Prof. Dr. Mitat Durmuş: Gölgeden Aydınlığa: Bir Bilinç Sağaltımı Olarak Mehmet Âkif Ersoy

Prof. Dr. Mitat Durmuş: Gölgeden Aydınlığa: Bir Bilinç Sağaltımı Olarak Mehmet Âkif Ersoy
Mehmet Âkif, bu nesil adına konuşan, konuştuğu gibi yaşayan, yaşadığı gibi ya­zan, bu aziz topraklarda ebediyen varoluşumuzu dava edinmiş bir şairdir.

“Cihan altüst olurken, seyre baktın, öyle durdun da,

Bugün bir serserî, bir derbedersin kendi yurdunda!”1

Gaston Bachelard, Mekânın Potikası adlı kitabında “mekânların ruhuna” vurgu yaparak mekân-insan ilişkisini çözümlemeye tabi tutar. Öyle mekânlar vardır ki insan ruhunu etkiler, değiştirir, dönüştürür. Aynı şekilde öyle de insanlar vardır ki mekân ruhunu onlardan alır. Mehmet Âkif’ten ruh alan böylesi bir mekânda2** olmaktan duyulan mutlulukla konuşmama başlarken değerli konukları saygı ile selamlarım.

İstiklal Marşımızı yazarak aziz milletimizin değerler manzumesinde önemli bir yer edinmiş olan Mehmet Âkif Ersoy’u anmak, II. Meşrutiyetten sonraki devrede Hasta Adam konumuna düşürülmüş Osmanlı’nın küllerinden Türkiye Cumhuriyetini kuracak olan bir nesli anmakla eşdeğerdir. Mehmet Âkif, bu nesil adına konuşan, konuştuğu gibi yaşayan, yaşadığı gibi ya­zan, bu aziz topraklarda ebediyen varoluşumuzu dava edinmiş bir şairdir.

Konuşmamda şunu belirtmekte önemle fayda görmekteyim. Gölgeden Aydınlığa: Bir Bilinç Sağaltımı Olarak Mehmet Akif Ersoy konusuna ilişkin olarak Akif’ten yapacağımız alıntılama­lardaki ifadeleri günümüzle ilintili olarak düşünmekte yarar vardır. Çünkü milli bilincimiz ye­niden gölgelenmiş konumdadır. Dünkünden daha çok bugün Akif’in söylemlerine ihtiyaç duymaktayız.

Mehmet Âkif konuşurken üç kıtaya hükmediyorduk, biz Âkif üstüne konuşurken küçücük bir karaya hükmeder durumdayız. Üç kıtadan, küçücük bir karaya nasıl geldiğimiz Türk aydını­nın ciddi anlamda üzerinde düşünmesi gereken bir konudur.

Âkif, henüz 3 yaşındayken 1876’da I. Meşrutiyet ilan edilir. Osmanlı coğrafyası bir yandan sa­vaşlar, bir yandan da Fransız İhtilalı’nın etkisi ile parçalanmaya yüz tutmuştur. Bütün bunlara Osmanlının kendine aşırı güvenmesinin bir sonucu olarak, gelişmelere kayıtsız kalması ile ilmiye sınıfının kokuşmuşluğu ve çürümüşlüğü de eklenince durum içinden çıkılmaz bir hal alır. Her geçen gün kan kaybetmekte olan Osmanlı, ilk meşrutiyetin ilanından 35 yıl önce de [1] [2] 1839’da Tanzimat Fermanını imzalamış olmakla güçsüzlüğünü resmi olarak onaylamış du­rumdadır. Azınlıkların bu fermana dayanarak hak taleplerinin ardı arkası kesilmemiş, kapitü­lasyonlarla devlet iktisaden de köşeye sıkıştırılmıştır. Bir Cihan Devleti olan Osmanlı, genel adı ile söyleyecek olursak “Hasta Adam” konumuna düşmüş, topraklarının paylaştırılması diğer ulusların temel kavgası haline gelmiştir.

Namık Kemal;

“Vatanın bağrına düşman dayadı hançerini

Yok mudur kurtaracak baht-i kara maderini”

dizelerini işte bu sebeplerle yazar. Bu dizelerde dile getirilen bahtı kara mader (anne) bizzat Osmanlı’nın parçalanan vatan toprağıdır.

Ziya Paşa’nı Tanzimat yıllarında söylediği;

“Gezdim diyar-ı küfrü beldeler kâşaneler gördüm.

Dolaştım mülk-i İslam’ı bütün viraneler gördüm.”

söylemi ile Mehmet Âkif’in Gölgeler kitabında Eylül 1919’da Şark ya da Kişi Hissettiği Nispette Yaşar şiirinde söylediği;

“Ne gördün, Şark’ı çok gezdin?” diyorlar: Gördüğüm; Yer yer,

Harâb iller; serilmiş hânümanlar; başsız ümmetler;

Yıkılmış köprüler; çökmüş kanallar; yolcusuz yollar;

Buruşmuş çehreler; tersiz alınlar; işlemez kollar;

Bükülmüş beller; incelmiş boyunlar; kaynamaz kanlar;

Düşünmez başlar; aldırmaz yürekler; paslı vicdanlar;

Tegallübler, esâretler; tehakkümler, mezelletler;

Riyâlar; türlü iğrenç ibtilâlar, türlü illetler;

Örümcek bağlamış, tütmez ocaklar; yanmış ormanlar;

Ekinsiz tarlalar; ot basmış evler; küflü harmanlar;

Cemâ’atsiz imamlar; kirli yüzler; secdesiz başlar;

"Gazâ" nâmıyle dindaş öldüren bîçâre dindaşlar;

Ipıssız âşiyanlar; kimsesiz köyler; çökük damlar;

Emek mahrûmu günler; fikr-i ferdâ bilmez akşamlar!..

Geçerken, ağladım geçtim; dururken, ağladım durdum;

Duyan yok, ses veren yok, bin perişan yurda başvurdum.”[3]

dizelerinde söyledikleri ile günümüzde yaşadıklarımız örtüşür durumdadır. Şiir metnini okurken Âkif’in bugünkü coğrafyamızda olup bitenleri resmetmiş olduğunu görürü gibiyiz.

II. Meşrutiyet dönemindeki olayları ve gelişmeleri görmeden Âkif’i anlamak kolay değildir. Çünkü Akif, eserlerini özellikle II. Meşrutiyetten sonra vermeye başlamış, bu dönemde etkin olan Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük ve Âdem-i Merkeziyetçilik gibi fikir hareketleri için­deki tartışmalara katılmış, yine bu dönemde İslamcılık anlayışını benimsemiş bir şahsiyet olarak bilinir.

İslamcılık anlayışını benimsemiş bir şahsiyet olan Mehmet Âkif, Osmanlı’nın içinde bulun­duğu ilmiye ve dini sınıftaki kokuşmuşluğu, gericiliği / toplumumuz üzerine düşen gölgeyi edebiyatımızda en çok eleştiren şair olarak da dikkati çeker.[4] Akif’in şiirlerini 1915 öncesi ve 1915 sonrası olarak iki dönemde incelemek gerekir belki de. 1915’ten önce yazmış olduğu şiirlerinde Akif’i büyük bir karamsarlık ve kızgınlık içinde görürüz. Şahıs olarak kendisi asla karamsar değildir, ancak halkın, ordu, sivil bürokrasinin ve Bab-ı Fetva dediğimiz din kurum- larının kokuşmuşluğu onu gelecek açısından karamsarlığa ittiği gibi geriliğin de amansız düşmanı yapar. Gericiliği ve cahilliği onun kadar şiddetle eleştiren bir başka şairimiz yok gi­bidir.

“Çalış dedikçe şeriat, çalışmadın durdun,

Onun hesabına birçok hurafe uydurdun

Sonra bir de tevekkül sokuşturup araya

Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya”[5]

dediği gibi bir başka şiirinde ise;

“Çünkü biz bilmiyoruz dini, evet bilseydik

Çare yok gösteremezdik bu kadar sersemlik,

Ya açar nazm-ı Celil’in bakarız yaprağına,

Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına

İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla bilin

Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için.”[6] der.

Gericiliği böylesine tenkit ederken, sivil bürokrasiden kaynaklanan başarısızlıklar karşısında da kızgınlığını, milletin hafızasında görülmemiş bir karabasan olarak yer eden Balkan Harbi sırasında yazdığı şiirinde;

Üç beyinsiz kafanın derdine üç milyon halk

Bak nasıl doğranıyor? Kalk baba kabrinden kalk!”[7] diyerek haykırır.

***

Mehmet Âkif, Balkan Savaşlarından, Çanakkale direnişine kadar olan dönemde büyük bir karamsarlık içerisindedir ve âdeta milletten umudunu kesmiştir. Bunda kuşkusuz Rumeli ve Balkanlardaki Osmanlı topraklarının kaybedilmesi ve bu duruma yeterince karşı konu- lamamasına duyduğu tepkinin belirleyici bir rolü vardır. 1915’ten önceki tarihlere ait birçok şiirinde, din adamlarını, aydınları, askerleri, bilim ve devlet adamlarını tahkir ve tezyif edici ifadelerle anmaktadır. Örneğin Süleymaniye Kürsüsünde adlı manzum hikâyesinde şair; “kış­la, daire, mektep, medrese, kılıç ve kalem” gibi sembolik kavramlarla ifade ettiği toplumsal sınıfları tam bir bozulma ve çürümüşlük olarak değerlendirir. Bunlar içinde dini kokuşmuşluk en önde gelenidir. Ve Âkif de bu kokuşmuşluğu daha 1914’te açıkça ifade etmiştir.

“Saltanat namına, din namına bin maskaralık...

Ne felâket, ne rezaletti o devrin hâli!

Başta bir kukla, bütün milletin istikbali

İki üç kuklacının keyfine mahkûm olmuş:

(...)

Ümmetin hâline baktım ki yürekler yarası,

Ne bir ekmek yedirir iş, ne de ekmek parası.

Kışla yok, daire yok, medrese yok, mektep yok;

Ne kılıç var, ne kalem... Her ne sorarsan, hep yok!

(...)

Hele ilmiyye bayağıdan da aşağı bir turşu!

Bab-ı Fetva denilen daire, ümmî koğuşu.”[8]

Bu ümmî koğuşunun bilinçsel aydınlanma diyeceğimiz Milli Mücadele ve Kuvay-i Milliye hakkındaki fetvası hepimizin malumudur. Biraz sonra bu konuya da işaret edilecektir.

“Ana karnından icazetlidir, ecdada çeker;

Yürüsün, bir de sarık, al sana kadı asker!

Vükelâ neydi ya? Jurnalcı, müzevvir, adî;

Ne Hüdâ korkusu bilmiş, ne utanmış ebedî, Güç okur, hiç yazamaz bir sürü hırsız çetesi... Hani can sağlığıdır doğrusu bundan ötesi!”[9]

Siyaset, sivil ve askerî bürokrasi, ordu ve bilim-eğitim kurumlarındaki bu bozulmanın yanı sıra halk da her şeye boş vermiş ve vurdumduymaz bir hâldedir:

“Yoklayım şimdi avamın da biraz,

Nedir efkârı dedim. Hey gidi vurdumduymaz!

Öyle dalgın ki, meğer sûrunu İsrafil’in, İşitip, yattığı yerden azıcık silkinsin!

Yürüyor, altı çürük toprağa gelmiş, seyyar

Bir mezarlık gibi: Her nasiye bir seng-i mezar!

Duymamış kaygı denen duyguyu vicdanında.

Okunur her birinin cephe-i hüsrânında”[10]

Mehmet Âkif, 1912 yılına ait bu şiirinde bütün toplum kesimleriyle olumsuz ve karamsar bir bakış açısıyla tasvir ettiği milleti, aynı yıllarda kaleme aldığı diğer birçok şiirinde de aynı ka­ramsarlıkla anlatmaya devam edecektir. Bu tarihlere ait şiirlerinin birçoğunda milleti “yığın”, “cenaze”, “leş”, “meyyit”, “dilenci”, “yüreksiz” gibi sıfat ve imajlarla birlikte andığı görülmektedir.

Örneğin, Hakkın Sesleri adlı kitabındaki şu şiirinde:

Ey dipdiri meyyit! “İki el bir baş içindir”

Davransana... Eller de senin baş da senindir!

His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?

Hayret veriyorsun sen bana... Sen böyle değildin.”11

Aynı kitapta yer alan bir başka şiirde yine “leş” imajıyla karşılaşıyoruz:

“Ey millet, uyan! Cehline kurban gidiyorsun!

İslam’ı da “Batsın!” diye tutmuş, yediyorsun!

Allah’tan utan! Bari bırak dini elinden...

Gir LEŞ gibi topraklara kendin, gireceksen!”[11] [12] der.

1913-1914 yıllarında yayımlanan Fatih Kürsüsünde adlı eserinde şair, millet için yine “leş” ve “cenaze” imajını kullanır. Damarlarındaki kan âdeta irinleşmiş”tir ve bütünüyle İslam dünyası “bir yığın leş”ten ibarettir. Milletlerin içindeki yeri “dilenci mevkii”dir. Sadece günü kurtarmak için “şeref, şan, şehamet, din, iman, vatan, hiss-i hamiyet, hak, vicdan...” gibi bütün mukad­deslerini terk etmiştir:

“Zaman zaman görülen ahiret kılıklı diyar;

Cenazeden o kadar farkı olmayan canlar;

Damarda seyri belirsiz, irinleşen kanlar;

Sürünmeler, geberip gitmeler, rezaletler (...)

Dilencilikle yaşar der-be-der hükûmetler;

Esaretiyle mübahî zavallı milletler;

Harabeler, çamur evler, çamurdan insanlar

(...)

Hurafeler, üfürükler, düğüm düğüm bağlar;

Mezar mezar dolaşıp hasta baktıran sağlar...

(...)

Bir baksana gökler uyanık, yer uyanıktır;

Dünya uyanıkken uyumak maskaralıktır.”[13]

Bilinç yitimine bağlı gölgenin, bütün yoğunluğu ile yüzyılı kuşatmış olması Akif’in söylemle­rini bir çığlık olarak yüzyıla akıtacaktır.

Mehmet Âkif’in “millet” hakkındaki bu olumsuz bakışının değişmeye başladığını, Hatıralar adlı kitabındaki bazı şiirlerde görmeye başlıyoruz. Çünkü Mondros Mütarekesi’nin imzalan­ması ile birlikte son Müslüman Türk Devleti’nin de parçalanmak istendiğini anlayan Anado­lu halkı bu duruma engel olabilmek için Mütareke’nin imzalanmasının daha ilk haftasında Anadolu’da resmen olmasa da fiilen Trakya-Paşaeli Müdafaa-i Hukuk Heyeti Osmaniye-

si, Kars Milli İslam Şurası (daha sonra Cenûb-ı Garbı Kafkas Cumhuriyeti), İzmir Müdafaa-i Hukuk-ı Osmaniye Cemiyeti gibi teşkilatları oluşturmuş, birbirinden bağımsız olarak faaliyet gösteren milli direniş teşkilatları birleştirilerek milli bir kuvvet ve bilinç kendini göstermeye başlamıştır.[14] Bu bilincin bir yansıması olarak tehdit ve tehlikeden ancak milletin azim ve kararlılığı ile kurtulunacağı vurgulanır. Anadolu’da bu gelişmeler olurken Akif, işgal edilmiş olan İstanbul’daki olayları yaşamaktadır ve büyük bir ıstırap çekmektedir. Hele bazı kişile­rin Anadolu’da başlamış olan Milli Mücadeleye saldırmalarına hiç tahammül edemez ve bu kanaatte olanlara ciddi anlamda tepki duyar. Onun bu yöndeki bir tepkisini Kurun Gazetesi başyazarı Asım Us şöyle naklediyor. “Anadolu hareketinin ilk başladığı sıralarda idi. Bir gün Bab-ı ali caddesinde Sebil-ürreşad idarehanesinde birkaç kişi konuşuyordu. Hazirundan biri Anadolu hareketinin bir İttihatçılık eseri olduğunu söyledi. O zamana kadar düşünceli bir tavır içinde hemen hiçbir şey söylemeyen merhum Akif, birdenbire heyecanlandı; bu sözü söyleyene dönerek: -Hayır; artık buna da İttihatçılık denemez. Bu memleket meselesidir. Buna herkes el bir­liğiyle sarılmalıdır.”

Âkif’in İstanbul’da bulunduğu süre içinde en çok canını sıkan konulardan biri de hiç şüphesiz bazı basının ve aydın zümrelerinin “Mandaterlik” istemesidir. Endişesi manda- terliğin gerçekleşeceği düşüncesinden değil fakat bu tür fikirlerin Anadolu’da başlamış olan milli bilinci / gölgeden aydınlığa evirilen düşün dünyasını kıracağı korkusundan- dır.

Âkif, memleketin üzerine başkaca gölgeler düşmeden, bu aydınlanmanın sürekliliği­ni sağlamak için Şubat 1920’de Balıkesir’e Milli Mücadeleden yana tavır koyduğunu göstermek amacıyla gider. Bu Mehmet Âkif”in Milli Mücadeleye fiili katılımıdır. Yani ilk direnişin Ayvalık’ta başlamasından 7 ay sonra Akif, Milli Mücadele saflarındadır.

Mehmet Âkif’in yakın dostu ve Sebil-ürreşad mecmuasının sahibi Eşref Edip, Âkif’in Balıkesir’e gidişini şöyle naklediliyor.

“Bütün o ümitsizlik içinde Üstad bir an fütura düşmedi. O bu milletin istiklalsiz kalacağını hatırına bile getirmiyordu. Ayvalık’ta, Balıkesir’de başlayan hareket-i milliyenin mutlaka büyüyeceğine, bütün memlekete yayılacağına imanı vardı. O taraftarda bir avuç kahramanın müdafaası, bu güzel topraklar için canlarını siper etmesi Üstad üzerinde bü­yük tesir husule getirmişti.

-Bir gün baktım, idarehaneye çok heyecanlı geldi:

-Haydi hazırlan, gidiyoruz, dedi.

-Nereye?

-Hareket-i milliyenin başladığı cepheye. Artık burada duramıyorum” dedi.”

Balıkesir Cephesi’nde milli müdafaayı bizzat gören ve Milli Mücadele’yi “büyük bir gaza” telakki eden Mehmet Akif, burada son derece heyecanlanarak “zafer yolu bu yoldur” de­mekten kendisini alamaz. Bu tarihten sonra M. Akif’i Milli Mücadele içinde bir Kuvay-i Milliyeci olarak görürüz. Zaganos Paşa Caminde halka seslenen Âkif;

“Biliyorsunuz düşman (aramıza) asırlardan beri bölücülük-tefrika-tohumlarını ekti ve meyvelerini de topladı. Eğer Müslümanlar yaşamak istiyorlarsa, cemaat arasında dargın­lığa, küskünlüğe, bölücü1üğe yol açacak en önemsiz gibi görünen söz ve davranışlardan kaçınılmalıdır. Tabii, varlıklarını sürdürmek istemiyorsa buna bir diyeceğimiz olmaz. Zira, Allah korusun hayat hakkımızı kaybettiğimiz gün, insanlığımızı da unutmamız gerekecek. Çünkü bizi tutsak edenler, hayvanlara yaptıkları muamelenin aynısını bize de yapacaklar.”

Vaazı devamında:

“Bu hareketin, bu hizmetin sadece din ve vatan savunmasına yönelik olduğu, dost ve düşman tarafından tamamen anlaşılmalıdır. Yani bu mücadelenin herhangi bir çıkar için yapılmadığını, en yakınımızdaki ile en uzaktaki dahi bilmelidir. Bu görünümü sarsacak en ufak bir söz veya davranış hoş karşılanmamalıdır. Çünkü hepimizin amacı bir­dir ve bellidir. Amacı, hedefinden saptırma yolunda yapılacak bir girişim, -Allah korusun birliğimizi zedeleyebilir. Hepimizin bir vatan borcu, bir dini borcumuz vardır ki, onu ifa etme hususunda ufacık bir ihmal bile caiz değildir. Bu konuda hiçbirimiz köşemize çekilip seyirci kalamayız. Çünkü düşman kapıya dayanmış ve namusumuzu çiğnemek istiyor. Bu namert saldırıya karşı koymak, kadın-erkek, çoluk-çocuk, genç-yaşlı her fert için farz-ı ayn olduğu, bir an bile unutulmamalıdır.” deyip birkaç gün daha Balıkesir’de kaldıktan son­ra İstanbul’a döndüğünde İngiliz kuklası haline gelmiş Damat Ferit hükümeti ve onun yanlı basınının yönlendirmesi ile 3 Mayıs 1920 tarihinde başkâtibi bulunduğu Darül Hikmet-ül İslamiye’deki görevine son verilir.

Mehmet Âkif, İstanbul’da iken son Osmanlı Meclis-i Mebusanı 16 Mart 1920’de İngilizler tarafından basılarak dağıtılmış, İstanbul fiilen de işgal edilmiş, şehir karamsar bir hava­ya bürünmüştür. İşgal kısa zamanda dayanılmaz bir hal almıştır. İstanbul’da bu gelişme­ler olurken yaklaşık 1,5 ay sonra 23 Nisan 1920 günü Ankara’da da Büyük Millet Meclisi açılmıştır. Büyük Millet Meclisi adına Meclis Reisi Mustafa Kemal Paşa tarafından bütün Türk milletine hitaben yayınlanan beyannamede birlik ve beraberlik konusu üzerinde durulmuş ve Allah’ın rahmet ve yardımı talep edilmiştir.[15]

Bu gelişmeler olurken Mehmet Akif de artık İstanbul’da kalmanın milli birlik ve beraber­liğe bir yarar sağlamayacağı kanaatine vararak Anadolu’ ya geçmeye karar verir.

Âkif, Ankara’ya gidiş kararını yakın arkadaşı Eşref Edip’e şu sözlerle açıklar.

“Artık burada duracak zaman değildir. Gidip çalışmak lazım. Bizim tarafımız­dan halkı tenvire ihtiyaç varmış, çağırıyorlar. Mutlaka gitmeliyiz. Ben yarın Ankara’ya hare­ket ediyorum. Hiç kimsenin haberi olmasın. Sen de idarehanenin işlerini derle topla Sebil- ürreşad klişesini al arkamdan gel. İştirak edenlerle de temas et, Harekât-i Milliye aleyhinde bir halt etmesinler.”

Âkif’in bu ifadeleri bize Anadolu’ya geçmesi için Ankara’dan bir davet aldığını düşün­dürmektedir. Nitekim Eşref Edip 37 yıl sonra 1957’de bu olaya açıklık getirerek hadiseyi şöyle nakletmektedir. 1920 Nisan ayı içinde, Ankara’da Büyük Millet Meclisi için son ha­zırlıklar yapılırken Sebil-ürreşat idarehanesine Ali Şükrü Bey gelir.

  • “Haydi, hazırlanınız, gidiyoruz!” der.
  • “Nereye?” diye sorarlar.

Ali Şükrü şu cevabı verir:

  • “Ankara’ya. Oradan sizi çağırıyorlar. Mustafa Kemal Paşa sizi bekliyor. Sebil- ürreşat’ın Ankara’da neşrini istiyor.” der.

Âkif, Mustafa Kemal’in bu davetine can-ı gönülden katılacağına bildirir ve 1920 Nisan’ının ikinci yarısında 12 yaşındaki oğlu Emin ve Ali Şükrü Beyle ile birlikte Alemdağ, İnebolu, İzmit, Geyve ve Eskişehir yolunu takip ederek Ankara’ya gider.

Mustafa Kemal, Meclisin önünde Âkif’i karşılar ve “Sizi bekliyordum tam zamanında gel­diniz.” der. Âkif, Ankara’ya geldiğinde İstanbul Hükümeti İngilizlerin de yönlendirmesi ile dönemin Şehülislamı Dürrizade Abdullah’a 11 Nisan 1920’de bir fetva yayınlatır ve bu fetvada Anadolu’da Milli Mücadeleyi başlatan Mustafa Kemal ve arkadaşlarını Halife ve Sultana karşı isyan eden asi, serkeş, hak yolundan ayrılmışlar olarak tanımlar. Halkın bu konudaki direncini kırmak isterler. Osmanlı’nın son zamanlarındaki dini kokuş­muşluğunu göstermesi açısından bu hadise son derece önemlidir. Şeyhülislamınıza İngilizler fetva yazdırabiliyor. Bundan daha çirkin bir kokuşmuşluk örneği gösterilebilir mi?.. Fetva, birçok yerde etkili olmuş halk üzerine yeni gölgeler düşürülmeye başlan­mıştır. Bunun üzerine Âkif, önce Eskişehir’e sonra ise (Ankara’ya geleli henüz 15 gün olmadan) oğlu Emin’le birlikte Burdur’a gitmiştir. Burdur’da halka yaptığı konuşmayı oğlu Emin şöyle aktarmaktadır:

“Fazla bağırdığı zaman sertleşen gür sesiyle konuşuyor, çok heyecanlı olduğu hareketlerinden belli oluyordu. İzmir havalisinden sızan kara haberleri, vatandaşlarımıza yapılan işkence ve hakaretleri, mülevves çizmeler altında çiğnenen tarihi ve ilahi mabetle­rimizi öyle yanık bir dille ifade ediyor, bu facianın yürekler acısı durumunu öyle acı bir dille tarif ediyordu ki, bütün halk galeyana gelmişti.”

Dürrizade’nin fetvası Konya’da da etkisini göstermiş halk Milli Mücadeleye karşı olum­suz bir tutum içine girmiştir. Bunun üzerine Âkif, 4 Mayıs 1920’de de Konya’ya gider. Akif’in Konya’daki konuşmalarına ilişkin bilgiyi de yine oğlu Emin’den öğreniyoruz: “Babam Konya’da Kuva-yı Milliyeyi takviye edebilecek gönüllü kafilelerini çoğaltmak, bu yol uğrunda milletin gönlünde heyecanlar yaratmak maksadıyla nutuklar söyledi. Konferanslar verdi. Kalabalık insan kitleleri onu huşu içinde dinliyor, sözlerine hak veri­yorlardı.” Henüz kendisi Konya’da iken Burdur milletvekilinin istifa etmesi üzerine Âkif, B.M.M. Reisi Mustafa Kemal’in isteği doğrultusunda Burdur Milletvekili olur. Âkif’in Meclise girişi de böyle bir süreçte gerçekleşmiştir. Âkif, Ankara’ya döndükten kısa bir zaman sonra da Kastamonu’ya gider. Kastamonu’ya gitmeden bir gün önce Sebil- ürreşat dergisi de Kastamonu’da yayınlanmaya başlamıştır. Mehmet Âkif’in Kastamonu Nasrullah Camii’ndeki konuşması da milli birliğin kurulması gerekliliği üzerinedir. Konuşma metni Sebil-ürreşat dergisinde 11 sayfa olarak yayımlanır. Konuşma çok uzun olmasına karşın şu ifadeleri aktarmadan geçmek istemiyorum.

“Milletler topla, tüfekle, zırhla, ordularla, teyyarelerle yıkılmıyor, yıkılmaz. Milletler ancak aralarındaki rabıtalar çözülerek herkes kendi başının derdine, kendi havasına düştüğü za­man yıkılır.” der. Yine bu konuşmasında düşmanın yerli işbirlikçilerle beraber hareket ettiğinden, Osmanlı döneminde Şam, Kudüs, Yemen’in elimizden böylece çıktığından, Milli Mücadelede de Güneydoğu Anadolu, Adapazarı, Düzce, Yozgat, Konya, Biga is­yanlarının çıkışında aynı yöntemlerin kullanıldığından bahseder ve Sevr Antlaşmasının bölücü faaliyetlerine dikkati çekerek;

“Artık kime hizmet ettiğimizi, kimin hesabına birbirimizin gırtlağına sarıldığı­mızı anlamak zamanı zannediyorum ki gelmiştir... Çünkü böyle düşman hesabına çalışa­rak elimizde kalan şu bir avuç toprağı da verecek olursak çekilip gitmek için arka tarafta bir karış toprağımız yoktur. (...) Bir kısım halkın ve aydın düşüncelerin aksine düşmanla­rımızın bizden istediğinin herhangi bir vilayet veya sancak değil, doğrudan doğruya başı­mız, boynumuz, hayatımız, saltanatımız, devletimiz, hilafetimiz, dinimiz, namusumuz ve imanımız olduğu bellidir. (...) Gözünüzü açınız ve iyice biliniz ki artık dinimizi, imanımızı, ırzımızı, namusumuzu, çoluğumuzu, çocuğumuzu barındırabilmek için arkamızda hiçbir yer kalmamıştır. Şayet düşmanların hilelerine, tezvirlerine, yalanlarına kapılarak birbiri­mize girmekte, birbirimizin kanını içmekte bir müddet daha devam edecek olursak, vatan toprağı ayaklar altında çiğnenip gidecektir.”

Bu konuşma metninde vurgu yapılan düşüncenin İstiklâl Marşımızda; “Arkadaş! Yurduma.. alçakları uğratma, sakın.” şeklinde dönüştürüldüğünü de göreceğiz.

Balıkesir’deki konuşmasına bir şiirle başlayan Âkif, buradaki konuşmasını da Balkan Savaşları sırasında yazdığı şu şiirle bitirir:

“Müslüman yurdunu her yerde felaket vurdu;

Bir bu toprak kalıyor dinimizin son yurdu.

O da çiğnendi mi, çiğnendi demek din-i mübin.

Hakisar eyleme Yarab onu olsun!”[16]

Nasrullah Camiindeki bu konuşma Anadolu’nun pek çok vilayetinde büyük heyecanlar uyandırır. İlk heyecan Diyarbakır’dan gelir. Daha sonra Erzurum, Kars, Maraş gibi ilerde de bu konuşmanın olumlu sonuçları elde edilir.

Mehmet Âkif yaklaşık iki ay Kastamonu’da kaldıktan sonra Ilgaz’ın karakışında dağ yolunu yürüyerek Ankara’ya geri döner ve İstiklalimizin marşının da yazıldığı Tacceddin Dergahına yerleşerek, Ankara halkını ve aydınını memleketin durumu ve ordusu hakkında bilgilendirir. Mustafa Kemal, Âkif’in Kastamonu’daki konuşması için şunları söyler:

“Kastamonu’daki vatan-perverane mesainizden çok memnun oldum. Serv Muahedesi’nin memleket için ne feci bir idam hükmü olduğunu Sebil-ürreşat kadar hiçbir gazete memlekete neşredemedi. Manevi cephemizin kuvvetlenmesine Sebil-ürreşatın büyük katkısı oldu. Size bil­hassa teşekkür ederim.”

Bütün bu çabalara rağmen ülkenin geleceği açısından zor günler yaşanıyor, ızdıraplı günler arka arkaya sıralanıyordu. Çok az sayıdaki insandan başka herkesin morali bozulmuş, ümitler tükenmeye yüz tutmuştu. Nasıl tükenmesin ki. Batıda İngilizlerin tam desteğini alan Yunan­lılar hiçbir zaman unutulması mümkün olmayan pervasız vahşetler yaparak ilerliyor, güney illerimizde Fransız destekli Ermeni Çeteleri, doğuda Ermeniler adeta dehşet saçıyor; bu ara­da İstanbul Hükümetinin telkin ve fetvaları karşısında ne yapacağını bilmeyen ve aldanan gariban Anadolu insanı bazı şaşkınların oyununa kurban giderek Anadolu’nun çeşitli yerle­rinde başlattıkları iç isyanlarla ortalığı kasıp kavuruyorlardı.

Böyle bir ortamda Yunan orduları 8 Temmuz 1920’de Osmanlı Devleti’nin ilk başkenti Bursa’yı işgal ederler. Yakılan, yıkılan yerlerin dışında türbelerin de ayaklar altına alınması özellikle Orhan Gazi türbesinin ayaklar altına alınması bütün yurtta büyük üzüntülerle karşılanır. Âkif, Ankara dönemi şiirleri dediğimiz Bülbül isimli şiirini bu üzüntülerle yazar.

“Eşin var âşiyanın var, baharın var ki beklerdin.

Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin?

Ne hüsrandır ki: Şark’ın ben vefâsız, kansız evlâdı, Serapa, Garba çiğnettim de çıktım hâk-i ecdâdı!

Hayalimden geçerken şimdi, fikrim herc ü merc oldu, Salahaddin-i Eyyubi’lerin, Fatih’lerin yurdu.

Ne zillettir ki: nâkûs inlesin beyninde Osman’ın;

Ezan sussun, fezâlardan silinsin yâdı Mevlâ’nın!

Ne hicrandır ki: en şevketli bir mâzi serâp olsun;

O kudretler, o satvetler harâb olsun, türâb olsun!

Çökük bir kubbe kalsın ma’bedinden Yıldırım Hân’ın;

Şenâatlerle çiğnensin muazzam Kabri Orhan’ın!

Ne heybettir ki: vahdet-gâhı dînin devrilip, taş taş, Sürünsün şimdi milyonlarca me’vâsız kalan dindaş!

Yıkılmış hânümânlar yerde işkenceyle kıvransın;

Serilmiş gövdeler, binlerce, yüz binlerce doğransın!

Dolaşsın, sonra, İslâm’ın harem-gâhında nâ-mahrem...

Benim hakkım, sus ey bülbül, senin hakkın değil mâtem!”[17]

Sinirlerin iyice gerildiği, ümitle ümitsizliğin birbirine karışmaya başladığı bir zamanda yüreklere su serpen iki sevindirici haber arka arkaya gelir. Bunlardan birincisi, Doğu’da Ermenilere karşı kazanılan zafer, diğeri de Yunanlıların Batı’da başlattıkları saldırıyı dur­durmayı başaran I. İnönü Zaferi’dir.

Akif, Süleymaniye Kürsüsünde, diğer kurumlarla birlikte bozulmuş ve çürümüş olarak gös­terdiği ordu ve milleti “Muazzam ordumuzun en muazzam evladı” olarak nitelendirmeye de böylece yönelir. Bu muazzam ordu Mustafa Kemal’in ordusu Kuvay-i Milliyedir. Gölgeden aydınlığa ulaşan milletin evlatlarını M. Âkif, sonraki yıllarda yazacağı Çanakkale direnişini gerçekleştiren askerlerin dilinden, şu mısralarla verir:

“-Korkma!

(...)

Şu karşımızdaki mahşer kudursa, çıldırsa;

Denizler ordu, bulutlar donanma yağdırsa;

Bu altımızdaki yerden bütün yanardağlar,

Aşıp da kaplasa afakı bir kızıl sârsar;

Değil mi cephemizin sinesinde iman bir,

Sevinme bir, acı bir, gaye aynı, vicdan bir;

Değil mi sinede birdir vuran yürek... Yılmaz!

Cihan yıkılsa, emin ol, bu cephe sarsılmaz!”[18]

Mehmet Âkif’in “Değil mi sinede birdir vuran yürek... Yılmaz! / Cihan yıkılsa, emin ol, bu cephe sarsılmaz!” dizeleri Doğu Cephesi komutanı Kazım Karabekir Paşanın kaleminde şöyle şekil­lenir.

“Çelik gibi kollum,

Tunçtan ayaklım,

Türk hiç yılar mı

Türk yılmaz

Cihan yıkılsa Türk yıkılmaz.”

Bu cephenin sarsılmaması için bir bilinç sağaltımı olan Mehmet Âkif’i rahmetle anıyor say­gılar sunuyorum.

Gölgeler, 2014
TYB Vakfı Mehmed Âkif Araştırmaları Merkezi'nin düzenlediği bilgi şölenlerinin 6.sı. 

[1] Mehmet Akif Ersoy, Safahat Edisyon Kritik, (Haz.: Ertuğrul Düzdağ), KBY, Ankara 1990, s.381
[2]      ** Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi, şimdiki adı Sabahattin Zaim Üniversitesi
[3]      Ersoy, age., s.377
[4] Bu bildiride Yaşar Semiz’in “Milli Mücadele ve Mehmet Akif” (http://www.turkiyat.selcuk.edu.tr/pdfdergi/s7/17.pdf) ET:20.02.2011) başlıklı makalesinden geniş ölçüde yararlanılmıştır.
[5] Mehmet Akif Ersoy, Safahat, (Haz.: M. Necati Bursalı), Merve Yay., İst. (y.t.y), s. 253
[6]     Ersoy, age., s. 175
[7]     Ersoy, age., , s. 203
[8]       Ersoy, age.,, s. 168
[9]       Ersoy, age.,, s. 168
[10]     Ersoy, age.,, s. 169
[11]     Ersoy, age.,, s. 208
[12]     Ersoy, age.,, s. 213
[13]     Ersoy, age.,, s. 250
[14] Yaşar Semiz, Millî Mücadele ve Mehmet Âkif, http://www.turkiyat.selcuk.edu.tr/pdfdergi/s7/17.pdf (ET:20.02.2011)
[15] Geniş bilgi için bkz.: B. Zakir Avşar, “Siyasal İletişim Bağlamında Bir Biyografi Çalışması: Mehmet Akif Ersoy”, Gazi Üniversi­tesi İletişim Fakültesi, İletişim Kuram ve Araştırma Dergisi, Bahar 2010, S.30/ Spring 2010, Number: 30
[16] Ersoy, age.,, s. 194
[17] Ersoy, age.,, s. 450-451
[18] Ersoy, age.,, s.329
Bu haber toplam 203 defa okunmuştur
  • Yorumlar 0
    UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
    Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
Tüm Hakları Saklıdır © 2012 Türkiye Yazarlar Birliği | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz. Sitede yayınlanan yazıların sorumluluğu yazarlarına aittir.
Tel : 0312 232 05 71 - 72 | Faks : 0312 232 05 71-72 | Haber Scripti: CM Bilişim