• İstanbul 15 °C
  • Ankara 11 °C

Prof. Dr. Levent Bayraktar: Mehmed Âkif’in Güncelliği

Prof. Dr. Levent Bayraktar: Mehmed Âkif’in Güncelliği
Türkçede güncellik birkaç anlamda kullanılmaktadır. İlkin gündemde olan, cari olan, yürürlükte olan demektir.

Bu anlamlarının yanı sıra, popüler olmak, hakkında çok sık konuşulmak, yaygın bir ilgiye muhatap olmak gibi anlamlara da gelmektedir. Fakat bizim burada kullanmaya çalışacağımız anlamda güncellik, Âkif’in düşüncelerinin ve tefekkürünün bugünün dünyasında da bir karşılığının olup olmadığını sorgulamak suretiyle cevaplandırılması gereken bir mesele teşkil etmektedir. Öyleyse Âkif’in güncelliğini; gündemi ne kadar işgal ettiği veya popüler bir şahsiyet veya simge olması bağlamında değil, bir düşünür olarak fikirlerinin güncelliği bakımından ele almaya çalışacağız.

Âkif’in sanatı, düşünceleri ve kişiliği bir bütündür. O yüzden onun sanat hayatını incelerken, aynı zamanda iman ve ahlâk hayatı ile düşünür kimliğini araştırırken de bir dava ve aksiyon adamı vasıfları ile karşılaşılır. Zira o, hayatla, toplumla, coğrafyayla, tarihle, ilim, sanat, tefekkür ve siyasetle bütünleşmiş, iç içe geçmiş bir varoluş gerçekleştirmiştir.

Günümüzde eğitim sistemimiz sorgulanmakta, yetiştirilmek istenen insan modeli veya modellerinin nasıl olması gerektiği tartışılmaktadır. Test kitapları ile yetiştirilmeye çalışılan nesiller hayat karşısında bocalamakta ve tutunamayan kuşaklar ortaya çıkmaktadır. Eğitim sistemimizdeki bu eksikler; Âkif ve benzerlerinin güncellikleri, el’an onlara ihtiyacımız olması fakat gündemimizde olmamaları gibi bir açmazımızın bulunduğunu göstermektedir. Âkiflere olan ihtiyacımız günceldir fakat gündemde değildir. Çünkü hasbi ilim, sanat, tefekkür gündemimizde değildir.

Âkif’in tefekkürü yeteri kadar incelenmiş değildir. Eserlerine bir bütün olarak bakıldığında, Türk-İslam medeniyetinin içinden geçtiği ve hatta geçmekte olduğu buhranların hem teşhisinin konulduğunu hem de tedavi yollarının önerildiğini görmek mümkündür. Bundan dolayı Âkif’i bir bütün olarak incelemek ve medeniyetimizin tecessüm ettiği bir şahsiyet olarak okumak durumundayız. Çünkü o, yeri geldiğinde bir din âlimi gibi hayatı ve hadiseleri okumakta, iman ve aksiyon birliği hâsıl etmek için çalışmakta, yeri geldiğinde de müspet ilimlerle uğraşan bir âlim edasıyla ilmin yöntemi, bulguları ve sonuçları üzerine değerlendirmelerde bulunmaktadır. Hatta çoğu zaman da bir sosyolog gibi toplumsal zaafları tespit ve teşhis ederek ideal bir toplum oluşturmak için ihya edilmesi gereken değer ve normları betimlemektedir.

Zavallı milletin idraki tarumar olalı:

Muhit-i ilme giren yok, diyar-ı fen kapalı;

Sanayi’in adı batmış, ticaret öylesine,

Zira' at olsa da... Adem nebi usulü yine!

Hülasa, hepsi çalışmak yorulmak isteyecek.

Fakat çalışmak için önce şart olan: istek. (s.261)[1]

İlim kadar tarihi de bilmek, tarihten dersler almak ve aynı hataları tekrarlamamak gerektiğini vurgular. Ona göre tarihi bilmek ve bugünü yaşarken geçmişten dersler çıkartmak zorunludur. Nitekim dünya tarihine bakıldığında medeniyetlerin bir yandan sürekli bir temas, bir yandan da mücadele içinde oldukları gözlemlenmektedir. Öyleyse medeniyet buhranından kurtulabilmek için medeniyet kurucu ve yaşatıcı değerler, normlar ve kabiliyetlerin neler olduğu hususunda berrak bir bilince sahip olmalıdır. Gerçek medeniyet, sahih bilgi ve değerlerle kurulur ve yaşatılır. Tesadüfle kurulmuş veya varlığını idame ettirebilmiş bir medeniyet yoktur. Felsefe, bilim, hikmet, ahlak ve adalet sahih birer medeniyet kurucu insanlık başarılarıdır. Felsefileşmiş bir medeniyette bütün bu kurucu unsurlar vahdetli bir bütün teşkil ederler. Âkif de bir medeniyet mütefekkiri olarak bütün bu kurucu değerleri yerli yerinde anmakta ve işlemektedir.

Şanlı bir tarihsin: Mazi-i millet sendedir.

Varsa ibret sendedir, hikmet de elbet sendedir;

Devr-i istila durur yadında, devlet sendedir!

Çünkü hürriyyet, hamaset sende, gayret sendedir,

Zindegi zillettir artık bence izzet sendedir! (s.52)

Âkif’in güncelliği, bugünümüzün ve yarınımızın garanti altına alınabilmesi için hayati önemi haiz bir meseledir. Zira onun güncel olması kişi, toplum, devlet ve millet olarak şuur üzere olmak demektir. Bu şuur beraberinde yetkin bir kişilik geliştirmeyi ve faziletli bir toplum inşa etmeyi de getirecektir. Faziletli toplum, ilim ve irfan birlikteliği ve dayanışması ile kaimdir. O yüzden atalet, uyuşukluk, tembellik, cehalet, hizipçilik toplumun birliği ve dirliği önündeki en büyük engeldir.

Atalet fıtratın ahkâmına mademki isyandır;

Çalışsın, durmasın her kim ki da’vasında insandır. (s.150)

Bir mizac istemiyorsak o da: Lenfâilik;

Çünkü milletler için, doğrusu, gayet mühlik. (s.426)

Âkif’in millî ve manevî tefekküründe bu nakısalar sürekli eleştirilmekte ve insanımız birlik ve beraberliğe davet edilmektedir. Bununla beraber cehalet, en büyük problem olarak görünmektedir.

Felaketin başı, hiç şüphe yok, cehaletimiz;

Bu derde çare bulunmaz -ne olsa- mektepsiz. (s.266)

Ey millet, uyan! Cehline kurban gidiyorsun!

Allah’tan utanmak da olur ilm ile ... Heyhat. (s.212)

Âkif Türk-İslam medeniyetinin şairi ve mütefekkiridir. O, milli mücadelenin ruh cephesinin kumandanıdır. O, dînî ve millî hafızamızın, vicdanımızın, ahlâk ve mefkûre hayatımızın müşahhas bir timsalidir. Doğru düşünme ile doğru bilgi ve davranış arasında kurulmuş olan örnek bir şahsiyet numunesidir. Yenilgiyi, teslim olmayı, vazgeçmeyi asla kabul etmeyen çelikten bir irade ne demekse onu temsil eden bir karakter abidesidir. Zulmü ve zalimi alkışlamayan, her nerede ve ne konumda olursa olsun Hak ve Hakikat için gövdesini siper eden bir ahlak ve mefkûre kahramanıdır. Medeniyetimizin ideal insan tipinin somut bir numunesidir.

Âkif gibi şahsiyetler, milletlerin hayatında çok nadir görünürler. Onlara sahip olmak ve fikirlerini gerektiği gibi anlayıp yorumlamak ve hayata tatbik etmek varlığımızı idame ettirebilmek için elzemdir. Âkif’i düşünmek zengin bir dil ve kavram dünyasının farkında olmak demektir. Doğru bir dil ile doğru kavramlar ile muhakeme etmenin eşsiz örneklerine tanık olmak demektir. Onu anlamaya çalışmak, İslâmiyet’in esaslarını, Peygamber efendimizin örnek hayatını ve insanlığa miras bıraktığı maneviyatını fark etmek demektir.

Fakat yalnız Âkif’i değil, güncel olmaya devam edebilecek olan pek çok mütefekkirimizi gündemde tutamıyoruz. Çünkü Türkiye’de düşünce hayatında yaşanan en büyük sıkıntılardan biri; nesillerin birbirlerinden kopuk ve habersiz olmalarıdır. Felsefe hayatımız için konuyu daraltacak ve özelleştirecek olursak durum daha da vahim bir tablo arz etmektedir.

Felsefe denince ilk akla gelen kavramlar, temalar ve sorunlar genellikle Batı felsefesi üzerinden çeviriler yoluyla gündemimize girmektedir. Canlı bir düşünce ve kültür hayatı için çeviri olmazsa olmaz bir etkinlik olmakla beraber, asıl ihdas edilmesi gereken gelenek, kendi kültür ve medeniyetimizin evrensel nitelik ve kalitede felsefesini yapabilmektir. Kültür ve medeniyet, üzerine felsefi bir bilinç geliştirmek gereken bir oluş ve yaratma alanıdır. Felsefi bütünlüğü düşünülmemiş ve bilinçli bir dikkat ve çaba ile inşa edilmemiş hiçbir medeniyetin varlığını koruması mümkün değildir.

Türk düşünce hayatının günümüzde içinde bulunduğu buhranlardan biri de sosyal bilimlerin bile kendi aralarındaki iletişimsizlikleridir. Oysa bütün sosyal bilimler aynı sosyal gerçekliğin farklı veçhelerini incelemekte fakat bu inceleme ve ürünlerin anlam ve değeri üzerinde ortak bir okuma, yorumlama ve değerlendirme çoğu kez yapılamamaktadır. Bu eksiklik medeniyetimizin felsefi kritiğinin yapılamaması ve felsefi şuuruna varılamaması gibi bir sonucu açığa çıkarmaktadır.

Bugünün felsefeci ve sosyal bilimcilerine düşen vazifelerin başında, kendi kültürel gerçekliğimizin ve varlığımızın yaratıcı ve özgür bir zihin ve bilinçle değerlendirilmesi gelmektedir.

Böyle bir zihinle Âkif’e baktığımızda görüyoruz ki; onun tefekküründe nihilizm, rölativizm, egoizm, hedonizm, materyalizm gibi insanı sadece bir beden varlığı olarak gören bütün akım ve zihniyetlerle mücadele edilmektedir. İnsan bu maddi ve fizyolojik beden içerisinde bedeni zamanda ve mekânda aşan bir ruh taşımaktadır. İnsanı eşref-i mahlûkat kılan tarafı onun bedenine hayat ve istikamet veren ruhu ve maneviyatıdır.

İnsan ki onun ruh ile insanlığı kaim,

Daim oluyor cisminin âmâline hâdim;

Gelseydi eğer ruhunu i’lâya da nevbet,

Anlardı nedir, belki, hayatındaki gâyet. (s.46)

Âkif’e göre bir Müslüman’ın esaret ve aşağılanmayı kabul etmektense istiklâl ve hürriyeti uğrunda mücadeleyi seçmesi çok daha şereflidir. Ayrıca istiklâl ve hürriyet için maddî dünyanın icaplarını kavramak ve yerine getirmeyi de becermek gerekmektedir. O yüzden iki günü eşit geçen zarardadır hükmü gereği çalışmak ve zalime boyun eğmeyecek bir kudrette olmak da lazımdır.

Desen bir kere “insanım!” kanan kim? Hem niçin kansın?

Hayır, hürriyetin, hakkın masûn oldukça insansın. (s.441)

İçinde bulunduğumuz tarih ve zaman kesiti, Âkif ve diğer milli ve manevi hassasiyetleri olan mütefekkirlerimizle yeniden anlamlı ve nitelikli bir irtibat kurmamızı zorunlu kılmaktadır. Zira ülkemiz ve medeniyetimiz dînî görünümlü din dışı öğretiler ve sapkın inançlarla tehdit edilmekte ve doğrudan doğruya yıkıcı ve bölücü mihrakların hedef tahtasına oturtulmak istenmektedir. Cehalet dinin de düşmanıdır.

Bir baksana: Gökler uyanık yer uyanıktır;

Dünya uyanıkken uyumak maskaralıktır!

Eyvah! Bu zilletlere sensin yine illet...

Ey derd-i cehalet, sana düşmekle bu millet,

Bir hale getirdin ki: Ne din kaldı, ne namus! (s. 212)

Âkif’in ifade ettiği gibi, cehalet karşısında da bir mücadele gerekir. Bugün aslında her anlamda, neredeyse milli mücadele günlerinde olduğu gibi maddi ve manevi bir seferberlik şuuru geliştirmek gerekmektedir.

Millet ve medeniyet olarak var olmak için Âkif’in görüş ve düşüncelerini anlamak ve yaşamak bir mecburiyet halini almıştır. O yüzden Âkif, hayatı, sanatı, tefekkürü ve şahsiyeti ile bir bütün olarak milli, manevi, entelektüel ve ilmi hayatımıza ve gündemimize behemehâl davet ve dâhil edilmelidir. Zira ancak Âkif ve onun gibi mütefekkirlerimizi çoraklaşmış zihin ve gönül dünyamıza alarak geleceğimize daha emin adımlarla yürüyebiliriz. Derman derdin içindedir. Yabancı hayranlığını bırakıp, millî ve manevî benliğimize sarılmaktan başka çıkış yolu yoktur. Medeniyetimizin şahitleri ve sembol şahsiyetleri ile birlikte bugünün ihtiyaçları ve gerçeklerine uygun bir entelektüel hayat yaratmak, yaşayan ve yaşatan gelenekler ihdas etmek, bir cümle ile felsefileşmiş bir medeniyet olmayı başarmak zorundayız.

80 Yıl Sonra Mehmed Âkif Ersoy, 2017

[1] Çalışma boyunca göndermeler Safahat’ın Hece Yayınları, Ankara 2009 baskısına yapılmıştır.

Bu haber toplam 163 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim