• İstanbul 16 °C
  • Ankara 14 °C

Mustafa Kara: Mehmet Âkif Ersoy ve Son Mısralar

Mustafa Kara: Mehmet Âkif Ersoy ve Son Mısralar
İstiklâl Marşı’nın Kabul Edilmesinin Yıldönümü Vesilesiyle

Bütün büyükler gibi, insanların onunla ilgili kanaatleri  çeşit çeşittir.

Kimi onu Sultan II. Abdülhamid’in siyasetini beğenmediği için beğenmez.

Kimi onun “Bedr’in arslanları ancak” dediği için dedikodusunu yapar.

Kimi onu vatanı terk edip Kahire’ye gittiği için terk eder.

Kimi onu, Efgânî-Abduh çizgisinde gördüğü için çizer

Kimi onu Fikret’i ve Haluk’u tutmadığı için tutmaz.

Şimdilik  bu konuların hiçbirinden bahsedilmeyecektir. İstiklâl Marşımızın kabul edilişinin yıldönümü vesilesiyle  çileli  ömrünün son yıllarında kaleme aldığı mısralarından söz edilecektir.

 Duymuşsunuzdur, şöyle bir kanaat vardır: Büyük sanatkârların gönüllerine akan ilham ırmakları, yaşlandıkça  kurumaya , azalmaya başlar. Bereketli , çağıldayarak akan coşkun sular azaldıkça eserler de azalmaya,zayıflamaya ,mürekkep kurumaya başlar. Herkes için değilse de bazı sanatkârların eserlerinin yazılış  tarihleri bunun  bir gerçek olduğunu gösteriyor.

Safahat’ta yer alan ve mısra sayısı olarak onikibine yaklaşan şiirlerin yazılış tarihi açaba bize ne söylüyor?

 Yaklaşık olarak 1909-1929 tarihleri arasında  bazen sessiz ve derinden , bazen çağıldayarak/köpürerek  akan bu ırmağın, son senelerde daha sakin aktığı görülmektedir. Yüzlerce beyitlik uzun şiirler yerini , dört mısralık manzumelere bırakmıştır. Bu mısraların da kimi  fotoğraflarda beliren yaşlılığın hazân mevsimine bakan izlerini, kimi ebedî âleme göç eden can dostlarının derin hüznünü, kimi de hayat arkadaşına, titreyen parmaklarla yazılan veda mektubunu   ihtiva etmektedir. Şu da ilave edilmelidir: Akif’in son yıllarda şiirle fazla meşgul olamamasının bir mühim sebebi de gecesi ve gündüzüyle, aklıyla ve gönlüyle kendini verdiği Kur’an-ı kerim tercümesidir.

Mısır/Hilvan’da yazdığı son uzun şiir  yüz beyitten fazla olup 22 Ağustos 1933 tarihini  ve San’atkâr başlığını taşımaktadır. Ertuğrul Düzdağ’ın ifadesiyle  “Safahat’ın son şaheseri, kendi davasının ızdırabının ve derunî hayatının bir hulasası, adeta son nefesiyle fırlattığı bir feryâd olan San’atkâr…” 1933 tarihinde Mısır’da basılan  Gölgeler’in son  manzumesi olan bu şiir yabancı bir kişiye, Mister Archibald Bullok Roosevelt’e ithaf edilmiş.

Kim bu adam şeklindeki  sorunuza şair dibnotta cevap veriyor:

“Vaktiyle Amerika’da iki defa reisicumhur intihab edilen meşhur  Roosevelt’in oğludur. Afrika’daki bir münzevinin böyle Yeni Dünya evlâdından birine eser ithafına kalkışması garib görünmesin: Şerif Muhyiddin Beyefendi  Newyork’ta iken bu asîl genç kendisine karşı ihlasın, mihmânperverliğin, biz Şarklıları bile hayran edecek derecesini gösterdi. Bunun için giyâbî minnetdârıyım”

Şimdi de kim bu Şerif Muhyiddin Beyefendi diye bir soru soruyorsunuz. Akif’ten yirmi yaş küçük bir udî. Mekke Emiri Şerif Ali Haydar Efendi’nin oğlu.  Kimin torunu olduğu ise adında saklı.

Tekrar son uzun şiire dönelim.

Onun  son satırlarında da gözyaşı var:

Huda bilir ki dayanmaz taş olsa bir sine

O gözlerinde dönen sağnağın dökülmesine

Hayır! Yakar beni derdimle âşina çıkman

Bırak ben ağlayayım, sen çekil de karşımdan

Belâ mı kaldı ki dünya evinde görmediğim

Bırak, şu yaşları, hiç yoksa görmeden gideyim

 

Son beş yılın mahzûn mısraları ile devam edelim:

RESİM İÇİN

Beni rahmetle anarsın ya, işitsen, bir gün

Şu sağır kubbede, hâib, sesimin dindiğini

Bu heyülâyâ da bir kerecik olsun bak ki

Ebediyyen duyayım kabrime nûr indiğini       Hilvan 10 Kasım 1931

NEVRÛZ’A

İhtiyar amcanı dinler misin oğlum Nevrûz

Ne büyük söyle, ne çok söyle,yiğit işte gerek

Lâfı bol karnı geniş soyları taklit etme

Sözü sağlam, özü sağlam adam ol ,ırkına çek     Hilvan,15 Kasım 1932

NERDESİN

Lâ-mekânlarda mısın , nerdesin ey gâib ilâh

Dönerim enfüsü, âfâkı ezelden beridir

Serpilip kubbene donmuş, o ışık damlaları

Seni, yer yer arayan yaşlarımın izleridir      Hilvan,19 Kasım 1932

HAYAT ARKADAŞIMA

Seni bir nûra çıkarsam diye koştum durdum

Ey, bütün dalgalı ömrümde hayat arkadaşım

Dağ mıdır karşı gelen, taş mı hep aştım lâkin

Buruşuk alnıma çarpan, bu sefer kendi taşım!

KIT’A

Virânelerin yasçısı baykuşlara döndüm,

Gördüm da hazânında bu cennet gibi yurdu

Gül devrini bilseydim onun, bülbül olurdum

Yâ Rab beni evvel getireydin ne olurdu ?..     Ağustos,1935

KASR-I GÜLŞEN

Kasr-ı Gülşen’sin evet, lâkin gönüller şen değil

Durduğum, mâzine hürmet, yoksa neşvemden değil

Var mı loş sinende cânandan kalan nur izleri

Ey yeşil yurt, istenen senden odur, sinen değil…

4. Eylul 1935  (Abbas Halim Paşa’nın vefatı üzerine köşkü için kaleme alınmıştır.)

RESMİMİN ARKASINA

Hepsi göçmüş, hani yoldaşlarının hiç biri yok

Sen mi kaldın, yalınız kâfileden böyle uzak

Postu sermekse meramın yola serdirmezler

Hadi, gölgenle beraber silinip gitmene bak

1935

RESMİM İÇİN

Şu serilmiş görünen gölgeme imrenmedeyim

Ne saadet, hani  ondan bile mahrumum ben

Daha bir müddet eminim ki hayatın yükünü

Dizlerim titreyerek çekmeye mahkümum ben

Çöz de artık yükümün kördüğüm olmuş bağını

Bana çok görme İlâhî bir avuç  toprağını!...

1935

 

SERAP

Arkamda serilmiş yere bir mâzi var

Karşımdaki müstakbelim ondan da harâb

Hâl ortada, bir çöl ki sudan vaz geçtim,

Yok ye’simi aldatmaya bir damla serap

1936

 

Safahât için kaleme alınan dörtlük ile perdeyi kapatıyoruz:

“Arkamda kalırsın,beni rahmetle anarsın”

Derdim,sana baktıkça,a bîçâre kitabım

Kim derdi ki: Sen çök de senin arkana kalsın

Uğrunda harâb eylediğim ömr-i harâbım

Bu haber toplam 401 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim