Prof. Dr. Caner Arabacı: Mehmet Âkif’in Yurtdışı Seyahatlerinde Pekişen Batı Medeniyeti Algısı

Prof. Dr. Caner Arabacı: Mehmet Âkif’in Yurtdışı Seyahatlerinde Pekişen Batı Medeniyeti Algısı
Âkif’in, dost, düşman herkes tarafından teslim edilen özeliklerinden birisi, dürüst, doğru sözlü karakteridir.

O, bu yüzden “karakter abidesi” olarak anılır. Doğru sözlülük, onda bir tutku­dur. “Sözüm odun olsun doğru olsun tek” cümlesi, hiçbir eğip-bükmeye meydan vermeden Âkif’in doğruluk-dürüstlük yanını yansıtmaya yetecek mahiyettedir. Onun için Hıristiyan Medeniyeti ile ilgili değerlendirmeleri, Âkif’in, bu yapısı göz önünde tutularak yapılmalıdır. Âkif, yetişme tarzı itibariyle, ilk gittiği mahalle mektebi hariç bütün okulları, ibtidaî, rüştiye, idadi, Baytar Mektebi gibi Tanzimat sonrası kurulan Batı tipi eğitim kurumlarında okumuştur. Halkalı Baytar Mektebi’nin, Avrupai bir anlayış taşıdığı bilinmektedir. Ispartalı Hakkı Bey’den Fransızca eğitimi almıştır. İyi derecede Fransızca bilmekte, çeviriler yapmış bulunmaktadır. Avrupa kültürünü özellikle dil ve edebiyatı yönüyle sıkı takip etmiştir1.

Yakın dostu Eşref Edib’in hatıratında, Âkif’in Avrupa klasiklerine ait ilgisinin öncelikle not edilmesi, Batı Medeniyetine yaklaşımı hakkında fikir vermektedir. O, felsefe ve edebiyatta bilge bir insan olan arkadaşı Ferit Bey’le (Kam), Lamartine’in[1] [2] Meditations poetiques (Şairce Düşünceler) adlı kitabını okur. Âkif, orada Fransız şairin, “Cenabı Hak” başlıklı şiirine “hay­ran olmuş, Ferit Bey’e: ‘Kuvvetini muhafaza şartı ile tercümesi kabil olsa..” diyerek çevrilmesi için duyduğu arzuyu belirtmiştir. Ferit Bey’in çevirisi, Sıratımüstakim’in 61. sayısında yayın­landığında da, “böyle semavi bir neşideyi lisanı irfanımıza nakle himmet ettiklerinden dolayı Ferid Bey kardeşimize teşekkürler ederiz” notunu, şiir altına düşmüştür (Eşref Edib, 1962, 18). Âkif, “Lamartine’i her zaman büyük hürmet ve muhabbetle yâd ederdi.” Ondan etkilendiği bi­linmektedir. Bir yere giderken Lamartine gibi, memleketleri insanlar olarak görürdü (Şen- güler, 1992, 10/94). Âkif’in, bu şair hakkındaki düşüncesi şöyledir: “Sadii Şirazî hakkında ne prestişkârâne bir hörmet beslersem; İbni Fariz’a karşı ruhumda ne büyük bir incizap (cazibe) du­yarsam; cihanı şiirin berterin tabakasına yükselen Feyzii Hindî’ye nasıl hayran olursam; Fuzulî’yi ne kadar seversem; Lamartin’i de o kadar sever, o kadar hörmetle, o kadar iştiyak ile yadederim.” Âkif, onun için Ferit Kam’ın kalemiyle Lamartin’in çevirilmesini arzulamıştır: “Yârı canım Ferid ile ‘Meditasyon’dan parçalar okuruz. Bu büyük şairi Ferid’in de benim kadar sevdiğini, âsarı hak­kında onun da benim gibi düşündüğünü gördükçe incizabı kadimim bir kat daha arttı. Ne olur, bir hayır sahibi çıksa da bize ‘Meditasyon’ları, ‘Armoni’leri, Graziyella’ları, Rafail’leri tercüme etse.. Vakıa iki sonraki eser lisanımıza naklolunmuş, lâkin bu gün için kâfi değildir. Ferid, Lamartine’in ‘Cenabı Hak’ unvanlı neşidei ârifanesini tercüme etti. Okuyanlar mest oldu. Fakat va esefa ki alt tarafı gelmedi. Garbın dühatı (deha sahibi) edebinden bizim fakir edebiyatımız nasıl müstağni olabilir.” (Eşref Edib, 1962, 26).

Aynı yerde verilen bilgiye göre Âkif, Fransız yazar Dümafis’in[3] [4], “kudretine hayrandır”. Küçük konulardan, büyük netice çıkarma konusunda Dümafis’i, Sadi’ye benzetir: “Ben ne zaman Sadi’yi ansam arkasından Dümafis’i, ne vakit Dümafis’i tahattur etsem yanı sıra Sadi’yi bilâ ihti­yar düşünürüm. Dümafis’in La dam o Kamelya’sını hepimiz biliriz. Daha doğrusu müellifi yalnız bu telifi güzini delâletile tanırız. Nasıl Fuzulî’nin enini ruhi giryanı üç beş gazelinde duyulur; Şeyh Galib’in hüviyeti şairiyeti hüsnü aşkının en parlak bir iki safhasında görülürse Dümafis’in kudre­ti bülendi de bu eserinden anlaşılır. Sadi’nin küçük hikâyeleri saatlerce beni düşündürürdü. Her şeyin az şeyde olduğunu söyleyen Dümafis’in mukaddimesini okuduktan sonra Sadi’deki sırrı sanatı anladım: Demek büyük büyük hikmetler, ibretler göstermek için uzun uzun vakalar tertip etmeye lüzum yokmuş; her gün görülen, her gün görüldüğü için hiç nazarı dikkati celb etmeyen

hadiseler bir lahzai iman önünde namütenahi mevzular teşkil edebilirmiş!” (Eşref Edib, 1962, 26).

Damadı Ömer Rıza Doğrul da Eşref Edib’in anlattıklarını doğrular. Buna göre, Âkif, Fransız- cası sayesinde Fransız ve Batı edebiyatının, bütün “şah eserlerini” okumuştur. “İngilizlerin Şekspir’ini, Milton’unu, Bayron’unu, daha başka büyük simalarını, Fransızların Anatol Frans’e kadar bütün sanat ulularını okumuş ve kendisine tavsiye olunan her eseri didikleye didik- leye tetkik etmişti. Umumi Harp yıllarında, Anatol Frans’ın ‘Tayis’ini okuduktan sonra, Arap edibi İsmail el-Hafız Efendi’ye anlatmış, eserin birçok yerlerini tercüme etmiş, İsmail Efendi hayretler içinde kalmıştı.” (Eşref Edib, 1962, 27). Bir ara dostları ile şiirde kafiye üzerine sohbet ederken, “meşhur Fransız şairi Korneyl’in şiir yazarken nasıl kafiye aradığını hikâye eder.” Ona göre, Fransızlar kafiye meselesini en aza indirdikleri halde, o bile insanı yormaktadır (Eşref Edip, 1962, 259-260).

Âkif’in üyesi olduğu İttihat ve Terakki, genel olarak, Batı Medeniyetine olumlu yaklaşan bir bakış açısına sahiptir. Jön Türklerin bir siyasal oluşu olarak İttihat ve Terakki’nin bu yönüyle, Batı Medeniyetinin Türkiye’deki okumuş uzantıları tarafından kurulduğu söylenebilir. Paris, Londra, Berlin üçgeninde yetişen okumuş zümrenin öncülüğünü yaptığı Jön Türklerin, Os­manlı merkezi yönetimi ile mücadelesinin özünde de Batı yakınlığı, mevcut Osmanlı yöneti­mini Batıdaki gelişmeler doğrultusunda dönüştürme tutkusu bulunmaktadır. Âkif de bütün dindar, İstanbullu kimliğine rağmen o çevre içinde yetişmiştir. Hatta bu yüzden denebilir ki, Jön Türklerin hepsinde bulunan ortak özelliklerden birisi olarak Âkif de, II. Abdülhamit karşı- tıdır[5]. Almanya, Fransa, İngiltere’ye sempati beslenirken kendi devleti ve devlet büyüklerine hasmane tutum takınma, dönem itibariyle aydın, ilerlemeci, entelektüel olmanın bir gereği olarak görülmüştür.

Batı Medeniyeti Sempatisi

Yetiştiği çevre, yaşadığı dönem, içine girdiği parti itibariyle Âkif’te de Batı Medeniyeti, Hıris­tiyan dünyası hakkında bir meyil, sempati vardır.

Âkif edebî yönden Ziya Paşa, Namık Kemal, Abdülhak Hamit’ten; düşünce dünyası yönüy­le Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh’tan etkilenmiştir (Tansel, 1962, XIV; Şeker, 2009, 453-454). Dikkat edilirse, ilk ekip Avrupa ile irtibatlı, Genç Osmanlılar zümresinden; ikinci kesim ise, reformist, İslâm’a farklı yorumlar geliştiren Batıdaki bilimsel gelişmelerden etki­lenmiş bir zümredir. İki kesimde de İslâm dünyasındaki geriliğe, Hıristiyan âlemindeki geliş­melerden yararlanılarak çare bulma düşüncesi öne çıkmaktadır. Âkif, elbette anılan şahısla­rın tümünden müstakil, farklı bir şahsiyet olarak kendini ispatlamış birisidir. Fakat sanat, fikri olgunluk yönlerinden gelişme döneminde, Avrupa kültür ve sanatı ile aradaki bağı, o etki­lerin yönlendirdiğini tahmin etmek güç olmasa gerektir. Viktor Hugo, Lamartine, Emile Zola gibi Fransız yazarlarından etkilenmesinin yolunu, belirtilen şahsiyetlerle birlikte, öğrenim gördüğü Batı tipi eğitim kurumları ve içine dâhil olduğu İttihat ve Terakki/Jön Türk ekibinin tesiri ile birleştirmek mümkündür.

Âkif, Safahat’ın Süleymaniye Kürsüsü kısmında, halka medeniyette gelişme yolunun Avrupa’yı her yönden takip etmek olduğunu telkin eden “mütefekkir geçinenler”i kınar: “Başka yollar­da selamet gözeten gafildir./Bakarak hangi zeminde yürümüş Avrupalı,/Aynı izden sağa ya­hut sola hiç sapmamalı./Garb’ın efkârını mal etmeli Şark’ın beyni;/Duygular çıkmalı hep aynı kalıptan; yani,/İçtimaî, edebî, hâsılı her meselede,/Garb’ı taklit etmezsek, ne desek beyhu- de,/Bir de din kaydını kaldırmalı, zira o belâ/Bütün esbab-ı terakkimize engel hâlâ!” Düşünür geçinenler böyledir. Halk ise, Avrupa’nın düşüncelerini, eserlerini düşman tanımakta, “yenilik namına vahiy inse kabul” eylememektedir (Safahat, 2011, 746). İlme, irfana bir yol aralamak gerekmektedir.

Âkif batı ilim ve irfanına duyduğu sempatinin nereye kadar uzandığını saklamaz. Onun iç dünyasında bazen Kur’an’ı okurken, “Ey Peygamber, kâfirlerle ve münafıklarla savaş. Karşıların­da çetin ol..” (Kur’an, Tevbe: 73); “Onlar sizde büyük bir azm ü şiddet bulsunlar..” (Kur’an, Tevbe: 123); "Ne Yahudiler, ne Hıristiyanlar -sen onların dinine uyuncaya kadar- asla senden hoşnut olmaz(lar)..” (Kur’an, Bakara: 120); “..mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zor­lu..” (Kur’an, Maide: 54) gibi ayetlerde kendi kendine şöyle sormuştur: "Acaba sâir milletlere karşı biraz şiddetli davranılmıyor mu? Müslüman olmayan akvam hakkında daha merhametkâr olmak icap etmez miydi?” gibi düşüncelere dalmıştır. Bu tür vesveselerin kaynağını da izah eder: "Gözümüzü açtık, Avrupa medeniyeti, Avrupa irfanı, Avrupa adaleti, Avrupa efkâr-ı umu- miyesi nakaratlarından başka bir şey işitmedik. İngiliz adaleti, Fransız hamiyeti, Alman dehası, İtalyan terakkiyâtı kulaklarımızı doldurdu. Lisan bilenlerimiz doğrudan doğruya bu heriflerin eserlerini, bilmeyenlerimiz tercümelerini okuduk; edebiyatları, hele edebiyatlarının ahlâkî, insanî, içtimâî mevzuları pek hoşumuza gitti. Müelliflerin kıymet-i ahlakiye ve insaniyelerini eserleriyle ölçmeye kalkıştık. İşte bu mukayeseden itibaren aldanmaya, hatadan hataya düş­meye başladık. Bu adamların sözleriyle özleri arasında asla münasebet, müşabehet (benzer­lik) olamayacağını bir türlü düşünemedik. İşte okuyan, yazanlarımızın çoğuna ârız olan bu dalâl, bu hata bir zamanlar bana da musallat oldu. Bereket versin ki yaşım ilerledi, tecrübem arttı. Hususiyle Avrupa’yı, Asya’yı, Afrika’yı dolaşarak Avrupalı dediğimiz milletlerin esaret altına, tahakküm altına aldıkları bîçare insanlara karşı reva gördükleri zulmü, gadri, hakareti gözümüzle görünce artık aklımı başıma aldım.”[6]

Model insanı Asım’ı Avrupa’ya, Berlin’e gönderen Âkif, Süleymaniye Kürsüsü’nden: “Alınız il­mini Garb’ın, alınız san’atini/Veriniz hem de mesainize son sür’atini/Çünkü kabil değil artık, yaşamak bunlarsız;/Çünkü milliyeti yok san’atin, ilmin; yalnız” kanaatini belirtir.

Âkif’in, Batı Medeniyetini, müspet bilim ve teknolojik gelişmeleri yönünden değerlendirme­si, olumludur.

Âkif, Avrupa hakkındaki bilgisini, zaman zaman karşısında inat eden bazı okumuşlara karşı kullanan birisidir. Yalnız bunu mizahi bir üslupla yapar. Yakın dostu Hasan Basri’nin anlattığı­na göre, karşısındakine; "Durun, ben size ‘Avrupa âyetleri’ okuyayım”, der. Üzerinde konuşulan konuda, Avrupa bilginlerinin neler dediklerini, “hangi memleketlerde o meselenin ne suret­te tatbik edildiğini sayar, döker, nihayet muhatabını yola getirirdi. Üstadın kafasında ‘Avrupa âyetleri’ o kadar çoktu ki!” (Çantay, 2008, 58). Âkif, Avrupa hakkındaki bilgisini, Avrupa hayra­nı ama bilgisi ve yorum kabiliyeti yeterli olmayanlara karşı yerinde kullanmıştır.

Batı Medeniyeti ile Yüz Yüze Gelmesi

Âkif, Birinci Dünya Harbi başlarında, Harbiye Nezaretine bağlı Teşkilâtı Mahsusa’nın kendisi­ne verdiği önemli bir görevle, Berlin’e gider. Propaganda ve inceleme ile meşgul olacaktır[7]. Yanında Arapçayı güzel kullanan, profesyonel bir hatip olan Tunuslu Şeyh Salih de vardır. Almanya’da, İtilâf Devletleri ordularından esir alınan birçok Müslüman vardır. Almanlar Müs­lüman esirleri, diğer Avrupalı esirlerden ayırmıştır. Onlara mahsus kamplar yapılmıştır. Arap, Hintli, Rusyalı Müslümanların, birbirlerine yakınlıklarına rağmen ayrı kampları vardır. Miktarı yüz bine yakın olan Müslümanlara, alıştıkları bir hayatı yaşatırlar. “Müttefikleri Türkiye’ye kar­şı bir cemile olmak üzere Müslüman esirlere hususi bir itina” gösterirler. Onlara mahsus ca­miler yapıp, mektepler açarlar. İmamlar, muallimler, hafızlar, vaizler getirtirler. Ayrı dillerde, Araplara, Hintlilere, Rusya Müslümanlarına ait gazeteler çıkarırlar. Müslüman esirlere yapı­lan ayrıcalıklı muameleyi, Alman hükümeti, “İslâm âleminin duymasını, bilhassa Türkiye’nin görmesini, bilmesini” pek arzu etmektedir. Onun için değişik milletlere mensup Müslüman yazarları davet ederek, Müslüman esirler için yapılanları göstererek, lehte bir propaganda geliştirmek isterler. Âkif de, esirlerin hayatını görmesi, onlara bir şeyler anlatması için Berlin’e davet edilir. Âkif, Tunuslu Şeyh Salih dışında, Abdürreşid İbrahim, Ağaoğlu Ahmet, Halim Sabit gibi kimseler de değişik zamanlarda Almanya’ya davet edilerek, Müslüman esirleri ziyaret edip onlarla görüşmeleri temin edilen şahsiyetlerdendir. Almanya’daki Müslüman yazarların, İslâm âlemine hitaben yazdıkları beyannameler, Alman denizaltıları tarafından Cava’ya kadar götürülüp, dağıtılmıştır (Eşref Edib, 1962, 82-83).

Almanların, Rus, İngiliz, Fransız ordularından esir aldıkları Müslümanları topluca bulundur­dukları yerlerden birisi Berlin’e yakın Zossen’deki esir kampıdır. Tren yolu bulunduğu için Âkif buraya gelir, gider. Almanların yaptığı ahşap camide, esirler namazlarını kılabilmektedir. Âkif, Mart 1915’te ayrıldığına göre, ondan sonra aynı yerde dostu Abdürreşid İbrahim görev yapmıştır. 13 Ağustos 1915’te 14 bin Müslüman esirle Ramazan Bayramı Namazı kılınmıştır. Bu durum, Müslüman esirlerin miktarı ile ilgili bir fikir vermektedir. Camide namazı kıldırıp gayet beliğ” bir Arapça ardından Türkçe hutbeyi esir Müslümanlara, okuyan Hasan Fehmi Bey’dir. Abdürreşid İbrahim, bu hitabeyi, Rusyalı Müslümanların anlayacağı Türkçeye aktar­mıştır. Orada “bütün Müslümanlar tek bir yürek sesiyle Kelime-i Tevhid getirirler, Padişahın öm­rünün uzun, Osmanlı Ordusunun muzaffer olması için dua ederler.” (Tetik, 2014, 168).

Âkif, Berlin günlerinde, Almanya’nın hayret verici gelişmişliğini gözlemlemiş, o dönemde­ki vaziyetimizle karşılaştırmıştır. Onun Berlin Hatıraları eseri, Türinay tarafından, düşünce derinliği itibariyle bir hatırat, seyahatnâme, kıyas eseri olmaktan çok mülâhaza eseri ola­rak değerlendirilir. Âkif, içinden geçirdiklerini, düşündüklerini, hatırladıklarını, geliştirdiği mülâhazalarını ete-kemiğe büründürerek hikâye kırıntıları ile birlikte söyleyivermiştir (Sa­fahat, 2011, 922-923). O, işin özündeki tasaların dertlisidir. Doğunun ezeli sorunları, geriliği, fakirliği ile gelişmiş Batı, zihninde sürekli dönmüştür. Doğudaki köhne tren ile batıdaki dakik işleyen tren; doğudaki kirli, duvarında tahtakurusu yürüyen han odaları ile batıdaki temiz, bakımlı otel odalarını; doğuda kar-yağmur yağdığı zaman çamurdan yürünmez hale gelen sokaklar ile yağan karı temizlenen temiz caddeleri, kahveleri kıyaslar. Ama aklı harpte, Ça­nakkale Cephesindedir.

Berlin Hatıraları adlı uzun şiiri, Âkif’in, Batı içinde Alman ile İngiliz kıyası hakkında da bilgi verir. Bir kadın, bir anadan hareketle, Almanya’yı yüksek tutar. Berlin görev günlerinde, nere­deyse çocuksu bir heyecana sahiptir. Almanya için:

“Değil mi bir anasın sen? Değil mi Almansın?/O halde fikr ile vicdana sahip insansın./O halde ‘Asyalıdır, ırkı başkadır..’ diyerek,/Benat-ı cinsin olan ümmehatı incitecek/Yabancı tavrı yakışmaz senin faziletine../Gel iştirak ediver şunların felâketine./Ki ‘Paylaşıldı mı artar durur sürur-i beşer;/ Kederse’ aksine: ‘ortakla eksilir’ derler./Bilir misin ki senin Şarka meyleden nazarın,/Birinci def’a doğan fecridir zavallıların” (Safahat, 2011, 984).

“Binbaşı Ömer Lütfi Bey kardeşimize” diye, Berlin’deki kahve yolculuğunda beraber olduğu askere ifhaf edilen şiiri, muhtevasındaki derinlikten dolayı Türinay, “Âkif’in fikir romanı” ola­rak değerlendirir. Ona göre Âkif, “on dokuzuncu yüz yıl batı romanını iyi tanıdığını” Berlin Hatıraları ile ortaya koymuştur. Fakat o, “bu imkânı nesirde değil de, şiirde” kullanmıştır (Sa­fahat, 2011, 928, 966-1001).

Âkif’in Berlin Hatıralarını, esas alarak, “Almanları diğer Batı devletlerinden ayrı tutması”, onla­rı, Avrupalı olmalarına rağmen, millî ve insanî duyguları kuvvetli, medeniyetçe diğerlerinden üstün tasvir etmesi, farklı değerlendirmelere sebep olmuştur. Berlin Hatıralarının Teşkilât-ı Mahsusa tarafından, “Almanya adına propaganda için yazdırıldığını” belirterek (Baykan, 2009, 97), bu eserin emir-kumanda zinciri içerisinde yazılmış bir manzume olduğunu ima, doğru gözükmemektedir. Bu tutum, manzumenin muhtevasının, Âkif’in karakter ve duruşu­nun anlaşılmadığını düşündürmektedir. Hâlbuki Âkif’in Batı Medeniyeti hakkındaki düşün­celerinin, önemli evrelerinden biri olarak Berlin dönemine bakmakta yarar vardır.

Mehmet Âkif, İslâm ülkelerini sömürgeleştiren İngiltere, Fransa, İtalya ve Rusya’yı yerden yere vururken, Almanya’ya başka gözle bakar. Almanya’yı öven ifadelere yer verir. Âkif’in, Trablusgarp Savaşı sırasında, Almanların, İtalya değil, Osmanlı tarafını tutmasını istediği bi­linmektedir.

Onun, Almanya’nın doğuya dönüp bakmasını, zavallıların ilk defa üstüne doğacak olan ışık gibi görmesi; bu ülke hakkında bir hayli olumlu düşündüğünü göstermektedir. Âkif’e göre, Alman anası da, fikir ve vicdan sahibidir. Aynı cinsten olan diğer kadınları incitmek onun fa­ziletine yakışmaz. Ama yeryüzünde insanlar biner biner ölür, evleri yıkılan üç yüz elli milyon can perişanken, Avrupa’nın “hisli vicdanı”, asırların yüreğini inletip coşan kanı görmemek­tedir. Avrupa, göklerin derinliklerine kadar yükselen insanlık iniltisini, kendi atmosferinde duymamaktadır. Buradaki Avrupa suçlaması, sanki yumuşak bir tariz, tatlı-sert yüklenme gibidir: “Nedense, duymadı Garbın o hisli vicdanı,/Hurûşu sîne-i a’sarı inleten bu kanı!/Nedense, Arşa kadar yükselen enîn-i beşer/Sizin semalara aks eyledikçe oldu heder!”

Almanya’nın, Yena’da Napolyon’a yenilgisi, aslında mağlubiyet değildir. O, Alman birliğinin kurulması ve Sedan zaferi gibi gelişmelerin kaynağı olmuştur: “Fransız ordusu galipti vakıa ‘Yena’da[8];/Fakat yenilmediniz, bence siz Napolyon’a da:/Zafer değil de nedir öyle bir perişanlık,/ Ki buldu verdiği gayretle vahdet Almanlık!/’Sedan’da harikalar gösteren bu vahdettir./Demek, o kanlı hezimet de bir saadettir.” Buradan doğuya, Balkan Harpleri üstünden işgal edilen İslâm topraklarına dönen Âkif, ümitsizlik, tembellik ve ihanetin kol gezdiği ülkemize bakar. Av­rupa acele huzurumuza koşarken, içeride bir sürü hain mezarımızı kazmaktadır: “Koşarken Avrupa ta’cile ihtizarımızı;/İçeride bir sürü hain kazar mezarımızı!” Çalışsak da çalışmasak da ölüme mahkûm olduğumuzu söylerken sözü getirdiği yer İngiltere’dir. Almanya’ya bakışı ile İngiltere hakkındaki düşüncelerini 1914 itibariyle karşılaştırmak mümkün olmaktadır: “Ne söyleyip duruyor, görmedin mi İngiliz:/‘Üzülmeyin, yaşamaktan kesin ümidinizi!/Hakikat orta­da, manası var mı evhamın?/Bilirsiniz ki; Mısır, kâinat-ı İslâmın/O sıska gövdesi üstünde adetâ kafası;/Diyar-ı Hind ise, göğsünde kalb-i hassâsı; Sizinkiler de, kımıldanmak isteyen koludur,/Ki boş bırakmaya gelmez, ne olsa korkudur!/Biz İngilizler olup hali önceden müdrik;/O beyne pen­çeyi taktık, o göğse yerleştik./O halde bir kolu kalmış ki bize çullanacak,/Yolundadır işimiz bağ­ladık mı kıskıvrak!/Hem öyle zorla değil, çünkü ‘fikr-i kavmiyet’/Eder bu gayeyi teshile pek büyük hizmet./O tohum-ı lâneti baştan saçıp da orta yere,/Arabla Türkü ayırdık mı şöyle bir kerre,/Ne çarpınır kolu artık, ne çırpınır kanadı;/Halifenin de kalır sade bir sevimli adı!/Donanmamızla verip, sonra, Şarkı velveleye,/Birinci hamlede bayrak diken Çanakkale’ye;/İkinci hamle Dârü’l- Hilafe! der çekeriz!”

Âkif, sinsi İngiliz emperyalizmini ve hedeflerini iyi anlamıştır. Berlin günlerinde Çanakkale’nin düştü düşecek endişesini içinde taşımaktadır: “Beş altı pençe bir olmuş boğazlamakta bizi!/Si- lindi gitti Hilâlin şu anda belki izi,/Zavallı Marmara’nın şerha şerha bağrından!/Bir İngiliz bezidir, belki, şimdi dalgalanan.”

Berlin Hatıralarında şiir diliyle anlattığını, Âkif, beş yıl sonra 1920’de Kastamonu’da Nasrullah Camii’nde şöyle hikâye eder: “Mısır-ı ulyada dolaşıyordum. Orada aklı başında bir Müslümanla görüştüm. Bahsimiz İngiliz siyasetine intikal etti. Dedim ki: -Şaşıyorum. On beş milyonluk koca Mısır’da İngiliz askeri olarak pek az kuvvet gördüm. Nasıl oluyor da bu kadarcık kuvvetle koca bir iklim muhafaza edilebiliyor? Bu sualim üzerine o zat dedi ki: -İngiliz ricalinden biriyle samimi görüşürdük. Sizin aklınıza geleni ben de düşünmüş de herife demiştim ki: -Günün yahut senenin birinde Osmanlı hükümeti kırk, elli bin kişilik bir ordu tertip ederek Mısır’a sevk edecek olursa siz İngilizler ne yaparsınız? -Hiçbir şey yapmayız. Müdafaa imkânı olmadığı için Mısırlarını ken­dilerine teslim eder çıkarız. Yalnız şurasını iyi biliniz ki biz İngilizler hiçbir zaman Osmanlıların Mısır’a kırk bin kişi değil, kırk kişi sevk edebilecek derecede yakalarını, paçalarını toplamalarına meydan bırakmayız. Memleketlerinde bitmez tükenmez meseleler çıkarırız. Onlar birbirleriyle uğraşmaktan göz açamazlar ki bir kere olsun Mısır’a dönüp bakmağa vakit bulabilsinler.” (Şen- güler, 1992, 9/277-278). Bu Osmanlı devri İngiliz politikası, Mütareke ve Millî Mücadele dev­rinde devam etmiş, Yunanlılar eliyle Batı Anadolu’yu Mora gibi Müslüman halktan yoksun hale getirme çabası sürerken, doğuda aynı iş Ermeni çetelerine havale edilmiştir. Böylece hiç İngiliz kaybedilmeden, Müslüman halk, öldürülüp-korkutularak arazi boşaltılmış olacak­tır. Âkif yeryüzünde, “İngiliz’in asıl düşmanlığı bizedir”, kanaatindedir. Çünkü “asırlardan beri Hilâfeti elimizde tutuyoruz. Asırlardan beri âlem-i İslam’ın başında olarak ehl-i salible (Haçlı) çarpışıyoruz. Dünyanın bütün Müslümanları selâmetlerini, necatlarını yıllardan beri müştak oldukları istiklâllerini bizden bekliyorlar. Yüzlerce milyon Müslümana nispetle bizim bir avuç mesabesinde olan halkımızın ne ehemmiyeti vardır?, demeyiniz, iyi biliniz ki bu bir avuç halkın bütün âlem-i İslâmda pek büyük mevkii, pek büyük itibarı vardır. Bütün Müslümanlar bilirler ki maazallah Saltanat-ı Osmaniye’nin, Hilâfet-i İslâmiye’nin devrilmesi bütün cihan-ı imanı sarsacaktır. ..İngilizler bizi büsbütün mahvetmeğe ne kadar çalışsalar kendi menfaat­leri namına o kadar haklıdırlar.” Birinci Dünya Harbi başlarında, bütün milletlerin istiklâlleri için savaşıyoruz, diyen İngilizler, Hindistan’da birbiri ardınca isyan çıkınca, bunları “kendisi­ne mahsus olan müthiş bir vahşetle” bastırmışlardır. Bir daha başkaldırıların olmaması için dünyada hür bir Müslüman memleketin kalmaması gereklidir. İran ve Türkiye gibi, iki ülke kalmıştır. “İngiliz himayesi bir lânet halkası gibi” İran’ın boynuna geçirilince sıra Osmanlıya gelmiştir (Şengüler, 1992, 9/281, 286-287).

Âkif, Berlin’de iken, “Yâdında Değil” (14 Ocak 1915), “Uyan” (18 Şubat 1915) gibi şiirler de yaz­mıştır (Safahat, 2011, 930-937). Uyan’daki son iki dörtlük, Avrupa karşısında doğuya güçlü bir uyarı mahiyetindedir. Berlin Hatıralarındaki endişelerini dillendirir: “Ey koca Şark, ey ebedî meskenet!/Sen de kımıldanmaya bir niyet et./Korkuyorum, Garb’ın elinden yarın,/Kalmayacak çekmediğin mel’anet.” (Safahat, 2011, 936).

Hayal Kırıklığı

Berlin, Âkif’in Hıristiyan Medeniyeti ile aracısız tanışma yeri olmuştur. O, Batı Medeniyetine karşı beslediği duygu ve düşünceleri ile burada yüzleşme fırsatı bulur. Batının ikinci yüzünü, gözü ve gönlüne ilk batıran Almanlar olmuştur. İngiltere, Fransa, ABD ve Rusya’ya göre ken­dini en yakın gördüğü Almanlar, Âkif’te hayal kırıklığı duyguları geliştirmişlerdir.

Sonraları dostlarına anlattıkları, hatıralarına yansıyanlar, Almanya intibaları hakkında fikir vermektedir. Âkif Almanya seyahatinden sekiz şeyle döner. Bunlar; bir nükte, bir manzume, bir hayret, bir ıstırap, üç mütalaadır. Nüktesi şudur: “Berlin’de ne var? Ne oluyoruz?” diye so­runca şöyle cevap verir: “Ne olacağız, Berlin’e gittim, elçimiz Kur’an’a tefsir yazıyor; İstanbul’a geldim, Fatih’te hocalarımız siyaset konuşuyor. Ne olacağız, artık anlarsın.” Manzumesi, Ber­lin Hatıralarıdır. Hayreti, Berlin’deki falcı kadınadır. Falcı, eline bakarak, “Yakında İstanbul’dan taçlı bir mektup alacaksın” diyor. Birkaç gün sonra, Berlin’de Âkif’e, hiç beklemediği halde, İstanbul’daki Abdülmecid’den tepesi hanedan armalı bir mektup gelir. Âkif, kadını hatırladık­ça, “Nostradamus’un kadını!” der. Istırabını şöyle nakleder: “Yahudi, Almanya’da da karşıma çıktı. Banka, borsa, piyasa, gazete, kitap, mektep, musiki, her şey Yahudi’nin elinde!” Üç müta­laası şudur: “Almanların üç şeyleri berbattı: Yemekleri, siyasetleri, müsteşrikleri. Yemekleri, yani millî lahanalarıyla millî patatesleri. Siyasetleri, meselâ ‘Lusitania’ hadisesiyle başlayan gafletle- ri[9]. Müsteşrikleri ve en başta Hartmann (Nicolai, 1882-1950). Alman müsteşriklerinin en mühimi diye adı çıkan bu Hartmann’ı Âkif, Berlin’de tanır. Adam Âkif’e tepeden bakarak, Türk edebiyatı hakkında yüksekten sözler söyler. “İlim dalaverecilerinin klasik kuvvetleri olan bu azamet karşı­sında Âkif adamı anlar.” Hartmann’ı, genel görüşler ortaya koymaktan, özel konulara çeker. Adam bunun üzerine, en çok Fuzuli ile ilgilendiğini açıklar. Gerçekte, “Fuzuli’yi yüzünden bile doğru okuyamamış” birisidir. Bunu fark eden Âkif, “en çok Fuzuli’yi bilmediğini” söyler. Bunun üzerine yelkenleri indiren Hartmann, Âkif’in kendisine, “Fuzuli’nin ‘Su’ kasidesini okutmasını rica” eder. Âkif de o azametli bilim adamına, kasideyi okutur. Dostları Âkif’e, “Berlin seyaha­tinin tek neticesi, bir müsteşrikin ‘Su’ kasidesini öğrenmesi oldu” diye takılırlar (Şengüler, 1992, 10/97-99).

Âkif, iç dünyasında neler kurarak Almanya’ya gittiğini ve orada hangi teklifle irkildiğini, Millî Mücadele günlerinde anlatır. Anadolu insanına, bir aydın hüsranıyla, âdeta içini döker.

Doğru sözlü olmasıyla ünlenen Âkif, Almanya’nın da Haçlı ve ikiyüzlü olduğu hükmüne var- mıştır[10]. Bu hükme nasıl ulaşmıştır? Böylesine bir değişimi nasıl gerçekleştirmiştir? Onu, bü­tün samimiyetiyle içini döktüğü, kan ter içinde bildiklerini anlattığı Kastamonu Nasrullah Camii kürsüsünden açıklar. Almanya, bizim Birinci Dünya Harbi’ne girmemizi en çok isteyen ve yine en çok bundan faydalanan ülkedir. Yüz binlerce şehidin verildiği, yüz binlerce ocağın söndüğü, bütün gelirlerin yok edildiği bu cehennemi harpte, yanlarında yer alan yegâne devlet olarak Osmanlı vardır. Onun için Almanlar, “yegâne müttefikleri olan bizleri sinelerine basacaklar; bütün gazetecileriyle, bütün kitaplarıyla, bütün edîbleriyle, bütün muharrirleriy­le bizi alkış, teşekkür tufanları içinde boğacaklardı.” Bu beklentiler içinde iken, Berlin’e davet edilen Mehmet Âkif, orada hükümetle ilk temaslarında sükûtu hayale uğrar. Sebebi şöyle anlatır: “O aralık Almanya hükümeti bize dedi ki: ‘-Bizim Meclis-i mebusanımızdaki bilhassa Katolik mebuslar kıyamet koparıyorlar. Almanlar gibi mütemeddin, mütefennin bir millet nasıl oluyor da Müslümanlar gibi, Türkler gibi vahşilerle ittifak ediyorlar? Bu bizim için zül değil mi­dir?.. diyorlar. Aman makaleler yazınız, eserler yazınız, biz onları Almancaya tercüme ettirelim. Ta ki Müslümanlığın da bir din, Müslümanların da insan olduğu bunların nazarında taayyün etsin.’ Almanya hükümeti haklıydı. Çünkü Alman milleti nazarında Müslümanlık vahşetten, Müslümanlarsa vahşilerden başka bir şey değildi. Onların gazetecileri, romancıları; hele müsteşrik denilip de şark lisanlarına, şark ulûm ve fünûnuna, şark ahlâk ve âdâtına vâkıf ge­çinen adamları mensup oldukları milletin efkârını asırlardan beri bizim aleyhimize o kadar müthiş bir surette zehirlemişlerdi ki arada bir anlaşma, barışma husûlüne imkân yoktu. Biz o sırada kendimizi onlara tanıtmak için tabiî elden geldiği kadar çalıştık. Lâkin tamamıyla mu­vaffak olduğumuzu asla iddia edememem. Heriflerin taassubu yaman! Kökleşmiş bir takım kanaatler hakkı görmelerine mâni oluyor.” (Şengüler, 1992, 9/264-265).

Almanya’nın bizden çağırdığı heyetten istediklerine, anlayış tarzına karşılık, Türkiye’nin Almanya’dan gelen heyete karşı davranışı nasıl olmuştur? Âkif buna da çarpıcı bir örnek ve­rir: “Harp esnasında bilirsiniz ki Almanya İmparatoru İstanbul’a gelmişti. Biz safderun Müs- lümanlar, Halife-i İslâmın müttefiki sıfatıyla o misafire karşı nasıl hürmette, nasıl ikramda bulunacağımızı şaşırdık. Bu şaşkınlıkta o kadar ileri gittik ki Dârü’l-Hilâfe’nin yani İstanbul’un minarelerini kandil gecesi imiş gibi kandillerle donattık. Alman Dostluk Yurdu binası kurula­cak denildi, bol keseden birkaç câmimizi heriflere peşkeş çektik.”

Almanlar ise, bizim fedakârlığımızın tam tersi bir tavrın içindedirler. Bizim olan Kudüs’ün, ortak düşman İngilizlerin eline geçmesi, Filistin Cephesinin bozulmasına, savaşta beraber olduğumuz, Almanlar ve yine Alman kökenli olan Avusturyalıların üzmesi gerekmektedir. Çünkü Filistin Cephesinin bozulması, savaş dengesini düşmanlarımızın tarafına epeyce ağ­dırmıştır. Almanlar, savaşın kaybedilme tehlikesi karşısında üzüleceklerine, sevinirler. Çünkü Hıristiyanlar için kutsal sayılan Kudüs, İngilizlerin eline geçmiştir. Kudüs’ün, Türklerin elinde kalmasındansa, düşman ama Hıristiyan İngilizlerin eline geçmesine Viyanalılar o kadar se­vinir ki şehrayin (şenlik) yaparlar. Evlerini donatır, her tarafı ışıklandırırlar. Bizim heyetin de içinde bulunduğu şehirde yapılan bu maskaralığın, hükümet farkındadır. Âkif’in deyimiyle, Avusturya hükümetinin, elektrik lambalarını söndürüp şenliği durdurmak için “göbeği çatlar” (Şengüler, 1992, 9/265-266).

Almanlar, Avrupalılar, bize göre uç düzeyde bir taassuba sahiptirler. Bizde Cuma camileri bile dolmazken, Berlin’de Pazar günü kiliseler hınca hınç, üstelik zengin, kibar, okumuş zümre tarafından doldurulduğunu, İngiltere’de cumartesi günü yiyeceğinizi temin etmemişseniz Pazar günü aç kalınacağını belirtir. Çünkü dua etmeden sofraya oturmayan dindar İngilizler, Pazar günleri hiçbir dükkânı açmamaktadırlar. Amerikalılar, azizlerinin anıldığı gecelerde ya­bancıların bile ibadet, dua dışı iş yapmalarına engel olmaktadırlar.

Bizdeki gibi Cuma saatlerinde “tavla şakırtıları, sarhoş nâraları” duyulmamaktadır. Küçük yaştan itibaren koyu bir dinî telkin altında büyüyen insanlar, Müslümanlara karşı hasımlık ve düşmanlık hisleri ile doldurulmakta, “kendi dinlerinden, kendi renklerinden olmayan” in­sanların, “insan sayılamayacağı”, kafalarına yerleştirilmektedir. Bu yüzden bir Avrupalının, bir Amerikalının bir doğuluyu, “hele bir Müslüman’ı sevmesine imkân yoktur.”

Bu duruma rağmen bizim onlara karşı “buğzumuzu hiçbir vakit onların ilimlerine, fenleri- ne, sanatlarına sıçratmamalıyız. Çünkü medeniyetin bu kısımlarında onlara yetişmezsek ya­şamamıza, bize emanetullah olan din-i İslâmı yaşatmamıza imkân yoktur.” Onun için Âkif, Batı Medeniyeti ile teknik açıdan bazı kıyasları, Millî Mücadele döneminde, çokça yapmıştır. Balıkesir Zağnos Paşa Camii’nde yaptığı konuşmasında; “Biz Bandırma’dan İstanbul’a kadar adam akıllı vapur işletemezken herifler bahr-i muhiti (okyanus) altından geçiyorlar. New York’tan dalıyor Hamburg’dan çıkıyorlar ki aradaki mesafe bizim vapurların ayağıyla bir aylık yoldur. Berlin’den uçuyorlar, Trabzon’a konuyorlar. Biz ise hâlâ yeryüzünde yürümeyi temin edemedik” kıyasını gözlere batırır (Şengüler, 1992, 9/243).

Bu karşılaştırmanın ardından, gelişmenin sebebini de açıklar: Binlerce, milyonlarca kolun, birleşerek geceli gündüzlü çalışması.. Başkaları ihtiyaç duyunca birleşir de birleşmeye en çok ihtiyaç duyulan bir zamanda Müslümanlar neden birbiri ile uğraşır? Emperyalistler kar­şısında ayrılığa-gayrılığa düşme, yalnız hayat hakkının kaybı değildir. Aynı zamanda hayvan­laşmanın kabulüdür. Çünkü onlar, “hayvan gibi bizi kendi hesaplarına işletirler, sırtımızdan menfaatlerini temin ederler. Dünyanın yedi iklim dört köşesinden sürü sürü, ordu ordu geti­rilmiş renk renk mahkûm milletlerin ne halde bulunduklarını gözümüzle gördük. Maazallah sonra biz de onlar gibi oluruz. Biz sığırlarımızı, beygirlerimizi nasıl kullanıyorsak, onlar da biz- leri öyle kullanırlar.” Âkif, uyarısını okumuş zümreye de yöneltir. Çok tekrar edilen; “Avrupalı­lar terakki eylemiş. Siz çok fena günler göreceksiniz!..” nakaratı yanlıştır. “Çocuklar, siz geceli gündüzlü çalışınız ki bu memleket kurtulsun” diye çalışmaya, mücadeleye sevk edilmelidir. Ümitsizlik telkini doğru değildir. “Avrupalılarla bizim aramızda çok mesafe var. Bu mesafeyi telafi edecek surette çalışınız. Yoksa daha geride kalır mahvolursunuz. Sakın azminize fütûr getirmeyiniz!..” denmelidir (İzmir’e Doğru, Meviza, 1 Şubat 336/1 Şubat 1920, S. 24, s. 2-3 (128-132); Şengüler, 1992, 9/240-255; Yiğit, 2009, 841-843).

Balıkesir’de Zağnos Paşa Câmii’nde halkın millî duygularını harekete geçiren Âkif, ertesi gün Balıkesir okullarını ziyaret eder. Muallim mektebinin sınıflarını dolaşır, veda eder. Kapıya yöneldiği sıra bir talebe, yanına sokularak, “Edebiyatta sanat sanat içindir, sanat mukayyed değildir, diye bir şey var. Sizin kanaatiniz nasıldır?” diye sorar. Ara yerde öğrenciler başlarına toplanınca, “Bahçeye çıkalım, ben size anlatayım” diyerek kalabalıkla birlikte soruyu cevap­landırır. Cebindeki zımbalı defterine, Âkif’in anlattıklarını not eden Hasan Basri’nin kaydet­tiğine göre, doğuda, batıda yetişmiş meşhurların abidevi eserlerinde mutlaka bir gayenin takip edildiğini, artık sanat sanat içindir düsturunun iflas ettiğini anlatmıştır. Emil Zola’dan, Alfons Dode (Alphons Daudet) kadar Fransızca edebiyat metinlerine, onların çevresindeki gelişmelere vâkıftır. Ona göre sanatın, “bir takım âdî emellere, sefil ve müstekreh maksatla­ra âlet edilmektense ulvî, pâk, asil, necip duygulara düşüncelere vasıta” kılınması daha uy­gundur. Bugün de “sanat cemiyet içindir” denilmektedir. Bu konuda verdiği örnek şöyledir: “Avrupa’yı ele alalım. Meselâ; Fransızların en büyük romancılarından herkesin bildiği bir ‘Emil Zola’ vardır ki, o zatın yazdığı hikâyelerin bir kısmını namus kaydında bulunan aileler evleri­ne sokmazlar. O derece serbest yazılmıştır. Aynı zatın ‘Meyhane’ adında bir romanı vardır. Bu roman neşredildiği zaman Fransa’da kıyametler koptu. ‘Bu eser gayr-i ahlâkîdir’ denildi. Eğer, ‘Sanat sanat içindir’ düsturu, değil başkaları tarafından, Emile Zola kadar serbest düşünen, Emile Zola kadar hayat-ı hakikiye sahnelerini bütün çıplaklığı ile teşhirden çekinmeyen o edip indinde bile kabul edilmiş olsaydı bu hücuma karşı onun vereceği cevap ne olmak icap ederdi? Tabii derdi ki: ‘Ben ahlâk ile âdetler ile sınırlandırılmış olacak kadar dar düşünenler­den değilim. Siz benim eserimde yalnız sanat arayınız. O noktadan bir kusur görüyorsanız o zaman bana hücum ediniz.’ Hâlbuki hiç de böyle demedi. Emil Zola, eserinin ayr-i ahlâkî olduğu iddiasından son derece müteessir oldu, eserinin ikinci tab’ında bir mukaddime ya­zarak, onda kitabın gayet ahlâkî olduğunu, bu hükmün bilâ-tedkik verildiğini, yoksa hikâye dikkatli okunacak olursa ahlâka aykırı gibi görünen sayfaların ahlâksızlığı rezilce bir şey gös­termek suretiyle ahlâka hizmet etmiş olduğunu izah etti. Bu Emil Zola’nın her biri beş, altı yüz sahifeye ulaşan yirmi ciltlik bir hikâyeler silsilesi vardır ki baştan aşağı kendisince doğ­ruluğuna kanaat ettiği bir fikri telkin için yazılmıştır. Garpta; millî, içtimaî, vatanî muhteşem sanat eserleri mevcut olduğu halde ‘sanat sanat içindir’ düsturu büyük ekseriyet tarafından iltifat görmezken, her edip, her müellif eserinde ulvî, faydalı, hiç olmazsa cemiyet için gayr-i muzır olmaya çalışırken biz edebî kütüphanemizin bu fakirliğiyle, bu zaruretiyle nasıl olur da yapmadan yıkmaya kalkışırız? Ulvî gayeler, muazzez maksatlar uğrunda yazılmış eserlerimiz yok denecek kadar az iken, şunun, bunun tarafından karalanan müstekreh eserlere taraftar olabilir miyiz? Fransız romancılarından bir ‘Alfons Dode’ (Alphons Daudet) vardır. Bu ada­mın şaheseri sayılan ‘Safo’ ismindeki romanı bir fahişenin sergüzeştini (maceralarını) hikâye eder. Lâkin, müellif eserinin baş tarafında, ‘Ben bu eseri oğullarım yirmi yaşına geldikleri va­kit okusunlar diye yazdım’ diyor. Demek ki, müellif bir fahişenin sefihçe sergüzeştinden bile vatan evlatları için, hatta kendi çocukları için bir ibret hissesi çıkarıyor.” (Çantay, 2008, 71-72). Hıristiyan Medeniyeti, ilim ve teknik yönüyle insanlığa kazandırdığının çok daha fazlasını, Birinci Dünya Harbini başlatmakla elinden almıştır. Kastamonu’da halka anlattığına göre, imparatorluklar, bu arada Çarlık devrilmiş, Rus soylularının imtiyazları, servetleri yerle bir olmuştur. Yedi yıldır devam eden harp afeti; “kırk-elli milyon” insanın mahvolmasına sebep olmuştur. İnsanoğlu, “yırtıcı hayvanlar” seviyesine inmiştir. Artık Batı Medeniyeti denilen “re­zil âlemin, bir an evvel hâk ile yeksan olmasını” isteme dışında söylenecek söz kalmamıştır. Batı Medeniyeti, maddi alandaki ileriliğini, manevî alanda katiyen gösterememiş, tam tersi ihmal etmiş hatta bile bile mahvetmiştir. Avrupalıların ne mal olduklarını, artık herkesin an­laması gerekmektedir.

Âkif, bu noktada, Millî Mücadele dönemi TBMM siyasetini destekler. Halkı da bu politikayı benimsemeye davet eder. Gerekçesi açıktır; “düşmanın düşmanı dosttur” düşüncesiyle, Batı­ya karşı, Bolşevik olmadan, Bolşeviklerle ittifak etmek.. Batının, Müslümanları ezmek için güç aldıkları kurumlarını yıkmak üzere, Bolşeviklerle irtibat kurulabilir. Böyle bir ittifaktan, sadece biz değil, Ruslar da yararlanacaklardır. Dört bir yanından çevrilen İslâm âlemi için Bolşevik ittifakı, silahlanma, bağımsızlığı elde etme, “arkalarından emin olarak önlerindeki düşmanı denize dökmede” faydalı olacaktır (Şengüler, 1992, 9/293).

Âkif’in, sömürgeci Batı konusunda tipik örneği, İngilizlerdir. İngilizler, Hindistan’ın her şeh­rinde, İngiliz ve Hintli olarak iki ayrı mahalle oluşturmuştur. İngilizlerin toplumuna girmek mümkün değildir. O kadar ki bir Hintli, temiz giyinmek istese vergi vermeye mecbur tutulur. Trenlerde Hintlilerin vagonları ayrıdır. Hastanelerde koğuşları ayrılmıştır. Çaresiz insanlar, o koğuşlarda yatmaya mecburdurlar. İngilizlerin insan muamelesi etmeme gerekçeleri aşağı­layıcıdır: “Maymunlar adam olur, Hintliler adam olmaz!” İngilizler ve melezler dışındaki Hintli halk, hayvan görülmekte, adaletli, medeni İngilizler, onları insanlığın en aşağı sınıfı saymak­tadırlar. Bu zihniyetin sonucu olan uygulama insanlık dışıdır. Bir İngiliz, bir Hintliyi istediği gibi dövebilmekte ve ceza almamaktadır. Öldürürse, çok hafif bir para cezası verilmektedir. Üçte birinden çoğu aç olan Hintlinin, kazancının yüzde altmışı, İngiltere için harcanmaktadır. 19. yüzyılın, seksen yılı içinde on sekiz milyon Hintli açlıktan ölmüştür. 20. yüzyılın ilk on altı yı­lında, açlıktan ölenlerin sayısı yirmi milyondur. Yetmiş yıl önce, bizim para ile günde kırk para kazanan bir Hintli, bugün üç kat aşağı düşerek on beş para kazanmaktadır. Bütün bunlara rağmen bir Hintli, İngiliz’e göre, üç kat fazla vergi ödemektedir. İngilizler, topladıkları parayı, sömürge halkı arasında ayrılık, iç çatışma çıkarmakta harcamaktadır. Seksen milyon Müs­lüman Hintli için, sadece bir tek lise açılmıştır. İngilizler onu da çok görmektedirler. Halkın İngiliz liselerine gitmesi yasaktır. Hintlinin silah taşıması, yasaktır. Büyükçe bir çakıyı taşıma bile, şiddetli cezayı gerektirmektedir. Ateşkesten itibaren kasapların bıçakları, berberlerin usturaları akşamları polis karakollarına teslim edilmektedir.

Sömürgecilik uygulamaları yönünden Fransa da İngiltere’den farklı değildir. Benzeri bir zu­lüm; Cezayir, Fas, Tunus’taki Müslümanlara, Fransızlar tarafından uygulanmaktadır. Aynı yer­lerde yaşayan Hıristiyan ve Yahudiler, hiç vergi vermezken Müslümanlar, Osmanlı devrinden kalma vergilere ek olarak, Fransızların koyduğu “kapı, pencere” vergilerini de vermektedirler. Bu yüzden çaresiz kalan Müslümanlar, topraklarını, gelir getiren işyerlerini, hayvanlarını ara­larında anlaşarak Hıristiyan veya Yahudilerin üzerinde göstermekte, böylece külliyetli para verdikleri gibi mallarını da kaybetmektedirler. Fransız adaleti, sadece Müslümanların vergisi ile yaşayan belediyelerde, hiçbir Müslüman üye bulundurmamaktadır. Var olanların da oy hakkı yoktur. Müslümanlara hayvan muamelesi uygun görülmektedir. Müslüman halka, hayat yaşanılmaz hale getirilmektedir. Cezayir ve Tunus’ta kabilelerin ortak arazileri, sürekli Fransızlar tarafından karşılıksız gasp edilmekte, hayvanlarını geçindiremeyen çaresiz Müslü- manlar da zorunlu olarak güneye-çöle doğru çekilmektedir. Fransızlar, yeni köy kuracakları zaman Müslümanların arazilerini bedava aldıkları gibi, suyu da Müslüman köylerinin elin­den alıp onları susuz bırakarak Hıristiyan köyüne götürmektedirler. Bütün bunlardan sonra, Hıristiyan köyün geliri, Müslüman köylerinden elde edilmekte, onlardan toplanan belediye vergisi, kendi köylerinin zenginliği için harcanmaktadır. Bir Fransız’ın bu topraklarda Müslü­man aleyhine dava açmasına gerek yoktur. Çünkü isterse dövmekte, isterse öldürmektedir (Şengüler, 1992, 9/294-297).

Avrupa ile ilgili düşüncelerinden dolayı, kendisinin, ilim, marifet, ilerleme düşmanı gibi gö­rülmemesi gerektiğini belirten Âkif; her anlamı ile temiz, yüksek, namuslu, vakarlı bir me­deniyet, “bir medeniyet-i fâzıla” istediğini bildirir. Zaten, “Garb medeniyeti, maddiyattaki terakkisini maneviyat sahasında katiyen” gösterememiştir. Maneviyat yanını ihmal değil, paramparça etmiştir. Onun için, “Garb medeniyeti” denilen “o rezil âlemin bir an evvel hâk ile yeksân olmasını” temenni eder (Şengüler, 1992, 9/293).

Batı Medeniyetindeki ikili tavır, taassup derecesindeki İslâm karşıtlığı, Âkif’te batıya bakışı değiştirmiştir. Onun en hassas olduğu yer değerlerine saldırılmasıdır[11] [12].

Âkif, belli bir olgunluk, tecrübe, kıtalararası gezilerle anlamıştır ki: Hıristiyan Medeniyeti­nin “ilimlerini, fenlerini almalı fakat kendilerine asla inanmamalı, kapılmamalıdır.” Keşfet­tiği neden şudur: “Bunların bütün insanlara, bilhassa Müslümanlara karşı öyle kinleri, öyle husumetleri vardır ki hiçbir suretle teskin edilmek imkânı yoktur. Suretâ dinsiz geçinirler. Hürriyet-i vicdan diye kâinatı aldatıp dururlar. Hele biz Müslümanları, biz şarklıları taassupla itham ederler dururlar! Heyhat dünyada bir mutaassıp millet varsa Avrupalılardır. Gerçek Av­rupalılardan daha mutaassıp bir cemaat vardır ki o da Amerikalılardır. Taassuptan hiç haberi olmayan bir millet isterseniz o da bizleriz.” (Şengüler, 1992, 9/263).

Âkif’in 1921’de Hıristiyan Medeniyeti ile ilgili vardığı sonuç, nettir: “Tek dişi kalmış canavar”. İstiklâl Marşı’na giren bu satır, onca değişim ve tecrübe birikiminin değişmez bir hükmü halinde perçinlenmiştir.

Emperyalist Avrupa’yı, “Tek dişi kalmış canavar” diye anlatırken, aslında saldırgana, müteca­vize olan düşmanlığını ortaya koymuştur11. Üstüne titrediği vatanın, korumaya gayret ettiği toplumun, azgınca çiğnenmesine tahammül edememiştir. Bazıları gibi mandacılığı bir çıkış yolu olarak görüp gününü gün edebilir, hatta sonrası için de ikbal sahibi olabilirdi. Ama o zaman “karakter abidesi” olamaz, daha ötesi Âkif olamazdı.

O, yirminci yüzyılın, rağbet ettiği şeylerin sefaletini vurgularken hedefi aynıdır: “Ah o yirminci asır yok mu, o mahlûku asil/Ne kadar gözdesi mevcut ise hakkıyla sefil”. Hıristiyan Medeniye­tini Avrupa içlerinde de dolaşarak tanıyan, işgallerle yaptıklarını fiilen gören Âkif’in vardığı kanaat bellidir: “Tükürün Ehl-i Sâlib’in o hayâsız yüzüne!/Tükürün onların asla güvenilmez sözü- ne!/Medeniyyet denilen maskara mahlûku görün!/Tükürün maskeli vicdanına asrın, tükürün!” Âkif’i, en çok rahatsız eden konulardan birisi, düşüncede dışa bağımlılık ve değerlerin bu bağımlılık doğrultusunda reddidir. Gelişen o menfi düşünceleri mahkûm eder: “Hele ilânı zamanında şu mel’un harbin/Bize efkâr-ı umumiyesi lâzım Garb’ın;/O da Allah’ı bırakmakla olur” herzesini/Halka iman gibi telkin ile dinin sesini/Susturan aptalın idrakine bol bol tükürün!” (Safahat, 2011, 776-778).

Avrupa’yı taklit, benimseme, ondan yardım dilenme düşüncesinin vardığı yer Mandacılık ol­muştur. İçeriğini doğru dürüst anlamadan insanlar, mandacılığı savunmuşlardır. O, “Türklerin yirmi beş asırdan beri istiklâllerini muhafaza etmiş bir millet oldukları müsbet hakikattir. Türkler istiklâlsiz yaşayamaz” diye, manda fikrine isyan etmiştir (Eşref Edip, s. 49; Erişirgil, 1986, 334). Âkif, yardım dilenerek devletin yönetilemeyeceğini zihinlere çakar. Avrupa’nın anladığı dil­den konuşmak gerektir. Batının anladığı dil ise kuvvettir: “Dilencilikle siyaset döner mi, hey budala?/Siyasetin kanı servet; hayatı satvettir;/Zebunkûş Avrupalı bir hak tanır ki: Kuvvettir./ Donanma, ordu yürürken muzafferen ileri,/Üzengi öpmeğe hasretti Garb’ın elçileri!/O ihtişamı niçin elinden bıraktın da,/Bugün yatıp duruyorsun ayaklar altında.” (Safahat, 2011, 868). Man­dacı anlayışı, silkelemek için Batıyı, bilinen tarihten örnek vererek uyarmanın ötesinde ne yapabilirdi?

Âkif’in Batı algısının, sosyal boyutu da bellidir. Fransa’dan pozitivizm, fuhuş, Almanya’dan bira kapmanın anlamı var mıdır? Avrupa’ya gidenler, onların ürettikleri bilimi, edebiyatı, tekniği görüp, onlardan birer parça niçin getirmemişlerdir? “Fransız’ın nesi var? Fuhşu, bir de ilhadı;/Kapıştı bunları yirminci asrın evladı!/Almanın nesi var? Zevki okşayan birası/Unuttu ayranı ma’tuha (bunak) döndü kahrolası/Heriflerin, hani dünya kadar bedayii var;/Ulumu var, edebiyatı var, sanayi var./Giden bir avuç olsun getirse memlekete/Döner muhitimiz elbet muhit-i marifete” (Safahat, 2011, 902). Batıya gidişin ana gerekçesi, ilerleme, gelişme, kaybedilen gü­cün yeniden kazanılması değil midir? O zaman Avrupa yoluna düşen okumuşlarımızın, kül­türel değişim, yerli değerlerin reddi yerine bilim ve teknik gelişmeye yönelmemesi anlaşılır gibi değildir. Aslında Âkif, aydın rolünü oynaması gereken okumuş zümrenin, Batı tarafından devşirildiğinin farkındadır. Onun için çarpıcı kıyaslar vererek toplumu da okumuş zümreyi de uyarmak ister. İçecek olarak ayranı unutup, biraya yönelme; normal aile yuvası kurma yerine Fransız tipi fuhuşa, Allah inancı yerine vahiy kökenli değerleri reddeden pozitivizm, ateizm gibi inanışlara bel bağlama, toplumsal kalkınma yerine iç çatışma ve çöküş getirecek gelişmelerdir. Gidenler, niçin çatışma, çözülme, çöküş çabası içine girerler de, yararlı olan ge­lişmelerden “birer avuç” getirmezler? Öyle ya güzel sanatlar, edebiyat, teknikten birer unsu­run getirilerek gediklerin tamamlanması yerine ihtiyaç olmayan, üstelik yıkıcı, sosyal birliği, dayanışmayı yok edici yönlerin tercih edilmesinin anlamı var mıdır? Onun için, “kahrolası” bedduası dilinden dökülür. Uyarı ve duaların etkisiz kaldığı yerde, sıra bedduaya gelmekte­dir. Aslında, beddua, uyanış için çırpınma sonuç almadığında, dilden dökülen bir çaresizlik söylemi gibidir. Vatana saldıran işgal ordularının, kültürel yandaşlarına duyulan tepkinin, ifadesidir.

Sonuç

Âkif, Batı Medeniyetine başlangıçta yakın birisidir. İlgi duyduğu alan olarak, özellikle ede­biyat sahasında batı klasiklerini inceler. Yakınlığı o kadar ileridir ki, İslâm’ı benimsemeyen yazar, mucit takımının dünya hayatı sonrası ile ilgili dini hükümlere itiraz edecek düşüncele­ri zihninden geçirir. Hıristiyan Medeniyeti içinde Almanları, diğerlerinden ayırmakta, onları daha olumlu bulmaktadır. İngilizler, Fransızlar acımasız birer sömürge imparatorluğunun kurucusudurlar. Almanlarsa, insani özü harekete geçirebilecek konumdadırlar. Onun için model nesil olarak düşündüğü Asım’ı, bilim ve teknik öğrenmeye Berlin’e göndermeyi tasar­lar. Bu durum, Birinci Dünya Harbi yıllarına kadar devam eder. Almanya’daki gözlemleri, Afri­ka, Asya’daki gezileri, harp sonrasındaki gelişmeler üzerine, Âkif’in Avrupa’ya bakışı değişir. Afrika, Asya’daki emperyalist işgallerin benzeri, artık Türkiye coğrafyasında yaşanmaktadır. İngiltere, Fransa başta olmak üzere onların öne sürdüğü maşa güçlerin yaptıkları, Âkif’i so­ğuk gerçekle yüz yüze getirir. Batı, insanlık âleminde ikiyüzlüdür. Çıkarı için yapamayacağı yoktur. Sözüne, ahlâkına güvenilmez. Kuvvete tapar, güçten anlar. O zaman işgalci batının anladığı dilden konuşulması gerekmektedir. Yalnız batının bilim ve teknolojik yönü göz ardı edilmemelidir. Bilim ve teknolojisinden faydalanılmalıdır. Kanaati bu noktada netleşir. Âkif’in şanssızlığı, bilim ve teknoloji üretim ve takibi konusundaki düşüncelerinin görmezden ge­linerek, kendisinin medeniyet düşmanı olarak sunulmasıdır. Askerî işgal ardından kültürel işgali gerçekleştiren Batı, Âkif’i öz yurdunda düşünceleri yönünden ötekileştirip, yalnızlaş- tırabilmiştir.

Kaynaklar

Baykan, Ali, 2009, Mehmet Akif ve Alfred Döblin’in Berlin Şehri Perspektifinde Alman Sosyo-Kültürel Olgusu Üzerine Karşılaştırmalı Bir Çalışma, Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Sempozyumu Bildiriler 19-20-21 Ka­sım 2008, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi yayını, Burdur, c. I, s. 87-99.

Çantay, Hasan Basri, 2008, Âkifnâme Mehmet Âkif, Erguvan Yayınevi, İstanbul.

Erdenen, Orhan, 1945, “Âkif’in hayatı ve meziyetleri”, Tasvir, 26 Aralık 1945, s. 4.

Erişirgil Emin, 1986, İslâmcı Bir Şairin Romanı Mehmet Akif, Yayına Hazırlayanlar: A. Kazancıgil-C. Alpar, Türkiye İş Bankası, Ankara.

Ersoy, Mehmet Âkif, 2011, Safahat, Yayına Hazırlayan: Necmeddin Türinay, TOBB yayını, Ankara.

Eşref Edib, 1381-1962, Mehmed Âkif Hayatı-Eserleri ve Yetmiş Muharririn Yazıları, Sebilürreşad Neşriyatı, İstan­bul.

Göksel, Kemal, 1945, “Cemiyetçi ve Sanatkâr Akif”, Tasvir, 26 Aralık 1945, s. 4.

İzmir’e Doğru, Yayına Hazırlayan: Oktay Gökdemir, İzmir Büyükşehir Belediyesi yayını, İzmir 2010.

Kon, Kadir, Yeni Bilgiler Işığında Mehmed Akif’in (Birinci Dünya Savaşı’nda) Almanya Seyahati, İstanbul Sa­bahattin Zaim Üniversitesi 2011-2012 Akademik Yılı Açılış ve Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Milli Birlik ve Bütünlük Sempozyumu 12-14 Ekim 2011 Bildiriler Kitabı, İstanbul, s. 129-146.

Mumcu, Hanife Yasemin, 2010, Lamartine'in İzmir'e Yerleşme Planları ve Bu Planlar Üzerine Bazı Dikkatler, Ömer Faruk Huyugüzel’e Armağan, Halef Nas, Ege Üniversitesi Basımevi.

Mumcu, Hanife Yasemin, 2011, Ahmet Refik’in “Lamartin, Türkiye’ye Muhaceret Kararı, İzmir’deki Çiftliği” Adlı Eseri ve Lamartine’in İzmir’e Yerleşme Planları,Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi, S. 19 , s. 87­121, Temmuz-Aralık 2010, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi yayını, İzmir.

Oğuz, Burhan, 2007, Yüzyıllar Boyunca Alman Gerçeği ve Türkler, Anadolu Aydınlanma Vakfı Yayınları, İstanbul.

Şeker, Kadir, 2009, Mehmet Akif’te Doğu-Batı Düşüncesi, Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Sempozyumu Bildiriler 19-20-21 Kasım 2008, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi yayını, Burdur, c. I, s. 451-458.

Şengüler, İsmail Hakkı, 1992, Açıklamalı Mehmed Âkif Külliyatı, c. 9-10, Hikmet Neşriyat, İstanbul.

Tansel, Feyziye Abdullah, 1962, Servet-i Fünun ve Son Devir Edebiyatı’nda Dinî Şiirler, Diyanet İşleri Başkanlığı yayını, Ankara.

Tetik, Ahmet, 2014, Teşkilat-ı Mahsusa (Umûr-ı Şarkıyye Dairesi) Tarihi Cilt: I: 1914-1916, Türkiye İş Bankası ya­yını, İstanbul.

Yiğit, Yücel, 2009, İki Hatip Bir Kent: Mustafa Kemal ve Mehmet Akif Balıkesir’de, I. Uluslararası Mehmet Akif Ersoy Sempozyumu Bildiriler 19-20-21 Kasım 2008, C. II, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi, Ankara, s. II/835- 846.

 

Mehmet Âkif 100 Yıl Sonra Berlin'de / 2015
TYB'nin 62., Mehmet Âkif Ersoy Araştırmaları Merkezi'nin 10. kitabı...

[1] Eşref Edip, Hüsnü Açıksöz’den nakleder. Kastamonu’da, Açıksöz gazetesi idarehanesinde otururken, iki İstiklâl Mahke­mesi üyesi gelir. Ellerinde, Kuva-yı Milliye hakkında sitayişkâr yazılar bulunan Fransızca Tan gazetesi vardır. Fransızca makaleyi, cümle cümle çevirmeye, Hüsnü’ye de Türkçesini yazdırmaya başlarlar. Fakat aralarında kelime ve cümle çe­virmede anlaşmazlık baş gösterir. O zamana kadar pencereden dışarıya bakmakta olan Âkif, tartışma üzerine dönerek, “Müsaade ederseniz ben söyleyeyim de yazsın” der. Gazeteyi alıp, Fransızcasını hiç söylemeden doğrudan Türkçesini yazdırır. Tercümeye savaşan üyeler, “Affedersiniz üstad, biz sizi zahmete sokmak istemezdik” derler. Hâlbuki Âkif’in, Fran­sızca bildiğini zannetmediklerini sonradan Hüsnü’ye söylemişlerdir (Eşref Edib, 1962, 150).

[2] Alphonse-Marie-Louis de Prat de Lamartine (1790-1869), Fransız yazar, şair ve politikacı. Lamartine, sekiz ciltlik Histoire des Girondins (Jirondenlerin Tarihi) adlı eseriyle, Fransa’daki 1848 ihtilalinin düşünce zeminini oluşturan biridir. Âkif’in takdir ettiği eseri Meditations poetiques (Şairce Düşünceler), ilk şiir kitabıdır. İhtilâlden sonra, ülkenin Dışişleri Bakanlığı’nı üstlenmiştir. Türk tarihi ve Türkiye izlenimleriyle ilgili Doğuya Seyahat, (4 cilt), Doğuya Yeni Seyahat ve sekiz ciltlik Histoire de la Turquie (Türkiye Tarihi) adlı eserlerin de yazarıdır. Tamamı Osmanlı Devleti sınırları içinde bulunan Lübnan, Filistin, Suriye ve İstanbul’u gezmiş iki defa Abdülmecit tarafından kabul edilerek görüşmüştür. http://tr.wikipedia.org/wiki/Alp- honse de Lamartine, Erişim: 13 Aralık 2014. Lamartine, defalarca Osmanlı Devleti’ne gelmesi, II. Mahmut, Abdülmecid ile görüşmesi, İstanbul’da uzun süre kalması, üzerinde durulması gereken bir olaydır. Lamartine’in, Suriye’nin tarımsal sömürüsüne ilişkin ayrıntılı bir planı vardır. Sömürgecilere kiralanacak apartmanların getireceği tutarı bile hesaplayacak kadar ayrıntılı bir plan hazırlamıştır. İzmir’e de birkaç defa ziyarette bulunan Lamartine, özellikle bu şehirdeki misyoner­lik faaliyetlerini yürüten Ermiş Vincent de Paul Tarikatı ve Lazarist papazlar tarafından yönetilen Propaganda Koleji’yle yakından ilgilenmiştir. Propaganda Koleji’ndeki bir ödül töreninde yaptığı konuşmada, Lazarist papazların yardımdan öte, Avrupa dillerini öğretme, Doğu’yu uygarlaştırma doğrultusundaki alçakgönüllü havariliğini, sessiz sedasız, entrika- sız bir biçimde gerçekleştirme görevlerinin olduğunu vurgulamıştır. Lamartine, Doğu’nun medenileştirilmesini istemiş, Papazlar vasıtasıyla Fransızca öğrenen İzmirlilerin sayısında büyük bir artış olmuştur. Çünkü dil birliği beraberinde ruh birliğini de getirecektir.

1848’de Luis Philipp’in tahttan indirilmesi ve cumhuriyetin ilan edildiği süreçte, yönetimde önemli görevler üstlenen Lamartine, son zamanlarında Türkiye’de yaşamayı düşünür. Lamartine, Sadaret’e yazdığı mektupların birinde, İzmit veya İstanbul, olmazsa Suriye’ye de yerleşebileceğini belirtir. Sultan Abdülmecid’den kendisi ve ailesi için İzmir veya

İzmit civarında bir çiftlik tahsis edilmesini ister. Padişah ve sadrazam Mustafa Reşid Paşa ile mektuplaşmalarından sonra kendisine, İzmir yakınlarında bir çiftlik verilmesi kararlaştırılır. Ancak çiftliğin tapusu verilmeyecektir. Çünkü Mustafa Re- şid Paşa, bu tapuya dayanan bir Fransız müdahalesinden çekinir. Aydın havalisinde birbirine yakın Meşhed, Hayreddin, Tulum ve Rahmanlar Çiftliği ile Yeni Çiftlik, Mustafa Reşid Paşa tarafından sahiplerinden satın alınır. Ardından cüz’i bir miktar karşılığında Lamartine’e kiralanır. Ancak Lamartine, bu cüz’i kirayı ödeyemez. Antlaşma hükümlerine ters olarak, çiftliklerin bir bölümünü Fransa’daki tanıdıklarına kiraya verir. Durum anlaşılınca, kira antlaşması, dönemin sadrazamı Gi­ritli Mustafa Paşa tarafından feshedilir. Lamartine’in Türkiye’ye yerleşme planları gerçekleşmez. Ancak Türkler tarafından şaire duyulan hürmetin nişânesi olarak Hazine’den kendisine, yıllık seksen bin kuruş maaş bağlanır (Bkz. H. Y. Mumcu, Lamartine’in İzmir’e Yerleşme Planları ve Bu Planlar Üzerine Bazı Dikkatler ,Ömer Faruk Huyugüzel’e Armağan, Ege Üniver­sitesi Basımevi, 2010; H. Y. Mumcu, Ahmet Refik’in “Lamartin, Türkiye’ye Muhaceret Kararı, İzmir’deki Çiftliği” Adlı Eseri ve Lamartine’in İzmir’e Yerleşme Planları, Türk Dili ve Edebiyatı Araştırmaları Dergisi , S. 19, Temmuz-Aralık 2010, Ege Üniversi­tesi Edebiyat Fakültesi yayını, İzmir, 2011, s. 87-121. Hanife Yasemin Mumcu’ya, “Büyük Romantik Şair Lamartine’in İzmir’e Yerleşme Planları ve Bu Planlar Altında Bulunabilecek Sebepler Üzerine Bir Tartışma” başlıklı makalesini göndererek fay­dalanmama izin verdiği için teşekkür ederim.

[4] Alexandre Dumas, fils (oğul, 1824-1895) Ünlü Fransız yazar Alexandre Dumas’nın gayrimeşru oğludur. Babası ile aynı adı taşıdığı için, “oğul” anlamında adının sonuna “fils” eklenir. Gayrimeşru çocuk olması ve koyu esmer teni yüzünden zorluk çektiği için, okulu bırakarak yazı hayatına erken atılmıştır. Zengin erkeklerle beraberlikler yaşayan Marie Duplessis ile ta­nışır. Bu kadın, Dumas fils’in başat eseri olan Kamelyalı Kadın (La dame auxcamelias) adlı romana ilham kaynağı olur. Ba­basına benzer bir hayatı olan Dumas fils’in eserleri, hayatının izlerini taşır: Gayrimeşrû Çocuk, Para Meselesi, Yabancı Kadın, Kibar Yosmalar, Maznunun Hatıraları, Karımı Niçin Ödürdüm Türkçeye çevrilen eserlerinden bazılarıdır. http://tr.wikipedia. org/wiki/Alexandre Dumas %28o%C4%9Ful%29, Erişim: 14 Aralık 2014.

[5] Karabekir, İttihat ve Terakki’nin Manastır, başkent İstanbul şubelerini örgütleyen subay olarak Abdülhamit nefretini her fırsatta yazmıştır. Öyle ki, çocukları eğitmek için Abdülhamit’in ölümünden yıllar sonra kaleme aldığı Öğütlerim kitabın­da bile Abdülhamit aleyhtarı cümlelere yer verir.

[6] Âkif, bu görüşünü pekiştiren bir örneği, Mısırlı Prens Abbas Halim Paşa’dan anlatır. Paşa, Paris’te Âkif’in de ortaokuldan talebesi olduğu Hoca Kadri Efendi’yi ziyaret eder. Hocaya, senelerdir Fransa’da duran, doğu ve batıya vakıf birisi olarak, "Avrupalıları nasıl buldun?” diye sorar. Cevap çarpıcıdır: "Paşa! Bu adamların güzel şeyleri vardır. Evet, pek çok güzel şeyleri vardır. Lâkin şunu bilmelidir ki o güzel şeylerin hepsi, evet hepsi yalnız kitaplardadır.” (Şengüler, 1992, 9/261-262).

[7] Orhan Erdenen, Âkif’in hayatı ve meziyetleri, Tasvir, 26 Aralık 1945, s. 4.

[8] Napolyon yönetimindeki Fransız ordusu, 14 Ekim 1806 tarihinde Jena’da bir Prusya/Alman ordusunu bozguna uğratır. Fransızlar, dağılan Prusya birliklerini Berlin’e kadar takip ederek yeniden toparlanmalarına fırsat verme. Sekiz bin Fransız kaybına karşı, Almanların kaybı, 25 bin olmuştur. Fransız hâkimiyeti altına girme, Almanlarda millî bilincin gelişmesini sağlar. Âkif’in, bu perişanlığı “zafer” olarak nitelendirmesi sonraki birleşme ve güçlenmenin temel etkeni olmasındandır.

[9] Birinci Dünya Savaşı sırasında (7 Mayıs 1915), İngiliz bandıralı Lusitania transatlantiğini, İrlanda kıyılarında bir Alman U-20 denizaltısı, G tipi bir torpidosuyla batırır. 1 201 kişinin hayatını kaybettiği olay, Titanic faciasından altı yıl sonra yaşanan ikinci büyük deniz felaketidir (Aliyar Dengiz, 2005, Baba Oğul ve Hayal, Doğan Kitap, İstanbul, s. 36). Burada Âkif’in kınadığı siyaset, bir yolcu gemisinin batırılması, Almanların, yolcu gemisinin batırılışını kutlamaları ve hatıra para bastırmaları olmalıdır.

[10] Almanya ile kader birliği, Osmanlı Devleti’ni yok eden süreci hızlandırmıştır. Fakat bir olay, Almanya’nın Türkiye’ye karşı düşüncelerini ortaya çıkarması bakımından önemlidir. Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Harbi’ne girdiği sıra, harbi, “ik­tisadi bağımsızlığın ilanı” için bir fırsat görerek, kapitülasyonları kaldırmıştır. En büyük tepkinin, düşman taraftaki İn­giltere, Fransa, Rusya ve İtalya’dan değil, müttefik olduğu, kader birliği ettiği Almanya’dan gelmesi şaşırtır. Alman elçi Wangenheim’ın tepkisi, beklenmedik şiddettedir. Elçinin, “kapitülasyonların kaldırıldığı haberini alınca tepesi atmış ve derhal kendisinin ve askerî heyetin İstanbul’u terk edeceği” tehdidini savurmuştur. Ama kapitülasyonlar hakkında İstan­bul ile Berlin arasında görüşmeler, 1916 yılı boyunca devam eder. Almanya, geleneksel kapitülasyon haklarında, “karşı­lıklı eşitlik ve Avrupa ulusları kanunları” çerçevesinde Osmanlı Devleti ile yeni bir hukuki ilişkiyi kabul etmeye razı olur. Bunun nedeni, Alman genelkurmayının, bazı haklar ve Alman okulları için Babıâli’yi kırma zamanı olmadığı uyarısıdır. Sonuç, 11 Ocak 1917’de Beyoğlu’nda, iki taraf arasında gizli bir protokolle her iki ülkenin din, eğitim, sağlık ve hayır ku- rumları hususunda birbirlerini en çok müsaadeye mazhar devlet kabul etmeleri ile bir yere bağlanır. Türkiye’deki Alman kültürünün etkileri, sivillerin bile birbirlerine rastladıklarında topuk çakma tarzında otoriter, militer sistem hayranlığın­dan öteye geçmez (Oğuz, 2007, 332-233).

[11] Eşref Edib’e göre, Âkif “Fikret’i çok severdi, ona da çok kıymet verirdi. Fikret’in Tarih-i Kadim’i ortaya çıktıktan sonra bu muhabbeti söndü, hatta nefrete döndü. ‘-Ahlâk kürsüsünden haykıran bir adamın -ister inansın, ister inanmasın- halkın ahlâk mesnedi olan varlığa ulu orta sövmesi.. İşte bu, akılların kabul edemeyeceği bir şey!’ diyordu.” Âkif, Süleymaniye Kürsüsünde kitabını, Eşref Edib’e ithaf etmiştir. Orda Fikret hakkında yazdığı beyiti, Eşref Edip çıkarmak için uğraşır. En son şöyle söyler: “İstersen ismini kaldırayım da ‘bir dostuma’ diye yazayım..” (Eşref Edib, 1962, 331).

[12] Kemal Göksel, Cemiyetçi ve Sanatkâr Akif, Tasvir, 26 Aralık 1945, s. 4.

Bu haber toplam 212 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim