Prof. Dr. Alaattin Karaca: Mehmet Âkif Ersoy ve Üç Tarz-ı Siyaset (Osmanlıcılık-İttihad-ı İslâm ve Türkçülük)

Prof. Dr. Alaattin Karaca: Mehmet Âkif Ersoy ve Üç Tarz-ı Siyaset (Osmanlıcılık-İttihad-ı İslâm ve Türkçülük)
Âkif’in hem millet, hem de vatan kavramlarında, ana ölçü­tü dindir, ama odakta hilâfetin merkezi ve sahibi Osmanlı vardır. Şairin “İttihad-ı İslâm” dü­şüncesinde lider, merkez Osmanlıdır.

Osmanlı Devleti, 1800’lü yıllardan itibaren parçalanma tehlikesiyle yüz yüze gelmeye baş­ladı. Bu parçalanma sürecinde en çok tartışılan ve anlamları değişen siyasî kavramlar mil­let, vatan, medeniyet gibi Osmanlı Devleti’nin kimliğine ilişkin olanlardır. Parçalanmaya ve medeniyet değiştirmeye paralel olarak, bu kavramlar da büyük bir değişime uğramış ve bu değişimler devletin temel siyasetlerini de kökten etkilemiştir. Aslında bütün bu sü­reci; “Milletini arayan bir devlet” ifadesiyle özetlemek mümkün, hatta coğrafyasını arayan ve hatta medeniyetini arayan bir devlet olarak da özetlenebilir bu durum. Evet, bu devlet, Tanzimat’tan günümüze kadar, milletini, coğrafyasını, medeniyetini kaybetmiş ve hâlâ kay­bettiği milleti, coğrafyasını, medeniyetini arayan, bu milletin kim, vatanının/coğrafyasının ve medeniyetinin neresi olduğu konusunda kafası karışmış bir devlettir. Ondandır sürekli bu kavramları yeniden yeniden tanımlamaya, inşâ etmeye, yeniden yazmaya ve anlamlan­dırmaya çalışması...

Başlangıçta Devlet-i Âliye-i Osmaniyye, Memalik-i Osmaniyye, Memalik-i Şâhâne adı verilen Osmanlı Devleti, esas itibariyle, farklı dinlere ve kavimlere mensup, farklı diller konuşan, bu­günkü deyişle çok dinli, çok uluslu, çok dilli, geniş bir vatan coğrafyasına sahip bir devlettir. Namık Kemal de bir makalesinde bu durumu; “Devlet-i Aliyye’nin sûret-i terekkübü nazargâh-ı mütalâaya alınınca görülür ki hukukta birbiriyle müsavi, menfaatte yekdiğeriyle müşterek ve fakat lisanda, cinsiyette ve hele efkârda mecmuu birbirine ve her biri mecmuuna mugayir bir­çok eczanın içtimaından hâsıl olmuş bir heyettir.”1 diye ifade eder. Ancak gerek harici, gerekse dâhilî sebeplerle, farklı unsurlardan oluşan bu yapı, zamanla sarsılmaya başlamıştır. Bunda elbette Batı’dan kaynaklanan, milliyetçilik düşüncesinin dünyaya yayılmasının payı büyüktü. Bu düşünce hareketi, nihayetinde, Osmanlı Devleti içinde, evvelâ gayr-i Müslim azınlıklar üzerinde etkili olmuş, ardından Balkan ve Birinci Dünya Savaşlarında, Müslüman unsurlara da sıçramış ve son olarak devletin kurucu ve egemen unsuru Türkler de çareyi “milliyetçilik” düşüncesine sarılmakta bulmuştur. Nitekim Ziya Gökalp de bunu; “Milliyet mefkûresi iptida gayr-i Müslimlerde, sonra Arnavut ve Araplarda, en nihayet Türklerde zuhur etti.”[1] [2] cümleleriyle ifade eder. Yani Türklerin milliyetçiliğe sarılması, aslında başlangıçta Osmanlı mülkü içindeki diğer kavimlerin milliyetçi hareketlerine karşı bir tepki olarak doğmuştur.

Devletin giderek parçalanması ve içerdeki farklı unsurların ayrılma hareketlerine karşı, ilk olarak kimi aydınlar ve devlet adamları, Tanzimat döneminde -Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset adlı eserinde de belirttiği üzere- Osmanlılık siyasetine sarıldılar. Akçura’nın deyişiyle söylersek, bu siyasetin amacı; “Osmanlı hükûmetine tâbi muhtelif milletleri temsil ederek ve birleştirerek bir Osmanlı milleti vücuda getirmek”[3]ti. Namık Kemal de devrinde, bu düşünceyi gözeten ve destekleyen bir aydın olarak “Osmanlı” üst kimlikli bir millet ve vatan tanımını benimsemiştir. Nitekim “Şark Meselesi I” ve “Vatan” başlıklı makalelerinde, Osmanlı milletini; “Birçok ecnâstan mürekkeb ve her cins bir veya birkaç mezhebe ve hele birbirine mugayir bir­çok fikirlere tâbi..."[4] topluluk diye tanımlar. Yani o dönemin bazı aydınlarına göre, Osmanlı içindeki farklı unsurların hepsi “Osmanlı milleti”dir. Namık Kemal’e göre, bu çok uluslu, çok dinli ve dilli yapı, birbiriyle kaynaştığından, bu milletin (Osmanlı) ayrılması mümkün değildir. Şöyle diyor bu konuda:

“. memleketimizde mevcut olan ecnâs-i muhtelife, coğrafyaca bulundukları mevâki’e nazaran bir cismin a’zâ-yı âliyyesi gibi birbirine geçmiş ve infikâk kudre­tini bütün bütün kayıp etmiş bir hâlde[dir]."[5]

Kemal’in burada sarıldığı kavram, “imtizac-ı akvam” (kavimlerin kaynaşması)dır. Ona göre, Osmanlı vatanındaki farklı kavim ve dinlere mensup olanlar, farklı dil kullananlar, iç içe geç­tiklerinden, birbirinden ayrılamaz. Buna; “Sunûf-ı muhtelifemizin bulundukları mevâki’e bir muntazam harita üzerinde bakılsın. Âdeta bir insanın eczâ-yı âliyesi gibi kâffesi birbirine girmiş ve cümlesi ferdinin ve ferdi ise hem cümlesinin hem efrâdının hayat ve kuvvetine kâfil olmuş bir hâlde görünmez mi?"[6] cümleleriyle işaret eder. Ona göre “Cins ü mezhepçe mevcut olan ihtilâf vatanın inhilâlini mûcib olamaz."[7]. Çünkü “Vatanımız içinde hukukça müsavi, menfaat­çe müşterek bulunduğumuz hâlde lisan ve mezhep dâiyesi ile."[8] parçalanmak, birbirimizden ayrılmak doğru değildir. Zaten; “Arabistan istisna olununca mülkün herhangi cihetine bakılsa, cinsiyet ve diyânet-i mütebâyine ashâbı bir vücûdun aza-yı âliyyesi gibi birbirine geçmiş, birbiri­ne sarılmış görünür."[9]. Anlaşıldığı kadarıyla Namık Kemal, Osmanlı vatanını, hatta Osmanlılığı, farklı kavim, din ve dil topluluklarından meydana gelmiş ve Osmanlı milleti şemsiyesi altın­da birleşmiş bir bütün olarak görmekte, bu farklı unsurları, devletin parçalanma tehlikesine karşı, “Osmanlılık” çatısı altında tutmayı savunmaktadır. Dolayısıyla parçalanma tehlikesine karşı, Namık Kemal ve nesli, “Osmanlıcılık” fikri etrafında buluşmuşlar; parçalanmaya sebep olacağı için cinsiyet ve kavmiyet davasına karşı çıkmışlar, hatta yer yer “İttihâd-ı İslâm” dü­şüncesine sarılmışlardır. Nitekim Namık Kemal’in “İstikbâl” başlıklı makalesindeki şu cümleler bunu göstermektedir:

“İstikbalimiz emindir. Çünkü İslâmiyet vahdete gelmeyi emreder. Cinsiyet ve li­san gibi avârız-ı dünyeviyyeyi vesile-i ihtilaf etmeğe katiyen manidir. Binaena­leyh (...) buralarda Lazlık, Arnavudluk, Kürdlük, Arablık devâîsinin [de'âvisinin] zuhûru muhâl hükmündedir”[10] [11]

Tıpkı Namık Kemal gibi Akçuraoğlu Yusuf da, Üç Tarz-ı Siyaset’te Osmanlıcılık siyasetini; “Osmanlı hükûmetine tâbi muhtelif milletleri temsil ederek ve birleştirerek bir Osmanlı milleti vücuda getirmek” veya “Osmanlı memleketindeki Müslim ve gayr-i Müslim ahaliye aynı siyasi hakları tanımak ve vazifeleri yüklemek; böylece aralarında tam müsavat husule getirmek, fikir- lerce ve dince tam serbestî vermek; (.) söz konusu ahaliyi aralarındaki din ve soy ihtilaflarına rağmen yekdiğerine karıştırarak ve temsil ederek Amerika Birleşik Hükûmetlerindeki Amerikan milleti gibi müşterek vatanla birleşmiş yeni bir milliyet, Osmanlı milleti meydana çıkarmak.”11 ve böylece Devlet-i Âliye-i Osmaniye’nin hudutlarını muhafaza etmek, diye tanımlar.

Burada sorunun “millet” kavramının tanımıyla ilgili olduğuna bilhassa dikkat çekmek isterim. Devlet ve aydınlar, son dönemdeki parçalanma tehlikesine karşılık, bu kavramı yeniden ta­nımlamaya çalışarak, devleti parçalanmaktan kurtaracak bir çare bulma amacında idiler. Bu çerçevede, Tanzimat’tan itibaren siyasî sahada en çok tartışılan kavramlardan biri olmuştur “Millet” kavramı. Ve sonuçta aydınların bir kısmı, “Osmanlı milleti” kavramına sarılmayı uy­gun buldular. Ancak bu Osmanlı milleti tanımı da bir süre sonra, özellikle Balkan Savaşı’nda çökecek, evvelâ gayr-i Müslim kavimler, “Osmanlı milleti” tanımını reddederek, bu çatı altın­da kalmaya isyan edecekler ve Devlet-i Osmaniye’den ayrılacaklardır. Ömer Seyfettin “Hür­riyet Bayrakları” adlı hikâyesinde işte tam da bu soruna parmak basar; iki Osmanlı askeri aracılığıyla, millet kavramına yüklenen anlamın değişmesine dikkat çeker ve bu bağlamda “Osmanlıcılık” ve “Türkçülük” düşüncesini karşı karşıya getirir, Balkanlarda artık “Osmanlı mil­leti” siyasetinin çöktüğünü, yerine etnik unsura dayanan bir milliyetçilik düşüncesinin yani yeni bir “millet” tanımının egemen olduğunu ileri sürer. Hikâyede, iki asker arasında geçen şu konuşmalar, aslında bu kavramın anlamının değiştiğini ve Osmanlılık siyasetinin iflas et­tiğini bildirmektedir:

“- Hangi milletin bayramı?

-Osmanlı milletinin

-Osmanlı milleti demekle Türkleri mi kastediyorsunuz?

-Hayır asla.. Bütün Osmanlıları.

(.)

-Bütün Osmanlılar kimlerdir?

-Tuhaf sual! Araplar, Arnavutlar, Rumlar, Bulgarlar, Sırplar, Ulahlar, Yahudi- ler, Ermeniler, Türkler. Hâsılı hepsi.

-Bunlar, demek hep bir millet?

-Şüphesiz.

(.)

-Fakat ben şüpheleniyorum.

-Niçin?

-Söyleyiniz Ermeniler bir millet değil midir?

(.)

-Evet bir millettir.

-Arnavutlar da bir millet?

-Arnavutlar da.

-Eey, Bulgarlar?

-Bulgarlar da.

-Sırplar?

-Tabii Sırplar da.”

Bu konuşma Türkçü subayın şu matematik kuralı ile son bulur:

"Bir cinsten olmayan şeyler cem edilemez. (...) Birbirinden tarihleri, ananeleri, meyilleri, müesseseleri, lisanları ve mefkureleri ayrı ayrı milletleri cem edip hep­sinden bir millet yapmak da o kadar imkânsızdır. Bu milletleri cem edip ‘Osmanlı’ derseniz, yanılmış olursunuz.”12

Tıpkı “Hürriyet Bayrakları”ndaki gibi, Halide Edip de Yeni Turan adlı romanında bu iki dü­şünceyi, Yeni Turan ve Yeni Osmanlılar fırkaları aracılığıyla karşı karşıya getirir ve eserdeki şu cümlelerle o da “millet” kavramını tartışmaya açar. Yeni Turan düşüncesinin romandaki temsilcisi Kaya, Osmanlıcı Asım’a ve Hamdi Paşa’ya sorar:

" - Sizin hangi milletten olduğunuzu söyler misiniz?

  • Osmanlı!
  • Ben Türküm Hamdi Paşa..”13

Bu konuşma da üç aşağı beş yukarı, “Hürriyet Bayrakları”ndaki konuşmaların aynısıdır. Sorun bellidir ve bu konuda siyasi bir tartışma yaşanmaktadır. Balkanlardaki etnik milliyetçilik ha­reketleri ve nihayetindeki savaş, bu tartışmaları alevlendirmiş ve Osmanlı milleti tanımının siyaseten iflasına yol açmıştır. Gerek Ömer Seyfettin çeşitli hikâyelerinde, gerek Halide Edip Yeni Turan’da bu “Osmanlı milleti” siyasetine karşı çıkarlar. Artık bu siyasetin kabil-i tatbik ol­madığını ileri sürerler. Ziya Gökalp de "Elim tecrübeler gösterdi ki, (Osmanlı) tabirindeki yeni manayı Tanzimatçı Türklerden başka kabul eden yoktu.”14 sözleriyle aynı görüşü dile getirir. Akçuraoğlu Yusuf da aynı görüştedir; ancak o, meseleye daha reel bakar. Ona göre, Osman­lıcılık, devletteki hâkim unsur Türklerin zayıflamasına yol açabilir. Bu bakımdan bir risktir. Daha da önemlisi Namık Kemal’in ileri sürdüğü “imtizaç-ı akvam” düşüncesi bu hudutlarda artık mümkün görünmemektedir. Öte yandan ne Avrupa ne de Rusya, Osmanlı milletinin yekvücut olmasını isterler.

Bunun üzerine devlet ve aydınlar, “Osmanlılık” dışında iki farklı siyasete sarılırlar. Bunlardan ilki, 1908’den sonra hızla yükselen, Balkan Savaşı sırasında daha da kuvvetlenen ve nihayet Cumhuriyet döneminde “ulus/devlet”le müşahhas bir yapı olarak karşımıza çıkan Türkçülük düşüncesidir. İkincisi ise, aynı dönemde güçlenen ve günümüze kadar etkisini sürdüren İttihad-ı İslâm düşüncesidir.

Türkçü/Turancı düşünce

Bu düşüncenin İkinci Meşrutiyet’ten sonra, en önemli temsilcisi şüphesiz Ziya Gökalp’ti, Türkçülüğün Esasları ve Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak ise bu düşüncenin temel eserleridir. Buna Akçuraoğlu Yusuf’un Üç Tarz-ı Siyaset adlı eserini, Ahmet Ağaoğlu’nun Üç Medeniyet’ini, Ömer Seyfettin’in yazı ve hikâyelerini, Türk Yurdu’ndaki ve Genç Kalem’lerdeki ya­yın faaliyetlerini de eklemek gerekir. Tabii İttihad ve Terakki’nin politikasını da Akçuraoğlu’na

  1. Ömer Seyfettin, Bütün Hikâyeleri, (haz. Nâzım Hikmet Polat), YKY, İst., 2011, s. 251-252.
  2. Halide Edip Adıvar, Yeni Turan, Can Yay., İst, 2014, s. 101.
  3. Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslamlâşmak, Muasırlaşmak, Yeni Mecmua, İst, 1918, s. 4. göre Türkçülük; “Irka dayanan siyasi bir Türk milleti teşkil etmek.”tir[12].

Ziya Gökalp ve onu izleyenler de tıpkı Ömer Seyfettin’in “Hürriyet Bayrakları”nda, Halide Edip’in Yeni Turan’da yaptığı gibi, millet kavramını tartışmaya açar ve bu kavramı kendi düşünceleri doğrultusunda tanımlarlar. Gökalp, gerek Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaş­mak, gerekse Türkçülüğün Esasları adlı eserinde, milleti; "..bir lisanla tekellüm eden ferdlerin mecmuu..”[13] olarak tanımlar. Yani ona göre millet, aynı dili konuşan insanlardan oluşur. Ömer Seyfeddin de; “Hars, Medeniyyet, Temeddün” başlıklı makalesinde "-O hâlde millet zümresini ayıran nedir? Lisandır.”[14] diyerek onunla aynı düşünceyi paylaşır. Diğer bir Türkçü Ali Canip ise, bu konuda kafası biraz karışıktır. Bu konuda Genç Kalemler dergisinde yayımlanan bir makalesinde şunları söyler:

"Kavim bizce lisanî bir cemaatten başka bir şey değildir. Bir lisanla tekellüm eden­lerin (konuşanların) mecmuu (hepsi) bir kavimdir. Bir kavim teşkil edebilmek için bu fertlerin bir ırktan neşet etmesi icap etmez. (...) memleketimizde ne tabiî, ne de tarihî ırklar mevcuttur. Osmanlı unsurları, namını verdiği kitleler, mezhebî cemaatlerle, lisanî cemaatlerden ibarettir. Lisanî cemaatlere kavim namını ve­riyoruz. Mezhebî cemaatlere ümmet kelimesinin hususiyetine mebnî Mezhebiy- yet diyebiliriz. Bunların hepsini hukukî bir devlet nüfuzu altında tutan bir de Os­manlılık vardır ki buna da millet adını vermekteyiz. Türk kavmi, Türk ırkı demek değildir.”[15]

Gökalp’e tekrar dönersek, o, aslında ". bir lisanı konuşanlar ekseriyetle bir soydan gelen in­sanlar olduğu için bir millet aynı zamanda bir kavim demektir.”[16] sözleriyle, milleti aynı zaman­da bir kavim olarak gördüğünü ifade etmektedir. Bu durumda Gökalp, daha önce çözüm olarak önerilen “Osmanlı milleti” tanımına katılmaz; çünkü Osmanlı milleti içinde değişik dil­leri konuşan unsurlar vardır ve bu tanıma göre, onlar ayrı milletlerdir. Hatta o, kavimle milleti de birbirinden ayırmayı dener. Gökalp’e göre, aynı dil ailesine mensup insanlar kavimdirler, "Lisanî cemiyet”, dediği bu dil ailesinden ayrılan şubeler ise, milliyettir. Her iki hâlde onun millet tanımındaki ölçütü, “lisan” olsa da, aslında bu “aynı soydan” gelmektir. Çünkü kendisi de; "bir lisanı konuşanlar ekseriyetle bir soydan gelen insanlar olduğu için bir millet aynı za­manda bir kavim demektir” diyerek bunu teyid ediyor. İşte bu noktada Gökalp, İttihad-ı İslam düşüncesini savunanlara da itiraz eder. İttihad-ı İslâmcılar, milletin aynı dine inanan insanlar demek olduğunu ileri sürmektedir. Gökalp ise bu konuda şunları söylüyor:

"Bir taraftan İslâmcılar diyorlar ki, millet kelimesi sizin ümmet tabirine tah­sis ettiğiniz manaya delâlet eder. Hatta bu kelime Arapça’da mezhep (secte) manasınadır.”[17]

Gökalp’e göre; aynı dili konuşanlara millet, aynı dine inanan ferdler mecmuu”na da ümmet denir. Bunu da; "Ümmet, bir dinle mütedeyyin olan ferdlerin mecmuu[dur].”[18] sözüyle ifade eder. “Millet” başlıklı şiirinde ise, düşüncesini bu defa mısralara döker:

"Her ülkede Türk bir devlet yapacak;

Fakat bunlar birleşecek nihayet..

Hep bir dille aynı dine tapacak

Olacak tek harsa mâlik bir millet.”

Türk düşünürü, bütün bu düşüncelerini; “Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, Garp medeniyetindenim.”[19] cümlesiyle özetlemiştir.

Gökalp, vatan kavramını da millet kavramına paralel bir şekilde tanımlar. Buna göre evve­la; "..bir milliyetin vatanı olmalıdır."[20] İşte bu noktada o, hem Osmanlılık, hem de İttihad-ı İslâmcıların vatan anlayışından ayrılır. Osmanlıcılara göre, Osmanlı vatanı (Memalik-i Osma- niyye) Osmanlıya tâbi farklı milletlerin ortak coğrafyasıdır. İttihad-ı İslâmcılar ise, tüm İslâm coğrafyasını “vatan” olarak kabul ederler. Gökalp ise millet tanımına uygun biçimde tüm Türklerin vatanına “Turan” adı verir. Ve bunu “Turan” şiirindeki;

"Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan

Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir Turan"

Veya “Altun Yurt” şiirinde geçen;

"Dedi, Ey Türk hanları, Türk’ün ayak bastığı

Her yer ana vatandan bir parçadır,.."

mısralarında dile getirir. Ama şunu eklemekte fayda var: O, vatanı ümmetin vatanı, milletin vatanı diye ikiye ayırıyor. Ümmetin vatanı tüm Müslümanların vatanıdır, milletin vatanı “Tu­ran ise bütün Türklerin milli vatanıdır. Ancak, Turan düşüncesini daha sonra Türklerin uzak ülküsü olarak kabul ettiğini belirtir. Aynı düşünce, sık sık Ömer Seyfeddin’in şiirlerinde de, örneğin “Yeni Gün” şiirinde;

"Biz Türkler (hep) coşarız

Tufan gibi her yana

Arslan gibi koşarız

Bir gün bütün Turan’a"

“Nereye” başlıklı şiirde ise;

"Sürünce Doğu’ya o kır-atını

Kılıcının çarptı taşlara kını

Altun kıvılcımlar bu hoş akını

Gaybederken gördüm bu genç taşkını;

Dedi: Uçuyorum Turan’a doğru!" mısralarında ifade edilmiştir.

Gökalp’in medeniyet düşüncesi de bu düşünce seyri içinde dikkat çekici. Kısaca bunu da be­lirtmekte yarar var. Ona göre; ".binâenaleyh hiçbir medeniyet hiçbir dine nispet edilemez. Bir Hristiyan medeniyeti olmadığı gibi, bir İslam medeniyeti de yoktur. Garp medeniyetini Hristiyan medeniyeti saymak doğru olmadığı gibi Şark medeniyetine de İslam medeniyeti adını vermek yanlıştır. Şark medeniyetiyle Garp medeniyetinin membalarını İslâm ve Hristiyan dinlerinde de­ğil, başka cihetlerde aramak lazımdır”[21] Hatta ona göre, farklı dinlere mensup cemiyetler aynı medeniyet dairesi içinde bulunabilirler. “...demek ki medeniyet dinden ayrı bir şeydir. (...) Din yalnız mukaddes müesseselerden yalnız itikadlarla ibadetlerden ibaret olduğu için bunların ha­ricinde kalanlar mesela ilmî mefhumlarla, fenni âletler, bedii kaideler dinin haricinde ayrı birer manzume teşkil ederler.”[22] Bu hiç şüphe yok ki, seküler bir medeniyet anlayışıdır ve İttihad-ı İslâm düşüncesine zıttır.

Buna karşılık Ömer Seyfeddin, “Hars, Medeniyyet, Temeddün” başlıklı makalesinde “Müesse­seler bir dine mensup Milletlerin mecmuu olan bir ümmet; yani bir “beynelmilliyet” dairesinde terekküp ettikleri zaman bundan çıkan mecmuaya medeniyet denilir.” der ve ekler: “Medeniye­tin başlıca esası dindir.”[23]

Evet, belli ki bu konuda Türkçüler arasında da farklar vardır. Ama her şey bir yana, bütün bunlar, İkinci Meşrutiyet’ten sonra, etnik eksenli bir millet, bir vatan, bir ittihad ve seküler bir medeniyet düşüncesinin hızla ve kuvvetle yayıldığını göstermektedir.

İttihad-ı İslâm düşüncesi ve Mehmed Âkif

İttihad-ı İslâm, Akçuraoğlu’na göre; “Hilâfet hakkının Osmanlı Devleti hükümdarlarında ol­masından faydalanarak, bütün İslâmları söz konusu hükûmetin idaresinde siyaseten birleş­tirmek (Frenklerin Panislamisme, dedikleri)”[24] düşüncesidir. Sultan Abdülaziz’in son zaman­larında işitilmeye başlanan, İkinci Abdülhamid döneminde devletin temel siyasetlerinden biri hâline gelen İttihad-ı İslâm düşüncesinin İkinci Meşrutiyet’ten sonraki başlıca yayın or­ganları Sırat-ı Müstakîm, Sebilürreşad, Beyanülhak, Mahfel, Teârüf-i Müslimîn gibi dergilerdi. Şüphesiz bu düşüncenin edebiyatımızdaki en önemli temsilcisi de Mehmet Âkif Ersoy’dur. Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad adlı dergilere bir göz attığımızda, söz konusu dönemden itibaren “İttihad-ı İslâm” fikriyle ilgili pek çok makaleye, İslâm âlemine dair birçok haber ve yazıya rastlanması da bunu göstermektedir. Bunlardan vereceğimiz bazı örnekler, o dönem­de bu düşüncenin seyri hakkında bize birtakım bilgiler sunmaktadır. Örneğin Muhammed Ubeydullah’ın “İttihad-ı İslâm” başlıklı yazısında geçen şu cümleler dikkat çekicidir:

“İslâm’ın bugün kuvveti, timsâl-i hâkimiyeti Devlet-i Osmaniye’dir. Devlet-i Osmaniye’nin menba-ı kuvveti medâr-ı kuvâsı İslâm’dır. Kim ne derse desin, hakikat-i katiye şudur ki, İslâm terakki ettikçe Devlet-i Âliyye kuvvetlenecek, Devlet-i Osmaniyye kuvveti ve satveti tezayüd ettikçe İslâm feyz ve felâh bula­caktır. İslâm’ın kuvveti ittihaddadır. (.) İttihad-ı İslâm’ı tesis etmek ve âsâr-ı filiy- yesini göstermek bugün her zamandan ziyade farzdır.”[25]

Bu yazının altında Tolstoy’dan alınan şu cümle de oldukça dikkat çekici:

“Bence beşeriyetin sükûn ve istirahatını temin edecek olan yegâne ittihad ancak ittihad-ı diniyedir.”

Bunun gibi; “İttihad-ı İslâm Ne Vakit Olacak?” (Sırat-ı Müstakîm, Mayıs 1326), “İttihad-ı İslâm-Genç Türkler” (Sırat-ı Müstakîm, 23 Kanun-ı evvel, 1326) yine Sebilürreşad’da Ab- dürreşid İbrahim’e ait bu konuda pek çok yazı hemen dikkati çekmektedir. Bu çerçevede Sebilürreşad’da 10 Nisan 1330 (1914)’da yayımlanan, Babanzade Ahmet Naim’in “İslâmda Dava-yı Kavmiyet” başlıklı yazısı, o dönemde giderek şiddetlenen İslâmcı, Türkçü tartışma­sının matbuata yansıyan önemli bir örneğidir. Aslında bu yazı, İttihad-ı İslâm düşüncesini savunanların, kavmiyetçiliğe nasıl yaklaştığını ve Türkçü siyasete yönelik eleştirilerini içeren; hatta Âkif’in de bu konuya nasıl yaklaştığına dair ipuçları veren uzun bir makaledir. Bu se­beple söz konusu yazıyı o dönemde Türkçü ve Turancı siyasete karşı yazılmış bir eleştiri ola­rak okumakta fayda vardır. Babanzade bu makalesinde, özetle İslâm’da kavmiyet davasının olamayacağını, ayet ve hadislerle ortaya koyar. Türkçüleri, rabıta-i dini göz ardı etmek ve dinî imanın yerine bir “kavmî iman” icat etmekle suçlar. Ona göre, Türk’ün tarihini İslâm’ın tari­hinden ayırmamak” gerekir. Türk’ün yüzünü Kabe’den Turan’a çevirmekten vazgeçilmelidir. Halkı çifte mefkûre sahibi etmek doğru değildir; çünkü bir atasözünde dendiği gibi; “Çifte kazık yere girmez.”.

Tıpkı Babanzade Ahmed Naim gibi Âkif de, Safahat’taki pek çok şiirinde, özellikle Hakk’ın Sesleri’ndeki şiirlerinde, millet, vatan, kavmiyetçilik, İttihad-ı İslâm gibi, o dönemde sıkça tar­tışılan siyasi konularda, düşüncelerini dile getirmiştir.

Âkif’in bu konudaki düşünceleri özetle şöyledir:

Herşeyden önce ona göre millet, kavimleri ve dilleri farklı olsa da, aynı dine inanan insan top­luluğudur. Bir şiirinde geçen; “Birbirinden müteferrik bu kadar akvâmı/ Aynı milliyetin altında tutan İslâm’ı” mısralarında bu düşünce açıktır. Aslında bir vaazındaki şu sözler, onun millet ve milliyet kavramlarını nasıl anladığının; dolayısıyla bu konudaki siyasi tavrının en açık delilidir. Şöyle diyor Âkif:

“Fi’lhakika ırkı, lisanı, muhiti, âdâtı, elhasıl her şeyi yekdiğerine mübayin olan bu kadar akvâmı Müslümanlık kardeş yapmıştı; kavmiyeti cinsiyeti aradan kaldır­mıştı. Fakat son zamanlarda biz Müslümanlar bu hakikatten gafil olduk. (...) Os­manlı memleketinde bu kadar akvam var; öyle ya Arnavud, Kürd, Çerkes, Boşnak, Arap, Türk, Lâz. Elhâsıl daha birçok kavmiyetler mevcud.

Pek alâ! Hepsinin beynindeki rabıta nedir? Rabıta-i diyanet! (.) Zaten Müslü­manlıkta kavmiyet yoktur. Hazret-i Peygamber buyuruyor ki: ‘Kavmiyet gayreti güdenler bizden değildir yani Müslüman değildir; kavmiyet sebebiyle vuruşan da bizden değildir; kavmiyet güderek ölenler de bizden değildir.”[26]

Bu paragraftaki “rabıta-i diyanet” ibaresi önemlidir. Âkif, insanları millet yapan aslî unsurun kavmî değil, dinî rabıta olduğunu düşünmektedir. Hatta bu düşüncesini, aşağıdaki paragraf­ta “İslâm’ın muazzam milleti” sözüyle açıkça adlandırır:

“Ey cemaat-i Müslimîn, siz ne Arapsınız, ne Türksünüz, ne Arnavutsunuz, ne Kürt- sünüz, ne Lâzsınız, ne Çerkezsiniz! Siz ancak bir milletin efradısınız ki o millet-i muazzama da İslâmdır. Müslümanlığa veda etmedikçe kavmiyet davasında bulunamazsınız.”[27]

“İstiklâl Şairi”mizi şüphesiz en üzen felaketlerden biri, Müslüman Arnavutların kavmiyet da­vası güderek, Osmanlıya isyanı ve sonra da hüsrana uğramaları idi. Hakkın Sesleri’ndeki pek çok şiiri de bu meseleye hasretmişti. İşte şu mısralarında da bu meseleyi tekrar ele almış, millet ve milliyet kavramları hakkındaki düşüncesini net biçimde ifade etmiştir:

“İşte, ey unsur-ı isyân, bu elîm izmihlâl

Seni tahrik eden üç beş alığın ma’rifeti!

Ya neden beklemiyordun bu rezil âkibeti? Hani, milliyetin İslâm idi... Kavmiyyetne! Sarılıp sımsıkı dursaydın a milliyyetine. ‘Arnavutluk’ ne demek? Var mı şerîatte yeri? Küfr olur, başka değil, kavmini sürmek ileri! Arab’ın Türk’e, Lâz’ın Çerkes’e, yâhud Kürd’e; Acem’in Çinliye rüchanı mı varmış? Nerde! Müslümanlık’ta ‘ânâsır’ mı olurmuş? Ne gezer! Fikr-i kavmiyeti tel’in ediyor Peygamber.

En büyük düşmanıdır ruh-ı Nebî tefrikanın Adı batsın onu İslâm’a sokan kaltabanın”.[28]

Bu bölümdeki “Hani milliyetin İslâm idi... Kavmiyyet ne?” mısraına özellikle dikkat çekmek isterim.

Ona göre İslâm, yani “rabıta-i diniyye”, farklı kavimleri, aynı milliyet altında toplar, kavmiyet­çilik ise, bu milliyet birliğini temelinden yıkacak bir zelzeledir. Hatta Müslümanları, verdiği vaazlarla, bu tehlikeye karşı sık sık uyarır. Örneğin bazı vaazlarında şöyle der:

“Kavmiyet cereyanı en medeni, en müterakki cemiyetleri birbirine düşürür. Bizim gibi anasır-ı mürekkebesi bilâistisna cahil bulunan bir cemaati ise târ ü mâr eder. Geliniz bu cereyanı körüklemeyiniz.”[29]; “Ey cemaat-ı Müslimîn, aklınızı başınıza alınız; gayret-i kavmiyeyi bir tarafa bırakınız. Rabıta-ı dini biraz daha ihmal ede­cek olursanız iyi biliniz ki târmar olur gidersiniz.”[30]; “Ey cemaat-i müslimin, Allah için olsun geliniz, bu tefrikalara, bu kavmiyet, bu lisan, bu bilmem ne gürültüle­rine nihayet veriniz. Çünkü tehlike olanca şiddetiyle her taraftan yüz göstermeye başladı.”[31]

Bir başka şiirindeki şu mısralarında da aynı uyarıyı dile getirmektedir.

“Artık ey millet-i merhûme, sabâh oldu uyan! Sana az geldi ezanlar, diye ötsün mü bu çan? Ne Araplık, ne de Türklük kalacak aç gözünü!

Dinle Peygamber-i Zîşân’ın ilâhi sözünü.”[32]

Aslında bunlar bir anlamda, Müslümanlar içindeki her türlü kavmiyetçiliğe olduğu gibi, Türkçü harekete de bir uyarı mahiyetindedir.

Âkif, etnik milliyetçiliğe olduğu gibi, Turancı vatan anlayışına da karşı çıkar. Şu dizeler, âdeta Ziya Gökalp’e bir eleştiri olarak okunabilir:

“Cem’iyyete bir fırka dedik, tefrika çıktı Sapsağlam iken milletin erkânını yıktı. ‘Turan ili’ nâmıyle bir efsane edindik; ‘Efsane fakat gâye!’ deyip az mı didindik? Kaç yurda vedâ etmedik artık bu uğurda Elverdi gidenler, acıyın eldeki yurda!”[33]

Şair vatan kavramını da tıpkı millet ve milliyet anlayışında olduğu gibi, din eksenli ele al­maktadır. Ona göre bütün İslâm coğrafyası, İslâm mülküdür, İslâm yurdudur, İslâm’ın ortak vatanıdır. Bu bakımdan şairin şiirlerindeki coğrafya için sık sık “kâinat-ı İslâm”, “âlem-i İslâm”, “İslâm’ın diyarı”, “İslâm’ın yurdu”, “Müslümanlık âlemi” gibi adlandırmalara rastlanır. Örneğin; Balkan Savaşı nedeniyle yazdığı “Geçenler varsa İslâm’ın şu çiğnenmiş diyarından” mısraında, Balkanlar genel anlamda “İslâm’ın çiğnenmiş diyarı” olarak adlandırılır: Bir başka şiirde aynı coğrafyaya; “Toprak kesilip kum kesilip âlem-i İslâm/Hep fışkıracak yerlerin altındaki esnâm” di­zelerindeki gibi, “âlem-i İslâm” denir. “Tarumar olsun bütün bir Müslümanlık âlemi” mısraında bu kez yine din eksenli “Müslümanlık âlemi” adlandırması karşımıza çıkar. Bunların dışında; “Ne gurbettir çöken İslâm’a İslâm’ın diyarında”, “Asırlardır ki, İslâm’ın bu her gün çiğnenen yur­du”, “Zavallı âlem-i İslâm için elîm olacak”, “Şark-ı Aks’a’dan alın, Mağrib-i Aksâ’ya kadar/Müs- lüman yurdunu baştanbaşa kaç devrim var”, “Boğuyor âlem-i İslâm’ı bir azgın fitne” mısrala­rında görüldüğü üzere, Âkif şiirlerinde milleti olduğu gibi, vatan coğrafyasını da dine göre tanımlar ve hatta kavim ve devlet ayrımı yapmaksızın Müslümanların yaşadığı coğrafyayı bir bütün olarak adlandırma ve tanımlama yolunu seçer. Ayrıca yine Balkan Savaşı nedeniyle kaleme aldığı şu dizelerinde açık biçimde Osmanlı coğrafyasını din eksenli bir adlandırma ve sınırlandırmayla zikreder:

“İlâhişer’-i ma’sûmun şu topraklardı son yurdu”[34] “Müslüman mülkünü her yerde felâket vurdu Bir bu toprak kalıyor dinimizin son yurdu.”[35]

Bu şiirlerde, özellikle “dinimizin son yurdu” ifadesi, Âkif’in din eksenli coğrafya anlayışının en çarpıcı örneğidir.

Son tahlilde şunu söylemeliyim: Âkif’in hem millet, hem de vatan kavramlarında, ana ölçü­tü dindir, ama odakta hilâfetin merkezi ve sahibi Osmanlı vardır. Şairin “İttihad-ı İslâm” dü­şüncesinde lider, merkez Osmanlıdır. Bunu unutmamak gerekir. O, bu fikir doğrultusunda Osmanlı’nın tüm İslâm milletinin lideri olarak hayatiyetini sürdürmesini istemiştir. Osmanlı Devleti’nin bu dinin son yurdu olarak görmüştür.

Sonuçta bütün bu siyasî fikirler, Tanzimat’tan itibaren, millet, vatan, medeniyet tanımları üzerinden tartışılmış, çökmekte olan bir devletin, parçalanmasını önlemek üzere ileri sürül­müş tezlerdi. Yanlışlığını veya doğruluğunu tarihî hadiseler elbette gösteriyor, gösterecek­tir de... Bütün bu örneklerde de görüldüğü gibi, İkinci Meşrutiyet’ten sonra Âkif, siyaseten İttihad-ı İslâm fikrini savunuyordu, çıkardığı Sırat-ı Müstakîm ve Sebilürreşad dergilerinde de bu fikri savundu ve o dönemde bu kararlı ve doğru duruşuyla da, tüm İslâm âleminin sesini ve talebini dile getirmiştir.

Mehmet Âkif 100 Yıl Sonra Berlin'de / 2015
TYB'nin 62., Mehmet Âkif Ersoy Araştırmaları Merkezi'nin 10. kitabı...
 
[1] Namık Kemal, “İmtizac-ı Akvâm”, Namık Kemal, Osmanlı Modernleşmesinin Meseleleri, Bütün Makaleleri 1, (haz. Nergis Yılmaz Aydoğdu, İsmail Kara), Dergâh Yay., İst, 2005, s.98.
[2] Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak, Yeni Mecmua, İst., 1918, s. 4.
[3]     Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset, TTK Basımevi, Ankara, 1976, s. 19.
[4] Namık Kemal, “Şark Meselesi I”, Namık Kemal, Osmanlı Modernleşmesinin Meseleleri, Bütün Makaleleri 1, (haz. Nergis Yıl­maz Aydoğdu, İsmail Kara), Dergâh Yay., İst, 2005, s.141.
[5] A.g.e, s.141.
[6] Namık Kemal, “İmtizac-ı Akvâm”, Namık Kemal, Osmanlı Modernleşmesinin Meseleleri, Bütün Makaleleri 1, (haz. Nergis Yıl­maz Aydoğdu, İsmail Kara), Dergâh Yay., İst, 2005, s.99.
[7] Namık Kemal, “Vatan”, Namık Kemal, Osmanlı Modernleşmesinin Meseleleri, Bütün Makaleleri 1, (haz. Nergis Yılmaz Aydoğ- du, İsmail Kara), Dergâh Yay., İst, 2005, s.477.
[8] Namık Kemal, “İmtizac-ı Akvâm”, Namık Kemal, Osmanlı Modernleşmesinin Meseleleri, Bütün Makaleleri 1, (haz. Nergis Yıl­maz Aydoğdu, İsmail Kara), Dergâh Yay., İst, 2005, s.99.
[9] Namık Kemal, “Vatan”, Namık Kemal, Osmanlı Modernleşmesinin Meseleleri, Bütün Makaleleri 1, (haz. Nergis Yılmaz Aydoğ- du, İsmail Kara), Dergâh Yay., İst, 2005, s. 477.
[10] Namık Kemal, “İstikbâl”, Namık Kemal, Osmanlı Modernleşmesinin Meseleleri, Bütün Makaleleri 1, (haz. Nergis Yılmaz Ay- doğdu, İsmail Kara), Dergâh Yay., İst, 2005, s.41.
[11] Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset, TTK Basımevi, Ankara, 1976, s. 19.
[12] Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset, TTK Basımevi, Ankara, 1976, s. 19.
[13] Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslamlâşmak, Muasırlaşmak, Yeni Mecmua, İst, 1918, s. 50.
[14] Ömer Seyfeddin; “Hars, Medeniyyet, Temeddün”, İslâm Mecmuası, S. 27, 30 Nis. 1331.
[15] Genç Kalemler, (haz. İsmail Parlatır-Nurullah Çetin), TDK, Ankara, 1999, s. 164.
[16] Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslamlâşmak, Muasırlaşmak, Yeni Mecmua, İst, 1918, s. 55.
[17] A.g.e., 50-51.
[18]    A.g.e., s. 50.
[19] Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Matbuat ve İstihbarat Matbaası, Ankara, 1339, s. 59
[20] Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslamlâşmak, Muasırlaşmak, Yeni Mecmua, İst, 1918, s. 58.
[21] Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Matbuat ve İstihbarat Matbaası, Ankara, 1339, s. 50.
[22] Ziya Gökalp, Türkçülüğün Esasları, Matbuat ve İstihbarat Matbaası, Ankara, 1339, s. 59.
[23] Ömer Seyfeddin, “Hars, Medeniyyet, Temeddün”, İslâm Mecmuası, S.27, 30 Nisan 1331.
[24] Yusuf Akçura, Üç Tarz-ı Siyaset, TTK Basımevi, Ankara, 1976, s.
[25] Muhammed Ubeydullah, “İttihad-ı İslâm”, Sırat-ı Müstakîm, S. 99, 15 Temmuz 1326.
[26]    Mehmed Âkif, Mehmed Âkif’in Kurân-ı Kerim’i Tefsiri Mev’ıza ve Hutbeleri, (Haz. Abdülkerim Abdülkadiroğlu, Nuran Abdül-
kadiroğlu), Diyanet İşleri Başkanlığı Yay., Ankara, 1991, s. 99- 100.
[27]    Mehmed Âkif, Mehmed Âkif’in Kurân-ı Kerim’i Tefsiri Mev’ıza ve Hutbeleri, (Haz. Abdülkerim Abdülkadiroğlu, Nuran Abdül-
kadiroğlu), Diyanet İşleri Başkanlığı Yay., Ankara, 1991, s. 78-79.
[28] Mehmet Âkif Ersoy, Üçüncü Kitap: Hakkın Sesleri, (haz. Fazıl Gökçek), Dergâh Yay., İst, 2007, s. 31.
[29] Mehmet âkif Ersoy, “Köy Hocası”, Mehmet Âkif Ersoy’un Makaleleri, (haz. Abdulkerim Abdükdairoğlu- Nuran Abdülkadi- roğlu), Kültür Bak. Yay., Ankara, 1987, s. 198.
[30] Mehmed Âkif, Mehmed Âkif’in Kurân-ı Kerim’i Tefsiri Mev’ıza ve Hutbeleri, (Haz. Abdülkerim Abdülkadiroğlu, Nuran Abdül- kadiroğlu), Diyanet İşleri Başkanlığı Yay., Ankara, 1991, s. 73.
[31] A.g.e., s. 75.
[32]    Mehmet Âkif Ersoy, Üçüncü Kitap: Hakkın Sesleri, (haz. Fazıl Gökçek), Dergâh Yay., İst, 2007, s. 32.
[33]    Mehmet âkif Ersoy, “Hâlâ mı Boğuşmak”, Safahat, (haz. Hüseyin Su, Abdürrahim Karadeniz), Hece Yay, Ankara, 2009, s.
447.
[34]     Mehmet Âkif Ersoy, Üçüncü Kitap: Hakkın Sesleri, (haz. Fazıl Gökçek), Dergâh Yay., İst, 2007, s. 21.
[35]     Mehmet Âkif Ersoy, İkinci Kitap: Süleymaniye Kürsüsünde, (haz. Fazıl Gökçek), Dergâh Yay., İst, 2007, s. 74.
Bu haber toplam 163 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim