• İstanbul 28 °C
  • Ankara 25 °C
  • İzmir 29 °C
  • Konya 26 °C
  • Sakarya 25 °C
  • Şanlıurfa 32 °C
  • Trabzon 24 °C
  • Gaziantep 32 °C
  • Bolu 19 °C
  • Bursa 25 °C

Prof. Dr. Ahmet Kazım Ürün: Mehmet Âkif Ersoy’un Şiirlerinde Gurbet Temâsı

Prof. Dr. Ahmet Kazım Ürün: Mehmet Âkif Ersoy’un Şiirlerinde Gurbet Temâsı
Gurbet duygusu hemen hemen hepimizin bir vesileyle yaşadığı bir duygudur. Daha çok do­ğup büyüdüğümüz yurdumuzdan, yuvamızdan ve vatanımızdan ayrılarak bir başka yere gi­dişimiz ve orada kalışımız için kullandığımız bir terimdir.

Ancak bunun dışında kimi zaman mecazî ve hakikî aşklarda sevgiliden uzak kalış, kimi zaman da bulunulan ortama yabancı oluş için kullanılmaktadır.

İlk insan Hz. Âdem’den günümüze değin gurbeti yaşayan birçok insan olmuştur. Hz. Yusuf (A.S.) Kenan ilinden Mısır’a, Hz. Musa (A.S.) Mısır’dan Filistin’e, Peygamberimiz Mekke’den Medine’ye. Hz. Ali (R.A.) Medine’den Küfe’ye, Modern Mısır şiirinin öncüsü Emiruşşuara/ Şairler Sultanı lakaplı Ahmet Şevki, Mısır’dan İspanya’ya, ünlü Rus romancısı Dostoyevski, Leningrad (St. Petersburg)’dan Sibirya’ya göç etmişler veya göç etmek zorunda kalmışlardır. Bu örnekleri çoğaltmak mümkündür.

Ayrıca, Varaka b. Nevfel’e atfen “Hiçbir peygamber yok ki vatanından çıkarılmasın” sözü, söy­lediklerimizi teyit etmektedir.

Gönül ve aksiyon insanı Mehmet Âkif Ersoy, gurbeti yukarıda ifade ettiğimiz bütün anlam­larıyla yaşamış çilekeş ender şahsiyetlerden biridir.

Bütün insanlar gibi onun da özgeçmişinin edebî hayatı üzerinde etkisi önemlidir. Küçük yaşlarda öksüz kalan Âkif, olumsuz şartlara rağmen, islâmî değerler üzerine iyi bir eğitim görme imkânını elde eder. Sonrasında hayatının en önemli referansı olacak Kur’ân-ı Kerim’i hatmeder. Veteriner Fakültesini bitirdikten sonra çeşitli kurumlarda bir süre veteriner olarak çalışır. Bu bağlamda ikişer sene Rumeli ve Arnavutluk’ta görev yapar, 1. Dünya Savaşı’ndan önce Ocak 1913’te Mısır’a Luksor’a sonra Hicaz’a ve Medine-i Münevvere’ye gider. 1. Dün­ya Savaşı sırasında, Berlin ve Necid’e gider. Çanakkale Harbi onun Berlin’de olduğu sıra­da yaşanır. 1923 yılında Abbas Halim Paşa’nın daveti üzerine Mısır’a gider. Kışları Mısır’da yazları da İstanbul’da geçirmeye başlar. O, ikinci Âsım’ı yazmayı düşünürken Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından kendisine Kur’an-ı Kerim’in tercümesi görevi verilir. Âkif, önceleri ka­bul etmese de sonrasında çaresiz kabul ettiği Kur’an’ın tercümesine başlar. Ancak bu ağır yükün altından kalkamaz. 1926‘dan başlayarak o günkü adı Mısır Üniversitesi olan Kahire Üniversitesi’nde Türk Edebiyatı derslerinin dışındaki tüm zamanını bu tercüme işine veri­yordu. Gerek bu ağır iş gerekse yaşadığı gurbet, onun hastalanmasına sebep olur. Hava değişikliğiyle düzeleceğini düşünerek Lübnan’a buradan da 1936 yılında Antakya’ya gitmiş, ancak hastalığında bir değişiklik olmamıştır. Mısır’dan sıkılmış ve memleketine dönmeyi özlüyordu. İstanbul’a geldiğinde en yakın dostları bile onu tanımakta güçlük çekmişlerdi. Bizzat kendisi, “Canlı bir cenazeden farksızım.” diyordu. İstanbul’da yapılan yoğun tedaviye rağmen hastalığında bir düzelme olmadı. 1936’da hayata gözlerini yumdu.

Âkif’e kendi şiirlerinden birini okuması rica olunduğunda, gurbet şiirleri olarak değerlen­direbileceğimiz ya “el-Uksûr’da (28 Ocak 1914)” şiirini ya da “Necid Çölleri’nden Medine’ye” (1914-5) adlı şiirini okurdu.1 Mısır’ın güneyinde yer alan ve günümüzde Mısır’ın en önem­li turistik mekânlarından biri olan Luksor şehrinde kaleme aldığı “el-Uksûr’da”[1] [2] adlı şiirinde Akif, önünde duran doğal atmosferi olabildiğince edebî bir şekilde tasvir eder. Ancak mah­zun ve melüldür. Gurbetin, garipliğin ve yalnızlığın en uç duygularını yaşamaktadır. Nil nehri üzerinden Güneşin Batı’ya, Batı dünyasına geçtiğini Mısır’ın İslam dünyasının ise karanlıkta kaldığını söyler. Bu ortamda gördüğü bir hurma ağacını kendisinin yalnızlığına benzetir. Âdeta sığınacak bir yer kalmamışçasına onun gölgesine sığınır. Ağlayarak ruhunu teskin etmeye çalışır.

Önümde, zümrüde benzer, yığın yığın mevcat, Saçıp saçıp uzuyor; sanki bir serâb-ı hayât! Şu imtidâda bakın, var mı yâl ü bâline eş?

Bu yâl ü bâli bütün gün kucaklayan o güneş, Ki Nil’i şark’ına almış da garb’a geçmişti; Ufukta son lemeâtiyle parlıyor şimdi...

Fakat ziyâsına hâlâ tahammül imkânsız.

Solumda bir büyücek hurma var ki yapyalnız.

Zemini haylice mâil de olsa, çaresi ne?

Büründüm artık onun zıll-ı pâre pâresine.

Evet, bu sâha-ı cûşun, bu cûş-u ezvâkın

İçinde ben, yalınız ben zavallı gülmüyorum.

Oturmuş ağlıyorum, ağlasam da ma’zûrum;

Vatan-cüdâ gibiyim ceddimin diyârında! Ne toprağında şu yurdun ne cûybârında, Bir aşina sesi yahut bir âşina izi var!

Sadâma beklediğim aksi vermiyor ovalar. Bileydim ey koca Şark, ey cihân-ı dûrâdûr, Senin nerendeki evlâdının nasîbi huzur?

O, kısa süreli bir yurtdışı seyahatinde hayran kaldığı bir doğal güzelliği tasvir ederken dahi İslam dünyasının içinde bulunduğu sıkıntılardan dolayı huzursuzdur. Mısır ve diğer birçok Osmanlı toprağı, düşman işgaliyle karşı karşıyadır. O bunlardan bigâne kalamazdı.

Âkif, Berlin dönüşü Teşkilât-ı Mahsusa tarafından Şerif Hüseyin’i ve diğer Arap kabilelerini isyandan vazgeçirmek için Arap yarımadasına gönderilir.

Burada kaleme aldığı “Necid Çöllerinden Medine’ye”[3] adlı şiirinde, dünya, gurbet, sıla ise Peygamberimizin yanıdır.

-Ya Nebi, şu halime bak!

Nasıl ki bağrı yanar, gün kızınca Sahra’nın;

Benim de ruhumu yaktıkça yaktı hicranın!

Harîm-i Pâkine can atmak istedim durdum;

Gerildi karşıma yıllarca ailem, yurdum.

«Tahammül et!» dediler. Hangi bir zamana kadar

Ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var.

Gözümde tüttü bu andıkça yandığım toprak;

Önümde durmadı artık, ne hânümân, ne ocak..

Yıkıldı hepsi.. Ben aştım diyar-ı Sûdân’ı, Üç ay «Tihâme!» deyip çiğnedim beyâbânı. Kemiklerim bile yanmıştı belki Sahra’da;

Yetişmeseydin eğer, yâ Muhammed, imdâda;

Eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin;

Bütün heyâkil-i hilkatle hasbihâl ettim;

Leyâle derdimi döktüm, cibâli söylettim!

Yanıp tutuşmadan aylarca yummadım gözümü...

Nücûma sor ki bu kirpikler uyku görmüş mü?

Azâb-ı hecrine katlandım elli üç senedir..

Sonunda alnıma çarpan bu zalim örtü nedir?

Elli üç yılı bulan bir hayat dilimi içerisinde pek çok sıkıntıyla karşılaşmış şair, belki de çaresiz­likten sahip olduğu yüksek manevi değerlere sığınarak Hz. Peygambere iltica eder. Onunla dertleşmek, ona sıkıntılarını anlatmak ister. O günün şartlarında sınırlı ulaşım araçlarından dolayı Medine’ye olan intikalinin zorluklarını anlatır. Güçlü bir imana ve iradeye sahip Âkif de artık dayanamayacak bir noktaya gelmiştir.

Değerli dostlar, “el-Uksur’da” ve “Necid Çöllerinden Medine’ye” adlı şiirleri geçici görevle git­tiği yurtdışı seyahatlerinde kaleme aldığı şiirlerdi. Ancak onun uzun süreli kaldığı Mısır’da kaleme aldığı şiirlerini farklı bir yere koymak gerek. Ülke düşman işgalinden kurtarılmış ve yeni bir dönem başlamıştı. O bu oluşturulan yeni ortamda kendisini denklem dışına itilmiş olarak görüyordu. Hatta peşine takılan polislerden kendisinin yönetimce zararlı ve tehlikeli bir insan olarak görüldüğü hissini uyandırmıştı.[4]

Âkif’i gurbet hayatını yaşamak zorunda bırakan hususlar, kanaatimce ayrı bir bildiri başlığı olabilir. Bu hicret iradî bir hicret mi yoksa zorunlu bir tehcir midir? Gerek şiirleri gerekse ar­kadaşlarıyla paylaştıkları, bu konuda bize bir fikir vermektedir. Gerek takip edilmesi, gerekse iradesi dışında edindiği etnik aidiyetinden dolayı dışlanması ve dönemin resmi gazetesinde “Hadi sen git, artık kumda oyna” ifadeleri onun ülkeden ayrılmasını etkileyen hususlardır.[5]

Eşref Edip Fergan, anılarında 1932’de Mısır’a gittiğinde Akif’le olan buluşmasını anlatırken şunları söyler:

“1932’de Mısır’a ilk gittiğim zaman Kahire’nin görülecek yerlerini bana göstermek için bir­kaç saat şehirde kalışı onu adeta bunaltıyordu. Bir Cuma günü de Kahire’nin ören yerlerini gezdik ve belki de İslam âleminin en mümtaz, en güzel okuyan hâfızı, Şeyh Muhammed Rıfat’ı dinledik. O, “bir de buranın en meşhur şarkıcısı Ümmü Gülsüm var, onu da bir gece sen gider, dinlersin” dedi. Görüyordum ki, Üstat şehirde bunalıyordu. Kahire’de biraz fazla kaldık mı, çok sıkılıyordu. Geçirdiği münzevi hayat onu büsbütün şehirden uzaklaştırmıştı. O muazzam şehrin hiçbir şeyi onu eğlendirmiyordu. O yalnız inzivagahında düşünmekle, yazmakla, okumakla vakit geçirir, başka şeyde zevk bulmazdı.”[6]

Âkif, Mısır’da bulunduğu ilk yılları hariç tutarsak, birçok olumsuzluklara ilave olarak bir de maddî sıkıntılar içerisinde olup, çoğu kez Hilvan’dan Kahire’ye gelmek için yol parası bulamamaktadır.[7] Bütün bunlar ondaki gurbet acısını ikiye katlar.

Âkif, 1 Ağustos 1929’da Hilvan’da Emir Abbas Halim Paşa’ya hitaben kaleme aldığı ve ruh ha­lini belki de en iyi ifade eden dizelerinden biri olan “el-Arîda”[8] adlı şiirde, iyice bunaldığı aşırı bir yaz sıcağında, İstanbul yazına olan özlemini dile getirir. Bu özlemini içinde bulunduğu şartlarla İstanbul’da yaşayanlarınkiyle karşılaştırarak dile getirir:

Ey Heybeli iklimine kıştan çekilenler,

Ey Afrika temmuzunu efsane bilenler!

Ey yağ gibi üç çifte kayıklarla kayanlar,

Ey Maltepe’den Pendik’i bir hamle sayanlar!

Ey çamların altında serilmiş, uzananlar!

Ey her nefes aldıkça ömürler kazananlar!

Siz camları örter, sakınırken cereyandan;

Biz, bodruma sarkar da kaçarken galeyandan!

Siz, mercanın a’lasını attıkça şişerken;

Biz, kumda çirozlar gibi piştikçe pişerken!

Siz, Marmara âfâkını dürbünle süzerken;

Biz, poyrazı görsek diye, damlarda gezerken!

Siz, yelkeni açmış, suyun üstünde akarken;

Biz küplere binmiş, size hasretle bakarken!

İnsaf ediniz: Kopmayacak şey mi kıyamet?

Elbette kopar. Dinle paşam ceddine rahmet:

Aslında bakıldığında Âkif’in şikâyet ettiği sıcaklık, Mısır’ı vatan edinenler için fazla bir sıkıntı değildir. Türkiye’nin iklimine alışmış bir insan için kısmen zor olduğu düşünülebilir. Ancak kanaatimce onun gibi duygu yüklü bir insan için bu olumsuz şartlar, etki bakımından ikiye üçe katlar. Çünkü o, cüdâ / vatanından ayrıdır.

Şairin yukarıda geçen “Gölgeler” de yayımlanan“el-‘Arîza” adlı şiirinin dışında, Safahat’a alın­mamış “İkinci Ariza” adında bir şiiri daha vardır. Bu iki şiir de Abbas Halim Paşa’ya yazılmış birer “dilek mektubu” şeklinde olup, onun Mısır’daki gurbet hayatında çektiği ıstırap ve yok­lukları, acı bir mizah diliyle anlatan çok güzel ve yüksek zekâ dizeleridir.[9]

Âkif, Hilvân’da kaldığı yıllarda, gerek içinde bulunduğu şartlar gereği aksiyoner tarafının zorunlu olarak zayıflatılması gerekse ilerleyen yaşına paralel olarak his duygusundaki in­celme sonucu tasavvufa meyleder. İlahî aşkın piri Mevlânâ’nın “Mesnevî” si gibi bazı mistik şahsiyetlerin eserlerini okur. Bu okumalarının etkisini onun “Gece”[10] [11], “ Secde”11 ve “ Hicran”[12] adlı şiirlerinde görürüz,

1925 yılında Hilvan’da Ferit Kam’a ithafen kaleme aldığı ve daha sonra bestelenen “Gece” adlı şiirinde adeta karşımızda Mevlânâ vardır.

Ömürler geçti, sen yoksun, gel ey bir tanecik Ma’bûd, Gel ey bir tanecik gaib, gel ey bir tanecik mevcûd!

Ya sıyrılsın şu vahdetgâhı vahşetzâr eden hicrân, Ya bir nefhanla serpilsin bu hâsir kalbe itminan. Hayır, imanla itminanla dinmez ruhumun ye’si; Ne afak isterim sensiz, ne enfüs, tamtakır hepsi Senin Mecnûn’unum, bir sensin ancak taptığım Leylâ; Gel ey dünyaların Mevlâsı, ey Leylâ-yı vicdanım, Senin yâd olduğum sinende olsun, varsa payanım!

Bu dizelerde onun artık bu dünyada bir emeli kalmadığını ve rabbine kavuşma arzusunda olduğunu görmekteyiz. Kendisini Mecnûn, rabbini de Leylâ ile sembolize eder.

Eşref Edip’in “Üstad bu şiirini çok severdi. Bunu heyecanla okurdu.” dediği “Hicran”[13] adlı şi­irinde, bunaldığını, bir ömür döktüğü yaşlarla yıkandığını artık rabbinden yanına almasını niyaz eder:

İlâhî, Pek bunaldım, nerde nurun? Nerde gufrânın?

Cehennem gezdirip dursun mu âfâkımda hicrânın? Evet, gafletti sun’um lâkin insân gaflet etmez mi?

Yıkandım bir ömürdür döktüğüm, yaşlarla, yetmez mi? Gel artık, mâsivâ yok, şimdi yurdum Tanrı yurdumdur. Tüten hücremde îmânım, yatan, yer yer, sücudumdur. Ne irfânımda bir iz var, ne vicdânımda, ey Yezdân,

O seccadeyle kandilden sinen bigâne ruhundan.

Âkif’in “Gece”, “ Secde” ve “ Hicran” gibi Hilvan’da kaleme aldığı şiirlerin geneline bakıldığında bunların daha önce Türkiye’de kaleme aldıklarından çok farklı olduğu görülecektir. Hilvan’a gitmeden önce vuku bulan Balkan Harbi, Birinci Dünya Savaşı ve İstiklâl Savaşı sırasında hal­ka manevi bir kuvvet vermek, onlara direniş bilincini aşılamak amacıyla dinî didaktik şiirler kaleme alırken Hilvan’da daha sûfiyâne dinî lirik şiirler kaleme alıyordu.[14] Ondaki bu farklılığı gören bazı yakın arkadaşlarından Hasan Basri Çantay: “Üstad, siz vâdiyi değiştiriyorsunuz, sanırım?” diye sorunca; o derhal şu cevabı vermişti: “Hayır kardeşim hayır. Benim asıl vâdim budur. Neşrettiklerim, cemiyet-i beşeriyyeye hizmet için yazılmış manzumelerimdir.”[15] der.

Aslında Akif Mısır’a gitmese de ülkesinde gurbeti yaşayacaktı. Çünkü ülkenin selamete ka­vuşması için yoğun çaba gösteren, hiçbir ücret almadan bu ülkenin İstiklâl Marşını yazan bir kişiyken, zamanla ülke yönetimindeki eksen kayması sonucu yabancısı olduğu değerlerin ülkeye hâkimiyetiyle birlikte teneffüste zorlanmış adeta gurbeti yaşamaya başlamıştı. Ara­yışlara girmeye başlayan Akif, çareyi bir diğer gurbet diyarına Mısır’a gitmekte bulur. Esasen ona göre gurbet Kemalettin Kamu’nun dizelerinde söylediği gibidir.

Gurbet o kadar acı Ki ne varsa içimde, Hepsi bana yabancı, Hepsi başka biçimde! Ben gurbette değilim, Gurbet benim içimde!

Akif ve onun gibi İslâm aşığı şahsiyetlerin gurbeti, bu dünyadaki herhangi bir spesifik mekân değil bütünüyle dünyadır. Sıla ise yüce yaratıcıya kavuşulacak yer olan öteki dünyadır.

Yunus tüm hayatını ilahî aşk üzerine kurmuş; Mevlâna ise sevgilisine Allah’a kavuşmasını şeb-i urs/arûs yani düğün gecesi olarak değerlendirmiştir.

Bütün bu şiirlerden hareketle onun sanata bakışı hakkında, “sanat, sanat için değil hayat ve ötesi içindir.” düşüncesinde olduğunu söyleyebiliriz. Ona göre “Müslümanlık hayat dini”dir. Ferdî günah ve sevap telakkisini aşarak toplumcu bir Müslüman ahlâkını şiirlerine yansıt­mıştır. Allah’tan istediği şeyler, sırf milleti refaha ulaştıracak şeylerdir.[16]

Bu arada Akif’in genel karakteri üzerine birkaç söz söylemek istiyorum. Mistik duygularla aksiyoner bir yapıyı başarıyla sentezleyebilmiş, uğruna mücadele ettiği bir hareketin başa­rısı sonrasında mevki/makam ve para/pul peşinde koşmamış, geçmişteki konumunu aynen devam ettirmiş ve bütün hayatı boyunca birileri beni beğensin hakkımda iyi şeyler söylesin diye değil sırf rıza-i ilahî için uğraşmış mücadele vermiş bir dava insanıdır.

Kaynaklar

Çantay, Hasan Basri, Âkifnâme, İstanbul 1966.

Doğrul, Ömer Rıza, Safahat Mehmet Akif Ersoy, İnkılap Kitabevi (21.Bsk.), İstanbul 1986, s.498.

Düzdağ, M.Ertuğrul, Mehmed Âkif Hakkında Araştırmalar II, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı

Mehmed Âkif Araştırmaları Merkezi, İstanbul 2000, s.56.

Düzdağ, M. Ertuğrul, Mehmed Âkif Mısır Hayatı ve Kur’ân Meâli, Şule Yayınları, Mayıs 2003, s.35.

Düzdağ, M. Ertuğrul, Mehmed Âkif Ersoy, Kaynak Kitaplığı, İstanbul 2004.

Erişirgil, Emin, Ölümünün 50. Yılında İslamcı Bir Şairin Romanı, Yayına Hazırlayanlar: Prof. Dr. Aykut Kazancıgil,

Prof. Dr. Cem Alpar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1986.

İsmail, Hekimoğlu, Mehmed Âkif’e göre dün bugün yarın, Timaş Yayınları, İstanbul 1998.

Kabaklı, Ahmet, Türk Edebiyatı, I-IV, Türk Edebiyatı Yayınları, İstanbul 1978.

Kurnaz, Cemal ve arkadaşları, Safahat Mehmet Akif Ersoy, MEB. Yay. 2801 Bilim ve Kültür Eserleri Dizisi, 774,

İstanbul 2001, s.320.

Mehmet Âkif 100 Yıl Sonra Berlin'de / 2015
TYB'nin 62., Mehmet Âkif Ersoy Araştırmaları Merkezi'nin 10. kitabı...
 

[1] Çantay, Hasan Basri, Âkifnâme, İstanbul 1966, s.170.

[2] Kurnaz, Cemal ve arkadaşları, Safahat Mehmet Âkif Ersoy, MEB. Yay. 2801 Bilim ve Kültür Eserleri Dizisi, 774, İstanbul

2001, s.320.

[3] Kurnaz, Cemal ve arkadaşları, age. s.361.

[4] Düzdağ, M.Ertuğrul; Mehmed Âkif Hakkında Araştırmalar II, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Mehmed Âkif Araştırmaları Merkezi, İstanbul 2000, s.56.

[5] Ne yazık ki bazıları onun ülkeden ayrılmasını zorunlu kılan sebepleri görmeksizin yegâne suçlu olarak kendisini göster­mektedirler. Bunun objektif bir değerlendirme olmadığı kanaatini taşıyorum. Bu konuda bkz. Erişirgil, Emin, Ölümünün 50. Yılında İslamcı Bir Şairin Romanı, Yayına Hazırlayanlar: Prof. Dr. Aykut Kazancıgil, Prof. Dr. Cem Alpar, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, Ankara 1986, s.380-381.

[6]      Düzdağ, M. Ertuğrul, Mehmed Âkif Mısır Hayatı ve Kur’ân Meâli, Şule Yayınları, Mayıs 2003, s.35.

[7]      Düzdağ, M. Ertuğrul, Mehmed Âkif Mısır Hayatı ve Kur’ân Meâli, s.29.

[8] Doğrul, Ömer Rıza, Safahat Mehmet Âkif Ersoy, İnkılap Kitabevi (21.Bsk.), İstanbul 1986, s.498.

[9] Düzdağ, M. Ertuğrul; Mehmed Âkif Ersoy, Kaynak Kitaplığı, İstanbul 2004, s.137.

[10] Kurnaz, Cemal ve arkadaşları, age. s.491-492.

[11] Kurnaz, Cemal ve arkadaşları, age. s.496-497.

[12] Kurnaz, Cemal ve arkadaşları, age. s.494-495.

[13] Kurnaz, Cemal ve arkadaşları, age. s.495.

[14] İsmail, Hekimoğlu; Mehmed Âkif’e Göre Dün Bugün Yarın, Timaş Yayınları, İstanbul 1998, s.344.

[15] Çantay, Hasan Basri; Âkifnâme, İstanbul 1966, s.211.

[16] Kabaklı, Ahmet; Türk Edebiyatı, I-IV, Türk Edebiyatı Yayınları, İstanbul 1978, III/126.

Bu haber toplam 1989 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim