Dr. Öğr. Üyesi Cengiz Karataş: Safahat’tan Hareketle Ana Çizgileriyle Mehmet Âkif’in Fikirlerine Bir Bakış

Dr. Öğr. Üyesi Cengiz Karataş: Safahat’tan Hareketle Ana Çizgileriyle Mehmet Âkif’in Fikirlerine Bir Bakış
Mehmet Âkif, toplumu harekete geçirecek olan gücün dışarıda değil kendi milletinin ruhunda ve kültüründe aranması gerektiğinin taraftarıdır.

Mehmet Akif’in fikirlerinin oluşmasında babasının alim bir şahsiyet oluşu, aldığı eğitim ve öğretim, bulunduğu muhit, benimsediği İslam birliği idealininin öncülüğünü yapmış olan Afganlı Cemâleddin ve Muhammed Abduh gibi şahsiyetlerin derin etkileri vb. unsurlar önemlidir.1 Tabii, içinde bulunulan dönemin özelliklerinin Akif’in fikirleri ve şiirleri üzerindeki etkisini de göz ardı etmemek gerekmektedir. Zira Osmanlı Devleti’nin en acı günlerinin ya­şandığı vatan topraklarının birer birer düşman eline geçtiği bir dönemde Akif gibi milli has­sasiyetleri yüksek bir şahsiyetten başka türlü bir şiir anlayışı beklemenin yanlış olacağı kana­atindeyiz. Osmanlı Devleti gibi büyük bir devletin çöküş dönemine denk gelmeseydi belki Mehmet Akif de sadece sanata öncelik vererek şiir yazabilirdi. Fakat Mehmet Akif, hem fikir­leriyle hem de fiiliyatıyla karşımıza tam bir millet mistiği olarak çıkmıştır. Osmanlı Devleti’nin hızla gelişen Batı karşısında niçin geri kaldığının ve niçin çökmeye başladığını sorgulamasını yapmaktadır. Mehmet Akif, geri kalmamızın başlıca sebepleri olarak yönetimin, askeriyenin ve ilmiyenin bozulmasını görmektedir. 1910 senelerinde Osman Devleti’nin içinde bulundu­ğu zor durumu bütün çıplaklığıyla tablolaştırır. Saltanat ve din namına binlerce maskaralık yapıldığından bahseder. Bütün milletin halinin baştaki bir kuklaya ve onun ardındaki iki üç kuklacıya bağlı olduğunu belirtmektedir. Burada kukla Sultan Mehmet Reşad, Kuklacı ise İtti- had ve Terakki Cemiyeti’dir.[1] [2] Askeriye bozulmuştur ve askerde terbiye kalmamıştır. Biri ömrü boyunca teğmenlikte kalmış işini bilenler için daha okuldayken general olma ve rütbelerin günden güne yükselmesi söz konusudur.

“Kalmamış terbiye askerde. Nasıl kalsın ki?

Birinin ömrü mülâzımlıkta geçerken öteki,

Daha mektepte iken tayy-ı merâtible ferik!

Bir müşirlik mi var? Allâhu veliyyü’t-tevfîk!”[3]

İlmiye sınıfına gelince Fetva Dairesi âdeta cahiller koyuşunu andırır olmuştur. Çocuklar anne karnından diplomalı olup ilim bile babadan oğla geçmeye başlamıştır. Beşik ulemalığı yay­gın hale gelmiştir. Bu çocuklar bir de sarık taktı mı hemen kazasker[4] oluverirdiler.

“Hele ilmiyye bayâgdan da aşag bir turşu!

Bâb-ı Fetva denilen dâire ümmî koğuşu.

Anne karnından icazetlidir, ecdada çeker;

Yürüsün, bir de sarık, al sana kâdîasker!”[5]

Meclisteki vekiller de bu genel bozulmuşluk hâlinden nasibini almış görünmektedirler. Vekiller jurnalci, yalancı ve adîdirler. Ne Allah korkusu kalmıştır ne de zerre kadar utanma duygusu, okuma yazmaları hemen hemen yok gibidir, cehalet almış yürümüştür. Vekiller bile böyle olduktan sonra bu milletin batması haktır. Akif’in deyimiyle bundan ötesi can sağlığıdır.

“Vükelâ neydi ya? Curnalcı, müzevvir, âdi;

Ne Hudâ korkusu bilmiş, ne utanmış ebedî,

Güç okur, hiç yazamaz bir sürü hırsız çetesi...

Hani, can sağlığıdır doğrusu bundan ötesi!”[6]

Mehmet Akif, ömrü boyunca tembellik karşısında çalışmayı teşvik etmiştir. Tembelliğin veya onun ifadesiyle ataletin İslam dininde de yerinin olmadığına sürekli vurguda bulunarak tembellik yapanların ne kadar yanlış bir yolda olduğunu belirtir. Bu bağlamda bütün Müs­lümanları çalışmaya davet eder. Akif, şiirlerinde sürekli çalışmanın önemine vurgu yapar. Osmanlı Devleti’nin asıl geri kalma sebeplerinden birinin de tembellik olduğunu vurgular. Sonsuzluğu elde etmek isteyenlerin sürekli çalışması gerektiğini Devletlerin kalıcılığının ça­lışma sayesinde gerçekleşeceğini, insan için emeğinin karşılığından başka hiçbir şeyin ola­mayacağını ifade eder. Bu düşüncelerini şu iki mısralık veciz dizelerinde dile getirmektedir:

“Bekayı hak tanıyan, sa’yi bir vazife bilir;

Çalış çalış ki beka sa’y olursa hakkedilir.”

Osmanlı Devleti’nin dünya ile birlikte koşamayarak, yeteri kadar çalışmaya ve ilme değer vermeyerek geri kaldığını ve geleceği inşa ederken geçmişin yıkılmaması gerektiğini vur­gular. Geçmişi olmayan milletlerin geleceğinin de olamayacağına değinir. Herkesi çalışma­ya diğer milletlerin ilerleme yolundaki koşusuna katılmaya davet eder. Bu daveti de sürekli emir, telkin ve hayıflanma ifadeleriyle dillendirir:

“Dünyâ koşuyor” söz mü? Beraber koşacaktın;

Heyhat, bütün azmi sen arkanda bıraktın!

Madem ki uyandın o medîd uykularından,

Bir parçacık olsun, hadi, hiç yoksa, kımıldan.

Ensendekiler “leş” diye çiğner seni sonra;

Ba’sin de kalır tâ gelecek nefha-i Sûr’a!

Çiğner ya, tabî’î, ne düşünsün de bıraksın?

Bir parça kımıldan, diyorum, mahvolacaksın!

Dünyâ koşuyorken yolun üstünde yatılmaz;

Davranmıyacak kimse bu meydâna atılmaz.

Müstakbeli bul, sen de koşanlarla bir ol da;

Mâzîyi, fakat, yıkmaya kalkışma bu yolda.

Ahlâfa döner, korkarım, eslâfa hücumu:

Mâzîsi yıkık milletin atîsi olur mu?”[7]

Mehmet Akif’e göre geri kalma sebeplerimizden biri de halk ile aydın arasındaki büyük uçu­rumdur. Aydın ve halk birbirinden asla uzak kalmamalıdır. Aydın bir milletin hafızasıdır, bey­nidir, yönetim merkezidir. Eğer aydın ile halk arasında ciddi uçurumlar olursa bu beyin ile vücudun diğer organları arasındaki iletişimsizliğe benzer ki bunun da sonucu kaçınılmaz olarak felçtir. Ona göre halk ile aydın arasındaki kopukluğun neticesinde oluşan felcin çok hızlı bir şekilde giderilmesi gerekmektedir; Yoksa bu gidişatın sonu felakettir. Aydın kesim ile halk arasındaki uçurumu “vücûdun yarası” olarak görür. Aydın eğer milletin beyni ise cismi de halktır. Bu sebeple ikisi arasında uçurum asla olmamalıdır. Aydın ile halk arasındaki uçu­rumun sonucu mankurtlaşmayı doğurur ki bu da hepten izmihlali beraberinde getirir. Zira aydını, kendisini mahkum etmiş milletler düşünme ve muhakeme yeteneğini kaybederler. Bu sebepledir ki her türlü tehlikeye açık hale gelirler.

“Sizde erbâb-ı tefekkürle avâmın arası

Pek açık. İşte budur bence vücûdun yarası.

Milletin beyni sayarsak mütefekkir kısmı,

Bilmemiz lâzım olur halkı da elbet cismi.

Bir cemâat ki dimağında dönen hissiyyât,

Cismin a’sâbına gelmez, durur âheng-i hayât;

Felcin a’râzını göstermeye başlar a’zâ.

Böyle bir bünye için vermeli her hükme rızâ.”[8]

Akif’e göre halk ile aydın arasındaki çatışmanın sonu hüsrandır ve memleket için kesinlikle zararlıdır. Çünkü aydın kesim halkın gönlünü fethetmeden asla yol gösterici olamaz. Hatta bilim bile bizde bu yüzden geri kalmıştır. Teoride üretilen birçok gelişme halk arasında uygu­lanacak saha bulamamıştır. Çünkü aydınımız halk ile barışık değildir. Aydınımızı maddeci ve kendi inancına küfreder bir durumda gören halk demek ki “bu bozukluğun sebebi fen oku­maktır.” demiştir. Böylece ilime ve fenne karşı cephe almıştır. Halkın cehaletinde en az halk kadar hatta daha fazla aydınımızın kendi değerlerine ve halkına karşı yanlış yaklaşımının da payı yadsınamaz bir gerçektir.[9]

Mehmet Akif’e göre İslam dünyası içerisine sürüklendiği bataklıktan kurtulabilmek için bazı milletleri örnek alabilir. Müslüman olmadıkları halde yaşam tarzı ve ilerleme konusunda ör­nek alınması gereken bir millet varsa o da Japonlar olmalıdır. Çünkü Japonlar kendi geliş­meleri için başka memleketlerden neyi alıp neyi almamaları gerektiğini çok iyi bilmektedir­ler. Yaşayış tarzları ve hayat felsefeleri aslında adı konmamış da olsa İslam’a çok uygundur. İslam ruhunun asıl orada yayılmış olduğundan sadece adının “Buda” olduğundan bahseder ve Japonlara Müslüman demek için sadece bir kelime-i şehadet’in eksik olduğunu vurgu­lar. Japonları şu güzel vasıflarından dolayı övmektedir: Doğruluk, şefkat, anlaşmaya uymak, verilen sözü tutmak, zayıfın hakkını içtenlikle her şeyin üstünde tutmak, çoğa gücü yetebi­lecekken en az olanla yetinmek, darlıkta iken bile paylaşmasını bilmek, kimsenin ırzına, na­musuna yan bakmamak, yedi kat ellerin evladını bile kardeş kabul etmek, mücadeleci ruha sahip olmak, yeri gelince gülerek oynayarak canını feda etmek, kişisel ihtiraslardan arınmış olmak, millet menfaatlerini her şeyin üstünde tutmak.

Japonya’yı Âdem’in en temiz torunlarına sahip bir ada olarak tasvir eden Akif, Uygarlığın oraya sadece tekniğiyle izne tâbi olarak girdiğini vurgulamaktadır. Binlerce doğru görüşlü, milliyetperver sahile dizilerek dışarıdan kendi kültürlerini zedeleyici unsurların alınmasını engellemiştir. Batı’nın malları bir değer taşıyorsa ülkeye sokulmaktadır. Moda şeklinde gelen kötülükler gümrükte çürümeye mahkum edilir ve ülkeye kesinlikle sokulmaz. Evlerin kapıla­rına kilit bile o kadar yaygın değildir. Zira hırsızlık hemen hemen hiç görülmez. Alçakgönüllü oluşları da ayrıca takdire değer bir unsur olarak karşımıza çıkmaktadır:

“Doğruluk, ahde vefâ, va’de sadâkat, şefkat;

Âcizin hakkını i’lâya samîmî gayret;

En ufak şeyle kanâ’at, çoğa kudret varken;

Yine ifât ile vermek, veren eller darken;

Kimsenin ırzına, nâmûsuna yan bakmıyarak,

Yedi kat ellerin evlâdını kardeş tanımak;

“Öleceksin!” denilen noktada merdâne sebat;

Yeri gelsin, gülerek, oynayarak terk-i hayat;

İhtirâsât-ı husûsiyyeyi söyletmeyerek,

Nef’-i şahsîyi umûminkine kurbân etmek;

Daha bunlar gibi birçok nâdire gördüm orada...

Âdemin en temiz ahfâdına mâlik bir ada.”[10] [11]

Hindistan gezisinden izlenimlerini de bize aktaran Akif, Hindistan’da Rahmetul- lah11 ayarında birçok bilginin olduğundan bahseder ve Batının sadece ilmini almış oldukla­rını kendi değerlerini sonuna kadar koruduklarını belirterek Hindistan’ın geleceğini parlak gördüğünü belirmektedir. Bu örnekleri vererek aynı zamanda her şeyiyle Batılı olmaya çalı­şan bizdeki Batıcıları eleştirmektedir.[12]

Mehmet Akif, bir başka şirinde hem Doğu’yu hem Batı’yı çok iyi bir şekilde inceleyerek iki­si arasındaki farklılıkları ortaya koymaya çalıştığından bahsetmektedir. Doğu toplumlarının geri kalış sebeplerini bir sosyolog edasıyla araştırmıştır. Daha sonra İslam toplumları da Ja- ponlar da Doğu’ya mensup iken Japonların niçin ileri olup da Müslümanların geri olduklarını araştırmaya koyulduğundan bahseder. Japonlar yükselişin ruhunu başka milletler de değil bizzat kendi içlerinde aramışlardır. Japonları başarılı kılan onların işte bu özelliğidir.[13]

Mehmet Akif’e göre geri kalmanın ve birçok hatalı adımın sebebi İslam değil tam tersine İslam’ın gereği gibi yaşanılmaması ve Allah’ın çizdiği yoldan ayrılmadır. Asıl kaynak olan İslam’dan ve Kur’an-ı Kerim’den uzaklaşan insanlar zamanla kendilerine İslam adı altında ama gerçekte İslamiyet ile hiç ilgisi olmayan bir din ortaya çıkarmışlardır. İşte bu yanlış inanış biçimi ve tevekkül anlayışı geri kalmanın en önemli sebeplerinden biridir:

“Mütefekkirleriniz dîni de hiç anlamamış;

Rûh-ı İslam-ı telâkkileri de gayet yanlış.

Sanıyorlar ki: Terakkîye tahammül edemez;

Asrın âsâr-ı kemâliyle tekâmül edemez.

Bilmiyorlar ki: Ulûmun ezelî dâyesidir,

Beşerin bir gün olup yükselecek pâyesidir.

Mündemiç sîne-i safında bütün insanlık...

Bunu teslim eder insâfı olan azıcık.”[14]

Aydınlarımız birçok konuda olduğu gibi İslamiyet’i anlamada da oldukça geri kalmışlardır. İslam’ın ruhunu asla kavrayamamışlardır. Mehmet Akif’e göre İslamiyet ilimlerin ezelden beri kaynağı ve ışığı olmuştur. Bütün insanlık İslam’ın saf sinesinde saklıdır. İslam, en büyük yol göstericidir. İslam’ın doğuş dönemlerine doğru giderek cahiliye devri ve saadet devri ara­sında karşılaştırmalar yaparak örnekler verir. Nasıl oluyor da gerilik dini olmakla suçlanan İslam’ın böyle bir mutluluk devrine aracı olduğu sorusu sorulur.[15]

Aydınlar aslında İslam’dan değil Avrupa’ya dindar görünmekten korkmaktadırlar. Dindar görülürsek Avrupa bizi barbar olarak görür zannederler. Özgür düşünce yanlısı veya dinsiz görünürsek bize daha farklı bakacaklarına inanmaktadırlar.[16]

Mehmet Akif eserlerinde ve hayatının her safhasında sürekli eğitimin önemine vurgu­da bulunarak cehaletin zararları üzerinde durmaktadır. Mehmet Akif’in hemen hemen Safahat’ının da tamamına yayılmış olan en önemli temalardan biri de cehalet karşıtlığı ve bilime ve araştırmaya verilen önemdir. İslamiyet’i tüm aydınlığıyla bilen, anlamış olan ve ru­hunda hisseden Akif, İslamiyet’in bilime verdiği önemi kendisine kılavuz edinerek sürekli insanları ilim öğrenmeye teşvik etmiş, cehaletin tüm kötülüklerin anası olduğunu vurgu-

lamıştır. İslam milletlerinin de gerçek aydınlığa ancak ilme verilen değer, çalışma ve uyanık oluşla varabileceğini ifade etmektedir. Bu anlamda sık sık eğitim sistemini de eleştiren Akif, iyi yapılandırılmış bir düzen içerisinde ilim öğrenmenin de önemine vurgu yapar. Okulların milli çizgide insan yetiştirmeleri gerektiğini vurgulayan Akif, aksi takdirde eğitimin bir hiçten öteye gidemeyeceğini yarardan ziyade zarar vereceğini ifade eder. Mülkiye, Tıbbiye, Bahriye vb. üst düzey okulların bu memlekete faydalı insan yetiştirmekten yoksun oluşunu eleştir­mektedir. Zira İttihad ve Terakki’nin ileri gelenlerinin, Mason Localarıyla işbirliği içerisinde olanların, materyalizmi savunanların, İslamiyet’e saldıranların birçoğunun bu mekteplerden çıktığı düşünülürse Akif’in ne kadar haklı olduğu daha açık bir şekilde ortaya çıkacaktır.[17]

“Şu ne? Mülkiyye. Bu? Tıbbiyye. Bu? Bahriyye. O ne?

O mu? Baytar. Bu? Zirâ’at. Şu? Mühendishâne.

Çok güzel, hiçbiri hakkında sözüm yok; yalnız,

Ne yetiştirdi ki şunlar acaba? Anlatınız.”[18]

Mehmet Akif’e göre milletlerin geleceği için eğitim ve ahlak en önemli iki unsurdur. Bu iki unsur iyi bir şekilde memleket evladına verilirse o memleketlerin ilerlemesi haktır. Bu iki öge birbirini tamamlayıcı niteliktedir. Biri olmadan ötekinin hiçbir önemi yoktur:

“Çünkü milletlerin ikbâli için, evlâdım,

Ma’rifet, bir de fazilet... İki kudret lâzım.

Ma’rifet, ilkin, ahâlîye saadet verecek

Bütün esbabı taşır; sonra fazilet gelerek,

O birikmiş duran esbabı alır, memleketin

Hayr-ı i’lâsına tahsîs ile sarf etmek için.”[19]

Mehmet Akif, eserlerinde insanı cehalete düşüren ve kötülüklere sevk eden her şeyin kar- şısındadır. İslamiyet’i kendisine kılavuz edinen Akif, eğitim konusunda da İslamiyet’in em­rettiği hükümler ne ise hepsini elinden geldiği kadar yerine getirmiştir. Ömrü boyunca ilim öğrenmiş, ilmi aramış ve ilmi öğretmiştir. Akif için ilim hakkı arayıştır. Allah’ın yaratılmışların en şereflisi olarak bu dünyaya getirdiği insan da tabiat da akıl sahibi olan tek varlık oldu­ğunun sürekli bilincinde olmalı ilmi öğrenmeli ve öğretmelidir. Toplumlar ancak bu şekilde aydınlığı çıkabilirler. İslam’ın aydınlığı insanın çevresini ve kendisini aydınlatmaya yeter.

Akif, Safahat’ında Rusya Müslümanlarının içinde bulunduğu zor durumlardan da bahseder. Akif, zorla ve adam öldürmekle hürriyetin ve bağımsızlığın önüne geçilemeyeceğini vurgu­layarak, insanlara zulüm yapılarak birtakım düşünceleri kabul ettirmenin mümkün olmadı­ğından bahseder. Çünkü toprağa karışan her ceset bir gün karşımıza topraktan fışkırırcasına dikilecektir. Yani büyük bir kin ve intikam birikimine sebep olacaktır.

“Sanıyorlar kafa kesmekle, beyin ezmekle

Fikr-i hürriyyet ölür. Hey gidi şaşkın hazele!

Daha kuvvetleniyor kanla sulanmış toprak:

Ekilen gövdelerin hepsi yarın fışkıracak!”[20]

İnanç dünyası son derece aydınlık olan Mehmet Akif yapılan bu zulümlerin bu dünya da kar­şılık bulmasa bile ahirette Allah karşısından kesinlikle hesabının sorulacağına inanmaktadır.

“Hangi ma’sûmun olur hûnu bu dünyâda heder?

Yoksa kânûn-i ilâhîyi de yırtar mı beşer?”[21]

Mehmet Akif, Osmanlı Devleti’ni ıslah ederek kurtarmaya kendilerini adamış görünenlerin daha kendilerini kurtarmaktan aciz olduklarına değinerek Batılılaşmayı yanlış anladıkların­dan dolayı onları eleştirir.

Bir gün sözüm ona bir ıslahatçı Akif’e gelerek sadece bir kurtuluş yolu olduğunu söylemiştir. Bu yol dini kökünden kazıyarak hayat bulabilirmiş! Bizim asıl geri kalma sebebimiz kadınları­mız örtülü olmasıymış! Kadınlarımız örtüden sıyrılarak açılacak ve erkeklerden “analık ilmini tahsil” edecekmiş. Akif bu yanlış ve din düşmanı tespitler ve davranışlar karşısında dehşete düşer ve haykırarak milleti kurtarmaya aday olan kişilerin düştüğü trajikomik durumu eleş­tirir ve din için millet için iş görmeye kalkışan kişilerin gerçekte birer alçak ve ikiyüzlü olduk­larını belirtir. Dini ayaklar altına alarak milletin Ruslaştırılmaya çalışıldığını hâl böyle olunca bunu Rusların bile yapabileceğini vurgulayarak bu düşüncelere kapılanların ne kadar büyük bir gaflet ve dalalet içinde olduklarını vurgular.

Biraz insafa gelin, öyle ya artık ne demek?

Zengin olduk diye, lâ’net satın almak mı gerek?”[22]

Mehmet Akif, ayrılıkçılığın her zaman karşısında olarak ayrılıkçılığa karşı İslam birliği ve da­yanışmayı savunmaktadır. O, ayrılık düşüncesine her zaman karşı olmuştur. İslam şemsiyesi altında önce Osmanlı coğrafyasında Müslümanların daha sonra ise tüm dünya Müslüman­larının bir araya gelerek birleşmesi taraftarıdır. Kavmiyetçiliğe dayalı ayrılıkçılığın Osmanlı Devleti’nin sonu olacağı fikrindedir. Başta Balkanlar olmak üzere Osmanlı Devleti’nde yaşa­yan herkesin kesinlikle Osmanlı olduğuna vurgu yaparak bu devletleri birbirine bağlayan en önemli bağın İslamiyet olduğunu belirtmektedir.

İslam ayrılıkçılık(tefrika) değil birlik, dayanışma dinidir. Mehmet Akif, bu düşüncesini hemen hemen tüm şiirlerinde vurgulamıştır. Kavmiyeti ön plana alan Türkçülerin ve diğer kavmiyet temelli hareket eden tüm tebaanın ve reayanın karşısındadır. Osmanlı Devleti’nin yıkılması­na sebep olabilecek en büyük tehlike Akif’e ve İslamcılık düşüncesine sahip diğer âlimlere göre ırka dayalı kavmiyet anlayışıdır.

“Seni tahrik eden üç beş alığın ma’rifeti!

Ya neden beklemiyordun bu rezîl akıbeti?

Hani, milliyyetin İslam idi... Kavmiyyet ne!

Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyyetine.

“Arnavutluk” ne demek? Var mı Şerîat’te yeri?

Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri.

Arabın Türke; Lâzın Çerkese, yâhud Kürde;

Acemin Çinliye rüchânı mı varmış? Nerde!

Müslümanlık’ta “anâsır” mı olurmuş? Ne gezer!

Fikr-i kavmiyyeti tel’în ediyor Peygamber.

En büyük düşmanıdır rûh-i Nebî tefrikanın;

Adı batsın onu İslam’a sokan kaltabanın!”

Şu senin akıbetin bin bu kadar yıl evvel,

Sana söylenmiş iken doğru mudur şimdi cedel?”[23]

Mehmet Akif’ e göre bir millete tefrika girmeden düşman giremez; çünkü kaleler hep içe­riden fethedilir. Birliğin ve beraberliğin olduğu toplumlar sonsuza kadar yaşarlar. Mehmet Akif’in tüm şiirlerinde birlik fikri çeşitli vesilelerle sürekli olarak vurgulanır. Tefrikanın sömür­ge yaptığı veya yok ettiği toplumlara Fas, Tunus ve Cezayir’i örnek verir. İran’ın da paylaşıl­mak üzere olduğunu vurgular. Osmanlı Devleti’nin de bu oyuna gelmemesi gerektiğini ifa­de eder. Akif, bu durumdan çok mustariptir. Bölücülük fikirleriyle zayıflayan İslam milletleri­ni Avrupa’nın bir lokmada yutacağını belirtir; Çünkü Avrupa bunun için fırsat gözetmektedir. İslam milletine seslenerek artık uyanmaları gerektiğini belirtir. İslam milletlerinin birbirinin acılarıyla hemdert olmayışlarını eleştirir. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed(S.A.V)’i ör­nek göstererek çok uzaklardaki bir müminin dahi ayağına bir diken batsa Peygamber Efen­dimizin kalbinde yardıma ihtiyaç duyduğunu belirtir. Eğer bu yanlış davranışlar devam eder­se Peygamberin ruhunun İslam milletlerinden davacı olacağını belirtir.[24]

Şu veciz beytiyle bu düşüncesini taçlandırır:

“Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez;

Toplu vurdukça yürekler onu top sindiremez.”[25]

Bir başka şiirinde ise Türkçülerin bir kısmının Türklerin ataları olarak Moğol Hakanı Cengiz’i sanki bir padişahmış gibi göstermek istemeleri karşısında Akif şiddetli tepki gösterir. Bu tip arayışların bir sonuç getirmediğine ve Osmanlı Devleti’ne faydadan ziyade zarar vereceğine değinir. [26]

Mehmet Akif, yukarıdaki dizelerinde de görüldüğü üzere İslam dininin ırka dayalı kavmiyet fikrini kesin olarak yasakladığını belirterek Arap’ın Türk’e, Laz’ın Çerkez’e veya Kürt’e üstün­lüğü olamayacağını belirterek Hz. Muhammed(S.A.V)’in kavmiyetçiliği lanetlediğini vurgu­layarak kendisinin de şiddetle karşı olduğunu belirtir.[27]

Mehmet Akif’in inancının da gereğine uygun olarak hayatında ümitsizlik diye bir kavram yoktur. Mehmet Akif hayatı boyunca insanlara ümit aşılamaya gayret etmiştir. Kastamonu Nasrullah Camii vaazları ve Safahat’ın bütününde sürekli çevresindekilere ve tüm Müslü- manlara ümit aşılayarak asıl yenilginin ümitsizlik ve bozgun psikolojisi olduğu üzerinde du­rur. Ümitli olarak herkesi azme ve çalışmaya davet eder.[28] Bu düşüncelerini bildirirken de kullandığı ifade biçimi sürekli emir kipindedir. Zira Akif, İnsanlara bu düşüncelerini telkin etmek için bunu dili çok iyi bir şekilde kullanarak tarihte eşine çok az rastlanır bir biçimde gerçekleştirmiştir.

Mehmet Akif göre çalışılmadan hiçbir konuda sonuç elde edilebilmesi mümkün değildir. İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır. İnsanların sürekli feryat etmesini sindiremez. Ağ­lamanın fayda vermeyeceğine değinir. İnsanlara ağlamanın sonu olmadığını ifade ederek niçin çaba sarf etmediklerini sorar. Ona göre “Zararın neresinden dönülse kârdır.” hesabıyla insanların geleceklerini kurtarmak için çaba sarf etmeleri gerektiğini vurgular. Azıcık inan­cı olan insanın bile ümitsizliğe düşmemesi gerektiğini önce gerçek sorunun tespit edilerek daha sonra ise sorunun giderilmesi için hep beraber çalışılması gerektiğini vurgular.

“Bırakın matemi, yahu! Bırakın feryadı;

Ağlamak fâide verseydi, babam kalkardı!

Göz yaşından ne çıkarmış? Niye ter dökmediniz?

Bâri müstakbeli kurtarmaya bir azm ediniz.

Ye’se hiç düşmeyecek zerrece îmânı olan;

Sâde siz derdi bulun, sonra kolaydır derman.”[29]

Mehmet Akif, toplumların kozmopolit bir ahlak anlayışı ile bir yere varamayacağını belirterek asıl itici gücün inanılan yüce değerler çevresinde oluşturulan büyük mefkûreler vasıtasıyla ortaya çıkabileceğine inanmaktadır. Mehmet Akif, toplumu harekete geçirecek olan gücün dışarıda değil kendi milletinin ruhunda ve kültüründe aranması gerektiğinin taraftarıdır. Mil­li bilinci oluşmuş, bireyleri öz güvenlerini kazanmış olan toplumların asla yıkılması ve geri kalması mümkün değildir. Mili bilinç noktasında kozmopolitlik, mozaik kültürü gibi daha tanımı bile net olarak yapılamayan kavramlar milli kültüre, bilince zarar vermektedir. Ona göre bu noktada tarih bilinci çok önemlidir. Geleceği kazanacakken geçmişi yıkmamalıyız. Zira âti, mazi üzerine inşa edilir. Mazisi olmayan milletlerin atisi de olmaz.

Mehmet Akif, bir milletin büyümesini kocaman bir ağacın çiçeklenmesine benzetir. O koca­man olan ağaç başarılarla dolu köklü bir tarihtir. İşte gelecek de o köklü gövdenin üzerinde filizlenir. Eğer bir millet milletin derin geçmişini sembolize eden o koca gövdeli ağacı elin­deki baltayla kesmeye kalkarsa her şeyden önce kendisini kendi eliyle yok etmiş demektir. Bu şekilde zarar verilen bir geçmişe kimse şifa olamaz. Eğer sadece hastalanmışsa o ağaç zira ona şifa verecek olan iyice ağacın köküne bakmalıdır. Kökü çok gerilere giden koca bir tarihe bakmalıdır. Zira Osmanlı Devleti de o sıralarda sadece hastadır. Ama yok oluşun eşi­ğinde bir hasta bir defa daha hataya tahammülü olmayan bir hasta. Tedavi edilen hastanın çiçeklerle bezenmiş bir geline benzemesini yeniden filizlenmesini istiyorsak balta çocukların eline geçmemelidir.[30] Ama ne yazık ki Osmanlının son döneminde balta çocukların elindedir.

Kocaman bir gövde tüm kökleriyle birlikte yok olmanın eşiğine getirilmiştir:[31]

Memleketin sorunlarını bu şekilde tasvir ve tespit eden Akif, tedaviyi de hep birlikte iç dina­miklerimizi koruyup, çalışarak kazanacağımıza inanır.

Mehmet Akif’in eserlerinde vatan sevgisi teması çokça yer almaktadır. Akif’e göre kişinin vatanını sevmesi aynı zamanda inancının da bir gereğidir. Zira ona göre vatan sevgisi iman­dan gelir. İmanlı bir kimsenin vatanının aleyhine bir karar alması veya bu yönde alınan bir kararı desteklemesi mümkün değildir. Akif, “Canan Yurdu” adlı şiirinde sevgilinin diyarının ıssız kalmasından yani vatanın savunmasız kalmasından yakınır. Vatan onun için her zaman yanında olunması gereken bir sevgilidir. Vatandan ayrılan toprak parçaları için hicran göz­yaşları dökmektedir ve Allaha yalvarır.[32]

Mehmet Akif her zaman başkalarının temel hak ve hürriyet alanlarıyla sınırlı olmak kaydıyla hürriyet taraftarı olmuştur. Bu bağlamda her ikisi de İslam birliği düşüncesini benimsemiş olmasına rağmen II. Abdülhamid’e ciddi anlamda muhalif tavırlar sergilemiştir. Özellikle meşrutiyetin ilanının hemen ardından yurdun dört bir köşesinde lakayt bir şekilde yapılan kutlamaları ve kontrol dışılığı eleştirir. Meşrutiyetin ilanının hemen sonrası yurttaki genel havayı yansıtması ve yapılan çılgın kutlamaları tablolaştırması açısından Safahat’ın “Süley- maniye Kürsüsünde” adlı bölümündeki şu şekilde başlayan şiir son derece karakteristik bir özellik göstermektedir:

“Bir de İstanbul’a geldim ki: Bütün çarşı, Pazar

Na’radan çalkanıyor! Öyle ya... Hürriyyet var!

“Galeyan geldi mi, mantık savuşurmuş...

Doğru: Vardı aklından o gün her kimi gördümse zoru.

Kimse farkında değil, anlaşılan, yaptığının;

Kafalar tütsülü hülya ile, gözler kızgın.

Sanki zincirdekiler hep boşanıp zincirden,

Yıkıvermiş de tımarhaneyi çıkmış birden!”[33]

Mehmet Akif, şiirin devam eden kısmında kendisinin bile bir süreliğine de olsa II. Meşrutiyet’in bu akıllarla durgunluk veren havasına kapıldığını itiraf ederek gördükleri karşısında bu fik­rinden kısa sürede vazgeçtiğini belirtmektedir. Galeyan geldi mi mantığın kalmayacağını belirterek kendisinin de galeyana geldiğini, işlerin eskisinden daha da kötüye doğru gitme­ye başladığını, vatanın bir kez daha ihmal edilmeye artık gücünün kalmadığını, doludizgin yıkılmaya doğru gittiğini ifade eder. Müslümanların artık kesinlikle uyanması gerektiğini dile getiren Akif, yoksa kimse de “vatan sevgisi” duygusu kalmadı mı diye sorar. Daha kötü gün­lere doğru gitmemek için özgürlüğün ve bağımsızlığın artık değerinin bilinmesi gerektiğine değinerek, başka memleketlerdeki tutsak milletlerle konuşmanın hürriyetin değerini anla­mak için yeterli olacağını belirtir. Zira hürriyet ve bağımsızlık olmazsa Akif’in bütün hayatını adadığı ne Müslümanlık kalacaktır ne de din. Mehmet Akif için Hürriyet ve bağımsızlık aynı zamanda İslam’ın ve Müslümanların güvencesidir. Bu sebeple hayatî bir değer taşımaktadır. Mehmet Akif, İkinci Meşrutiyet’in ilanından hemen iki gün sonra memleketin genel atmos­ferini yansıtan “Hürriyet”[34] adlı şiirinin ilk bendinde Hürriyeti cennetten inme beyaz entarili bir huriye benzetir ve bu huri hürriyet kemerini kuşanarak yurdun dört bir köşesini gezmek­tedir. Bir huri görüntüsüyle resmedilen hürriyet hissiyatı İnsanları âdeta büyülemiştir.

Şiirin ikinci bendinde bir küçük afacan oğlanı göstererek onun bile uçacak kadar hürriyetin ilanına çok sevindiğini belirterek elinde kendisinden daha büyük bir bayrakla tasvir etmek­tedir ve küçük afacana seslenerek o istibdat denilen sıkıntılı devrin artık geçtiğini artık önü­müz açıldığını belirterek “Haydi feth et: gelecek senindir.” demektedir.

Mehmet Akif, şiirin dördüncü bendinde, her çocuğun eline bir bayrak tutuşturarak çocuk­ları “-Yaşasın hürriyet!” diye doğal tavırlarla bir özgürlük savaşçısı olarak bağırtmaktadır. Bu coşkunun çocuklar aracılığıyla verilmeye çalışılması anlatımı daha çarpıcı ve etkili kılmıştır.

"(...)

Her çocuk bir kocaman bayrak edinmiş, geliyor;

“Yaşasın!” sesleri eflâke kadar yükseliyor.

Görerek yapma değil hem, ne tabî! etvâr!

Şu yumurcaklara bak: Sanki ezelden ahrâr!

—Bağırın haydi çocuklar...

—Yaşasın hürriyyet!”[35]

Mehmet Akif şiirin devam eden kısmında alkışlarla ve “Vatan Şarkısı” ile hürriyet kutlamala­rını devam ettirir. Geçmişi hareketsiz bir mezarlık olarak ifade eder ve herkesi şimdi “dalga­lanan ruhu” görmeye davet eder. Zira içinde bulunulan ortam çok hararetli ve dinamiktir. Bir diriliş görüntüsü söz konusudur. Oynamaya giden iki kardeşin babasının da Yemen’den gelerek bu hürriyet havasını görmesini arzulayarak şiirini bitirir.

Mehmet Akif, bir başka şiirinde de II. Abdülhamid’in Kanun-ı Esasî’yi kabul ederek hürriyeti ilan ettiğini Hindistan’da iken öğrendiğini ve içinde bulunduğu ruh hâlini dile getirir. Mille­tin ricalarının ve toplumsal baskının neticesinde artık padişahın meşrutiyeti ilan etmekten başka çaresi olmadığını belirtir. İkinci Meşrutiyet’in ilanını Allah’ın kullarına bir inayeti bir yardımı olarak görmektedir. II. Meşrutiyet’in ilan edildiğini duyduğunda sevinç gözyaşları döktüğünü belirtmektedir. Meşrutiyetin ilanı haberini alan Akif, bir an evvel vatanına dön­mek için can atmaktadır. Gemiyle vatana dönüş yolculuğuna çıkmıştır. Herkes gibi o da ilk an sersemliği içerisindedir. Geri dönerken bindiği geminin okyanusun ortasındaki hâliyle kendisi arasında paralellikler kurmakta ve engin hayallere daldığını belirtmektedir. Ayrıca Kevser içmiş bir sofu gibi kendisini başka dünyalarda hissetmektedir. İslamcı bir şair olan Akif’in bile meşrutiyeti ne kadar coşkuyla karşıladığının belgesi niteliğinde olan bu şiir, halkın ve aydınların istibdattan ne kadar bıkmış ve yorgun düşmüş olduğunun bir göster­gesidir. Akif’in bu haberle birlikte artık içerisinde karanlıklar kalmamıştır ve ümitsizliği so­nunda yenmeyi başarmıştır. Gemiyle İstanbul’a yaklaştığında İstanbul ona bir başka güzel görünmüştür. Gelecekle ilgili de hayallere kapılır. Bu hayaller Rıza Tevfik(Bölükbaşı)’in “Sultan Hamîd’in Ruhaniyetinden İstimdat”[36] adlı şiirindeki “bir çürük ipliğe hülyalar dizmişiz.” dizesi­ni hatırlatmaktadır. Mehmet Akif bile sonu hüsran olan bu İttihad ve Terakki Partisi yolculu­ğunun geleceğini görememiştir. Çünkü bütün dikkatler sadece Abdülhamid’in baskısından kurtulmak üzerine yoğunlaşmıştır. Mehmet Akif için II. Meşrutiyet’in ilanının anlamı büyük­tür. Meşrutiyet sonrasını şöyle hayal etmektedir: Sayısız okullar açılmış, kadınlar ve erkekler okuyor, fabrikalar çalışıyor ve yerli kumaşlar dokuyor, Matbaalar hiç uyku nedir bilmeyen hizmetkarlar gibi gece gündüz millete faydalı eserler basıyor, Şirketler ülkeyi baştanbaşa imar edecekler, yeni dernekler halkı aydınlatacak, gemiler ise sürekli servet taşımakta. Oysa tüm bunlar Rıza Tevfik’e daha sonra “Bir çürük ipliğe hülyalar dizmişiz.” dedirecek kadar ne ham hayallermiş. Zira İttihad ve Terakki Cemiyeti hemen hemen herkesi büyük hayal kırık­lıklarına uğratmıştır.[37]

Mehmet Akif, II. Abdülhamit’in uyguladığı baskıcı yönetimin kesin bir şekilde muhalifidir. Mehmet Akif, yakın dostu Mithat Cemal(Kuntay)’e ithaf ettiği “İstibdat”[38] adlı şiirinde İstibdat döneminin artık yıkıldığından fakat giderken milletin kalbinde çıkmaz bir kirli hatıra olarak kaldığından bahsediyor ve bu döneme seyirci kalanları eleştiriyor. Mazlum ile zalimin bu dönem içerisinde zaman zaman aynı kefeye konduğundan bahsediyor. Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarına atıfta bulunarak birkaç çadırdan dünyayı kuşatan bir devlet çıkarmış olan bu yüce milletin düştüğü kötü durumu bir türlü kabullenemiyor ve otuz üç sene süren bu ibret tablosunun keşke vasıtası biz olmasaydık diyor.

“Yıkıldın, gittin amma ey mülevves devr-i istibdâd,

Bıraktın milletin kalbinde çıkmaz bir mülevves yâd!”[39]

Şiirin dördüncü bendinde ise bayraklarımızın göklerden yerlere indirildiğini, atalarımıza kar­şı mahcup olduğumuzu, yüce bir milletken ne sefil hallere düştüğümüzü bildiriyor ve ge­leceğe dair ümitlerimizin artık imkansız olduğundan bahsederek istibdatı “kanlı bir kâbus” olarak nitelendiriyor.

Beşinci bentte ise II. Abdülhamid’ e ve istibdat yönetimine lanetler okur. Tüm temiz alınlara “Bu bir cani” diyerek ya leke sürüldüğünü ya da hapse mahkûm edildiğini, casusların her yana salınarak ülkenin aydınlarına rahat yüzü verilmediğini ve onları ümitsizliğe düşürüldü­ğünü belirterek adeta şeytanın ruhuna rahmetler okunduğunu ifade ediyor.

“Hamiyyet gamz eden bir pâk alın her kimde gördünse,

“Bu bir cânî!” dedin sürdün, ya mahkûm eyledin hapse.

Müvekkel eyleyip câsûsu her vicdana, her hisse,

Düşürdün milletin en kahraman evlâdını yese...

Ne mel’unsun ki rahmetler okuttun rûh-i İblîs’e!”[40]

Son bentte ise artık kâbus devrinin geçmesi gerektiğini belirterek herkesi uyanışa çağırıyor. Hürriyete seslenerek hürriyet için ne kadar can verilmiş olduğuna göndermede bulunuyor. Hürriyetin sığınağının en temiz vicdanlar olduğunu, hürriyetin tahtının da baştan başa tüm Osmanlı ülkesi olduğunu, bütün milletin de hürriyetin askeri olduğunu belirtiyor:

“Gel ey nâzende hürriyyet ki canlar ferş-i râhındır.

Emindir mevki’in: En pâk vicdanlar penâhındır.”[41]

Tabii Mehmet Akif bu şiiri yazarken hürriyetin beraberinde neler getireceğinden o an için habersiz olarak İttihad ve Terakki’nin ilerleyen zamanda nasıl değişeceğini ve dönüşeceğini kestirememiştir. Zira Abdülhamid’i tahtan indirerek yönetimi ele geçiren İttihad ve Terakki Cemiyeti daha sonra birçok ileri gelen aydının kendilerine muhalif hâle gelmesine sebep olmuştur. Öyle ki Abdülhamid’ten ve yönetim anlayışından kesinlikle hoşlanmayan Tevfik Fikret ve Rıza Tevfik gibi şahsiyetler bile daha sonra uygulamalarıyla İttihat ve Terakki’nin II. Abdulhamid’e rahmet okuttuğunu itiraf etmişlerdir.

Mehmet Akif’in Safahat’ında sık sık karşımıza çıkan temalardan biri de geçmişe duyulan öz­lemdir. Akif için geçmişin güzel günleri psikolojik olarak rahatlama sebebi aynı zamanda içinde bulunulan kötü durumu karşılaştırmak için bir vesiledir. Akif şiirlerinde, bir zamanlar görkemli bir maziye sahip olan büyük Osmanlı Devleti’nin nereden nereye geldiğini değinir. Özellikle Balkan Savaşları döneminde düştüğü durumlardan yakınır. Sık sık maziyi anar ve düştüğümüz yürekler sızlatan durumdan şikâyetçi olarak milleti çalışmaya, uyanık olmaya, birliğe ve dayanışmaya davet eder.

Mehmet Akif, toplumların geleceğinin sağlam sağlam bir geçmiş üzerine inşa edilebilece­ğine inanır. Mirasına ve tarihine sahip çıkmayan milletlerin yok olmaya mahkum oldukları­nı belirtir. Milli bilincin, ortak bilincin oluşması için mazi kültürünün önemine dikkat çeker. Mehmet Akif, bu yönleriyle “Kökü mazide olan âti”dir.[42]

Mehmet Akif, yukarıdaki şiirinde de görüldüğü üzere İslam’ı yaşayışımız başta olmak üzere her şeyiyle bir bozulma sürecinde olduğumuza değinir. Milli bilincimizi ve değerlerimizi ko­ruyamadığımıza vurgu yaparak geçmişten örnekler verir ve o günlerin örnek alınarak daha da ileriye doğru atılmamızı öğütler.[43]

Mehmet Akif’in “Bülbül” şiiri de bütünüyle şanlı bir geçmişe sahip olan Osmanlı evladının düştüğü acınacak hâllere karşı bir serzeniştir. Mehmet Akif için atalar topraklarının çiğnen­mesi, düşmanın mahremimize müdahalesi bir matem gerekçesidir. Bu yüzden herkesin dı­şında matemin bizim hakkımız olduğunu vurgulamaktadır. Mehmet Akif, bu şiirinde aydınlı­ğa hasret kaldığımızı, tüm günlerimizin acı ile geçtiğini, kendi yurdumuzda yersiz yurtsuz bir serseri durumuna düştüğümüzü, atalar toprağını Batılıların ayakları altına almalarına seyirci kaldığımızı, Selahaddin-i Eyyubî ve Fatihlerin yurdunu ne kadar acınacak hâllere düşürdüğü­müzü, Allah’ın adının göklerden silinerek-ezan susturularak- Osman’ın beyninde çanın çal­maya başladığını, o görkemli geçmişin bir hayal hâline getirildiğini, Yıldırım Han’ın ibadet­hanesinden sadece bir çökük kubbe kaldığını, Orhan Bey’in kabrininin çirkince çiğnendiğini, Müslümanların koruyucusu olan-halifeliğin temsilcisi- Osmanlılar’ın düştüğü kötü durum sonucu milyonlarca Müslümanın zor duruma düştüğünü belirterek Müslümanların mahrem yerlerinde düşmanın dolaşmasını sindiremez ve derinden bir yas tutar.[44]

Mehmet Akif, Batı’yı ve Batılılaşmayı yanlış anlayarak memleketi felakete sürükleyen sözde batıcı aydınlara karşı da cephe alır. Gerçek aydının Batı’dan neyin alınıp alınmayacağı konu­sunda son derece seçici olması taraftarıdır. İlim ve fen alanında çalışan aydınlarımız halkı ay­dınlatacağım, memleketi ıslah edeceğiz, Osmanlı Devleti’ni kurtaracağız derken ülkeyi bile bile felakete sürüklemişlerdir. Bunun yanı sıra Batılılaşmayı yanlış anlayan ediplerimiz de çoktur. Bunların bir kısmı sadece Batı’nın fuhşuna aracılık yapar, sürekli şaraptan bahseder­ler, filozof geçinirler ama hiçbirinin bilimle ilgileri yoktur. Zaman zaman işi Allah’a sövmeye kadar götürenleri vardır. Bunlar parayla Protestanlara zangoçluk bile edebilirler.[45] En azılı düşmanımız olan Rusya bile bize onlar kadar zarar vermemiştir. Edebiyatları son derece güç- lüdür ve dünya çapında sürekli meşhur eserler verirler.

Mehmet Akif, kendi memleketinin değerlerine sahip çıkmayan özellikle Batıcı geçinen ve Batı kültürünün de tam olarak ne olduğunu bilmeyenlere karşı çok sert tepkiler vermekte­dir. İlerleme ve modernleşmenin yanlış anlaşılmasından yakınan Akif, her milletin ve top­lumun kendine uygun ilerleme metotlarının olabileceğine değinir. Başka milletlerin körü körüne takipçisi olmanın ne kadar yıkıcı olabileceğini belirtir. Milletlerin başkalaşma ve ilerleme süreçleri yapılarına göre değişiklik göstermektedir. Aydınlara düşen görev milletin bünyesine uygun ilerleme aşamalarını belirleyerek önden halka bir “ilâhî fener” yakmaları­dır. Çünkü bu ışıktan sonra aydınlarının samimiyetine inanan halk onların arkalarından ko­şarak geleceklerdir.[46]

Mehmet Akif, Neml Suresi[47]’nin, 52. ayet-i kerimesini epigraf yaparak başladığı bir başka şi­irinde çaresizlik içerisinde kıvrandığını ve kendisine milletine yardım eli uzatan dost diye geçinenler de dâhil kimsenin olmadığını vurgulamaktadır. Bozgun psikolojisi bu şiirinde çok baskındır. İslam diyarları bir bir çiğnenmiştir. Hiç kimse yardım eli uzatmamaktadır. Bütün ümitler sönmüştür. Artık Mehmet Akif vatansız ve evsiz barksız bir gariptir. Sığınacak hiç­bir yer yoktur. Her yer yokluktan ibarettir. Bırakın yardım edecek birilerini yok diyecek biri bile yoktur. Akif, şiirinde “yok” kelimesini sık sık tekrarlayarak “yokluk”, “bozgun” ve “hicran” temalarını öne çekmiştir. Dönemin ruh hâlini bize tüm derinliği ve çıplaklığıyla yansıtmış­tır. Şiirinin devam eden kısmın da da vatan için ağlamakta ve ağlatmaktadır. Giden vatanla birlikte tükenen ümitlerdir.[48]

Mehmet Akif, savaş ortamı oluşturanlardan tutun da, insanlığını unutmuş olanlara, Avrupa’nın maskeli vicdanına buna ilaveten en çok da Avrupa kamuoyunun desteğini almak için Ezanın sesini susturmaya çalışan Batıcı, İslam düşmanı sözde aydınlarımızın yüzüne bol bol tükürür:

“Ey, bu toprakta birer na’ş-ı perîşan bırakıp,

Yükselen, mevkib-i ervah! Sakın arza bakıp;

Sanmayın: Şevk-i şehâdetle coşan bir kan var...

Bizde leşten daha hissiz, daha kokmuş can var!

Bakmayın, hem tükürün çehre-i murdarımıza!

Tükürün: Belki biraz duygu gelir arımıza!

Tükürün cebhe-i lâkaydına Şark’ın, tükürün!

Kuşkulansın, görelim, gayreti halkın, tükürün!

Tükürün milleti alçakça vuran darbelere!

Tükürün onlara alkış dağıtan kahbelere!

Tükürün Ehl-i Salîb’in o hayâsız yüzüne!

Tükürün onların asla güvenilmez sözüne!

Medeniyyet denilen maskara mahlûku görün:

Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün![49]

17 Kânûnisânî 1328”[50]

Ana hatlarıyla Mehmet Akif’in fikirlerini vermeye çalışırken Akif’in milliyetçilik ve İslamcılık anlayışından da kısaca bahsetmek gerekmektedir. Mehmet Akif için İslamcı kavramını kul­lanmanın doğru olmadığı kanaatindeyiz. İslamcılık daha ziyade İslam’ın bir siyasi ideoloji şeklini almış olmasını işaret etmektedir. Oysa Mehmet Akif’te İslam, yaşamın her alanına sirayet etmiş bir hayat tarzıdır. Bu bağlamda Akif’e katıksız bir Müslüman demek daha doğ­rudur. Zira Mehmet Akif’in mümin kimliği hayatının her aşamasında kendisini hissettirmiştir. Mehmet Akif’in Müslüman kimliğine olumsuz anlam yükleyenlere en iyi cevaplardan birini Türk kimliğinin kılavuz isimlerinden Nihal Atsız vermiştir:

“İslamcı olmasını kusur diye öne sürüyorlar. İslamcılık dünün en kuvvetli seciyesi ve en yüksek ülküsü idi. Bugünkü Türkçülük ne ise dünkü İslamcılık da o idi. Esasen İslamcılık Osmanlı Türk­lerinin milli mefkuresiydi. On dördüncü asırdan beri Türklerden başka hiçbir hiçbir Müslüman millet, ne Araplar, ne Acemler ne de Hindliler İslamcılık mefkuresi görmüş değilllerdi. Bir Osmanlı şairi olan Akif’te milli mefkure kemaline ermiş, fakat yeni bir milli mefkurenin doğuş zamanına rastladığı için geri ve aykırı görünmüştür.”[51]

Yine tartışma konularından birisi de Akif’in milliyetçiliği hususundadır. Bu konuda da Akif’i değerlendirirken takıntılarımızdan ve ön yargılardan uzak olarak geniş düşünmek gerektiği kanaatindeyiz. Mehmet Akif’in tüm eserlerinde açıktan veya örtük olarak terennüm ettiği İslam’dan ve Türklükten başka bir şey değildir. Türk’ü ve İslam’ı anlatmak için illaki bu kav­ramların kendisini kullanmak gerekmez. Sanat doğrudan veren değil bilakis işaret edendir, gösterendir. İşte Akif de fikirlerini sanatın gereğine de uygun olarak hep örneklerle somut­laştırılarak aktarmıştır. İstiklal Marşı’ndaki “Sana yok ırkıma yok izmihlal”, Ordunun Duası şi­irindeki “Türk eriyiz silsilemiz kahraman” ifadesi de ayrıca Türklüğü ifade eden çok önemli ipuçlarıdır. Zaten Mehmet Akif’in yaşadığı dönem itibariyle hüviyetinde de milliyeti ‘İslam’ yazmaktadır. Yani milliyet kavramı ile din kavramının o dönemlerde ne kadar iç içe kullanıldı­ğı da düşünülürse Türk’ü İslam’dan İslam’ı da Türk’ten ayırarak tahliller ve tasnifler yapmaya çalışmanın doğru olmadığını düşünmekteyiz.

Akif’in Milliyetçiliği ve dindarlığı hususunda en güzel yaklaşımlardan birini Mehmet Akif adlı müstakil eserinde Nurettin Topçu sergilemiştir.. Nurettin Topçu, milliyeti tarih ve top­rak şuuru olarak tanımlayarak insanların bir biyolojik yaşı olduğunu bir de tarih ve toprak şuurunun verdiği ruhsal yaşları olduğunu belirtir ki bunun da kişilerin geçmişten gelece­ğe uzanan birikimleriyle ilgili olduğunu belirtir.[52] Nurettin Topçu eserinde Mehmet Akif’ in                                                                                                                        milliyetçi olduğu­nu, bazılarının sandığı gibi dini milliyetin karşısına koymadığını, milliyet anlayışında da ırk kavramı gibi kaba kavramlara yer vermediğini, milleti kuran manevi unsurlara ve bilhassa dine büyük önem verdiğini, milliyet anlayışının sadece bir tane olmadığını ve çeşitlilik arz ettiğini, Türklüğün mayası, ruh ve ahlakımızın temeli olan İslam’ı canlandırmaya ve onunla milletimizi yükseltmeye gayret ettiğini, milletin manevi ve ahlaki temelini teşkil eden İslam inancına sıkı sıkıya sarıldığını, ahlakçı milliyetçi olduğunu vurgulamaktadır. Mehmet Akif’in dindarlığının sadece soyut bir ideal olarak kendi ruhunun kurtuluş davası şeklinde kalma­dığını ve toplumun kurtuluş davası olduğunu vurgulayarak Akif’i bir millet mistiği olarak tanımlar ve onun milliyetçiliğini dindarlığından, dindarlığını da milliyetçiliğinden ayırmanın mümkün olmadığını belirtir.[53]

Nurettin Topçu, Mehmet Akif’i “değer yaratıcısı” olarak sıfatlandırır. Büyük adamların ancak değer yaratıcıları içerisinden çıkabildiğini vurgular:

“Büyük adam, eseriyle hayatını birleştiren adamdır. Biz onda şu vasıfları arıyoruz: Önce bütün ömründe aynı kanaatin, aynı imanın sahibi olan adamdır. Devirlere, zaruretlere, cemiyetle­re göre değişmez, muhitine uymaz; muhiti kendine uydurur, uydurmazsa çarpışır. Cemiyetten daha kuvvetlidir; cemiyeti sürükleyicidir. (...)Büyük adamaların başka bir vasfı da münzevi oluş­larıdır. Onlar kalabalığın içinde yalnız yaşarlar...) Üçüncü bir vasıf olarak, büyük adamların devlet ve ikbal mevkilerinden uzak durduklarını görüyoruz.”[54]

Mehmet Akif, fikirleri ışığında ana hatlarıyla incelendiğinde cehalet düşmanı, çalışma ve azmin önemine inanan, ümitsizliğin gerçek yok oluş olduğunu düşünen, Hak bildiği yolda yalnız da olsa giden, statükonun, kişisel hırs ve çıkarların esiri olmayarak aydın duruşunu her zaman koruyan, Türklük ve İslam değerlerinin dostu ve her daim savunucusu, iyi bir vatanse­ver, ayrılıkçıların ve bölücülerin düşmanı, milli birlik ve beraberliğin önemine inanan, yerlilik ve millilik yanlısı, emperyalizm karşıtı, kozmopolit fikirler yerine Türk-İslam ahlakını savunan büyük ülküleri olan, inandığı gibi yaşayan, kendisini sevmeyenlerin bile bu konularda hak­kını teslim etmek zorunda kaldıkları abidevi bir şahsiyettir. Mehmet Akif, yaşadığı dönemde hakkı tam olarak teslim edilmiş olmasa da çevresinde her daim kendisinden emin olunan ve aydın duruşuyla dikkatleri üzerine çeken, Türk milletinin hafızasında geç de olsa hak ettiği yeri bulan, ümit ederiz ki kendisinden bizden sonrakilerin de beslenmeye devam edeceği öncü bir fikir adamı ve fiiliyat adamı, Kur’an şairi ve karakter heykelidir.

Kaynaklar

Ahmad, Feroz, İttihad ve Terakki(1908-1914), Kaynak yayınları, İstanbul 1984.

Ahmet Rıza Bey, Batının Politik Ahlâksızlığı, Boğaziçi yayınları, İstanbul 2004.

Akşin, Sina, Jön Türkler ve İttihat ve Terakki, İmge Kitabevi, 5. Baskı, Ankara 2009.

Bilimin ve Aklın Aydınlığında Eğitim, “Mehmet Akif Ersoy(Özel Sayı)”, S.73, Milli Eğiti Bakanlığı Yayınları, Ankara 2006.

Bülbülün Şarkısı, Bursa Osmangazi Belediyesi Yayınları(Editörler: Mustafa Kara, Bilal Kemikli), Bur­sa 2011.

Büyük Doğu, Yıl II, C. III, S. 65, 30 Mayıs 1947, s. 2.

Çetin Nurullah, Emperyalizme Direnen Türk Mehmet Akif Ersoy, Akçağ Yayınları, Ankara 2012.

Çetin, Mehmet, İstiklâl Marşı ve Mehmet Akif Ersoy, Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürlüğü Yayınları, Ankara 2003.

Çetin, Nurullah, İstiklal Marşımızı Anlamak, Öncü Kitap, Ankara 2011.

Çetin, Nurullah, Yalçın Küçük’e Cevap Mehmet Akif’i Doğru Anlamak, Ankara 2011.

Düzdağ, Ertuğrul, Mehmed Akif Ersoy, Kaynak Kitaplığı, İstanbul.

Elmalılı Hamdi Yazır, Kur’ân-ı Kerîm ve Yüce Meâli, Huzur yayınevi, İstanbul 1996.

Erişirgil, M. Emin, İslamcı Bir Şairin Romanı, İş Bankası Yayınları, Ankara 1986.

Kara, İsmail; İbanoğlu, Fulya, Sessiz Yaşadım, Matbuatta Mehmet Akif(1936-1940), Zeytinburnu Belediyesi Ya­yınları, İstanbul 2011.

Kuntay, Mithat Cemal, Ölümünün 50. Yılında Mehmet Akif Ersoy, Türkiye İş Bankası Yayınları, Ankara 1986.

Mardin, Şerif Jön Türklerin Siyasi Fikirleri(1895-1908), İletişim Yayınları, İstanbul 2008.

Mehmed Akif, “Zulmetten Nura-Tenkîd ve Takrîz”, Sebilü’rreşad, 9 Mayıs 1329, 16 Cemaziyelahir 1331, C. : 10, adet: 245, s. 187-188.)

Mehmet Akif(Ersoy), Safahat ( hazırlayan A. Vahap Akbaş), Beyan Yayınları, İstanbul 2007.

Mehmet Akif, Türkiye’de Modernleşme ve Gençlik, Türkiye Yazarlar Birliği Yayınları, Ankara 2007.

Ölümünün 50. Yılında Mehmet Akif Ersoy’u Anma Kitabı, Ankara Üniversitesi Rektörlüğü Yayınları, No: 99, An­kara 1986.

Said Halim Paşa, Bütün Eserleri ( İslamlaşmak), Anka Yayınları, İstanbul 2003.

Şişman, Adnan, Tanzimat Döneminde Fransa’ya Gönderilen Osmanlı Öğrencileri(1839-1876), Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara 2004.

Topçu, Nurettin, Mehmet Akif, Hareket Yayınları, İstanbul 1970.

Yetiş, Kazım, Mehmet Akif’in Sanat-Edebiyat ve Fikir Dünyasından Çizgiler, Atatürk Kültür Merkezi Yayını, S.65, Ankara 1992.

Mehmet Âkif 100 Yıl Sonra Berlin'de / 2015
TYB'nin 62., Mehmet Âkif Ersoy Araştırmaları Merkezi'nin 10. kitabı...

[1] Düzdağ, Ertuğrul, Mehmed Âkif Ersoy, Kaynak Kitaplığı, İstanbul 2004, s.24 vd.
[2] “Akif’in İttihad ve Terakki Cemiyeti’ne girişinde Fatin Efendi aracı olmuştur. Mehmed Akif o güne kadar tüm cemiyet üy- lerinin ettiği yeminden farklı olarak cemiyetin sadece müspet konulardaki faaliyetlerine destek vereceğine söz vermiştir. Hadise şu şekilde cereyan eder: (...)İttihad ve Terakki bir kısım merasimini farmasonluktan, bazı şeklini de bu komiteler­den almıştı. Onun iyi tarafı da, zararlı tarafı da daha çok bu kuruluş şeklinden geliyordu. Meşrutiyet devrinde Cemiyet içindeki iç didişmeler farmasonluktan ve komitecilikten gelen hâl ve kalmalı mı, kalmamalı mı? Lâzımsa nasıl giderilmeli? Bunu aramaktan ileri gelmiştir.
Farmasonluğu da, komitelere de yeminle girilir, yeni girenlere ihanetin ölümle cezalandırılacağı söylenilir. İttihad ve Terakki’de de böyle idi.
Fatin Efendi, Cemiyete girmek isteyenlere bu yeminden bahsetti. O vakte kadar söze karışmayan sadece dinleyen Akif, -Ben demişti, böyle yemin edemem. Kayıtsız şartsız cemiyete teslim olamam. Umumî Merkezin iyi olan, ma’ruf olan emirlerine itaat edeceğime söz veririm, fakat fena olan, memlekete zararlı olan emirlerine uymayı kabul edemem.
Fatin Efendi, o vakte kadar hiç işitmediği bu itiraz karşısında şaşırmıştı. Onu kandırmaya çalıştı fakat olmadı. Akif, o vakte kadar bu sarıklı matemetikçiyi hiç tanımıyordu ama, Fatin Efendi onun şiirlerini Şevki Hoca’nın defterinden okumuştu. Bu gıyabi tanıma, Fatin Efendiye, Akif’i dışarıda bırakmanın zararlı olacağını düşündürmüş olmalı ki İttitahad ve Terakki’nin yemin şeklinde kendiliğinden değişiklik yaptı. Artık Akif İttihatçı olmuştu.( Erişirgil, M. Emin, İslamcı Bir Şairin Romanı, İş Bankası yayınları, Ankara 1986, s. 112-113.)
[3] Ersoy, Mehmet Âkif, Safahat ( hazırlayan A. Vahap Akbaş), Beyan yayınları, İstanbul 2007, s. 322.
[4] Osmanlı Devleti’nde askerî davalara bakan hâkim. Kazaskerlik, ilmiye sınıfının en yüksek derecelerinden birini oluştur­maktadır.
[5]      age. , s. 322.
[6]      age. , s. 322.
[7]      age. , s. 904.
[8]      age. , s. 364.
[9]      age. , s. 366-368.
[10]    age. , s. 340.
[11] İzharül’l Hak adlı kitabında Müslümanlarla Hıristiyanlar arasındaki tartışmalı konuları ele alan Hindistanlı bir bilgindir.
[12] age. , s. 376.
[13] age. , s. 338.
[14] age. , s. 372.
[15] age. , s. 372- 374.
[16] age. , s. 372-374.
[17] Eğitimin önemi ve cehalet karşıtlığı hakkında ayrıca bkz. s. : 866, 862 vb.
[18] age. , s. 750.
[19] age. , s. 862.
[20] age. , s. 326.
[21] age. , s. 326.
[22] age. , s. 322.
[23]    age. ,  s. 402.
[24]    age. ,  s. 356.
[25]    age. ,  s. 358.
[26]    age. ,  s. 770.
[27] Kavmiyetçilik karşıtlığı ve İslam birliği ve dayanışma düşünceleri için ayrıca bkz. Safahat, s. : 662, 770, 882 vb.
[28] Mehmed Akif, Şemseddin Günaltay’ın Zulmetten Nura adlı eserine yazdığı tenkîd ve takriz yazısında da bir millet için asıl yenilginin ümitsizlik olduğunu vurgulayarak herkesi ümitsizlik yerine ümidini yitirmeyerek çalışmaya davet eder: “(...) hepimiz, her birimiz ayrı ayrı fedakârlık etmeliyiz. Ye'se düşmek hiç doğru değil. Çünkü ye's atalete meşrûiyet vermekten başka bir manâyı müfid olamaz. (...) Biz Müslümanlar evvelâ gitmek, aramak, araştırmakla sonra da ye'se düşmemekle me­muruz. Ye'sharamdır,ye's küfürdür. Çalışalım. Çalışalım.. .Çalışalım.."(Mehmed Akif, “Zulmetten Nura-Tenkîd ve Takrîz” Sebilü'rreşad, 9 Mayıs 1329, 16 Cemaziyelahir 1331, C. : 10, adet: 245, s. 187-188.)
[29] age. , s. 364.
[30] Akif, “çocuklar” kelimesiyle muhtemeldir ki o dönem için Jön Türkleri kasdetmektedir.
[31] age. , s. 376-378.
[32] age. , s. 208.
[33] age. , s. 352- 354.
[34] age. , s. 182.
[35] age. , s. 184.
[36] Büyük Doğu, S. 65, 30 Mayıs 1947, s. 2.
[37] Meşrutiyet ve İttihad ve Terakki Cemiyeti hakkında düşünleri için ayrıca bkz. s. 782, 848, 892-896.
[38]    Ersoy, Akif, Safahat, Beyan yayınları, Ankara 2008, s. 168.
[39]    age. , s. 168.
[40]    age. , s. 168.
[41] age. , s. 168.
[42] age. , s. 418.
[43] Bu tema hakkında ayrıca bkz. Safahat s. : 886 vd., 914vd., 946 vb.
[44] age. , s. 914-916.
[45] Zangoç, kilisede çan çalma işini yapan hizmetliye denilmektedir. Mehmet Akif, burada Amerikalı rahipler tarafından kurulan Robert Kolej’de çalışan Tevfik Fikret’in “Tarih-i Kadim” şiirine göndermede bulunmaktadır. Zira Tevfik Fikret bu şiirde İslam dinine ve tarihimize karşı son derece ağır ifadeler kullanmaktadır. Akif’in bu şiirinden sonra Tevfik Fikret iyice ötekileşerek kendisine zangoçluk atfedilen “Şimdi Allah'a Söver... Sonra biraz bol para ver:/Hiç utanmaz Protestan- lara zangoçluk eder!” Akif’e ait olan bu iki mısrayı da başa koyarak “Tarih-i Kadim’e Zeyl” adlı şiirini yazmış kendisinin de bir zamanlar inançlı olduğunu ve zamanla inanç sisteminin nasıl değiştiğini dile getirip [ Dinle tekbîri, işit çan sesini,/ Göreceksin ki bütün boşluktur,/Umduğun beklediğin şey yoktur;/Düzme Allah'ı gibi Şeytan'ı,/ Buda'sı, Ehrimen'i, Yezdan'ı;/ Topunun hâlıkı bir vehm-i cebîn!/Gölgeler gölgeler. Onlarda derin/Bir karanlık sezerek çevrildim,/Acı bir darbe yiyip devril­dim. (Parlatır, 2001: 664)] panteist ve materyalist anlayışlar [Bir örümcek götürür Hakka beni:/Kitâbım sahn-ı tabîat kitâbı,/ Bendedir hayr ü şerin esbâbı. (Parlatır, 2001: 665)]ortaya koyarak tüm dinlere karşı cephe aldığını haykırmaktadır. Akif’in kendisine “zangoç” demesine ise çok içerlediğini şu dizlerden anlamaktayız: “Merhamet, hayr ü hamiyet, nasfet;/Sonra, bir şaire “zangoç dememek./İşte vicdanıma bunlar mahrek.”
[46] age. , s. 372.
[47] “İşte sana, onların kendi yolsuzlukları yüzünden ıpıssız kalan yurdları!...”
[48] age. , s. 390-392.
[49] age. , s. 394.
[50] 30 Ocak 1913
[51] Kara, İsmail; İbanoğlu, Fulya, Sessiz Yaşadım, Matbuatta Mehmet Akif(1936-1940), Zeytinburnu Belediyesi Yayınları, İstan­bul 2011, s. 250.
[52]       Nurettin Topçu, Mehmet Akif, Hareket Yayınları,      İstanbul 1970, s. 51.
[53]       Nurettin Topçu, Mehmet Akif, Hareket Yayınları,      İstanbul 1970, s. 68.
[54]       Nurettin Topçu, Mehmet Akif, Hareket Yayınları,      İstanbul 1970, s. 20, 21.
Bu haber toplam 186 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim