• İstanbul 19 °C
  • Ankara 16 °C

Mustafa Atikebaş: Aruza Veda yahut Mehmed Âkif’in Şiir Estetiği

Mustafa Atikebaş: Aruza Veda yahut Mehmed Âkif’in Şiir Estetiği
Mehmed Âkif Ersoy, Türk edebiyatı tarihine “İslam Şairi”, “İstiklâl Şairi”, “Vatan Şairi”, “Millî Şair”, “Camideki Şair” gibi sıfatlarla geçmiş olsa da bu nevi isimlendirmeler onu bütün cepheleriyle tanımak, anlamak için gerekli fakat yeterli değildir.

Onun hakkında bugüne kadar yapılan birtakım kolaycı yo­rumlar da benzer şekilde Âkif’i bir bütün olarak kavrayabilmemizin önünde engel oluşturmaktadır. Yaşadığı müddetçe samimilikten ayrılmadan, inandığı gibi yaşamış, yaşadığı gibi yazmış ve sanatını hayatının mihveri kılmış bir edip olarak Mehmed Âkif’in şairliği onun kimliğinin asıl veçhesini teşkil eder. Şa­irliğinin esasını oluşturan amillerin başında da şüphesiz aruz vezni vardır. O, yalnızca bütün şiirlerini aruzla yazdığı için değil, müstakil bir “Türk aruzu” meydana getiren dört şairden biri olmasıyla da dikkat çeker. Aruzun son bü­yük şairleri kabul edebileceğimiz Tevfik Fikret, Ahmet Haşim, Yahya Kemal Beyatlı’yla beraber Mehmed Âkif, bu ölçüyü yabancı bir alet olmaktan ‘bütü­nüyle’ çıkarmışlar ve Türkçeye has bir ahenk unsuru hâline getirmişlerdir.

Türk şairleri, yirminci yüzyılda kullanımı yaygınlaşan serbest vezni say­mazsak; tarihte temel iki şiir ölçüsü kullanmışlardır: Hece (parmak hesabı) ve aruz. Banarlı’ya göre, “Dilde ve sanatta millî üslûbun teşekkülü bir milletin yaşayıp yayıldığı vatan topraklarına bağlıdır. Aynı yurtta yaşayan; kökleri aynı kültüre, aynı tarihe bağlı topluluklarda, diğer topluluklardan açık farklarla ay­rılan bir ‘millî karakter’ meydana gelir” (Banarlı, 1997: 49). Bu cümleden ola­rak her iki ölçü de Türklerin millî ölçüsü seviyesine yükselmiştir. Tanrı Dağları ve çevresinde yaşayan cedlerimizin dili bozkırın sert havasına uygun olarak şekillenmişti; yani gürbüz, tok, genelde kapalı ve sert hecelerden oluşuyordu: Aç! gel!, kır!, koş!, dur! gibi... Sesleri birbirine çok benzeyen bu tip hecelerden oluşan bir dilde tabi olarak ahenk bu hecelerin sayısıyla sağlanır. Türklerin şiirde kullandıkları ilk vezin bu sebeple hece vezniydi. Anadolu’ya geldiklerin­deyse İslam’ın etkisiyle Arap ve Acem edebiyatlarıyla kurulan ilişkilerden do­layı aruz veznini benimsemiş ve gittikçe artan bir yaygınlıkla kullanmışlardır. Aruz, şiirde uzun ve kısa hecelerin ahenkli diziler biçiminde istiflenmesinden doğan bir vezin sistemidir. İlkin Arap edebiyatında kullanılmış, sonra Fars ve Türk edebiyatlarına geçmiştir. “Arûz ilmini sistemli bir izah şekline kavuştu­ran, bu arada vezin ve kafiye ile daha doğrusu bir bütün halinde nazımla ilgili ıstılahların çoğunu tespit ve tarif eden Halîl b. Ahmed (ö. 175/791) olmuştur” (Çetin, 1991).

İlk defa Kutadgu Bilig’de karşımıza çıkan aruzun Türkçeye intibakında yer yer zorluklar yaşansa da Yunus Emre, Fuzûlî, Nedîm, Şeyh Gâlib gibi usta şairlerin şiirlerinde işlenerek millî bir âlet haline gelmiştir. Âkif’in bu vezni kullanmasında aruzun tarih içinde kazandığı bu hususiyetin payı büyüktür. Esasında Mehmed Âkif hece veznine de karşı değildir; hatta heceyle yazılmış pek çok güzel şiir okuduğundan bahseder. Bu mesele ile ilgili fikrini öğrenmek isteyen Hasan Basri Çantay’a karşılık olarak; “Hayır hayır, vezin bir ölçüdür. İş o ölçüye intibak edebilmekte ve şiir yazmaktadır. Ben hece vezniyle çok gü­zel eserler okudum. Söz hâyîde olduktan sonra onu aruza çeksen de boştur, heceye koşsan da” (Çantay, 1966: 79) demiştir. Bugün Türk şairinin aruzdan uzak kalmasını da yadırgamamak gerekir. Şiir bir inşa faaliyetidir; esas malze­mesi olan ‘kelime’lerdeki değişme ve buna bağlı olarak dildeki müzikalitenin farklılaşması şairi yeni imkânlar aramaya zorlar. Türk şiirinin ‘aruza veda’sı- nı, kaybettiğimiz uzun heceli kelimelerimizin yokluğunda aramak lazım gelir. Sonradan Tanpınar, Necip Fazıl gibi şairlerin ‘hece’de aruzun sesini bulmaya çalışmaları bahsettiğim zaruretlerin neticesidir.

Mehmed Âkif’in aruzla ilişkisine geçmeden onun dil hakkındaki düşün­cesine bakmamız gerekir. Tanzimat’la başlayan Türkçenin sadeleşmesi vetire­sinde Âkif’in sağlam bir dil telakkisi geliştirdiği görülüyor. 8 Mart 1912 tarihli Sebîlürreşâd’da yayımlanan “Edebiyat” başlıklı yazısında şöyle diyor: “Evet, eskiler gibi Arapça, Acemce düşünülüp yahut yeniler gibi Fransızca, Alman­ca tertîb eyleyip Türkçeye ondan sonra nakl olunan yazılara karşı gücümüz yettiği kadar hücum edeceğiz” (Düzdağ, 1997: 184). Âkif, henüz çocukken ‘hem babam, hem hocam’ diye nitelediği babasından ilk dinî terbiyesini almış, Arapça ve Farsçayı öğrenmiş; mülkiye yıllarında Fransızcaya da en zor metin­leri dahi anlayabilecek seviyede hâkim olmuştur. Diğer taraftan anadilinin bü­tün şivelerini de (divan, tekke, halk, tanzimat, servet-i fünun, medrese, sokak vs.) biliyor ve yer yer şiirlerinde kullanıyordu.

Âkif’e her şey denilebilir, fakat mutaassıp denilemez. Hayatının hiçbir döneminde taassuba saplanmamıştır. Başlarda bir ‘ümmet şairi’ iken İstiklâl Harbi’yle birlikte millet ve milliyet görüşleri de değişmiş, tabir yerindeyse gi­derek bir İslami Türk milliyetçisi olmuştur. Bu tavrı eserlerine de yansımıştır. “Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlal” ve “Sözü sağlam, özü sağlam adam ol, ırkına çek!” mısraları milliyet tartışmalarının yoğun olduğu bir dönemde onun Türklüğüyle övündüğünün açık işaretleridir.

Mehmed Âkif’in şiir estetiği aruzdan ayrı düşünülemeyeceğine göre şi­irlerini bir bütün hâlinde, kronolojik olarak incelemek ve bu yolla onun şiir dünyasına girmek daha doğrudur. Onun şiirine yöneltilen başlıca eleştiri, naz­mı nesre fazlaca yaklaştırması ve sokak ağzını şiire sokmasıdır. Bu tenkit ‘saf şiir’ açısından doğru kabul edilebilir, fakat Âkif realist bir şairdir. Elbette onun realizmi Fransız realizminden çok farklıdır; “Her ne demişsem görüp de söy­lemişim” diyen biri olarak o, kaba gerçekçi değil, şuurlu bir müşahit olarak realisttir. Öte yandan edebiyatımızda bir ilk olarak aruzla gerçekçi hayat sah­nelerini manzum hikâye tarzında söylemeye muvaffak olmuştur ki bu hayli zor bir iştir. Aruzun konuşma diline intibâkında onun kadar başarılı olabilmiş şairimiz yoktur. Orhan Okay, “Şiirin dışındaki edebî türlerde kurmaca eğrisi yükselirken şiirde sıfıra doğru yaklaşır” (Okay, 2013: 101) der. İşte Âkif bu sıfır noktasından hikâye anlatmayı bilmiştir.

Onun sanatı hakkında yanlış anlaşıldığını düşündüğüm bir nokta da şu­dur: “Ne tasannu bilirim, çünkü ne sanatkârım” ya da “Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek” gibi mısraları Âkif’in şairliğiyle ilgili bir kinaye yahut teca- hülüarifane olsa gerektir. Sanki bu mısralarda ‘Şiirimden, sanatımdan başka silahım yok’ der gibidir. Bir taraftan çıplak gerçeği söylerken, diğer yandan onu şiir cümlesi hâline koyup bir de bununla tahkiye yapmak sanat değil de nedir? Merhum Kaplan Hoca da aynı görüştedir: “Türk edebiyatında onun ka­dar içinde yaşadığı devri bütün teferruatı ile gören ve gösteren başka bir şair yoktur, denilebilir. Safahat, adeta, muayyen bir nokta-i nazardan tasvir edilen bir manzum romana benzer” (Kaplan, 1998: 174).

Mehmed Âkif gençlik yıllarında yazdığı şiirlerinin çoğunu Safahat’a al­mamıştır. Gazel tarzında yazdığı bu şiirlerde Muallim Nâcî etkisi çok açıktır. Mülkiyede hocası da olan Nâcî, devrin önemli şairlerindendir. 1905 yılında yazdığı ve ilk Safahat’a giren “Hasbihâl” adlı şiiri Nâcî etkisinin o yıllarda hâ­len devam ettiğini gösterir (Düzdağ, 2007: 45):

Ey bülbül-i ter-zebân-i irfan

Dem-beste nevâlarınla vicdan

Hem safvet-i rûh olan o âvâz

Oldukça harîm-i canda demsâz

Aynı yıllarda Âkif üzerinde tesiri olan diğer şairler Şirazlı Hâfız, Şirazlı Sâdî ve Abdülhak Hamit Tarhan’dır. Safahat’ın henüz yayımlanmadığı bu dö­neme ait şiirleri onun form/şekil arayışının, asıl şiir estetiğine hâlihazırda uzak olduğunun ispatıdır. Hamit’in Makber’inden izler taşıyan “Bir Mersiye” şiiri­nin hemen her mısrasında bu tesir kuvvetle hissedilir (Düzdağ, 2007: 97):

Ey aslına iltihâk eden nûr

Sensin, bana her tarafta manzûr

Olsan da zilâl içinde mestur

Bir ân değilim o lem’adan dûr

Estetiğin asıl mevzuu ‘güzellik’tir. Edebiyatta güzel olan ‘söz’, sözün de en rafine biçimi şiirdir. Şiire bizi çeken şeyse ahenktir. Her şair kendi meşrebince türlü ahenk unsurları kullanır. Aruz vezninin şiirin ahengine sağladığı fayda­lardan Türk şairleri bol miktarda istifade etmişlerdir. İskender Pala’ya göre, “Denilirdi ki, müzik nasıl sesteki ahengi konu alırsa, aruz da nazmın ahengini konu alır; müzikteki notaların temelini oluşturan ses değerleri (dörtlük, sekiz­lik, onaltılık...) portede nasıl belli bir gaye ile sıralandığında beste oluşursa, şi­irde de kısa ve uzun hecelerin ritmik bir sıra ile dizilişleriyle ses ahengi oluşur. Bu yüzden aruza “şiirin musikisi” demek mümkündür” (Pala, 2003: 61, 81).

Aruzun şiirdeki işlevi ahenkle sınırlı değildir, şiirin konusuyla da ilişkilidir. Her devirde o devrin şartlarına uygun vezinler kullanılmıştır. Yukarıda aruzu sistemli bir ilim hâline getirdiğini söylediğim İmam Halil, adına tef’ile denilen kelimelerin (Fâilün, Mef’ûlü gibi) bir araya gelmesiyle oluşturdukları vezinlere ve bunların türevlerine ‘bahir’(deniz) adını vermiştir. “Mehmed Âkif’in, en çok kullandığı aruz bahirleri ‘hezec’ ve ‘remel’dir (Tansel, 1973: 159). Hezec kelimesi “güzel sesle gazel, şarkı, türkü ve benzeri şeyleri söylemek” anlamına gelir ve genellikle didaktik, felsefi ve mistik şiirlerde kullanılmıştır. Türk ede­biyatında ‘hezec’ bahriyle yazılan şiirlere ve şairlerine baktığımızda Âkif’in şiir geleneğimize olan bağlılığı ortaya çıkar. “Meselâ hezec bahri, Mevlânâ Celâ- leddîn-i Rûmî’nin Dîvân-ı Kebîr’i ile Nedîm ve Abdülhak Hamit’in şiirlerinde ilk sırayı, Yahya Kemal’de ikinci, Muallim Nâci’de dördüncü sırayı alır. Ayrıca Türk edebiyatında mesnevi tarzında yazılan eserlerin en ünlüleri arasında yer alan Fuzûlî’nin Leylâ vü Mecnûn’u, Şeyh Galib’in Hüsn ü Aşk’ı ve Abdülhak Hamit’in Makber’i hezec vezniyle nazmedilmiştir” (Topuzoğlu, 1998). Remel ise ‘hasır örgüsü’ anlamına gelir. Fâilâtün/Feilâtün tef’ilelerinin tekrarlarının yarattığı seri telaffuzdan dolayı seri yürüyüş anlamındaki ‘hervele’ kelimesiyle de ilişkilendirilmiştir. Türk şiirinde kahramanlık, ağıt, iftihar gibi temalar bu vezinle işlenmiştir. Ferîdüddin Attâr’ın Mantıku’t-Tayr’ı, Şeyyad Hamza’nın Yûsuf u Züleyhâ’sı, Âşık Paşa’nın Garîbnâme’si, Ahmedî’nin İskendernâme’si, Süleyman Çelebi’nin Vesîletü’n-Necât’ı (Mevlid) bu bahirle yazılmıştır. Fevziye Abdullah Tansel, Âkif’in bütün şiirlerinde kullandığı aruz kalıplarını titizlikle incelemiş ve şu sonuca varmıştır:

“Mehmed Âkif’in, basit kalıplarla kırk sekiz, mürekkep kalıplarla otuz dokuz, muhtelif vezinleri bir arada kullanmak suretiyle yazılmış kırk sekiz şiiri bulunmaktadır. Şairimizin, en çok basit kalıpları kullandığı anlaşılır; bunlardan ekserisi, felsefi ve didaktik manzumeleriyle, hü­zünlerinin, bedbinliklerinin birer ifadesi demek olan şiirlerinde rastla­nan, ‘hezec’ bahriyledir. ‘Remel’ bahrini ise hikâye ve kıt’alarında kul­lanmıştır” (Tansel, 1973: 166).

Mehmed Âkif, Bülbül, Secde, Leylâ, Gece, Hicran gibi içli, hüzünlü şiir­lerini aruzun ‘hezec’ bahrine ait Mefâ’îlün/ Mefâ’îlün/ Mefâ’îlün/ Mefâ’îlün kalıbıyla; İstiklâl Marşı, Âsım Hasta, Seyfi Baba, Köse İmam, İtiraf, Resmim İçin, Süleymaniye Kürsüsünde gibi manzum hikâyelerini ve coşkun şiirlerini ise ‘remel’ bahrine ait Fe’ilâtün/ Fe’ilâtün/ Fe’ilâtün/ Feilün kalıbı ile yazmıştır.

Âkif, 1911 yılında şiirlerini Safahat adıyla topluca neşretmiştir. Bu ilk ki­taba hususi bir alt isim vermemiş, sonrakilere ise yine Safahat üst başlığıyla sırasıyla Süleymaniye Kürsüsünde, Hakkın Sesleri, Fatih Kürsüsünde, Hatıralar, Âsım ve Gölgeler ismini vermiştir. Bu yedi kitapta toplam 108 şiir bulunmak­tadır. Bunların 44’ü birinci Safahat’ta, 41’i Gölgeler’dedir. Hakkın Sesleri ve Ha- tıralar’da 10’ar şiir bulunmaktadır. Süleymaniye Kürsüsünde, Fatih Kürsüsünde ve Âsım ise müstakil birer manzumedir.

Birinci Safahat’la birlikte Âkif’in şiir estetiğinin realist yönünün olgunlaş­tığı hemen hissedilir. Bu kitapta bulunan sosyal muhtevalı manzum hikâyeleri ona Türk edebiyatındaki haklı şöhretini daha ilk anda sağlamıştır. Küfe, Mey­hane, Mahalle Kahvesi, Hasta ve Seyfi Baba şiirleri bu kitapta öne çıkan ve çok sevilen şiirleridir.

İkinci kitap olan Süleymaniye Kürsüsünde, kitaba adını veren camideki bir vaaz şeklinde tertip edilmiştir. Âkif, birinci Safahat’tan sonra manzum hikâ­yelerine ara vermiş, bir taraftan telif ve tercüme dinî makaleler yayımlarken, diğer taraftan Türkiye merkezli bir İslam birliği ideali doğrultusunda şiirler yazmıştır. İkinci kitabın özeti olarak kabul edilebilecek mısralar şunlardır (Düzdağ, 2007: 180):

Müslüman mülkünü her yerde felâket vurdu...

Bir bu toprak kalıyor dînimizin son yurdu!

Bu da çiğnendi mi, çiğnendi demek Şer’ -i mübîn;

Hâk-sâr eyleme ya Râb, onu olsun... - Âmin!

Üçüncü kitap, Hakkın Sesleri, 1913 yılında yazılmış şiirlerden oluşur. Bun­ların, “Pek Hazin Bir Mevlîd Gecesi” ve “Hadis-i Şerif” isimli iki hadis tefsiri dışında tamamı ayet tefsirleridir. Âkif samimi bir Müslüman olarak fikirlerini Kur’an ayetleri ışığında duyurmayı seçmiştir. Karamsardır; fakat içinde iman nurunun parıldadığı bir ümidi de hiç kaybetmez. Yûsuf suresinin 87. ayetinin tefsirine şu mısralarla başlar (Düzdağ, 2007: 194):

Âtîyi karanlık görerek azmi bırakmak...

Alçak bir ölüm varsa, eminim, budur ancak.

Dördüncü Safahat, Fatih Kürsüsünde 1913-1914 yılları arasında yazılmış­tır. Eserin muhtevası ve tekniği tıpkı ikinci Safahat gibidir; mekân bu sefer Fatih Camii’dir, vaiz yine kürsüdedir (Düzdağ, 2007: 262):

Düşer düşer yine kalkarsınız, emîn olunuz...

Demek ki birliği te’min edince kurtuluruz.

O halde vahdete hâil ne varsa çiğneyiniz...

Bu ayrılık da neden? Bir değil mi her şeyiniz?

Beşinci Safahat, Hatıralar’ın basım tarihi 1917’dir. Âkif, bu süre içinde Mı­sır, Berlin ve Necid seyahatlerini yapmıştır. İslam dünyasının hâli onu fazla­sıyla üzmüştür. Umumiyetle bedbin görünür. Peygamber sevgisini duyurduğu mısraları onun dinî lirizminin en güzel misalleridir (Düzdağ, 2007: 334):

Çıkan yüreklere hüsran mı, merhamet mi gerek?

Demir nikâbını kaldır mezâr-ı pâkinden;

Bu hasta ruhumu artık ayırma hâkinden!

Nedir o meş’ale? Nûrun mu? Ya Resûlallah!

Beşinci ve altıncı Safahat’lar arasında Mehmed Âkif kemiyette az, keyfi­yette ise eşsiz iki şiir yazar. İlki Hasan Basri Çantay’a, ikincisi kahraman Türk ordusuna ithaf edilmiştir. Her ikisi de Taceddin Dergâhı’nda yazılan bu iki şi­irin ilki “Bülbül” adını taşır. Bursa’nın işgal edildiğine dair haberlerin gelmesi üzerine Âkif olanca hüznüyle kaleme sarılır ve Türk şiirinin yüz akı olacak kırk altı mısralık şaheserini vücuda getirir (Düzdağ, 2007: 457):

Ne zillettir ki: Nâkus inlesin beyninde Osmân’ın;

Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ’nın!

Ne hicrandır ki: En şevketli bir mâzî serâb olsun;

O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!

İkinci şiirse Millî Mücadele’nin zafer nişanı, büyük Türk milletinin hürri­yetinin ilanı olan “İstiklâl Marşı”dır:

Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl:

Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;

Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl!

Âkif’in şiir estetiği dalga dalga yükselir. İlk şiirlerinde görülen ağdalı ter­kip ve tamlamalar giderek yerini sade ve fakat millî ruh üflenmiş kelimelere; birleştiğinde epik birer destana dönüşen mısralara bırakmıştır. Altıncı Safahat olan Âsım, 1924 yılında tamamlanır. Çanakkale şehitlerinin mezarlarını tasvir ettiği bölümde Âkif bir kez daha lirizmin zirvesindedir (Düzdağ, 2007: 413):

O demir çenberi göğsünde kırıp parçaladın;

Sen ki, ruhunla beraber gezer ecrâmı adın;

Sen ki, a’sâra gömülsen taşacaksın... Heyhât,

Sana gelmez bu ufuklar, seni almaz bu cihât...

Ey şehîd oğlu şehîd, isteme benden makber,

Sana âgûşunu açmış duruyor Peygamber.

1933’te Safahat’ın son kitabı Gölgeler yayımlanır. 1918-1933 yıllarında ya­zılmış şiirleri barındıran bu kitap diğerlerinden farklıdır. Âkif son yıllarında manzum hikâyeden ve epik şiirden uzaklaşmış; kendi içine dönmüştür. Bu ki­tapta bulunan ve her üçü de 1926 yılında yazılmış olan Gece, Hicran ve Secde şiirleri onun şiir estetiğindeki büyük değişmenin ipuçlarını verir. Fevziye Ab­dullah Tansel’e göre bu üç şiir bir bütünlük arz eder ve vahdetivücut felsefesi­nin tefsiridir (Tansel, 1973: 129). Mısır’da kaldığı süre boyunca Âkif memleket hasretinin tesiriyle romantikleşmiş, idealizminin ve realizminin yerini misti­sizm almıştır (Düzdağ, 2007: 478):

Bırak, hâsir kalan seyrinde mi’râcım devâm etsin;

Rükû’um yerde titrerken, huşû’um Arş’ı titretsin!

İlâhî! Serserî bir damlanım, yetmez mi hüsrânım?

Bırak, taşsın da coştursun şu vahdet-zârı îmânım.

Âkif, 1926’dan vefat ettiği 1936’ya kadar hemen hemen şiir yazmayı bırak­mıştır. Aruzun diğer büyüklerinden Fikret ve Haşim kendisinden evvel vefat etmiştir. Türk aruzu bir süre daha Yahya Kemal’in şiirinde yaşamaya devam edecektir. Mehmed Âkif Ersoy, yalnızca sağlam karakteri ve vatanseverliğiyle değil, Türk şiirine getirdiği yeniliklerle de edebiyat tarihimizde kendisine has bir yer edinmiştir. Şiiri içten dışa, sonra tekrar içe dönen bir seyir takip etmiş­tir. Şiir estetiğinin idealist, realist ve mistik devrelerinin her birinde Türkçenin ve aruzun en güzel örneklerini vermeye muvaffak olmuştur. Son yıllarında, bütün bir ömrünü harcadığı şiir kitabı Safahat için şu kıtayı yazmıştır (Düz- dağ, 2007: 481):

Arkamda kalırsın, beni rahmetle anarsın

Derdim sana baktıkça, a biçâre kitabım.

Kim derdi ki: Sen çök de senin arkana kalsın

Uğruna harâb eylediğim ömr-i harâbım.

KAYNAKÇA

Banarlı, N. S. (1997). Resimli Türk Edebiyatı Tarihi. Millî Eğitim Basımevi. İstanbul.
Çantay, H. B. (1966). Âkifname. Ahmet Said Matbaası, İstanbul.
Düzdağ, M. E. (1997) Mehmed Âkif Ersoy. Kültür Bakanlığı Yay. İstanbul.
Düzdağ, M. E. (2007) Safahat. Fide Yayınları. İstanbul.
Kaplan, Mehmet. (1998) Şiir Tahlilleri 1. Dergâh Yayınları. İstanbul.
Okay, M. Orhan. (2013) Silik Fotoğraflar-Portreler. Dergâh Yayınları. İstanbul.
Pala, İskender. (2003) Aruz Üzerine Düşünceler ve Teklifler. L&M Yay. İstanbul.
Tansel, Fevziye Abdullah. (1973) Mehmed Âkif Ersoy. İrfan Yayınevi. İstanbul.
 
100. Yılında İstiklâl Marşı Büyük Bilgi Şöleni
12 Mart 2021 - TBMM
100. Yılında İstiklâl Marşı ve Mehmed Âkif Kitabı
Bu haber toplam 266 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim