irfan dilidir.

Türkistan’da Ali Şîr Nevâî, Türkçenin yüksek medeniyet dili olarak müdafaasını yapar. Muhâkemetü’l-Lugateyn ile Türkçenin Farsçadan aşağı olmadığını, hatta birçok ifade imkânı bakımından üstünlükler taşıdığını gösterir. Nevâî’nin yaptığı iş sadece dil savunusu değildir; bir medeniyet özgüvenidir. Kaşgarlı Türkçeyi İslam dünyasına tanıtmış, Yesevî Türkçeyi hikmet dili yapmış, Nevâî ise Türkçeyi yüksek edebiyat ve medeniyet dili olarak savunmuştur.

Bu büyük hat, Fuzûlî’de aşk ve metafizik hasret dili olur. Bâkî’de İstanbul Türkçesi, Osmanlı zarafetinin yüksek şiir dili haline gelir. Nâbî’de Türkçe ahlak, hikmet ve terbiye dili olur. Nef‘î’de kudret, hitabet ve medeniyet iddiasının sesi haline gelir. Böylece Türkçe; halkın, tekkenin, sarayın, medresenin, meydanın, devletin ve şiirin müşterek dili olur.

Modern döneme gelindiğinde Mehmet Âkif, Türkçeyi iman, ahlak, Hakka tapan bir millet ve istiklâl dili haline getirir. Safahat, yalnızca bir şiir kitabı değil, modern Türk Dili Müslümanlığının vicdan defteridir. Âkif’in Türkçesinde cami kürsüsü, mahalle, yoksulluk, ahlak, çalışma, Kur’an, vatan, ümmet ve millet aynı kaderin içinde birleşir. Âkif, Türkçeyi halkın içinden konuşan, fakat ahlakî yükü çok ağır bir dil olarak kullanır. Onun Türkçesi, milletin Müslüman vicdanıdır.

Yahya Kemal’de Türkçe, hafıza ve şehir dili olur. İstanbul’un camileri, ezanları, mezarlıkları, musikisi, semtleri ve tarihî zamanı onun şiirinde Türkçe ile yeniden varlık kazanır. Yahya Kemal bize Türkçenin yalnızca bir iletişim aracı olmadığını; bir medeniyetin zaman içinde birikmiş sesi olduğunu gösterir.

Necip Fazıl’da Türkçe, çile, metafizik arayış, dava ve Büyük Doğu tasavvurunun dili olur. Sezai Karakoç’ta diriliş, medeniyet ve umut dilidir. İsmet Özel’de Türkçe, modern dünyada Müslüman kimliğin sert, çetin ve sarsıcı sorgulama dilidir. Arif Nihat Asya’da bayrak, ezan, naat ve mukaddesat dili olur. Nurettin Topçu’da ahlak, ruh, isyan ve Anadolu irfanının dilidir.

D. Mehmet Doğan ise Türkçeyi medeniyet hafızası olarak savunur. Onun dil hassasiyeti, yalnız kelime tercihinden ibaret değildir. Çünkü kelimeler giderse kavramlar gider; kavramlar giderse düşünce gider; düşünce giderse medeniyet hafızası zayıflar. Bu yüzden Türkçeyi savunmak, onun nazarında geçmişe kapanmak değil, hafızayı diri tutmaktır.

Alev Alatlı’da Türkçe, kavram ve zihniyet muhasebesinin dilidir. Teoman Duralı’da Türk irfanı ile İslam medeniyeti arasındaki bağı düşünen felsefî bir zemindir. Erol Güngör, Cemil Meriç, Necati Öner ve Süleyman Hayri Bolay gibi isimlerde Türkçe, felsefe, hikmet, irfan, sosyoloji, mantık, kavram ve İslam düşüncesinin akademik ifade imkânıdır. Abdulfettah Rauf gibi dinî yazarlar çizgisinde ise Türkçe, halkın dini öğrendiği, ibadeti anladığı, ahlakî hayatını düzenlediği gündelik Müslümanlık dilidir.

Bu büyük tablo yalnızca Anadolu ile sınırlı değildir. Azerbaycan’da Şehriyar, Türkçeyi ana dil, hatıra, gönül ve kutsallık duygusunun dili yapar. Ahmed Cevad’da Türkçe istiklâl, şehadet ve vatan dilidir. Hüseyin Cavid’de kader, insan, İlah, zulüm ve adalet sorularının dramatik ve metafizik dilidir. Bahtiyar Vahapzade’de Türkçe, kimlik, ana dil ve millet ruhunun en canlı savunusudur.

Türkistan ve Orta Asya’da Mustafa Çokay, Mağcan Cumabay, Mahtumkulu Firâkî, Süleyman Çolpan, Hüseyin Baykara ve Cengiz Aytmatov gibi isimler de bu geniş halkanın içinde yer alır. Mustafa Çokay’da Türkçe, bağımsızlık ve Türkistan kimliği dilidir. Mağcan Cumabay’da ruh, iman, Türk birliği ve tarihî kader dilidir. Mahtumkulu’nda halk hikmeti ve İslamî ahlak dilidir. Çolpan’da uyanış ve özgürlük dilidir. Hüseyin Baykara’da Türkçenin saray, sanat ve devlet himayesiyle medeniyet dili oluşunun zemini vardır. Cengiz Aytmatov’da ise Türkçe, hafıza, vicdan, anne, toprak, gelenek ve modern insanlığın ahlakî kriziyle yüzleşme dilidir.

Bütün bu isimler aynı cümleyi kurmamış olabilir. Her biri “Türkçe Müslümanlık dilidir” dememiş olabilir. Fakat eserleriyle bunu göstermişlerdir. Kimi Türkçeyi hikmet dili yapmış, kimi ahlak dili, kimi devlet dili, kimi aşk dili, kimi istiklâl dili, kimi diriliş dili, kimi felsefe dili, kimi hafıza dili, kimi halkın dinî idrak dili yapmıştır.

O halde “Türkçe Müslümanlık dilidir” sözü doğru anlaşılmalıdır. Bu söz, Arapçanın vahiy dili oluşunu gölgeleyen bir iddia değildir. Bu söz, İslam’ın Türkler arasında nasıl hayat bulduğunu anlatan tarihî bir hakikattir. Arapça vahyin dilidir. Farsça İslam edebiyatı ve tasavvufunun büyük dillerinden biridir. Türkçe ise Türklerin İslam’ı tarih boyunca yaşadığı, anlattığı, sevdiği, savunduğu, şiirleştirdiği, şehirleştirdiği ve medeniyet haline getirdiği dildir.

Türkçe, Kaşgarlı’da dil şuuru; Yesevî’de hikmet; Yunus’ta gönül; Nevâî’de medeniyet özgüveni; Fuzûlî’de aşk; Nâbî’de ahlak; Âkif’te iman ve istiklâl; Yahya Kemal’de tarih ve şehir; Necip Fazıl’da çile ve dava; Karakoç’ta diriliş; Topçu’da ruh ve ahlak; Duralı’da irfan; D. Mehmet Doğan’da medeniyet hafızası; Vahapzade’de kimlik; Aytmatov’da vicdan; Abdulfettah Rauf’ta halkın dinî idraki olarak tezahür etmiştir.

Balkanlardaki o yaşlı kadının “Bu dil Müslümanlık dilidir” demesi, işte bütün bu büyük tarihin sadeleşmiş halidir. O sözde Kaşgarlı’nın sözlüğü, Yesevî’nin hikmeti, Yunus’un gönlü, Nevâî’nin müdafaası, Âkif’in imanı, Yahya Kemal’in ezanı, D. Mehmet Doğan’ın hafıza kaygısı, Türkistan’ın direnişi ve Anadolu’nun irfanı birlikte konuşur. Aynı söz, Balkanların çok katmanlı tarihî hafızasında “Türk” kelimesinin “Müslüman” anlamına gelebildiği bir dünyayı da taşır; dil ile inanç, kelime ile kimlik, söz ile varoluş arasında kurulan derin bağın canlı bir hatırasıdır.

Son tahlilde;

Türkçe, İslam’ın vahiy dili değildir; fakat Türkler için İslam’ın yaşanmış, sevilmiş, düşünülmüş, savunulmuş, şiir olmuş, devlet olmuş, şehir olmuş, ahlak olmuş, direniş olmuş ve medeniyet hafızasına dönüşmüş dilidir.

Bu yüzden Türkçe, yalnızca bir dil değildir.

Türkçe, bir milletin Müslümanlıkla yoğrulmuş hafızasıdır.

Türkçe, bir medeniyetin gönül sesidir.

Türkçe, tarih boyunca Allah’a yönelmiş ve Hakka tapan bir halkın kendi diliyle söylediği büyük duadır.

Bu haber toplam 76 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim